8 Mart 2014 Cumartesi

Kürtaj, Kadın ve Emek Sömürüsü Üzerine

Gerçekliğe ulaşmak herhangi kuyudan su çekmeye benzer, kovayı ne kadar dibe ulaştırırsak suya o kadar yaklaşırız. Toplumsal olayları algılayabilmek de buna benzer. Bir şeyi ne kadar derinlemesine incelersek günümüzü anlamak daha da kolaylaşır. Mesela mahallemizdeki esnaf kendi bölgesindeki direniş pratiklerini görünce “eskiden böyle şeyler olmuyordu her şey bu lanet hükümet yüzünden oluyor” diye bir yorum geliştirebilirken daha iyi araştırma yapabilen biri ise dünyadaki direniş pratiklerini incelemiş olabilir ve Amerika, Almanya,Yunanistan,Türkiye,Meksika,Hindistan vb. mücadele girişimlerini tespit edip sorunun lokal bir sorun olmayıp küresel bir sorun olduğunu çıkarabilmektedir.

Bu sorunu daha da derinlemesine inceleyen bir kişi ise isyanların niteliklerini inceleyip bu isyanların neden çıktığına dair bir yorum geliştirebilir. İsyanların ekonomik,ekolojik, kentsel dönüşümden dolayı meydana gelen mülksüzleştirme, sınıfsal, demokratik hak talepleri, özyönetim gibi nedenlerden kaynaklandığını tespit edebilmektedir. Daha da derinlemesine inceleyebilen biri ise bu gibi isyanların geçmişle bağlantısını bulup kapitalizmin özündeki düşünce yapısını bulabilir ve sömürücü sınıfların tahakküm mekanizmasının nasıl çalıştığını bulabilmekte ve bu sorunun çözümünü görebilmektedir. Bu yüzden bugünkü pratikleri anlamak için geçmişten bugüne mücadele deneyimlerine bakacağız.

Ortaçağ, Serfler ve Ezenler

Ortaçağ’daki efendi ve köle arasındaki değişim sebebiyle serfler doğrudan üretim araçlarına tekrar ulaşma şansına sahip oldular. Bununla birlikte serfler, feodal lordun toprağında yerine getirmesi zorunlu olan işleri yapması(angarya) karşılığında kendi geçimlerini sağlayabilecekleri ve evlatlarına miras bırakabilecekleri toprak parçasına da sahip oluyorlardı. Bu yüzden feodal lordlar, serfleri açlıkla tehdit etme şansları bulunmamaktaydı çünkü serfler sahip oldukları toprak parçasında ihtiyaçlarını karşılayabilmekteydiler. Lordlarla anlaşmazlıkların en uç noktaya geldikleri anda bile lordlar serfleri topraklarından atamamakta(kapalı ekonominin doğurduğu zorunluluklar nedeniyle) ve aralarındaki anlaşmazlıkları aşırı güç kullanımı ile gidermeye çalışmaktaydılar. Toprakların kullanımı ortak alanları da beraberinde getirdi(otlaklar, ormanlar, göller, çayırlar). Ortak alanlar köylü ekonomisine çok önemli katkı sağlamasının yanında toplumsal kaynaşmayı ve dayanışmayı arttırdı ve komünal özyönetimler oluşmaya başladı. Hatta bize öğretilmiş kalıpların aksine kadınlar ortaçağdaki komünalite nedeniyle erkeklere daha az bağımlıydılar ve yaptıkları işler bugünkü gibi bir değersizleştirmeye maruz kalmamıştı.

“Feodal köyde malların üretimi ile işgücünün yeniden üretimi arasında toplumsal bir ayrım bulunmamaktaydı, yapılan her iş ailenin geçimini sağlamaya yönelikti. Kadınlar çocuk bakmanın, yemek yapmanın, çamaşır yıkmanın, yün eğirmenin ve şifalı otlar yetiştirmenin yanı sıra tarlada çalışıyorlardı. Evlerinde yaptıkları bu işler ev işinin gerçek bir işten sayılmadığı para-ekonomisinde olduğu gibi değersizleştirilmiyor, erkeklerinkinden farklı toplumsal ilişkiler içermiyordu.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:42, Otonom Yayınları)

“Ortaçağ kentlerinde kadınlar demirci, kasap, fırıncı şamdan yapımcısı, şapka yapımcısı, biracı, yün tarakçısı ve perakendeci olarak çalışıyorlardı.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:50, Otonom Yayınları)

Ortaçağ’da aynı zamanda özel mülkiyete karşı isyan pratikleri de yaşanmaktaydı. Marksizmin atası diye niteleyebileceğimiz heretik hareketler, egemen sınıflar karşında bir direniş destanı yazmışlardı. Bu direniş destanı egemenleri tir tir titretmekte ve korkutmaktaydı ayrıcalıklarını kaybetmekten korkan sömürücü sınıflar daha çok şiddet uygulamalarına rağmen olaylara hakim olamamaktaydılar. Bunun sonucunda 1378’de Ghent’te ilk proletarya diktatörülüğünü kurmayı başardılar.

Heretik hareket ise aksine yeni bir toplum yaratma yolunda bilinçli bir çabaydı. Belli başlı heretik mezheplerin aynı zamanda dini gelenekleri yeniden yorumlayan toplumsal bir programı vardı. Yeniden üretimleri, fikirlerinin yaygınlaştırılması ve hatta öz savunmaları açısından iyi örgütlenmişlerdi. Tam da bu yüzden uğradıkları aşırı zulümlere karşın uzun ömürlü olabilmiş, feodalizm karşıtı mücadelede oldukça önemli bir rol oynamışlardır.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:53, Otonom Yayınları)

“Toplumsal hiyerarşileri, özel mülkiyeti ve servet birikimini kınarken insanlar arasında yeni ve devrimci bir toplum anlayışının yayılmasını sağlamıştı.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:54, Otonom Yayınları)

“Bu isyan prens, soylu sınıf, ruhban sınıfı ve burjuvaziyi de içeren muazzam bir koalisyon tarafından bastırıldıktan sonra, dokumacılar 1378’de bir deneme daha yaptılar ve tarihte bilinen ilk “proletarya diktatörlüğü” olarak geçecek bir başarı elde ettiler.”(Ghent) (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:69, Otonom Yayınları)

Sömürücü sınıflar kendi iktidarlarının tehlikeye düştüğünü gördüklerinde ve salt güç kullanarak isyanları bastıramayacaklarını anladıklarında çareyi tahakküm yöntemlerini değiştirmekte buldular. Artık sömürücü sınıflar salt güç kullanmanın yanında daha etkili bir silahı yürürlüğe soktular. Bu silah ezilen sınıfları birbirlerine düşürmekti. Ezilen sınıfları sırf ırk ekseninde değil aynı zamanda kadın ve erkek biçiminde de birbirine bölmeyi amaçlayan(sonunda bölen) sömürücü sınıflar böylece kendi çıkarlarını koruyabileceklerdi. Bu iş ilk önce kadının erkeğin metası durumuna getirilmesiyle sonuçlanacaktı.

“Ancak 15.yüzyılın sonlarına gelindiğinde toplumsal ve siyasi alanın her düzeyinde bir karşıdevrim baş göstermekteydi. İlkin, siyasi otoriteler en genç ve isyankar işçilerin cinselliğe özgürce ulaşmalarını sağlayan, hain bir cinsellik politikası izleyerek bu işçileri kendi saflarına katmaya çalıştı ve sınıf antagonizmasını proleter kadınlara karşı bir antagonizma haline getirdi. Jacques Rossiaud’nun Medieval Prostitution’da da belirttiği üzere, Fransa’da belediye yetkilileri, kurbanların alt sınıf kadınlar olması koşuluyla, pratikte tecavüzü suç olmaktan çıkardı.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:75, Otonom Yayınları)

“Yoksul kadınlara devlet destekli bir şekilde tecavüz edilmesi, feodalizm karşıtı mücadelelerde sağlanan sınıf dayanışmasını zedelemişti.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:76, Otonom Yayınları)

Egemenlerin Ezilenleri Bölmesi ve Kadınları Erkeğe Tabi Kılması

Ortaçağ’da toprağın sınırlı kullanımı nedeniyle köylülerin ve esnafların fazla çocuk sahibi olma girişimleri ne istenilen, ne arzu edilen ne de mümkün olabilen bir şeydi. Yalnız özellikle Kara Veba diye adlandırabileceğimiz salgından sonra Avrupa’da nüfusun 3/1 oranında düşmesiyle egemen sınıflar başka yollar aramaya koyuldular özellikle daha sonraları oluşan pre-kapitalist dönemle birlikte egemen sınıflar işgücünü arttırmak için doğum kontrol yöntemlerini, kürtajı yasaklamışlar ve daha fazla çocuk doğurmayı teşvik etmişlerdi. Aynı zamanda birahanelerin yasaklanması ve cadı avları da işgücünün arttırılması için yapılan önlemlerden oluşmaktaydı.

“Daha da ileri giderek “cadılar”a uygulanan işkencenin artmasının ve bu dönemde devletin doğurganlığı düzenlemek ve kadınların doğum üzerindeki kontrolünü yok etmek için uygulanan yeni disiplin yöntemlerinin de yine bu krize bağlanması gerektiğini düşünüyorum.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:128, Otonom Yayınları)

“İngiltere’de 1601-1606 yılları arasında sadece birahaneleri düzenlemek için 25 yasa çıkarıldı…Ancak asıl amacın, işgücünün yeniden üretimin toplumsallığı ve kolektifliğini çözmek ve boş zamanın çok daha üretken bir biçimde kullanılmasını dayatmak olduğunu görebiliriz.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:123, Otonom Yayınları)

“Bununla birlikte, bu politikanın nüfusu ve böylelikle de orduyu ve işgücünü genişletme çabasına dayanan aynı zamanda “yayılmacı” bir yönü olduğu da görülebilir.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:130, Otonom Yayınları)

Egemen sınıfların genellikle yoksul ve kimsesiz olan kadınları cadı diye yaftalamasının bir sebebi vardı. Bu kadınlar genellikle doğum kontrol yöntemlerini bilmekte, kürtaj yapabilmekteydiler ve aynı zamanda yaptıkları büyüler ile insanların çalışmadan bir şey elde edilebileceği duygusu yarattıkları için o zamanın kapitalist iş düzenini tehdit etmekteydi. Bu yüzden sömürücü sınıflar tarafından tarafından vahşi yöntemler kullanılarak öldürülmüşlerdi. Kapitalist sistemin çıkarı gereği “cadılar” öldürülürken kadınlar ise eve mahkum edilmişlerdi bunun nedeni ise emek gücünün yeniden kurulma merkezi olarak aile kurumunun düşünülmesiydi. Artık kadın ortaçağdaki görece özerkliğini kaybetmiş ve erkeğin egemenliğine girmişti bir nevi kadın artık sömürgenin sömürgesiydi.

Cadı avlarının Avrupa’da çitlemelerin olduğu yerlerde daha yoğun yaşanması belki de cadı avları ile ilgili mistik düşüncelerin somutlaşmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum. Yani cadı avlarının metafizik nedenlerden ötürü değil tamamen dünyevi nedenlerden dolayı yapıldığını belirtiyorum. Sömürücü sınıflar, ortak alanların çitlemesi ve buraları kendi mülkü ilan etmesinden sonra ortaçağdaki komünalite çökmüş ve insanlar sıkıntıya girmişti. Özellikle bundan en fazla etkilenen kesim yoksul ve yalnız kadınlardı. Yani kurulmakta olan kapitalist sistem hem ihtiyacı duyduğu işgücünü arttırılması için, çitlemeler yaparak kendine özel alan inşa etmek için ezilen sınıfları kadın-erkek, zenci-beyaz diye bölmüştür. Kapitalizm salt zor kullanımının yanında yeni elde ettiği silah ile ezilenleri bölmenin ve buradan iktidarını devam ettirmenin yöntemi bulmuştur.

“Sınıf antagonizmasının erkekler ile kadınlar arasındaki bir antagonizma olarak çarpıtılmasına hizmet etmiştir. Bu nedenle ilksel birikim, her şeyden önce, işçileri birbirine ve hatta kendilerine yabancılaştıran farklılıkların eşitsizliklerin, hiyerarşilerin, ayrımların bir birikimi olmuştur.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:171, Otonom Yayınları)

Akıl ve Beden Ayrımının Nedenleri Üzerine

Kapitalizm için hayatın tek bir manası vardır o da kârın hayatın esas amacı haline gelmesidir. Yani bir kapitalist ihtiyaçlarının karşılanması için kazanmaz para kazanmak için yaşar. Bu yüzden bir metelik bile eksik kazanmasına neden olacak olan durumlardan hem kendisini hem de işçileri “kurtarmalıdır”. Bu yüzden kapitalizm sağduyuyu, uysallığı, affetmeyi, çalışkanlığı aklın melekeleri olarak kurgularken, tembelliği,kini,şiddeti,cinselliği, ise bedensel özellik diye kurgulamaktadır. Kapitalizm her zaman akıldan yana tavır takınırken bedenin karşısında yer almıştır çünkü beden “ilkelliği” sembolize ederken akıl “uygarlığı” sembolize etmektedir. Haliyle zaman içinde kapitalizm bedenden bir tiksintiyi doğurmuştur. Nasıl yemek yiyeceğimizden, görgü kurallarına kadar her şey akıl ve beden ayrımında bedenin aleyhine işletilmiştir. Küfür bile insanlığın bedensel özelliği sayılmıştır. Akıl ve beden arasında ortaya çıkan çelişkinin nedeni ise burjuvazinin korkusundan kaynaklanmaktaydı.

“Bedenin reformu burjuva etiğinin özünü oluşturur, çünkü kapitalizm kazancı ihtiyaçların karşılanmasının  bir aracı olarak değil, “hayatın esas amacı” haline getirir, bu da hayatın bütün kendiliğinden keyiflerinden feragat etmeyi gerektirir. Kapitalizm aynı zamanda, doğanın sınırlarını yıkarak ve güneşin, mevsimsel döngünün ve bedenin kendisinin koyduğu sınırları aşacak şekilde işgününü uzatarak, sanayileşme öncesi toplumda kurulduğu haliyle “doğa durumu”nun da üstesinden gelmeye çabalar.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:194, Otonom Yayınları)

“Bu “emek gücünü her daim” “kendi mülkü, kendi metası” gibi kollaması gerektiğini anlamına gelir. Bu da yine şeyleşen, kişinin kendini artık dolaysızca özdeşleştiremediği bir nesneye indirgenmiş olan bedenden bir ayrılık duyguna yol açar.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:194, Otonom Yayınları)

“İnsan bedenle ilgili bu takıntının proletaryanın hakim sınıfta yarattığı korkudan kaynaklandığını söylemeden edemiyor. Bu korku, sokaklarda ve seyahatlerde, gittikleri her yerde dilenen, kendilerini soymaya hazır, korku saçan bir güruh tarafından etrafları sarılan burjuvazinin ve asillerin korkusuydu. Bu aynı zamanda birlikleri durmaksızın ayaklanma ve toplumsal kargaşa tehdidiyle sarsılan-yine de bu tehdit tarafından belirlenen- devlet yönetiminin başında bulunanların bir korkusuydu.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:196, Otonom Yayınları)

Sonuç

Tarihimizden(sömürenlerin değil sömürülenlerin tarihi) elde ettiğimiz dersler bizi kapitalizmin amacının özsel olarak değişmediğini göstermektedir. Kapitalizm azami kar elde etmek için var olduğundan ve başka hiçbir amacı olmadığından dolayı bu amacına ulaşmak için her türlü yöntemi denemekte, kullanmakta, işine yaramadığı zamanlar o yöntemi ıskartaya çekmektedir.

Son zamanlarda Türkiye’de gördüğümüz kürtajın ve alkolün kısıtlanması, kadınları eve mahkum etmek için en az 3 çocuk yapın diye baskı uygulanması, Avrupa’daki çitlemelerin bir benzeri olarak kentsel dönüşümlerin uygulanması Türkiye’deki işlemekte olan emperyal ekonomik sistemin hayatımızdaki bir yansımasıdır. Burjuvazi yayılmacı politikası gereği(Türkiye’nin Ortadoğu politikası) nüfusu ve işgücünü arttırmaya çalışmakta ve bunun için 3 çocuk propagandası yapmakta ve kürtaja kısıtlamalar getirmektedir. Alkole getirilen kısıtlama ise çalışan kesimlerin boş zamanlarını emperyal sistem yararına daha “faydalı” hale getirilmesinin bir ürünü olarak görünmektedir. Kentsel dönüşümlerde ise burjuvazi, emekçi sınıfımızı yaşadıkları yerdenler sürgün edip orada “havuzlu” ve “akıllı evler” yaparak keyif çatmanın hayallerini kurmaktadır. Avrupa’da çitlemelere karşı direnenleri nasıl vahşice öldürdülerse Gülsuyu’nda şehit düşen Hasan Ferit Gedik’te aynı nedenlerden dolayı öldürülmüştür:Egemenlerin çıkarına zarar verdiğin için.

Nasıl ki cadı avı kadınla erkeği birbirine düşman etmenin bir aleti olmuşsa ve bütün erkeklerin kadınlardan şüphe etmesine ve onlardan korkmasına yol açmışsa. Bugünkü “terörist avı” “vatan hainliği” de aynı şeye yol açmaktadır. Burjuvazi halkın evlatlarından bir kısmını “terörist” ilan edip halkın kalan kesiminden bu “terörist”leri yalıtmaya çalışmakta ve onları “cadıları” öldürdükleri gibi öldürmek istemektedir.

Sonuç olarak AKP’nin uygulamalarını “muhafazakarlık” ekseninden öte emperyalizmin ekonomik ihtiyaçlarının bir ürünü olarak değerlendirilmesi gerekmektedir bir kısım sosyalist solunda AKP’yi muhafazakarlık üzerinden eleştirmesi emperyal sistemin anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. Sorunun kaynağı Tayyip ya da muhafazakarlık değil emperyalizmdir dünyanın her yerinde işçi sınıfını ve müttefiklerini sömürmekte ve onları geleceksizliğe mahkum etmektedir. Dünyanın her tarafında direniş destanları bu sömürü düzenine karşı oluşmaktadır. Emperyal sistemin zincirinin en zayıf halkasından kopması bizim doğru politikamıza bağlıdır ve onu görmek neredeyse 100 sene sonra hiç bu kadar yakın olmamıştı.

2 Ocak 2014 Perşembe

Maddi Temelden Dini Düşünmek ve Eleştirmek


İnsanlık her zaman yaşam üzerine düşünmüş ve sorular sormuştur. Bu soru sorma olgusu entelektüel bir lafazanlık olmanın ötesinde insanlığın kendi yaşamını örgütlemesi ve içinde bulunduğu sorunları çözmesi ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Teori yapmak ya da düşün ürünü üretmek o günün güncel sorunlarından dolayı oluşmaktadır. Bu yüzden kimilerinin zannettiği gibi düşün ürünü üretmek gereksiz ve güncel hayattan kopuk bir şeymiş gibi bir algıya kapılmak cehaletin göstergesidir. Hatta günümüzde teori yaptığını zanneden bazı nev-i şahsına münhasır insanlar teorinin güncel hayatla ilişkisini anlamamakta ve temeli olmayan yazılar yazıp kağıt israfına sebep olmaktadırlar.

Çünkü bir idealist filozof bile ilk bakışta ne kadar soyut görünse de o filozofun uzmanı olanlar bu kişinin yazılarının maddi hayattaki karşılığını bulabilmektedirler. Yukarıda bahsettiğimiz kişiler bu yüzden teori yapamamaktadırlar (günümüzdeki küçük-burjuva entelektüelleri) ve bir dönemin ihtiyacını karşılayamadıkları, bu sistemin hassas noktasını onaramadıkları ve bu yüzden kapitalizmi ileride restore edemeyecekleri için aslında onlara bir teşekkür borcumuz vardır.

Aynı şey din içinde geçerlidir. Dinde ne kadar soyut gibi görünse de aslında dinin de maddi bir temeli vardır. Çünkü din insanın özü olan toplumsal ilişkiler bütünün bir çocuğudur ve bu yüzden maddi bir olgunun ürünü de ne kadar metafizik görünse de onun da maddi bir yanı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Din diyince aklımıza şu klasik ve asla eskimeyecek bir tanımlar geliyor:

“ Dinsel açlık, bir yandan gerçek açlığın dışavurumu, bir yandan da gerçek açlığa karşı protestodur. Yaratığı bunaltan içli bir ezgi olan din, tinin dışladığı toplumsal koşulların tini, kalbi olmayan bir dünyanın ruhudur. O halkların afyonudur.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:35,Sol Yayınları)

“ Bir halkın siyasal dilinde, yasalarının, ahlakının, dininin, metafiziğinin vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları anlayışları, fikirleri, vb. üretenler insanların kendileridir… Bu bakımdan ahlak,din, metafizik ve ideolojinin tüm geri kalan kısmı ve bunlara tekabül eden bilinç biçimleri, artık özerk görünümlerini yitirirler. Bunların tarihi yoktur, gelişmeleri yoktur; tersine maddi üretimlerini ve karşılıklı maddi ilişkilerini geliştiren insanlar, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini, hem de düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler. Yaşamı belirleyen bilinç değil tersine bilinci belirleyen yaşamdır.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:66-67,Sol Yayınları)

Görüldüğü gibi din deyince aklımıza insanların belli koşullar altında yarattıkları ürünler gelmektedir. İnsanın özü de toplumsal ilişkiler bütünü olduğuna göre, bu toplumsal ilişkiye geçen özneler belli sınıflardan oluşuyorsa ve bu sınıfların ve aynı sınıf içindeki belli hiziplerin birbirlerinden farklı çıkarları olduğuna göre sömürücü sınıfların bir hizmetkarı olan(tarihteki genel durum istisnaları vardır) din olgusu da değişime uğramıştır. Böylece tarih içinde farklı dinler ve aynı din içinde farklı mezhepler oluşmuştur. Bu dinler arası ve mezhepler arası çatışmanın ana nedeni ideolojik ayrılık olmaktan öte farklı mezheplerin üyelerinin toplumda farklı bir hizbin temsilcisi olması durumundan meydana gelmiştir. Bilindiği üzere eğer devlet belli bir sınıfın diğer sınıflar ve hizipler için zor kullanma aygıtı ise dinsel bir devlet ise kendi mezhebi dışındaki mezheplere yaşam hakkı vermemektedir çünkü varlığını diğer mezhepleri ezme üzerinden üretmektedir.

Türkiye’de aslında dinsel bir devlettir çünkü devletin resmi dini olan İslamın suni-hanefi mezhebi(reel olarak böyledir her ne kadar devletin dini yoktur desinler önemli değil) diğer dinlere(Hristiyanlık,Musevilik) ve diğer mezheplere(Şiilik, özellikle Alevilik) baskı uygulamaktadır. Özellikle Aleviliğe yaşam hakkı bile tanımamaktadır ve eskiden olduğu gibi Alevilikte insan hakları üzerinden var olma mücadelesi vermektedir. Ustalarımız bu olduğu şöyle teorize etmektedirler:

“Bir devlet eşit haklara sahip birkaç mezhep barındırmaya başladığı an, bir başka mezhebe inananları delalet mezhebine mensup gibi mahkum eden, her ekmek parçasını inanca bağlı kılan, dogmayı bireyler ile bu bireylerin yurttaş olarak varlıkları arasında bir bağ durumuna getiren bir kilise olmadan, özel dinsel mezheplere zarar vermeden, dinsel bir devlet olamaz. Gidin bunu “zavallı,yeşil Erin’in (İrlanda’nın) katolik halkına sorun, Fransız devrimi öncesinin protestanlarına sorun, onlar dinden yardım istemediler, çünkü dinleri devlet dini değildi, ama “insan haklarından” yardım beklediler; ve felsefe, insan haklarını yorumluyor ve devletin, insan doğasının devleti olmasını istiyor.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:30,Sol Yayınları)

Din Konusunda Marksist Tavır Nasıl Olmalıdır?

Bilindiği üzere din konusunda çeşitli Marksist oluşumlar çeşitli tavırlar takınmışlardır. Bir kısmı kökten dini yasaklamak için çalışmışlardır,(aslında yasa ile yasaklama ile dinin yok olacağı gibi bir sapma içindedirler ve yaptıkları blanquizm olmaktadır) bir kısmı dine özgürlük tanımıştır, bir kısmı ise dinin komünizm aşamasında kendiliğinden söneceğine inanmıştır ve işi komünist aşamaya havale edip bu konudan sıyrılmaya çalışmıştır. Aslında yukarıda saydığımız 3 unsurda Marksizmin sapaklarında gezinmektedir. Marksizm bu konuda alması gereken tavır çok nettir. Marksizm dine özgürlük tanımaya karşıdır fakat bu demek değildir ki din yasa yoluyla yok olacaktır Marksizm dinin yasa yoluyla yok olacağına inanmaz bu yüzden dine karşı aktif bir mücadele gösterir ve bu aktif mücadelenin komünizm aşamasında nihai başarıya ulaşacağına inanır işte bu yüzden Marksizm dinin komünizmde kendiliğinden yok olacağına inanan akımlarında bu sapma içinde yer alması gerektiğini belirtir.

“ Öyleyse tarihin görevi, gerçekliğin ötesindeki dünya bir kez ortadan kalktıktan sonra, bu dünyanın gerçekliğini kurmaktır. İnsanın kendine yabancılaşmasının kutsal biçimi bir kez açığa çıkarıldıktan sonra, kutsal-olmayan biçimlerinde kendine yabancılaşmanın maskesini indirmek tarihin hizmetinde olan felsefenin doğrudan görevidir. Böylece cennetin eleştirisi yeryüzünün eleştirisine, dinin eleştirisi hukukun eleştirisine, tanrıbilimin eleştirisi politikanın eleştirisine dönüşür.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:35-36,Sol Yayınları)

“Kuşkusuz, eleştirinin silahı silahların eleştirisinin yerini alamaz, maddi güç ancak maddi güç tarafından yenilebilir, ama teori de, yığınları sarar sarmaz maddi bir güç durumuna gelir. Teori ad hominem kanıtlar kanıtlanmaz, yığınları sarabilir, ve radikal duruma gelir gelmez de ad hominem kanıtlamalara başlar. Radikal olmak, işleri kökünden kavramaktır. Ama insan için kök, insanın kendisidir. Alman teorisinin radikalizminin, dolayısıyla pratik enerjisinin açık kanıtı, hareket noktasının kararlı ve olumlu bir biçimde dinin ortadan kaldırılması olmasıdır.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:43,Sol Yayınları)

Hristiyanlığın Başarısı ve Onun Maddi Yanı

Din konusunda nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini yukarıda belirtmiştik. Bundan sonra açıklanması gereken şey ise dinin hangi koşullarda başarıya ulaşabildiğidir. Başta aklımızda tutmamız gereken olgu dinin insan hayatından kopuk bir şey olmadığıdır. Din maddi hayattaki savaşımların,bunalımların bir yansımasıdır. Bu savaşımlardan uzun bir süre geçtikten sonra insanlar dinde geçen sembolik anlamların neye karşılık geldiğini anlayamamakta ve kendi hayal güçleriyle farklı bir şekilde kendi dinsel pratiklerini yaratmaktadırlar. Aslında dinin içindeki bu zayıf nokta yüzünden hiçbir din ilk çıktığı haliyle yaşanamamakta ve uygulanamamaktadır çünkü din belli toplumsal ilişkilerden ortaya çıkan bir olgu olduğu için zaman içinde toplumsal ilişkilerin değişmesiyle dinin buyrukları eskimekte ve insanlar kendi inanç sistemleri sürekli reforme etmektedirler.

Bu yüzden dinin değişmez olduğu anlayışı ile hareket edersek gerçekleri görmekte sorun yaşarız(ister Hristiyanlık, ister Müslümanlık olsun). Din de tıpkı diğer politik mücadele biçimleri gibi bir toplumun bunalım dönemlerinde güç kazanabilen bir olgu olmuştur. Nasıl ki Ekim devrimi 1.paylaşım savaşından kaynaklanan açık ve sefalet bir yansıması ise Hristiyanlığın başarısı da Roma dönemindeki ekonomik çalkantıların ve bunalımın bir yansımasıdır. Aralarındaki fark Ekim devrimi cenneti dünyada sunarken Hristiyanlık öbür dünyada sunmuş ve egemen sınıfların çıkarı adına bu bunalım döneminin atlatılmasını sağlamıştır. Bu döneme daha da yakından bakalım.

“ Bağımsızlığın ve geleneksel örgütlenmenin çözülüşüne, asker ve sivil yetkililer tarafından yapılan yağmalar eklendi; bunlar, önce boyunduruk altında tuttuklarının servetlerini ellerinden alıyor, ve sonra yeni haraçlar verebilmeleri amacıyla bu servetleri tefeci faizleriyle yeniden onlara borç olarak veriyorlardı. Doğal ekonominin tek başına ya da çok geniş bir ölçüde hüküm sürdüğü bölgelerde, bu durumun sonucu olarak vergilerin ağırlığı ve para gereksinimi köylülerin yazgısını giderek daha çok tefecilerin eline bırakıyor, servetlerde büyük bir oransızlık yaratıyor, zenginleri daha zengin ve yoksulları tam yoksul yapıyordu. Ve tek başlarına olan küçük kabilelerin ya da kentlerin Roma’nın dev gücüne karşı her direnişi umutsuzdu. Buna nasıl çare bulunacaktı, köleleştirilenler için, ezilenler için, yoksullaştırılmışlar için hangi kurtuluş kapısı vardı, birbirinden ayrılan ya da hatta karşıt çıkarları olan bu değişik insan grupları için hangi ortak çıkış noktası bulunacaktı? Ne de olsa bir tane bulmak gerekiyordu, tek bir büyük devrimci hareketin bütün bunları kucaklaması gerekiyordu. Bu çıkış yolu bulundu; ama bu dünyada değil. Ve o zamanın koşullarında, yalnızca din böyle bir çıkış yolu sunabilirdi.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:310-311,Sol Yayınları)

İnsanların akıllarında şu soru olabilir “Peki din maddi yaşamın bir yansıması ise bunun maddi yanı nerede?”. Daha önce belirttiğimiz şeylerin üzerine koyarak ilerlediğimizde herhangi bir dinin ortaya çıktığı(sınıflı toplumdan sonra çıkan dinler için geçerlidir) zamanda o zamanın belli politik,ekonomik vs. mücadelelerini yansıtması gerekmektedir. Tabi din bu mücadeleleri açık açık belirtmemekte herkes anlamasın diye bir takım şifreleme yöntemleriyle belli ve sığ bir kesimin anlamasını amaçlamaktadır. İşte bu yüzden İncil okuyanda Kur’an okuyanda eğer sıradan bir kişiyse anlaması imkansızdır. Ve bu da belli bir dinsel sınıfın oluşmasını sağlamaktadır(Müslümanlar ne kadar reddederse etsin onlarda da vardır). Sıradan bir insanın Hristiyanlıktaki 666 sayısından anladığı ile orada belirtilmek istenen 666 manası birbirinden farklıdır. Engels 666 sayısındaki sırrı şöyle açıklamaktadır:

“İşte bilgelik. Zeki olan hayvan sayısını hesaplasın; çünkü sayı, bir insan sayısıdır ve sayısı 666’dır… “Görmüş olduğun hayvan var oldu ve o, artık yok… Yedi baş, üzerinde kadının oturduğu yedi dağdır. Aynı zamanda yedi kraldır. Beşi düştü, geriye bir tane kaldı, ve diğeri de henüz gelmedi. Geldiği zaman, az zaman kalmış olacak. Ve eskiden olan ve artık olmayan hayvanın kendisi sekizincidir ve yedi tanedir… Ve görmüş olduğun kadın yeryüzü kralları üzerinde hüküm süren büyük kenttir.” Bu pasaj bize iki açık bilgi sağlıyor: 1. Lal rengi bayan, dünyanın kralları üzerinde hüküm süren büyük kent Roma’dır, 2.kitabın yazıldığı dönemde, altıncı Roma imparatoru hüküm sürmektedir, ondan sonra kısa bir süre hüküm sürecek bir başkası gelecektir, sonra da gizemli sayının adını içerdiği ve İrene’nin de onun Neron olduğunu bildiği “yedilerden biri”, yaralanmış ama iyileşmiş biri geri dönmüş olacaktır.. Öyleyse kitabımızın 9 Haziran 68’den 15 Ocak 69’a kadar hüküm süren Galba’nın hükümdarlığı altında yazılmış olması gerekiyor. Kitap, Neron’un geri dönüşünü çok yakın olarak önceden haber veriyor.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:193-194,Sol Yayınları)

“(nun) n=50, (resch) r=200, (vau) o=6, (nun) n=50,(keph) k(q)=100, (samech) s=60,(resch) r=200… Neron Kesar, imparator Neron, Yunanca Neron Kaiser Demek ki, eğer Yunan yazımını kullanmak yerine, latince Nero Caeser’ı İbrani harflerle yazarsak Neron’un sonundaki nun ortadan kalkar ve onunla birlikte 50 değer de azalır. Böylece öteki eski değere 616’ya varıyoruz, kanıtlama her açıdan eksiksizdir.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:195,Sol Yayınları)

Görüldüğü gibi 666 sayısını incelediğimizde sıradan insanın algısıyla gerçekte bu sayının belirttiği şey birbirinden çok farklıdır. Ama henüz her şeyi açıklamıyoruz bazı insanlar haklı olarak bize şöyle bir soru yöneltebilir “Hristiyanlığın gerçek söylediğinden ziyade eğer kitleler hristiyanlığı egemen sömürücü sınıfın yararına değil de ortakçı bir anlayışla edinmişlerse ya da onlarda böyle bir potansiyel varsa bu hristiyanlığın bizim için ne zararı var?” Bu soruya cevabımızı aşağıda vereceğiz.

Feodal Sosyalizme Yetmez ama Hayır

Öncelikle bir tarihsel olguyu saptamamız gerekir tarihte daha önce dinsel sosla bulanmış sosyalist hareketler olmuştur. Hatta bu hareketlerin kökeni Marksizmden daha eskidir. Ama bu hareketlerin feodal dönemde ilerici bir özelliği varken artık bu ilerici özelliği kalmamıştır. Çünkü bu hareketler dinin politik hayatta egemen aktör olduğu bir zamanda çıkmıştır ve zorunlu olarak dinsel bir renge bürünmüşlerdir ama o zamanın egemen devlet anlayışına göre Thomas Münzer’in büründüğü dinsel renk bu zamanın ateizmine denk düşmektedir. 

Bu yüzden Thomas Münzer’in zamanında Binyılcı hareketin üyesi olmak en ilerici eylemdir ve öyle kalacaktır. Fakat özellikle artık siyasal İslamın da Ortadoğu’da gerilemeye başlamasıyla birlikte dinsel bir renge boyanmış sosyalizm ne kadar gerçekçidir? Bunun gerçekçi olmadığı aşikardır. Ayrıca Marx ve Engels’in laflarına dogmatizmden dolayı değil de hiç değilse güncel konjonktürün tekrar Marx ve Engels’in dediklerine yaklaşmaya başlamasından dolayı kulak vermeliyiz yoksa bu zamanın yenilikçi dinle barışık sosyalist grupları da çok eleştirdikleri “ortadoks” hastalığına yakalanacağa benziyorlar.

“Hristiyanlığın çileciliğine sosyalist bir renk vermekten daha kolay şey yoktur. Hristiyanlık özel mülkiyete karşı, evliliğe karşı, devlete karşı çıkmamış mıdır? Bunların yerine yardımseverliği ve yoksulluğu, evlenmemeyi ve nefse eza etmeyi, manastır yaşamını ve kiliseyi vaaz etmemiş midir? Hristiyan sosyalizmi, rahibin, aristokrasinin kin dolu kıskançlığını takdis ettiği kutsal sudan başka bir şey değildir.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:82,Sol Yayınları)

Ayrıca biz sosyalist hareketi dini bir sosa buladığımız zaman zorunlu olarak dindeki bazı sorunlu yanları da edinmek ve kabul etmek zorunda kalmış oluruz. Örnek olarak karşı cinsle ilişkilerimizde dinsel önyargılarla davranmak zorunda kalabiliriz ve bu da bizim hayal ettiğimiz anlayışa terstir ekmeği eşit bölüşebilsek bile dinsel bir sosyalizmde toplumsal cinsiyet sorununu yeniden hortlatmış olacağımız çok nettir ayrıca sınıflar savaşımını din tarihinin bir uydusu durumuna da sokabilme tehlikemiz vardır ve bu Marksizmin kısıtlanması olacaktır. Bu gibi nedenlerden ötürü dini bir sosyalizm güncel konjonktüre uymamakta ve bugünün ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Ustalarımızın bu tehlikeye şöyle dikkat çektiklerini unutmayalım.

“Diğer insanlarla ilişkilerimizde salt insanca duygular duymamız olanağı, daha şimdiden içinde yaşamak zorunda olduğumuz, uzlaşmaz karşıtlık ve sınıf egemenliği üzerine kurulu toplum tarafından zaten yeterince bozulmuştur, bu duyguları bir din düzeyine yükselterek daha da fazla bozmamızın hiçbir nedeni yoktur. Ve aynı şekilde, halen özellikle Almanya’da geçerli olan tarih yazım tarzıyla, tarihteki büyük sınıf savaşımlarını kavramamıza zaten yeterince gölge düşürülmüştür, bir de sınıflar savaşımını din tarihinin basit bir eklentisi haline dönüştürerek bu kavrayışın büsbütün olanaksız kılınmasına hiç gerek yoktur.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:223,Sol Yayınları)

Cemaat ve AKP üzerine bir not

Yazıyı sonlandırırken daha yakın zamanlara gelirsek dinin sınıfsal yanını daha iyi anlayabiliriz. Cemaat hareketi adında aslında her dinsel hareketin olduğu gibi politik bir figür olan bir grubun kendi sınıfsal hizbine AKP tarafından yapılan saldırıdan sonra nasıl bir tutum aldığı ortadadır. Cemaat ne kadar dinsel bir oluşum olsa da ve halkın gözünde maddi bir dünyanın temsilcisi olmaktan öte ruhani dünyanın temsilcisi olsa da son çatışmalar Cemaatin maddi dünyanın radikal bir temsilcisi olduğunu açığa çıkarmıştır ve her dini harekete kısmet olmayan maskesi düşmüştür.

AKP’nin dershaneleri kapaması ile başlayan kavga birbirlerinin rant alanlarına müdahale ile devam etmiştir aslında bu olay dershanelerin kapanması olayından daha derindir iki farklı burjuva hizbinin asıl sorunu AKP’nin İran gaz endüstrisiyle kurduğu yakın ilişkidir AKP’nin bu ilişkileri Cemaatin sınıfsal çıkarlarıyla uyuşmadığından çatışma çıkmıştır. Yani çatışma dershane çatışması değildir bunun bir geçmişi vardır. Hatırlarsanız operasyonun 1 yıl önceden planlandığına dair bilgiler sızmıştır. Aslında Cemaati bir noktada tebrik etmek lazım 1 yıl operasyon hazırlayacaksın ve MİT’in ya da herhangi bir kurumun haberi olmayacak bu inanılmaz başarılı bir illegalitedir bu yüzden kendilerini bu konuda tebrik etmek lazım.

Bu demek değildir ki bu iki unsur bir daha anlaşmayacak eğer karşılarına güçlü bir sol muhalefet çıkarsa ya da bu iki unsur bu çatışmanın kendilerine çok zarar verdiğini düşünüp anlaşma yoluna giderse şaşırmamak lazımdır. Tarihten hatırlayalım Alman burjuvazisi 1848’de proleter hareketten korkup aristokrasi ile anlaşma yoluna gitmemiş midir? İşte bu yüzden Cemaatin AKP ile yeniden anlaşmasında şaşılacak bir yan yoktur. Fakat bu iki unsurun ille de anlaşacağına dair de bir yorum yapılamaz aralarındaki çatışma belli bir eşiği aşarsa bu iki unsurun anlaşması imkansızdır. Yani cevabı tarih verecektir diğer bütün yorumlar şu aşamada spekülasyon olmaktan öteye geçemeyeceği kesindir.


Fethullah Gülen’in daha önce yaptığı “firavun” tanımının kime gittiği çok nettir ya da okuduğu bedduanın hangi partiye söylendiği de çok nettir. Ama bize bugün çok net gelen bu olgu belki ileride anlaşılmayacaktır tıpkı hristiyanlıktaki 666 meselesinde olduğu gibi 666 geçmişte Neron’u sembolize ediyor idiyse. Günümüzde en azından belli bir kesim için Recep Tayyip Erdoğan’ı sembolize etmektedir. Erdoğan’ın Roma’yı mı yoksa kendini mi yakacağı ise güncel politikanın en önemli merak konusu olarak gözükmektedir.

2 Aralık 2013 Pazartesi

L.Althusser'in John Lewis'e Cevap Kitabının Eleştirisi

Tarih derslerinden hatırlayacağınız üzere egemen yönetici sınıf kendi sınıf çıkarları gereği tarihte imrendiği liderlerin özellikleri abartarak bir tarih yazımı yapar. Araya milliyetçi sosla servis ettiği ve uyuşturucu ile aynı işlevi gören dayattığı ideoloji ile kitleleri burjuvazinin yörüngesinden ayrılmamaları için çaba harcar. Arada bizim gibi yörüngeden sapmış insanlar ise burjuvazi için ya “marjinal” ya da toplum için “hastalıklı” unsurlardır. Başa dönersek yani tarihi kim yapar sorusunun cevabını ararken bu konuda iki sapma vardır. Birincisi tipik burjuva ideolojisi olan tarihi bir tek liderler yapar sapağıdır. İkinci bir sapak ise buna karşı gösterilmiş bir refleksten çıkan “tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir” biçiminde ortaya çıkan Marksizmin alanı içinde olan fakat bizi yanıltmakta olan sapmadır. Tarihi yapanlar ise bilindiği gibi kitlelerdir. Kitleler tarihi yaptığı için tarihin öznesiz olması Marksizm-Leninizm için imkansızdır. Bu yüzden Althusser’in aşağıdaki düşünceleri Marksizmin ilerlemesinden ziyade tıkanmasına neden olmaktadır.

“Bu iş böylece aydınlığa çıkınca tarihin “öznesi” sorunu ortadan kalkar. Tarih, motoru sınıf kavgası olan çok büyük bir sistemdir. Tarih bir süreçtir –öznesiz bir süreç-. “İnsanın tarihi nasıl yaptığı” sorusu temelli ortadan kalkmıştır; Marksist teori onu kesin olarak doğduğu yere göndermiş, burjuva ideolojisine atmıştır.”(L.Althusser,John Lewis’e Cevap, V Yayınları, Sayfa:18)

Althusser’in yukarıda değindiği unsur soyut ve anlaşılmaz kalıyor. Daha doğrusu bu cümlenin anlaşılabilir bir yanı yok. İnsan edimi ile tarih yapma arasında çok keskin bir ayrım bulunmamaktadır. Bizim kuşağın şimdiki Haziran ayaklanması geçmişin tarihi olacaktır. Yani Althusser’in kavramsallaştırdığı “tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir ama politika bilim olmadığı için özneli bir süreç olabilir” şeklindeki tezi bugünü açıklamak için yeterlidir fakat geçmişi açıklayamaz. İnsanlık tarihinin en ileri aşamasına bilim diyerek(bu da tarih bilimi olmaktadır) ve bu bilimi öznesiz ve ereksiz süreç diye tanımlayarak o bilim aşamasındaki özneleri teorisi gözardı etmektedir. Halbuki Marx olayı farklı bir şekilde anlamaktadır ve sorunu farklı bir şekilde açıklamaktadır.

“İnsanların –tarihlerinin temeli olan- kendi üretici güçlerini seçmekte özgür olmadıklarını eklemeye de gerek yok kuşkusuz; çünkü her üretici güç, edinilmiş bir güçtür; daha önceki etkinliğinin ürünüdür. Bu nedenle, üretici güçler, pratik olarak kullanılmış insan enerjisinin sonucudur; ama bu enerjiyi de, insanın kendini içinde bulduğu durum koşullandırır; o ana kadar edinilmiş üretici güçler koşullandırır; kendilerinden önce ortaya çıkmış yani kendilerinin yaratmadığı, bir önceki kuşağın ürünü olan toplumsal biçim koşullandırır. Arkadan gelen her kuşak, kendini, bir önceki kuşağın edindiği üretici gücün sahibi olarak bulur; bu üretici güçler o yeni kuşağa, yeni üretim için hammadde olarak hizmet eder. İşte bu yalın gerçek nedeniyledir ki, insanlık tarihinde bir tutarlılık ortaya çıkar; bir insanlık tarihi biçimlenir; insanların üretici güçleri ve ona bağlı olarak toplumsal ilişkileri geliştiği ölçüde de tarih insanlık tarihi olur. Buradan, zorunlu olarak çıkacak sonuç şudur: insanlığın toplumsal tarihi, bunun bilincinde olasalar da olmasalar da her zaman, insanların bireysel gelişmesinin tarihidir.”(Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 1, sayfa:31)

Görüldüğü gibi Marx tarihi açıklarken tarihin bir öznesi olduğundan bahsediyor ama kelimenin burjuva anlamında olduğu gibi saf bir özneden bahsetmiyor. Marx bir kuşağın önce kendi içinde bulunduğu duruma göre koşullandığını ama zaman içinde o kuşağın kendini üretici güç olarak bulduğu vakit tarih yaptığını belirtmektedir ve böylece o kuşaktan önceki kuşakta aynı deneyimleri yaşadığı için insanlığın toplumsal tarihi insanların bireysel gelişmesinin tarihi olmaktadır. Yani tarih determinist ve iradeci bir süreçtir ikisi birliktedir ve iç içedir. Diğer görüşler Marksizm adına sapmadır.

Althusser’in kendi tezi ile çelişkiye düşmesi

Bilindiği gibi benim gibi düşünen insanlar ana akım Marksizmi benimseseler bile eğer yaşadığımız dönemde biri bir teori geliştirip ana akım Marksizminden daha doyurucu bir açıklama yaparlarsa benim gibi düşünen insanların ana akım Marksizmde ısrar edeceğini sanmıyorum. Sorunda zaten buradan çıkıyor bizi “kaba” “vulgar” diye yaftalayanlar aslında kendi teorilerinin dünyadaki sorunları cevaplamada yetersiz kaldıkları için ve ne bizi ne de kitleleri peşinden sürükleyemedikleri için marksizm anlayışları, kitlelere karşı bir nefretten oluşan azınlığın marksizmine doğru evrilmiştir. Hiç çevrenizde post-marksist ve türevlerinin kitlesel bir örgütünü gördünüz mü?(ana akım kadar diyelim) hepsi ya dergi çevresi ya da yüzde 90 akademisyenlerden oluşmuş parti görünümlü derneklerden öteye geçememektedirler.

Onların teorik yetersizlikleri ve asla ana akım Marksizminin ötesinde bir teori geliştiremeyecekleri için bu gibi topluluklar günümüzde “Oligarşik Marksizmi” temsil etmektedirler. Bir nevi kitlelerin içine asla giremeyeceği(lafta imkan olsa bile) bir akademik oligarşiden oluşan Marksizmi inşa etmişlerdir. Post teorilerin tek varlığı kalem ve kağıda yazılmış birbirleri ardına dizilmiş çelişkili kelimelerdir çünkü kitleler yalnız var olanı bilebileceğinden olamayan bir şeyi bilemeyecekleri için gerçekte olmayan bir şeyin teorisini yapanları anlamamakta ve onlara sırtlarını dönmektedirler. Althusser’de bu post furyasını açtığı için hayatında bunun yansımalarını yaşamış pratik politik hayata katılımı sınırlı kalmıştır(hiç demiyorum sınırlı diyorum). Daha fazla uzatmadan neden böyle bir şey dediğimizi açıklayalım:

“Tüm bilimsel bilgiler, tüm alanlarda, bir öznesiz ve ereksiz sürecin sonucudur” (L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları, sayfa.24-25)

Althusser böyle bir şey dedikten sonra aşağıda söylediği cümleyi anlamak imkansız oluyor.

“Marx’a karşı çıkan tarih felsefecileri vardır ki sanki Marx hiç yaşamamış, bir bilim kurmamış gibi davranmaktadırlar.”( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları,sayfa:28)

“Marx 1845’de kendinden önce var olmayan bir bilimin temellerini atmaya başlar: Bu tarih bilimidir.”( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları,sayfa:33)

Anlayamadığımız nokta da tam burasıdır tüm bilimsel bilgiler öznesiz ve ereksiz bir sürecin sonucuysa Marx nasıl bilim kuruyor? Ya da nasıl kendinden önce var olmayan bir bilimin temellerini atıyor. Althusser her ne kadar tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir dese de aslında o da tarihin özneli bir süreç olduğunu hiç çaktırmadan kabul etmek zorunda kalıyor.

Althusser’in kendisine gelen eleştiriler sonunda vermek zorunda kaldığı taviz

Althusser  tarihe öznesiz ve ereksiz bir süreçtir diye tanımladıktan sonra en azından bu konuda aklı selime sahip Marksistler, Marx’ın 18 Brumeire’den alıntı yaparak tarihte özne olduğunu açıklamışladır. Fakat Althusser gene pes etmemiş ve teorisini kurtarmak için şöyle demiştir:

“Ama toplumsal tarihi pratikler eyleyicilerinin, zorunlu olarak özne olmaları, tarihin ne öznesi olmalarını gerektirir ne de özneleri. Eyleyici özneler tarih içinde, yalnızca üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin belirlenimi ve biçimleri içerisinde hareket ederler. ( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları ,sayfa:75)

“Buna göre , bireyler tarih içinde eyleyici özne olur ve tarih içinde üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin varoluş biçimlerinin belirlemeleri altında hareket ederler.”( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları,sayfa:77)

Halbuki Marx olayı farklı koymaktadır:

“Yeni üretici güçlerin edinilmesiyle insanlar üretim tarzını ve üretim tarzıyla birlikte de belli bir üretim tarzı için uygun düşen ekonomik ilişkileri değiştirirler” Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 1, sayfa:32)
Proudhon’a göre, soyutlamalar, kategoriler birincil nedenlerdir. Ona göre tarihi yapan insanlar değil, kategorilerdir. Soyutlama, yeni insanlardan ve onların maddi etkinliklerinden ayrı olarak alınmış bu biçimdeki kategori, ancak ölümsüz, değiştirilemez sabit arı usun bir varlık biçimdir; bu da yalnızca, bu biçimdeki soyutlamanın soyut olduğunu söylemenin başka  yoludur. Hayran olunası bir totoloji.” (Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 1, sayfa:38)


Yazımızı nihayete erdirirken gördüğümüz gibi Althusser’in dediği gibi sırf tarih içinde değil tarih yaparken de özne vardır. Marksizm için önemli olan öznenin sınırları nereye kadar ulaşırdır. Eğer Marksizmi ilerletmek isteyen birileri varsa bunu öznenin reddi üzerinden değil günümüz koşullarında öznenin sınırı nedir diye yapılacak bir analiz sonucunda Marksizm ilerleyebilir. Yoksa teorimiz ve pratiğimiz proletaryanın ve müttefiklerinin kurtuluşuna hizmet etmeyen bir sapağa saplanır bu sapak küçük burjuva ideolojisinin günümüzdeki bir yansıması olan akademik alana sıkışmış Marksizmdir bu tür Marksizmin özelliği hayatını devam ettirmede bir sıkıntısı olmayanların yaptığı ve bu özelliğinden dolayı sınırlı bir kesime hitap eden ve  bundan dolayı bizim tanımımızla söylersek “Oligarşik Marksizmdir”. Marksizmin yüce ideolojisi akademik kendi kendini haz etme ideolojisi olan “Oligarşik Marksizmden” bizi korusun!

17 Kasım 2013 Pazar

Türkiye’deki Faşist Yapının Son Halkası:Tayyip Erdoğan ve AKP

Siyasal ideoloji ve tarihle ilgilenen uzmanlar faşizmi genellikle Hitler ve Mussolini dönemi ile sınırlı tutmaktadırlar bazı uzmanlar Latin Amerika’da 70’lerde yapılan askeri darbelerin faşizm olmadığını iddia etmektedirler. Çünkü bu tarz faşist diktatörlüklerin Hitler’in faşist anlayışı ile bazı farklılıkları olmalarından dolayı 70’lerdeki askeri diktatörlüklerin faşizm olarak tanımlanmasının yanlış olduklarını belirtmiştirler.

Fakat faşizmin sadece Hitler dönemindeki faşizmden sınırlı olmadığını tespit etmemiz gerekir. Faşizm zamana ve mekana göre değişiklik gösterir. Yani faşizm zaman içinde ve zaman değişmese bile farklı coğrafi ve ekonomik ilişkilerin oldukları bölgelerde bir takım farklılıklar göstermektedir. Bundan dolayı 70’lerdeki Latin Amerikadaki askeri diktatörlüklerde faşizmin alanına girmekte aynı zamanda günümüzde Türkiye’nin siyasal rejimi de faşizm  içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Kurulduğu günden beri faşizmle yönetilen Türkiye’de 70’li yıllarda “gizli faşizm” biçimine bürünen rejim artık zaman içinde gizliliğini yavaş yavaş lağvetmeye başlamış ve Tayyip Erdoğan zamanında açık faşizme dönüşmesine ramak kalmıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin eskiden kafalara koyduğu duvarlarla yetinmeyip “güçlü Türkiye” şiarıyla yola çıkan Erdoğan ırkçı düşüncelerini demokratikleşme kisvesi altına gizlemekte, bir dediği bir dediğiyle uyuşmayan cümleler söylemekte, bunla da yetinmeyip “kalkınma” maskesi altında barajlar,yollar yaparak halkların istediği meşru hakları boğmaya çalışmaktadır. Çünkü sınıra baraj yaparak Kürt halkının Türkiye’ye girişini engellemeye çalışmakta, yollar inşa ederek askerlerin bir yerden bir yere gidişini kolaylaştırıp halkı öldürmenin ya da hapse atmanın imkanını oluşturmakta, kalekollar yaparak açlığa terk ettiği insanları sınır ticareti yaptığı için kuş avlar gibi avlamanın hayalini kurmaktadır bunu yaparkende “terörle mücadele” şiarını dilinden düşürmemektedir.

İsrail’in Filistin’e ördüğü duvarların aynısını Rojava sınırına örmeye çalışarak Anadolu’nun İsrail’i olduğunu tekrar tekrar kanıtlamaktadır. Fakat bunu halktan gizlemek için “one minute” diye öğretmeni olduğu İsrail’e sözde rest çekmektedir. Mısır’da devlet görevlilerinin öldürdüğü çocuk için ağlarken ekmek almak için başından gaz kapsulü ile vurulan ve halen komada Berkin Elvan için ağzını bıçak açmamaktadır. Berkin için adalet eylemlerini plastik mermi ve gaz bombalarıyla terörize etmekten başka bir şey yapmayan Erdoğan’ın “ileri demokrasi” şiarı “ileri faşizm”den başka birşeyden oluşmadığı artık gün gibi açıktır. Ne demek istediğimizi daha da açmak için önce faşizmi tanımlayalım:

“Faşizm ne sınıfların üstünde var olan bir güç, ne de küçük burju­vazinin ya da yozlaşmış proletaryanın (lümpen prole­tarya) finans kapital üzerindeki iktidarıdır. Faşizm finans kapital iktidarıdır. Faşizm finans kapital ik­tidarının ta kendisidir; işçi sınıfı ile köylülerin ve aydın kitlenin devrimci kesimlerine karşı örgütlenmiş bir yıldırıcı öç alma hareketidir. Dış siyaset açısından faşizm en kaba biçimiyle bağnaz bir milliyetçiliktir; öteki uluslara karşı kini körükler.”(Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:88,Evrensel Basım Yayın)

Genelde insanların Tayyip Erdoğan dönemini değerlendirirken yanılgıya düştüğü noktalardan biridir yukarıdaki alıntı. Tayyip Erdoğan’ın burjuvazinin bir kanadının değilde sanki mahalle serserisi çapulcuların desteğiyle kendi diktatörlüğünü ve kendi egemenliğini ilan ettiği algısı ulusalcı kesimde çok yaygındır.

Bilindiği üzere Tayyip Erdoğan sadece burjuvazinin bir piyonudur onlardan izinsiz tuvalete bile gidemez. Tayyip Erdoğan’ın burjuvazinin güdümünde olması onun bol sıfırlı banka hesabı olmasına engel değildir. Tayyip Erdoğan Anadolu burjuvazisinin piyonudur bunla da yetinmeyen Erdoğan her ne kadar İstanbul burjuvazisi ile çatışıyormuş gibi görünsede aslında onlarlada arası iyidir. Gezi ayaklanmasında Divan otelin açılması burjuvazinin ikili oyununun göstergesidir. Bunun kanıtı ise Olimpiyatların İstanbul’a gelmesi için Türkiye heyetinde Koç grubundan kişilerin olduğu aslında bu çatışmanın Tayyip Erdoğan’ın “one minute” çıkışının lokal bir tekrarı gibidir. Türkiye’deki faşizmin başka bir özelliğine geçersek:

“Ekonomik ve sosyal sorunlar açısından Faşizmin programı sindirilmemiş ve birbiriyle çelişen bir sürü laf kalabalığıdır. İleri sürülen formüllerin başlıca niteliği akıl almaz derecede demagoji ile dolu bulunmasıdır.” (Paul Sweezy, Kapitalist Gelişim Teorisi, XVIII.Bölüm, Faşizm)

“Faşizmin bu gerçek yüzünü özellikle belirtmek gerekir. Çünkü faşizm, birtakım ülkelerde -toplumsal demagoji maskesi altında- krizin yerinden oynattığı küçük burjuva kitlesinin,    hatta proletaryanın en geri tabakalarının bazı kesimlerinin desteğini ka­zanmıştır. Bu güçler   faşizmi, eğer onun gerçek sınıfsal niteliğini ve gerçek yapısını kavrayabilselerdi, asla desteklemeyeceklerdi.” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:88, Evrensel Basım Yayın)

Tayyip Erdoğan’ın demogojik örnekleri saymakla bitmez fakat en yakın örnek olarak verebileceğimiz örnek herhalde öğrenci evleri meselesidir. Tayyip Erdoğan önce yurtları birbirinden ayırmış bunla da yetinmek istemeyen Erdoğan yatak odası polis birimini devreye sokmuş ve klasik kapitalist rejimin bile kurallarını çiğneme pahasına konut dokunulmazlığı yasasını yerle bir edip özel hayata müdahele etmeye kalkmıştır. Bunu yapmak için “fuhuşla mücadele” altında faşist uygulamalarını pazarlamaya çalışmakta ve kız erkek aynı evde kalan insanlara hakaret etmektedir. Halbuki kız-erkek aynı evde kalsa bu fuhuş olmayacak ve eğer bu insanlar aralarında bir cinsel münasebet olsa bile bu konu zorlamanın olmadığı koşullarda bir tek bu iki yetişkin bireyi ilgilendirmektedir.

Tayyip Erdoğan baskı konusunda böylece bir ilke imza atmıştır. Kürtleri çözüm süreci ile asimile etmeye çalışan Erdoğan kendi arka bahçesi olarak düşündüğü yerde ise kürtajı yasaklayarak ve kendi ahlaki değerlerine uygun olarak ev hayatını düzenlemeye çalışarak tek tip adam yetiştirme modeli uygulayarak  Hitler’in ari Alman ırkı projesinin Türkiye formatı olarak elinde Kuran ve İpad olan nesil projesi ile değiştirmiş, İçkiyi fiiliyatta yasaklamış ve bunu “batı devletleri ile uyumlu olması” maskesi altında pazarlamaya kalkmaktadır. Biraz düşünürsek içkinin en çok tüketildiği zaman dilimi olan 22:00’den sonra olduğu açık bir olgu olduğuna göre 22:00’den sonra içki satış yasağı aslında bütün olarak bunun içki yasağı olduğu çok nettir.

Bazı kişilerin kafasında “Neden hala parlemento açık?” “Eğer Faşizm olsaydı parlementonun kapatılması gerekmiyor muydu?” gibi soruların bulunması muhtemeldir. Bu gibi insanların kafasında oluşan bu karmaşıklık yukarıda belirttiğimiz unsurlardan kaynaklanmaktadır. Daha da açarsak bu kişiler, faşizmi sadece Alman faşizmden ibaret olarak görmenin bir yansıması olarak böyle bir akıl yürütmenin kurbanı olmaktadırlar.

Halbuki faşizm bukelemun ile sülüğün melezlenmiş bir halidir, faşizm bukelemun gibi ortamdaki her renge bürünebilme özelliğinin yanında sülük gibi kan emme özelliğine de sahiptir. Halkın kanını emmeyi çok seven faşizm bu kanı emmek için Türkiye’de parlemento biçimi altında ortaya çıkmanın kendi çıkarı için daha uygun olduğunu düşündüğünden parlementoyu fesh etmemektedir.

“Tarihi, toplumsal ve ekonomik koşullar, ulusal özellikler, hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik   biçimlerde  gelişmesine  yol  açmaktadır.” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:88, Evrensel Basım Yayın)

“Anayasaya karşı sloganlar kullanan Alman faşizminin ak­sine, Amerikan faşizmi kendini Anayasanın ve "Amerikan demokrasisinin" muhafızı olarak takdim etmektedir.” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:116, Evrensel Basım Yayın)

Görüldüğü gibi Türkiye’de parlementonun olması Türkiye’de faşizmin olmadığını kanıtlamaz. 2002’de gizli faşizmin yerine açık faşizmi restore etmek için görevlendirilen Erdoğan burjuvazinin ekonomik  krizden çıkmak için umud ışığıydı. Krizi emekçilerin kanını emerek(hem ekonomik hem gerçek manada) atlatmayı planlayan Erdoğan faşizmin yasaları gereği o krizi dindirmek şöyle dursun daha da artmasına neden olmuştur. İktidara gelmeden önce halkın hoşuna gidecek demagojilerle kitleleri kendine çekmeye çalışan Erdoğan bir anlamda başarılı olmuştur.

“Faşizmin kitleleri etkilediği kaynak nedir? Faşizm kitleleri çekebilir, çünkü demagoji yoluyla onların en acil ihtiyaçlarına ve isteklerine seslenir. Faşizm, kitlelerin özünde kökleşmiş ön yargıları alevlendirmekle kalmaz, onların duygularına, adalet anlayışlarına ve hatta bazen de devrimci gelenekle­rine el atar” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:90, Evrensel Basım Yayın)

“Faşizm insanları en yozlaşmış ve en sömürücü unsurların merhametine terketmekle birlikte; on­ların karşısına "dürüst ve yozlaşmamış bir hükümet" isteğiyle çıkar. Burjuva Demokratik hükümetlerde kitlelerin derin hayal kırıklığına uğradıklarını ileri sürerek yozlaşmayı -ikiyüzlülükle- yerden yere vurur.” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:90, Evrensel Basım Yayın)

Hatırlanacağı üzere Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmeden önce ortaya attığı 3Y’le (yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar)  mücadele şiarı o zaman halkın en acil ihtiyaçlarına cevap vermekteydi. Fakat tarih Dimitrov’u yanıltmadı ve Erdoğan yoksulluğu,yolsuzluğu,yasakları daha da arttırdı. 2002’deki sistemin kendini yönetememesinden ve sosyalist mücadelenin ya da kapitalizme alternatif mücadelelerin güçsüzlüğünden faydalanıp Erdoğan’ın açık faşizmini kurumsallaştıran yapı aradan 11 yıl sonra tekrar krize girmiştir kitleler faşist yönetime karşı direnişe geçmekte ve Türkiye tarihinde ilk kez Gezi ayaklanması gibi bir olayın hem tanığı ve hem öznesi olmuştur. Erdoğan’ın grevi yasaklayan, kıdem tazminatı hakkını gasp etme arzusundaki yasaları Dimitrov’un şu sözlerini akıllara getirmektedir:

“Faşizm, işçilere "adil ücret" vadetti ama, gerçekte onların hayat standartlarını daha da düşürdü, yoksullaştırdı. İşsizlere iş vadetti; ancak bugün emekçiler açlıktan -daha da- büyük bir acıyla kıvranıyor, köle emeğe zorlanıyorlar.”(Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:91, Evrensel Basım Yayın)

İnsanları köle emeğine zorlayan Erdoğan her ne kadar kriz teğet geçti, ekonomik olarak çok iyi durumdayız dese de ekonomik veriler Erdoğan'ı yalanlamaktadır. Aşağıdaki veriler Erdoğan’ın nasıl bir yalan alemi içinde olduğunu kanıtlamaktadır:

Boratav, IMF verilerine dayalı yazısında şu sonuca varıyor: AKP’li yılların Türkiyesi, benzeri ekonomilerle karşılaştırıldığında (a) ortalamanın altında büyüyen; (b) en fazla dışa bağımlı; (c) çok düşük oranda yatırım yapan; (d) ulusal tasarruf oranları daha da düşük bir ekonomidir.”(1)

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) ikincisini yayınladığı How’s Life? 2013 (Hayat Nasıl?) toplumsal refah raporu, işgücüne katılımda sonuncu olan Türkiye’nin aynı zamanda OECD ülkeleri arasında emekçilerin en uzun haftalık çalışma süresine sahip olduğu ülke olduğunu ortaya çıkardı. Yaşam konforu ve kalitesini ölçen pek çok alanda Türkiye OECD ülkeleri arasında son sıralarda yer alırken, OECD ülkeleri arasında toplumsal destek ağlarının en zayıf olduğu ülkenin Türkiye olduğunun anlaşılması düşündürdü… Türkiye’de ise işgücüne katılım yüzde 48’de kaldı. Listenin son sırasında yer alan Türkiye’ye, yıllardır finansal krizlerle ve kemer sıkma tedbirleriyle baş etmeye çalışan Yunanistan 8 puan fark attı.” (2)

Ekonomik ve sosyal baskı uzmanı Erdoğan artık kendi müttefikleriyle bile çatışma halindedir. Kendi kafasına uygun nesiller yetiştirmek isteyen Erdoğan bir zamanlar yol arkadaşlığı yaptığı Fethullah Gülen cemaati ile bile çatışmaya düşmüş, birbirlerine karşı yaptıkları tehdit ve şantajların boyutu arşivlere sığmaz olmuş, Fethullah Gülen’in Erdoğan’ı “Firavun”a benzetmesi gibi anolojiler artık bu iki grup arasında günlük hayatın ritüelleri arasına girmiştir. Erdoğan’ın cezalandırma mekanizmaları Gülen’e kadar ulaşmış Gülen hareketinin omurgası olan dershaneleri kapama girişimi Gülen’i şaşkına çevirmiş, Gülen sabır etmekten başka çarelerinin olmadığını söylemiş hatta bir zamanlar çatışma halinde olduğu askerlerden özür dilemiş kendisinin bu tutuklama olaylarıyla ilgisinin olmadığını belirtip “elimde olsa hepinizi bırakırım” diyerek Erdoğan’ı sıkıştırmaya çalışmıştır. Hatta bu gibi çatışmalar sonunda Erdoğan’ın otoriterden de öte olduğunu Gülen cemaatine yakın bir gazetede dillendirilmiştir:

İktidarın ‘muhafazakâr' karakteri, sergilenen jakoben ve müdahaleci anlayışını mazur görmemizi gerektirmez. Muhafazakâr bir partinin bu niteliğini politikalarına yansıttığı bir durumu aşan noktadayız; iktidar, özel alanların kanun yoluyla düzenleneceğini söylüyor. Yani sınırlı-anayasal devlet, kişi özgürlüğü, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı vs. aşılıyor. Şehir Üniversitesi'nden siyaset bilimci Hasan Kösebalaban'ın ifadesiyle: “Devletin özel alanda denetim yapması otoriterlikten de öte bir durum. Zira otoriter rejimler kamu alanını kontrol etmeyi kâfi görürler.”(3)


Zaman gazetesinin bile inkar edemediği gerçek ortadadır. İktidara yakınlığı ile bilinen Mehmet Barlas’ın “artık Erdoğanı korumak için bahane bulamıyorum” diye yakındığı bir ortamda Erdoğan’ın faşist kimliği ve uyguladığı politikaların faşist devlet anlayışının bir ürünü olduğu bugün için reddedilemez bir olgu olmuştur. Erdoğan bir zamanlar çok eleştirdiği paşalarla aynı konuma düşmüş, kırmızı-beyaz Kemalizmin yerine yeşil Kemalizmi kurmuştur. Sonuç olarak, kent yoksulları için dayanılmaz hale gelen Erdoğan’ın durumunun ileride ne olacağı belirsizdir fakat kesin olan bir şey varki o da faşist yapı ile mücadele etmek ve yok etmek için kapitalizme alternatif sistemlerden herhangi birinin Türkiye’deki politik hayatta hegemonik bir aktör olmasıyla mümkündür. Bu yüzden faşizme karşı mücadele Erdoğan’la sınırlı olmamalı ve kitleler öfkesi kapitalizmin içine nüfus etmelidir. Kitlelerin öfkesini doğru yola sürükleyebilecek unsurlara selam olsun!

Dipnotlar:

25 Ekim 2013 Cuma

Slavoj Zizek'in Stalinizm Kitabının Marksist Gözden Eleştirisi


Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra ortaya yeni yeni “sosyalist” tipolojileri çıkmaya başladı. Hepsi sosyalizmin ideolojik bunalım yüzünden çöktüğü konusunda görüş birliği içinde olmakta ve kendilerince sosyalizmi yeniden inşa etmek için yeni bir sosyalist düşüncenin oluşması için çalışmalar yapmaktadırlar. Amaçları güya sosyalizmi yeniden inşa etmektir fakat bizim anladığımız haliyle burjuvazinin zaferinin nihai noktaya sürüklenmesi için bu yeni tip filozofların ürettikleri ürünler efendileri olan burjuvaziye hizmet etmelerinin somut yansımasından başka bir şey değildir.

Haliyle bu tarz filozoflar efendilerinin emriyle bir baş çelişki bulmak zorundadırlar. Görüşleri birbirlerinden ne kadar farklı da olsa bu baş çelişki hep aynıdır. Sovyetlerin yıkılmasına neden olan şey bu eski “ortadoks” “vahşi” “sapkın ideoloji”dir. Yeni dönemin solcularına bu tarz filozoflar “Stalinizm” gibi “sapkın” ideolojiye karşı uyarıda bulunmakta ve “sakın bu hastalıklı ideoloji tarafından ele geçirilmeyin” demektedirler. Yani bu tarz filozoflar Sovyetlerin yıkılış gerekçesi olarak “Stalinizmi” göstermekte ve “Stalinizme” karşı yeni dönem sosyalizminin kurulmasını öğütlemektedirler. Bu tarz filozofların görüşleri birbirinden ne kadar farklı olsa da bir ortak düşmanları vardır o da “Stalinizmdir”. Bir zamanlar “ortak düşman Amerika’dır birleşelim” şiarı “ortak düşman Stalinizmdir birleşelim” şiarına doğru evrilmiştir.

Aslında “Stalinizm” diye karşı çıktıkları şey sosyalizmden başka bir şey değildir. Sosyalizmin ideolojik düşmanları sosyalist kılığa bürünüp sosyalizme karşı mücadele etmektedirler.Bunun somut yansıması ise Slavoj Zizek’in “Stalinizm” kitabıdır. Bu kitabı adım adım inceleyip neyin ne olduğunu açıklamaya aşağıda çalışacağız.

Stalinizm kime dayanır?

“ Bir Stalinist gerçek bireyler adına davranamaz “halk” adına davranır, amprik hiçbir birey inanmasa bile inanan bu sanal büyük öteki adına davranır. Bu şekilde, kendi bireysel sinikliğini “nesnel” içtenliğiyle birleştirebilir: bir davaya inanması gerekmez, sadece inandığı varsayılan “halka” inanır… Bu da bizi Stalinist Komünistin öznel konumuna getirir: bir sapık konumu. Gerçek bir Stalinist politikacı insanlığı sever, ama yine de korkunç kovuşturmalar ve idamlar gerçekleştirir  kalbi bunu yaparken incinmektedir, ama buna engel olamaz, bu onun İnsanlığın ilerlemesi karşındaki görevidir.” (Slavoj Zizek, Stalinizm,Sayfa:34 Encore yayınları)

Görüldüğü gibi Zizek burada açıkça Marksizmin olgularını saptırmaktadır. Bir kere eğer “Stalinist” ideolojiyi hiçbir birey desteklemiyor olsa idi Stalin değil onlarca yıl iktidarda olması bir ay bile iktidarda kalması imkansızdı. Marksizm bize iktidardakilerin iktidarda kalması için arkasında bir sınıf desteği olması gerektiğini söylemektedir. Bu yüzden Zizek’in dediği gibi “sanal bir öteki” olması imkansızdır. Sanal olmadığının somut göstergesi Stalin’in iktidarda olmasıdır. Diğer bir çarpıtma noktası ise “Stalinist politikacının insanlığı sevmesi”dir. Bir kere Marksist bir politikacı(varsın Zizek’ler Stalinist olarak algılasın) genel bir insan seviciliği üzerinden değil belli bir sınıfın(proletarya) çıkarlarını savunma üzerinden politika güder. Kovuşturmalarda ancak bu şekilde açıklanabilir.

Zizek kitabının etkileyiciliğini arttırmak için araya yem atmakta ve okuyucuyu kandırmaya çalışmaktadır. Zizek’in bir diğer yemi ise “Stalinizm”in halka dayandığıdır. Bu kesinlikle yanlıştır Stalin Proletaryaya dayanmakta ve halk katmanlarıyla ittifak kurmaktadır. Zizek’in halka dayanıyor demesindeki amaç Stalin’in sosyalist olmadığını söylemenin ayrı bir versyonudur. Çünkü halkın bütün katmanları eş sayılırsa sosyalizmi kurmak imkansızdır. Stalin’in gerçek görüşü ise aşağıdaki gibidir:

“Leninizmin, proleter devrimin teorisi ve taktiği olduğu tezi doğru mudur? Doğru olduğunu sanıyorum. Peki ama bundan ne sonuç çıkar? Bundan şu sonuç çıkar ki, Leninizmin ana sorunu, çıkış noktası, temeli, proletarya diktatörlüğü sorunudur…İkisinden biri: Ya köylü sorunu Leninizmde en önemli şeydir, ve o zaman Leninizm, gelişmiş kapitalist ülkeler için, köylü ülkesi olmayan ülkeler için uygun değildir, geçerliliği yoktur; Ya da Leninizmde en önemli şey proletarya diktatörlüğüdür, ve o zaman Leninizm, bütün ülkelerin proleterlerinin uluslararası öğretisidir, istisnasız bütün ülkeler için —bunlar arasında gelişmiş kapitalist ülkeler için de— uygundur ve geçerliliğe sahiptir. Seçim sizindir.”(Stalin,Leninizmin Sorunları,Sayfa:147-148)

Dikkat ederseniz Zizek’in suçlamaları yeni değil daha önce Zinovyev Leninizme “köylü” ideolojisi diyerek Zizek’le benzer noktaya düşmüştür. Açık olan şudur ki Zizek gibi adamlar yeni bir eleştiri getirmemektedirler. Eski eleştirileri yeni ambalajlara sarıp tekrar piyasa sürmektedirler. Zizek Stalin’in “patolojik” olduğuna şöyle devam etmektedir:

“ Stalin’in Lenin’in cenazesinde 26 ocak 1924’te yaptığı(“Lenin’in Ölümü Üzerine” adlı) konuşma şöyle başlar: (Yoldaşlar, biz Komünistler özel yaratılmış insanlarız. Özel bir şeyden yapılmışız. O büyük proletarya stratejistinin ordusunu, Yoldaş Lenin’in ordusunu oluşturanlar bizleriz. Bu orduya ait olmaktan daha yüce bir onur yok. Kurucusu ve lideri Yoldaş Lenin olan Parti’nin bir üyesi olmaktan daha yüce bir şey yok. Böyle bir partinin üyesi olmak herkese sunulmaz. Böyle bir partide üye olmaya eşlik eden gerginlik ve fırtınalara herkes dayanamaz.) Lenin’in devrimcinin bedenine yönelik kendine özgü saplantısı burada bir bakıma kavram haline çıkarılmıştır: Bolşevik bir kadro özel bir bedene, başkalarınınkine benzemeyen bir bedene sahip olan bir kadro olarak algılanır bu yüzden ona özel bir ilgi gösterilmelidir (ve daha sonra beden bir mozelede korunmayı hak etmiştir).” (Slavoj Zizek, Stalinizm,Sayfa:36-37, Encore yayınları)

Çarpıtmaya bakın: “Bolşevik bir kadro özel bir bedene, başkalarınınkine benzemeyen bir bedene sahip olan bir kadro olarak algılanır” Sorun beden sorunu falan değildir. Burada sosyalizmin bir değerinin kalıcılaştırılması sorunu vardır. Önemli olan bir sosyalistin bedeni değildir. Önemli olan sosyalist ideolojinin devamını sağlamak için yapılan bir eylemdir. Örnek verirsek Lenin’in bedeni onun kutsal olduğu için değil sosyalist ideolojinin yok olamayacağına dair mesaj vermek için mumyalanmıştır. Bu bolşevik bir saplantı değil sosyalist üstyapının bir parçasıdır. Ayrıca Stalin’in konuşmasıda parti kadrolarına tabiri caiz ise “gaz” vermek için yapılmış bir konuşmadır. Bir partinin lideri ölmüş ise partinin alt kadrolarının özgüveni yerine gelsin diye yapılmış bir konuşmadan ibarettir. Yani bu konuşma taktiksel politik bir manveradır Stalin’in beden saplantısı söz konusu değildir.

Eğer Stalin bu konuşmayı yapmasaydı iyi bir politika gütmediği için eleştirmemiz gerekirdi. Bu yüzden bu konuşmada hiçbir sakınca yoktur. Ayrıca Bolşevik kadronunda şeçilmiş insanlardan olduğu çok nettir “proletaryanın yönetmeyi bilen azınlığı” diye Lenin tabir etmemiş miydi Sendikalar sorununda bu kadroyu?
Görüldüğü gibi Zizek seçkinler ve avam ikilemini öyle uç noktalara çekerek, gerçeklerin içine yalan sıkıştırarak kitleleri kandırmaya çalışmaktadır.

Zizek’in Hitler-Stalin paktı çarpıtması

“ 1939’daki Hitler-Stalin anlaşmasına dek Faşizm başlıca düşmandı, fakat anlaşmadan sonra, anti –Faşist mücadeleye odaklanmaya devam eden biri “nesnel olarak” emperyalist gericiliğe hizmet ediyor demekti.” (Slavoj Zizek, Stalinizm,Sayfa:38, Encore yayınları)

Olayı bütünlüğünden kopardığımızda Gerçekten Zizek’in dediği gibi bir şey çıkmaktadır. Fakat gerçekler bunun tam tersidir Sovyetler Birliği 1927’den beri yeni bir dünya savaşının çıkacağını bilmektedir. Yükselen faşizm tehlikesinden endişe duymaktadırlar ama bütün çabalarına rağmen batılı emperyalist güçler yükselen faşizm tehlikesine karşı Sovyetlerin birleşik cephe oluşturulması teklifine olumlu yanıt vermemiştirler. Sovyetler defalarca İngilitere ve Fransa ile yükselen faşizm tehlikesine karşı ortaklık kurmayı önermiş hatta Milletler Cemiyetinde de bu sorunu dile getirmesine rağmen bütün önerileri reddedilmiştir. Bu yüzden Sovyetler her zaman Faşizmin kendisine saldıracağını bilmekteydi. Stalin yükselen faşizm tehlikesi ile ilgili şöyle demektedir:

“Günün temel sorununun, yeni bir emperyalist savaş tehlikesi sorunu olduğuna hiç kuşku yoktur sanırım. Herhangi bir belirsiz, elle tutulmaz savaş "tehlikesi" değil sözkonusu olan. Genelde reel ve gerçek yeni bir savaş tehlikesi, özelde de SSCB'ye karşı bir savaş tehlikesidir sözkonusu olan. Son emperyalist savaşın sonucunda yapılan dünyanın ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşımı artık "eskimiş" durumda. Bazı yeni ülkeler ön plana geçmiş bulunuyor (Amerika, Japonya). Bazı eski ülkeler geri plana itiliyor (İngiltere). Daha Versay'da mezara taşınmış gibi görünen kapitalist Almanya, yeniden canlanıyor, gelişiyor, gittikçe güç kazanıyor. Kıskanç gözlerle Fransa'ya bakan burjuva İtalya hızla öne çıkıyor…Proletarya diktatörlüğünün ülkesi SSCB'nin varlığı ve gelişmesi bu krizi daha da derinleştirmekte ve keskinleştirmektedir. Emperyalizmin yeni bir savaşa hazırlanması, bunu içinde bulunduğu krizi aşmanın tek yolu olarak gördüğünden, şaşırtıcı değil. Silahlanmanın eşi görülmedik artışı, burjuva hükümetlerin genel olarak faşist "hükümet" yöntemlerine yönelmeleri, komünistlere karşı girişilen haçlı seferleri, SSCB'ye karşı yoğun kışkırtma kampanyası, Çin'e doğrudan müdahale — tüm bunlar bir ve aynı olayın değişik yanlarıdır: dünyanın bir kez daha yeniden paylaşılması için yeni bir savaş hazırlığı.(Stalin,Eserler,Cilt:9,Sayfa:254-255)

Sovyetlerin Almanlarla pakt oluşturmasının sebebi eğer Almanlarla cephe hattı Viborg-Kaunas-Bialistok-Brest-Litovsk-Lvov hattı yerine eski hat olan Leningrad-Narva-Minsk-Kiev hattı üzerinde bir cephe kurulmuş olsaydı düşman askerleri çok daha rahat sınır içine girebilecek ve Moskova’nın düşüşüne neden olabilecekti.(daha fazla bilgi Tarih Çarptıcıları,Sayfa:73-74,inter yayınları) Hatta 2. Paylaşım savaşında hattın ilerlemesine rağmen Alman askerlerinin Sovyetlerin içlerine kadar ilerlemesini baz alırsak eğer hat ilerlemeseydi Moskova kesinlikle düşmüş olacak ve 2. Paylaşım savaşının kazananı Naziler olacaktı. Bu pakt Sovyetlerin zaferi kazanmasını sağlamıştır. Zizek’in bu tarz eleştirileri faşizmin ordularına yaramaktadır. Masum bir okuma yapılamayacağı gibi masum bir yazı da yazılamaz ama Zizek’in yukarıdaki sözleri tam anlamıyla gaz odalarını yapanların çıkarını savunmaktan farksızdır. Zizek’teki gizli faşizm desteği olayın bütününe bakınca böyle açığa çıkmaktadır.                                                        

Zizek’ten bir tahrifat daha: “gösteri mahkemeleri”

“Stalinist gösteri mahkemelerinde, kurbanlar sorumlu tutuldu, suçlandı, itirafa zorlandı.”(Slavoj Zizek, Stalinizm,Sayfa:12, Encore yayınları)

“ Aynı çerçevede, bazı Stalinistler bile, (genellikle yarı özel ortamlarda) soruşturmaların birçok kurbanın masum olduğunu, “parti birliğini sağlamlaştırmada onların kanına ihtiyaç duyduğu için” suçlanıp öldürüldüklerini kabul etmek zorunda zorunda kaldıkları zaman, bütün bu zorunlu kurbanların hakkının verileceği, ve onların masumluklarının ve Davaya yönelik en yüce fedakarlıklarının tanınacağı gelecekteki o son zafer anını hayal eder” (Slavoj Zizek, Stalinizm,Sayfa:29, Encore yayınları)

Hep ortaya atılan bir iddiadır. Bu mahkemelerde yargılanan insanların masum olduğuna dair görüşler. Fakat gerçekler göstermektedir ki bu mahkemelerde yargılananların hiçbiri masum değildir. Hepsi suçludur. Hatta bu kadroların tasfiye emri de Lenin’den gelmiştir. Hepsini aşağıda göreceğiz.

Buharin şimdi bile o ve arkadaşları Almanların saldırmasının imkansız olduğunu iddia ettikleri gerçeğini inkara çalışıyor. Ama çok, hem de pek çok insan Buharin ve arkadaşlarının bunu iddia ettiğini biliyor ve  onlar bir çeşit yanılsama yaratarak Alman emperyalizmine yardım ettiler ve Alman devriminin büyümesini engellediler. Büyük Rus Sovyet Cumhuriyeti, köylü ordusunun panik halindeki savaşı sırasında, milyonlarca insanın yüzlerce  değerindeki serveti ve binlerce silahtan mahrum edilerek zayıflatılmış oldu.”(1) (Lenin,Ciddi Ders Ciddi Sorumluluk)

Görüldüğü gibi Lenin Brest-Litovsk olayında Buharin’in Alman Emperyalizmine yardım ettiğini söylemektedir. Emperyalizme yardım edene ne denir? Kahraman diyemeyeceğimiz çok net ya da bu insanın masum olduğunu da söyleyemeyiz. Bu insanların ne olduğu ta Lenin’den beri belli ama tasfiye etmek için koşulların uygun olmamasından dolayı beklemek gerekti. Ayrıca bunun Lenin’in polemik dili olmadığını söylemek zorundayız. Sosyalizmin düşmanları genelde kendilerine çıkış noktası olarak “Lenin’in yazı dili öyle aslında kendisi tasfiyelere karşıydı” gibi tutarsız sözler söylemişlerdir. Lenin’le daha önce polemiğe giren bir grupta Lenin’in ağır eleştirlerinden kaçış noktası olarak “Lenin’in polemik dili böyle aslında ciddi ayrımlarımız yok” onla demişlerdir ve Lenin’den tokat gibi bir cevap almışlardır “suçunuzu örtmeye çalışmayın!” bu konuda buna benzemektedir ilgili alıntı aşağıdadır:

 Raboçeye Dyelo, saflığından, bu suçlamamızın ancak bir polemik yöntemi olduğu kararına vardı: şu kötü dogmacılar, bizim hakkımızda çeşitli kötü şeyler söyleme yolunu tutmuşlardır, burjuva demokrasinin bir aleti olmaktan kötü ne olabilir ki? Ve böylece büyük puntolarla bir "tekzip" yayınlıyorlar. "Düpedüz iftira, başka bir şey değil" (İki Konferans, s. 30), "aldatmaca" (31), "maskaralik" (33): RaboçeyeDyelo, tıpkı Jüpiter gibi, (Jüpiter'e hiç benzemese de) suçlu olduğu için öfkeleniyor, ve ağzından kaçırdığı küfürlerle hasmının uslamlama biçimini kavrama yeteneğinden yoksun olduğunu tanıtlıyor.” (Lenin,Ne Yapmalı,Sayfa:106,Sol Yayınları)

Masum birine hiç söylenecek şey mi yoksa Lenin’in aşağıda sendikalar sorununda Buharin ve Troçki ile ilgili söyledikleri?

Sonuç: Troçki ve Buharin’in tezleri bir dizi teorik hata, bir dizi ilkesel yanlışlık içeriyor. Siyasi olarak, meseleye tüm yaklaşım tarzı tam bir densizliktir. Troçki yoldaşın “tez”leri politik olarak zararlıdır. Onun politikası son tahlilde sendikaları bürokratikçe hırpalama politikasıdır.” ( Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete, sendikalar,mevcut durum ve troçki yoldaşın yanlışları, agora yayınları,sayfa:84)

“Hiç kuşkusuz partideki hastalığı fırsat bilerek kapitalist müttefik güçler yeni bir saldırıya, Sosyalist-Devrimciler de komplolara ve isyanlara girişmeye çalışacaklardır” (Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,parti krizi, agora yayınları,sayfa:98)

Görüldüğü gibi daha 1921’de partiyi yıkmaya çalışan gruba karşı Lenin’in bir mücadelesi vardı. Buharin,Zinovyev,Troçki gibi sosyalist sosa bulanmış burjuva temsilcileri Zizek’in tabiriyle “gösteri mahkemelerince” cezalandırılmıştırlar.(Troçki hariç) Lenin Molotov’a yazdığı iki mektupta bu kadroların uygun zamanda tasfiye edilmesini şöyle dile getirmiştir:

“Parti’ye yeni üyeler alırken adaylık süresinin uzatılmasını son derece önemli görüyorum.Zinovvyev’de bu süre işçiler için altı ay,diğerleri için bir yıl olarak saptanmıştır...Ben Zinovyev tarafından önerilen kısa süreleri değiştirmeden kabul etmeyi
son derece tehlikeli buluyorum. hiç kuşku yok ki bizde büyük sanayi anlamında
en ufak ciddi eğitimden geçmemiş insanlar sürekli işçi olarak nitelenmektedir.Çoğu zaman,tesadüfen ya da kısa süre için işçi durumuna gelmiş katıksız küçük burjuvalar işçi kategorisine giriyorlar”(Lenin,seçme eserler cilt:9,inter yayınları, sayfa:351-252).

“Gözlerimizi gerçeğe kapamak istemiyorsak,bugün parti’nin proleter politikasının parti’nin bileşimi tarafından değil,parti’nin eski muhafız kıtası denebilecek son derece ince katmanın muazzam,eksilmemiş otoritesi tarafından belirlendiğini kabul etmek gerekir.Bu katman içinde küçük bir iç mücadele,bu katmanın otoritesinin yok olmasa bile zayıflamasına ve artık kararları bu katmanın belirleyememesine yetecektir”(Lenin ,seçme eserler cilt:9,inter yayınları,sayfa:354).

“partinin,proleter politikayı tam bilinçle uygulayan komünist olmayan parti üyelerinden kurtulmasını kolaylaştıracak başka önlemler hazırlanmalıdır.parti için yeni bir genel temizlik önermiyorum,çünkü bunun şu an pratikte uygulanamaz olduğuna inanıyorum,fakat parti’nin fiilen temizlenmesi,yani mevcudunun azaltılması için herhangi bir yol bulunmalıdır,ve bu konu üzerine düşünülürse,inanıyorum ki bir dizi uygun önlem bulunabilecektir(Lenin seçme eserler,cilt:9, inter yayınları,sayfa:354)

Lenin bahsettiği “herhangi bir yol” Zizek’in tabiryle “gösteri mahkemeleridir”. Eğer Stalin’i eleştireceksek bunu neden “gösteri mahkemelerinde” karşı devrimcileri yargıladın şeklinde olmayacağı çok nettir. Stalin eğer bu hizipleri mahkemeye çıkarmasaydı eleştirmemiz gerekiyordu.

Lenin sağlığını birkaç yıl daha koruyabilse ne olurdu?

“ Yani Stalinizmin Ekim Devrimi’nin ilk ve hemen sonraki koşullarından nasıl çıktığı açık olsa da, Lenin’in sağlığını birkaç yıl daha koruyabilmiş ve Stalin’den kurtulmayı başarmış olsaydı tümüyle farklı bir şeyin çıkabileceği olasılığını a priori olarak reddetmemek gerek.”(Slavoj Zizek, Stalinizm,Sayfa:41-42, Encore yayınları)

“ Elbette “demokratik sosyalizm” ütopyası değil, ama yine de o Stalinist “tek ülkede sosyalizm”den özünde farklı bir şey, kendi sınırlılıklarının tümüyle farkında olan, çok daha “pragmatik” ve doğaçlama bir dizi politik ve ekonomik karar ortaya çıkabilirdi.” (Slavoj Zizek, Stalinizm,Sayfa:42, Encore yayınları)

“Troçki figürü yine de, “ya (sosyal) demokrat sosyalizm ya Stalinist totalitarizm” seçeneğini rahatsız eden bir öğe olarak durduğu ölçüde can alıcı önemde duruyor.” (Slavoj Zizek, Stalinizm,Sayfa:42, Encore yayınları)

İhanetin çanları işte şimdi burada çalmaya başladı! Zizek’e göre Lenin birkaç yıl daha yaşasa “Stalinist” tek ülkede sosyalizm uygulanamazmış! Tamamen iftira! Bir kere tek ülkede Sosyalizm Lenin’in Marksizm havuzuna kattığı bir görüştür, bir yeniliktir, bir ilerlemedir. Bu teorinin Stalin’le uzaktan yakına bir ilgisi bulunmamaktadır. Ama sosyalizmin düşmanları sosyalizme açıktan saldıramadıkları için bunu Stalin üzerinden yapmaktadırlar. Üstüne üstlük Stalin’in tek ülke anlayışıda Sadece Sovyetlerlerden oluşmamaktaydı. Sovyetlerden bütün dünyaya yayılan bir sosyalizm hayal etmişti tıpkı Lenin’in tek ülkede sosyalizm düşüncesi gibi aşağıda gördüğümüz üzere gerçekler çok net bir şekilde görünmektedir:

Elbette biliyorum ki, kendilerini çok önemseyen bazı ukalalar var ve hatta kendilerini sosyalist olarak addediyorlar;  devrim bütün ülkelerde patlak verene değin iktidarın alınmaması gerektiğini öne sürüyorlar. Bunu söylerken devrimi terk edip burjuvazinin tarafına geçtiklerini fark etmiyorlar. İşçi sınıfı uluslararası ölçekte bir devrim gerçekleştirene kadar beklemek, herkes havada asılı kalacak demektir. Bu mantıksızdır. Herkes bir devrimin zorluklarını bilir. Devrim parlak bir başarıyla tek ülkede başlayabilir, sonra acı verici safhaları geçer; nihai zafer yalnızca dünya ölçeğinde ve yalnızca bütün ülkelerin işçilerinin müşterek çabalarıyla mümkündür. Görevimiz ihtiyatlı ve sağduyulu olmaya bağlıdır; destek birlikleri gelene kadar manevra yapmalı ve geri çekilmeliyiz. Bu taktiklerdeki yöntem değişikliği kaçınılmazdır; her ne kadar devrimin ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikri olmayan sözde devrimcilerin alaylarına maruz kalsa da.” (2) (Lenin,Dış Politika Üzerine Rapor,14 Mayıs 1918)

Bir ülkede, bu durumda bizim ülkemizde, sosyalizmin nihai zaferi sorununun iki farklı yanı olduğu kuşku götürmez…Ülkemizde sosyalizmin nihai zaferi sorununun birinci yanı, ülkemizdeki sınıfların karşılıklı ilişkileri sorununu kapsamaktadır. Bu iç ilişkiler alanıdır. Ülkemizin işçi sınıfı, köylülüğümüzle çelişkilerini aşabilir, onunla bir ittifak kurabilir, işbirliği yapabilir mi? Ülkemizin işçi sınıfı, köylülükle ittifak halinde ülkemizin burjuvazisini yenebilir, elinden toprağı, fabrikaları, maden ocaklarını vs. alabilir ve kendi güçleriyle yeni, sınıfsız toplumu, tam sosyalist toplumu kurabilir mi? Leninizm bu sorulara evet yanıtı vermektedir…Ülkemizde sosyalizmin zaferi sorununun ikinci yanıyla bağıntılı olan sorunlar bunlardır. Leninizm bu soruları hayır diye yanıtlamaktadır. Leninizm, "burjuva ilişkilerin  restorasyonuna karşı güvence anlamında sosyalizmin nihai zaferi, sadece uluslararası ölçekte olanaklıdır" demektedir. (Bkz. SBKP(B) XIV. Konferansı bilinen kararı). Bu, uluslararası proletaryanın ciddi yardımının olmaksızın sosyalizmin bir ülkede nihai zaferi görevinin çözülemeyeceği güç olduğu anlamına gelir.”(3) (Stalin,İVANOV İVAN FİLİPOVİÇ YOLDAŞA YANIT)


Görüldüğü gibi Zizek’in anlatıklarıyla gerçekler birbiriyle uyuşmamaktadır. Zizek’in bir başka tahrifatı ise Gürcistan sorunu ile olan görüşleridir. Bu ince tahrifat büyük kavram karmaşalarına neden olmakta ve burjuvaziye can simidi niteliğine bürünmektedir.

“Lenin’in yeniden canlanan Rus milliyetçiliğine karşı son umutsuz mücadelesi, Gürcü “milliyetçilere” verdiği destek, merkezilikten çıkmış bir federasyon hayali vb. sadece taktik tavizler değildi: Stalinist olanla tümüyle uyumsuz bir devlet ve toplum hayali içeriyordu(Slavoj Zizek, Stalinizm,Sayfa:42, Encore yayınları)

Lenin’in Gürcistan sorununda Stalin’le tartıştığı doğrudur. Fakat tartışma noktası Stalin’in aceleci tavrından kaynaklanmaktadır. Yoksa Lenin’in Gürcistan’ın Sovyetlere katılmasından hiçbir sorunu bulunmamaktadır. Aslında tartışmanın olmasının sebebi Lenin’in eşi Krupskaya’dır. Stalin’le arası kötü olan Krupskaya’nın bir zamanlar Lenin’le Stalin’in arasına girdiği tarihsel bir gerçektir ama tartışma kişisel bir tartışmadır ideolojik bir tartışma değil aşağıdaki alıntıda Lenin’in Ukrayna’nın kaderi üzerine görüşleri ile Stalin’in Gürcistan’daki görüşleri birbirinin tıpatıp aynısıdır:

Ukrayna bağımsız bir cumhuriyettir, çok iyi, fakat Parti söz konusu olduğunda, bazen —nazikçe nasıl ifade edebili­rim— hile taktiğine başvuruyor. Günün birinde onları sıkıştırmak zo­runda kalacağız herhalde, çünkü orada akıllı adamlar var ve onların MK'sı, bizi aldatıyor demek istemiyorum ama bizden biraz uzaklaşı­yor. Tüm meseleyi aydınlatmak için buradaki MK'da inceledik ve sür­tüşmeler ve görüş ayrılıkları olduğunu saptadık. Orada "Kimka", yani Küçük Ocakları İşletme Komisyonu bulunuyor. Elbette "Kimka"yla  Taşkömürü Sanayii Merkez Yönetimi arasında şiddetli sürtüşmeler var. Yine de biz  MK'nın belli tecrübeleri var ve önde gelen kişileri uzaklaştırmama yönünde oybirliğiyle karar aldık; sürtüşmeler olursa bütün ayrıntılarıyla bize bildirilecekti, çünkü o bölgede sadece sadık değil, aynı zamanda yetenekli insanlar varsa, bunları desteklemeye ça­lışmak gerekir ki, eğer henüz herşeyi öğrenmedikleri kabul edilirse, eğitimlerini tamamlayabilsinler. Hikâyenin sonu Ukrayna'da bir Parti kongresinin yapılması oldu.”(Lenin,Seçme eserler Cilt:9,Sayfa:390)

Görüldüğü gibi bağımsız bir cumhuriyet olan Ukrayna’nın iç işlerine Lenin müdahele etmiştir. Söz konusu sosyalizmin çıkarları olunca müdahele etmek son derece normaldir. O zaman Zizek’e sormak lazım Lenin’de mi Rus milliyetçisi? Görüldüğü gibi Gürcistan sorunu ideolojik değil kişisel bir sorundan kaynaklanmaktadır.

Yerov üzerine bir not

“ Stalin’in baş idamcısı olan Yerov’un 1938 yılında tutuklanıp tasfiye edilmesinin, aslında bir iyleşme çabası olduğunu, 1937 yılında patlak veren o denetimsiz özyıkım öfkesini dengeye sokma çabası olduğunu öner sürmek istiyor insan: Yerov’un kovuşturulması bir tür meta-kovuşturma, bütün kovuşturmaları sona erdirmeye yönelik bir kovuşturmaydı(on binlerce masum Bolşeviği yabancı güçler hesabına öldürmekle suçlandı bunun gülünç yanı bu suçlamanın kelimesi kelimesine doğru olmasıydı: on binlerce masum bolşeviğin öldürülmesini örgütlemişti).” (Slavoj Zizek, Stalinizm, Sayfa:68-69, Encore yayınları)
Stalin’in baş idamcısı değil burjuvazinin baş idamcısı Yerov olacak! Zizek’in manevralarına bir örnek olarak yukarıdaki alıntıyı verebiliriz. Bilindiği üzere bazı burjuva unsurlar sırf yönetci kesim zora düşsün diye masum Bolşevikleri öldürmüşlerdir. Tezgah basittir masum Bolşevikleri öldürüp Stalin’in devrimci katili olduğunu hem dünya proletaryasına hem de gelecek kuşakların zihinlerine kazımak bu burjuva hiziplerin genel amaçlarıdır. Soludukları her nefeste sosyalizme ve kişisel olarakta Stalin’e karşı olan hınçlarını bir kere bile olsun unutmamaktadırlar. Ayrıca bu çok eski yöntem olup Lenin tarafından da dile getirilip kadrolar uyarılmıştı.

“Kurumların başına geçen komünist­ler —bazen onları bir kalkan olarak kullanmak isteyen sabotörler tara­fından kasıtlı olarak ustaca öne itilirler— sık sık kafese konuyorlar. Bu çok nahoş bir itiraf. Ya da en azından pek hoş bir itiraf değil, fakat öy­le inanıyorum ki bunu yapmak gerekir, çünkü sorunun püf noktası bu­rada yatmaktadır.”(Lenin,Seçme Eserler Cilt:9,Sayfa:381)

Bu yüzden Yerov gibi adamlar masum Bolşeviklere karşı bir tezgah hazırlayıp onları kurşuna dizdirmişlerdir. Fakat burada Yerov’un Stalin’le hiçbir ilişkisi yoktur. Amaç burada Sovyetlerin “insan eti satan kasap dükkanı” imajını dünya proletaryasına yutturmak için yapılmış bir komplo girişimidir. Stalin Yerov’un ve Yogoda’nın uluslar arası komplonun bir parçası olduğunu öğrenir öğrenmez cezalandırmıştır. Buradan ancak skeptik kişiler Stalin’den şüphelenebilir skeptisizm(kuşkuculuk) sapkın bir felsefi akım olduğu için karşı devrimci bir öze sahiptir. Kim ki kanıt göstermeden skeptisizme başvuruyorsa o burjuvazinin bir borazanıdır. Zizek asla gösteremeğeceği kanıtlar üzerinden Stalin’e saldırmaktadır. Böylece Lenin bahsettiği skeptik sapmanın en dibine yerleşmektedir.

“İdealizm ve skeptisizm yönündeki moda felsefi sapmalara karşı materyalizmi savunmak lazım.”(Lenin,Din Üzerine,Sayfa:52,İnter Yayınları)

Zizek’in Yanlışlıkla Verdiği Açık Stalin Döneminde Sosyalist Üretim Biçimi Var

“ Burada Liderin özgül rolünü belirlemek gerekir: o bu talih kaymalarından dışlanmıştı çünkü geleneksel Efendi değil, “Yanlış Yönetimin Lorduydu”: karnavalesk yıkımın asıl failiydi. Bu karnavalesk özyıkıcı dinamik nedeniyle,Stalinist nomenklatura hala yeni bir sınıf olarak nitelenemez.Andrzej Walicki’nin belirttiği gibi, paradoksal bir şekilde, nomenklatura’nın yeni bir sınıf halinde dengeye ulaşması gerçek Stalinist “totalitarizmle” uyuşmaz; ancak Brejnev yıllarında;( Sovyet nomenklatura’sının sağlamlaşması gerçekleşti, Sovyet tarihinde ilk kez bu nomenklatura ‘kendisini daha yüksek otoritelere boyun eğmekten kurtarmayı başardı’ ve kendisini sadece (Kruşçev’le elde ettiği) fiziksel güvenceyi değil aynı zamanda performansından bağımsız bir iş güvencesini de elde etmiş olan dengeli ayrıcalıklı bir katman olarak oluşturdu aslında bu yeni yönetici sınıfınkine benzer bir statüydü… Totalitarizmin en yüksek seviyesi, sadece bütün olası sapmaların değil, aynı zamanda varlıkları ideolojik saflığı tehlikeye atıp iktidarın monolitik yapısını da çökertebilecek olan dengeli çıkar gruplarını da hedef alan o sürekli kovuşturmalar dönemiydi.” (Slavoj Zizek, Stalinizm, Sayfa:72, Encore yayınları)

Böyle bir tarih okuması olamaz. Zizek göre Sovyetlerde ne proletarya egemendi ne de nomenklatura adında Sovyet burjuva sınıfı diye adlandırabilceğimiz unsur. Zizek’e göre egemen olan tek unsur Stalin’di. Bu idealizmin en saflaşmış halidir. Marksizmin en ciddi reddidir. Şu andaki Emperyalist sistemde bile tek adam yok belli burjuva hizipleri dünyayı paylaşmış durumdadır. Sovyetlerde Stalin’in tek adam ya da tek burjuva olması şayet Sovyetlerde sosyalist üretim olmadığını söylesek bile o zamanki sınıfsal pozisyon alma durumuna uymamaktadır. 

Tek bir adam bütün ülkenin efendisi olamaz Zizek ileride Sovyetlerdeki(Stalin dönemi) eksik unsurun bürokrasi olduğundan değiniyor. Ne de güzel diyor çünkü bürokrasi egemen olsa onun dayandığı bir burjuva unsur olması gerekmektedir. Eğer bürokrasi yoksa onun altıda yoktur yani burjuvazi yoktur. Ayrıca Stalin’e tek adam diyerek Marksizmi alt üst etmektedir çünkü Marksizm devlet iktidarı bir sınıfın zor aracıdır der. Eğer nomenklatura’nın egemenliğinden bahsedemezsek Sovyetlerde proletarya diktatörlüğünün uygulandığını, egemen gücün proletarya olduğu ve burjuvazi olmadığı için sosyalist üretim biçiminin Stalin dönemindeki Sovyetlerin üretim biçimi olduğu sonucunu çıkarmaktayız.


Sonuç olarak Zizek yeni dönemin yeni sosyalizmi diye yeni dönemin yeni karşı devrimci ideolojisini piyasa sürmekte ve sosyalizme ve onun kazanımlarına savaş açmaktadır. Burjuvazinin Zizek’i varsa bizim de Stalin’imiz var. Stalin’i Zizek gibi sinsilere yedirmeyiz yedirmeyeceğiz. Eski karşı devrimci iftiraları tekrar piyasa süren Zizek senin ideolojini YEMEZLER!

Dipnotlar: