Karl Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karl Marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2013 Pazartesi

L.Althusser'in John Lewis'e Cevap Kitabının Eleştirisi

Tarih derslerinden hatırlayacağınız üzere egemen yönetici sınıf kendi sınıf çıkarları gereği tarihte imrendiği liderlerin özellikleri abartarak bir tarih yazımı yapar. Araya milliyetçi sosla servis ettiği ve uyuşturucu ile aynı işlevi gören dayattığı ideoloji ile kitleleri burjuvazinin yörüngesinden ayrılmamaları için çaba harcar. Arada bizim gibi yörüngeden sapmış insanlar ise burjuvazi için ya “marjinal” ya da toplum için “hastalıklı” unsurlardır. Başa dönersek yani tarihi kim yapar sorusunun cevabını ararken bu konuda iki sapma vardır. Birincisi tipik burjuva ideolojisi olan tarihi bir tek liderler yapar sapağıdır. İkinci bir sapak ise buna karşı gösterilmiş bir refleksten çıkan “tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir” biçiminde ortaya çıkan Marksizmin alanı içinde olan fakat bizi yanıltmakta olan sapmadır. Tarihi yapanlar ise bilindiği gibi kitlelerdir. Kitleler tarihi yaptığı için tarihin öznesiz olması Marksizm-Leninizm için imkansızdır. Bu yüzden Althusser’in aşağıdaki düşünceleri Marksizmin ilerlemesinden ziyade tıkanmasına neden olmaktadır.

“Bu iş böylece aydınlığa çıkınca tarihin “öznesi” sorunu ortadan kalkar. Tarih, motoru sınıf kavgası olan çok büyük bir sistemdir. Tarih bir süreçtir –öznesiz bir süreç-. “İnsanın tarihi nasıl yaptığı” sorusu temelli ortadan kalkmıştır; Marksist teori onu kesin olarak doğduğu yere göndermiş, burjuva ideolojisine atmıştır.”(L.Althusser,John Lewis’e Cevap, V Yayınları, Sayfa:18)

Althusser’in yukarıda değindiği unsur soyut ve anlaşılmaz kalıyor. Daha doğrusu bu cümlenin anlaşılabilir bir yanı yok. İnsan edimi ile tarih yapma arasında çok keskin bir ayrım bulunmamaktadır. Bizim kuşağın şimdiki Haziran ayaklanması geçmişin tarihi olacaktır. Yani Althusser’in kavramsallaştırdığı “tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir ama politika bilim olmadığı için özneli bir süreç olabilir” şeklindeki tezi bugünü açıklamak için yeterlidir fakat geçmişi açıklayamaz. İnsanlık tarihinin en ileri aşamasına bilim diyerek(bu da tarih bilimi olmaktadır) ve bu bilimi öznesiz ve ereksiz süreç diye tanımlayarak o bilim aşamasındaki özneleri teorisi gözardı etmektedir. Halbuki Marx olayı farklı bir şekilde anlamaktadır ve sorunu farklı bir şekilde açıklamaktadır.

“İnsanların –tarihlerinin temeli olan- kendi üretici güçlerini seçmekte özgür olmadıklarını eklemeye de gerek yok kuşkusuz; çünkü her üretici güç, edinilmiş bir güçtür; daha önceki etkinliğinin ürünüdür. Bu nedenle, üretici güçler, pratik olarak kullanılmış insan enerjisinin sonucudur; ama bu enerjiyi de, insanın kendini içinde bulduğu durum koşullandırır; o ana kadar edinilmiş üretici güçler koşullandırır; kendilerinden önce ortaya çıkmış yani kendilerinin yaratmadığı, bir önceki kuşağın ürünü olan toplumsal biçim koşullandırır. Arkadan gelen her kuşak, kendini, bir önceki kuşağın edindiği üretici gücün sahibi olarak bulur; bu üretici güçler o yeni kuşağa, yeni üretim için hammadde olarak hizmet eder. İşte bu yalın gerçek nedeniyledir ki, insanlık tarihinde bir tutarlılık ortaya çıkar; bir insanlık tarihi biçimlenir; insanların üretici güçleri ve ona bağlı olarak toplumsal ilişkileri geliştiği ölçüde de tarih insanlık tarihi olur. Buradan, zorunlu olarak çıkacak sonuç şudur: insanlığın toplumsal tarihi, bunun bilincinde olasalar da olmasalar da her zaman, insanların bireysel gelişmesinin tarihidir.”(Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 1, sayfa:31)

Görüldüğü gibi Marx tarihi açıklarken tarihin bir öznesi olduğundan bahsediyor ama kelimenin burjuva anlamında olduğu gibi saf bir özneden bahsetmiyor. Marx bir kuşağın önce kendi içinde bulunduğu duruma göre koşullandığını ama zaman içinde o kuşağın kendini üretici güç olarak bulduğu vakit tarih yaptığını belirtmektedir ve böylece o kuşaktan önceki kuşakta aynı deneyimleri yaşadığı için insanlığın toplumsal tarihi insanların bireysel gelişmesinin tarihi olmaktadır. Yani tarih determinist ve iradeci bir süreçtir ikisi birliktedir ve iç içedir. Diğer görüşler Marksizm adına sapmadır.

Althusser’in kendi tezi ile çelişkiye düşmesi

Bilindiği gibi benim gibi düşünen insanlar ana akım Marksizmi benimseseler bile eğer yaşadığımız dönemde biri bir teori geliştirip ana akım Marksizminden daha doyurucu bir açıklama yaparlarsa benim gibi düşünen insanların ana akım Marksizmde ısrar edeceğini sanmıyorum. Sorunda zaten buradan çıkıyor bizi “kaba” “vulgar” diye yaftalayanlar aslında kendi teorilerinin dünyadaki sorunları cevaplamada yetersiz kaldıkları için ve ne bizi ne de kitleleri peşinden sürükleyemedikleri için marksizm anlayışları, kitlelere karşı bir nefretten oluşan azınlığın marksizmine doğru evrilmiştir. Hiç çevrenizde post-marksist ve türevlerinin kitlesel bir örgütünü gördünüz mü?(ana akım kadar diyelim) hepsi ya dergi çevresi ya da yüzde 90 akademisyenlerden oluşmuş parti görünümlü derneklerden öteye geçememektedirler.

Onların teorik yetersizlikleri ve asla ana akım Marksizminin ötesinde bir teori geliştiremeyecekleri için bu gibi topluluklar günümüzde “Oligarşik Marksizmi” temsil etmektedirler. Bir nevi kitlelerin içine asla giremeyeceği(lafta imkan olsa bile) bir akademik oligarşiden oluşan Marksizmi inşa etmişlerdir. Post teorilerin tek varlığı kalem ve kağıda yazılmış birbirleri ardına dizilmiş çelişkili kelimelerdir çünkü kitleler yalnız var olanı bilebileceğinden olamayan bir şeyi bilemeyecekleri için gerçekte olmayan bir şeyin teorisini yapanları anlamamakta ve onlara sırtlarını dönmektedirler. Althusser’de bu post furyasını açtığı için hayatında bunun yansımalarını yaşamış pratik politik hayata katılımı sınırlı kalmıştır(hiç demiyorum sınırlı diyorum). Daha fazla uzatmadan neden böyle bir şey dediğimizi açıklayalım:

“Tüm bilimsel bilgiler, tüm alanlarda, bir öznesiz ve ereksiz sürecin sonucudur” (L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları, sayfa.24-25)

Althusser böyle bir şey dedikten sonra aşağıda söylediği cümleyi anlamak imkansız oluyor.

“Marx’a karşı çıkan tarih felsefecileri vardır ki sanki Marx hiç yaşamamış, bir bilim kurmamış gibi davranmaktadırlar.”( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları,sayfa:28)

“Marx 1845’de kendinden önce var olmayan bir bilimin temellerini atmaya başlar: Bu tarih bilimidir.”( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları,sayfa:33)

Anlayamadığımız nokta da tam burasıdır tüm bilimsel bilgiler öznesiz ve ereksiz bir sürecin sonucuysa Marx nasıl bilim kuruyor? Ya da nasıl kendinden önce var olmayan bir bilimin temellerini atıyor. Althusser her ne kadar tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir dese de aslında o da tarihin özneli bir süreç olduğunu hiç çaktırmadan kabul etmek zorunda kalıyor.

Althusser’in kendisine gelen eleştiriler sonunda vermek zorunda kaldığı taviz

Althusser  tarihe öznesiz ve ereksiz bir süreçtir diye tanımladıktan sonra en azından bu konuda aklı selime sahip Marksistler, Marx’ın 18 Brumeire’den alıntı yaparak tarihte özne olduğunu açıklamışladır. Fakat Althusser gene pes etmemiş ve teorisini kurtarmak için şöyle demiştir:

“Ama toplumsal tarihi pratikler eyleyicilerinin, zorunlu olarak özne olmaları, tarihin ne öznesi olmalarını gerektirir ne de özneleri. Eyleyici özneler tarih içinde, yalnızca üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin belirlenimi ve biçimleri içerisinde hareket ederler. ( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları ,sayfa:75)

“Buna göre , bireyler tarih içinde eyleyici özne olur ve tarih içinde üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin varoluş biçimlerinin belirlemeleri altında hareket ederler.”( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları,sayfa:77)

Halbuki Marx olayı farklı koymaktadır:

“Yeni üretici güçlerin edinilmesiyle insanlar üretim tarzını ve üretim tarzıyla birlikte de belli bir üretim tarzı için uygun düşen ekonomik ilişkileri değiştirirler” Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 1, sayfa:32)
Proudhon’a göre, soyutlamalar, kategoriler birincil nedenlerdir. Ona göre tarihi yapan insanlar değil, kategorilerdir. Soyutlama, yeni insanlardan ve onların maddi etkinliklerinden ayrı olarak alınmış bu biçimdeki kategori, ancak ölümsüz, değiştirilemez sabit arı usun bir varlık biçimdir; bu da yalnızca, bu biçimdeki soyutlamanın soyut olduğunu söylemenin başka  yoludur. Hayran olunası bir totoloji.” (Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 1, sayfa:38)


Yazımızı nihayete erdirirken gördüğümüz gibi Althusser’in dediği gibi sırf tarih içinde değil tarih yaparken de özne vardır. Marksizm için önemli olan öznenin sınırları nereye kadar ulaşırdır. Eğer Marksizmi ilerletmek isteyen birileri varsa bunu öznenin reddi üzerinden değil günümüz koşullarında öznenin sınırı nedir diye yapılacak bir analiz sonucunda Marksizm ilerleyebilir. Yoksa teorimiz ve pratiğimiz proletaryanın ve müttefiklerinin kurtuluşuna hizmet etmeyen bir sapağa saplanır bu sapak küçük burjuva ideolojisinin günümüzdeki bir yansıması olan akademik alana sıkışmış Marksizmdir bu tür Marksizmin özelliği hayatını devam ettirmede bir sıkıntısı olmayanların yaptığı ve bu özelliğinden dolayı sınırlı bir kesime hitap eden ve  bundan dolayı bizim tanımımızla söylersek “Oligarşik Marksizmdir”. Marksizmin yüce ideolojisi akademik kendi kendini haz etme ideolojisi olan “Oligarşik Marksizmden” bizi korusun!

16 Nisan 2013 Salı

Marx’ın Yanlış Anlaşılan Metni: Hindistan’da İngiliz Egemenliği




Bugünkü marxistleri, marxist olarak tanımlamak herhalde büyük çoğunluğu için doğru olmayacaktır. Bu çok iddialı bir laf gibi görünebilir ama kendisini öncü diye tanımlamış ve  bugünkü üretim biçimini değiştirme iddiasında olan bir sınıfın üyeleri, kendi geçmişlerine bilerek ya da bilmeyerek hakaret ederek asla toplumsal değişimlerde öncü rol oynayamaz. Bu kafa yapısında olan kişiler proleter bile olsa o kişide küçük-burjuva ideolojisinin hegemonyası vardır.

Daha da açarsak Fransız burjuvazisi I.Napolyon’u kendileri açısından çok ciddi hatalar yapmasına rağmen minnetle anarken marxist geçinen bazı insanlar ise ( bu grup hiçte az değil hatta Anadolu’da çok yaygındır) Marx’a haksız eleştirilerle bulunarak, Marx’ın Hindistan’da İngiliz kolonyalizmini desteklediğini söyleyecek kadar ileri gidebiliyorlar. Bu insanlar olayı öyle bir anlatıyorlar ki “Marx diyor ki, iyi ki İngiltere Hindistan’ı işgal etti.” Diye Marx’ın demediği bir şeyi Marx’a yıkmaya çalışıyorlar. Hatta sonucu öyle bağlıyorlar ki “Marx zaten anti- kolonyalist değil” diyerek Marx’ın sömürgeciliğe karşı olmadığını iddia edip Marx’tan liberal bir kişi inşa etmeye kalkıyorlar.

Marx, İngilizlerin diğer sömürgecilerden farkını şöyle açıklamaktadır:


Hindistan'ın bir altın çağı olduğuna inananların görüşlerini paylaşmıyorum, ama bu görüşümün doğrulanması için de, Sir Charles Wood gibi Khuli Han'ın otoritesine başvurmuyorum. Ama, örneğin, Aurung-Zebe zamanını alınız; ya da Kuzeyde Moğolların,    ve  Güneyde de Portekizlilerin ortaya çıktığı evreyi; ya da müslüman istilası ve Güney Hindistan'daki Heptarşi çağını; ya da, isterseniz, daha da gerilere, antikiteye gidiniz; Hindistan sefaletinin başlangıcını, dünyanın hıristiyan yaradılışından bile çok daha gerilerdeki bir evreye dayanan brahmanın kendi mitolojik kronolojisini alınız. Ne var ki,  İngilizlerin  Hindistan'a getirdikleri sefaletin esas olarak farklı ve tüm Hindistan'ın daha önceleri çekmiş olduğundan sonsuz ölçüde daha yoğun türden olduğundan kuşkuya yer yoktur.” (Marx-Engels,Seçme Yapıtlar Cilt:1, Hindistan’da İngiliz Egemenliği)


Görüldüğü gibi İngilizler Hindistan’a diğer sömürgeci güçlere göre daha fazla sefalet getirmiştir. Hindistan hiçbir zaman sömürge olmaktan kurtulamamış ve ayaklarının üzerinde durmayı hiçbir zaman başaramamış bir yerdir. Marx Hindistan’ın bu özelliğinden dolayı Hindistan’ın bir tarihi olmadığını belirtmekte ve Hindistan’ın ezilen sınıflarının kurtuluşu için İngilizler’in bilinçsiz bir şekilde tarihin aleti olduğunu söylemektedir. Yani Marx’ın amacı sömürgeciliği övmek değil sömürü sisteminin doğasında olan bozukluk nedeniyle ezilen sınıflara kurtuluş olanağı sağlamaktadır. Anlaşılacağı gibi bu da “iyi ki İngilizler işgal etti” demek değil güncel koşullara göre ezilen sınıfların kurtuluşu için durum tespiti yapıp ona göre politika belirlemektir.Kurtuluşun olanağını sağlayacak maddi temel hepimizin bildiği üzere proletarya’nın yaratılmasıdır. İngilizler daha fazla sömürüp Hindistan’da proletarya yaratırken bir nevi kendi ocaklarına incir ağacı dikmektedirler. Yani Marx sömürgeciliğin faydalarını değil Hindistan’daki ezilen halkların kurtuluşu için gerekli anahtarı aramaktadır.


“Hindistan toplumunun bir tarihi, hiç değilse bilinen bir tarihi yoktur. Onun tarihi dediğimiz şey, imparatorluklarını bu direnmeyen ve değişmeyen toplumun edilgin temeli üzerine kurmuş bulunan ve peşpeşe gelen davetsiz yabancıların tarihinden başka bir şey değildir.Demek ki, sorun, İngilizlerin Hindistan'ı fethetmeye hakları olup olmadığı değil, Türkler, Persler, Ruslar tarafından fethedilmiş Hindistan'ı, İngilizler tarafından fethedilmiş Hindistan'a yeğleyip yeğlemeyeceğimizdir. İngiltere'nin Hindistan'da yerine getirmesi gereken ikili bir görevi vardır: biri yıkıcı, öteki yenileyici — eski asyatik toplumun ortadan kaldırılması, ve Asya'da Batı toplumunun maddi temellerinin atılması.” (Marx-Engels,Seçme Yapıtlar Cilt:1, Hindistan'da  İngiliz Egemenliğinin  Gelecekteki Sonuçları)


İngiliz burjuvazisinin yapmaya zorlanacağı her şey, yalnızca üretici güçlerin gelişimine bağlı olmakla kalmayıp, bunların halk tarafından mülk edinilmesine de bağlı olan toplumsal koşulları ne değiştirecek, ne de bu koşulları maddi olarak onaracaktır. Ama yapmamazlık edemeyecekleri şey, her ikisinin de öncüllerini ortaya koymak olacaktır. Zaten burjuvazi bundan fazlasını yapmış mıdır ki? Burjuvazinin herhangi bir ilerlemeyi, bireyleri ve halkları kan ve çirkef içinde, sefalet ve aşağılanma içinde süründürmeden sonuçlandırdığı görülmüş müdür? Hindistanlılar, bizzat Büyük Britanya'da halen egemen olan sınıfların yerine sanayi proletaryası geçene dek, ya da Hintlilerin kendileri İngiliz boyunduruğunu tümüyle kıracak denli güçlenene dek, kendi aralarına İngiliz burjuvazisi tarafından saçılmış yeni toplum öğelerinin meyvelerini toplayamayacaklardır.” (Marx-Engels,Seçme Yapıtlar Cilt:1, Hindistan'da  İngiliz Egemenliğinin  Gelecekteki Sonuçları)


Marx buraya kadar Hindistan’ın ezilen sınıflarının kurtuluşu için altyapının İngilizler tarafından bilinçsiz bir şekilde atıldığını söylemektedir. Peki Hindistan’ın ezilen halklarının kurtuluşu nasıl olacak? Marx bunu şöyle açıklamaktadır: “toplumsal devrim sayesinde”


“Tarihin burjuva dönemi, yeni dünyanın maddi temelini yaratmak zorundadır — bir yanda, insanoğlunun karşılıklı bağımlılığı üzerine kurulmuş bulunan evrensel karşılıklı ilişkiyi ve bu ilişkinin araçlarını; öte yanda, insanın üretici güçlerinin geliştirilmesini ve maddi üretimin doğal araçların bilimsel bir biçimde yönetilmesine dönüştürülmesini. Jeolojik devrimler yeryüzünü nasıl yarattılarsa, burjuva sanayi ve ticareti de bir yeni dünyanın maddi koşullarını öyle yaratırlar. Büyük bir toplumsal devrim, burjuva çağının sonuçlarına, dünya pazarına ve modern üretici güçlere egemen duruma gelince ve bunları en ileri halkların ortak denetimine bağımlı kılıncadır ki, insanoğlunun ilerleyişi, hayat suyunu yalnızca boğazlanmış insanların kafatasından içen o korkunç putatapıcınınkine benzemekten çıkacaktır.” (Marx-Engels,Seçme Yapıtlar Cilt:1, Hindistan'da  İngiliz Egemenliğinin  Gelecekteki Sonuçları)


Görüldüğü gibi Marx’ın Hindistan üzerine yazıları sömürgeciliğe dizilmiş övgüler değil ezilen halkları kurtuluş yoluna götürecek bir pusuladır. Marx hiçbir zaman sömürgecilikten yana tavır takınmamıştır. Marx’ın buradaki yazısındaki amaç Hindistan’ın sömürgeciliğine artık bir son vermenin yollarını aramaktan başka bir şey değildir. Hindistan’ın ezilen halklarının kurtuluşunu kapitalist üretim biçimi ortadan kaldırmakla mümkün olacağını belirtmektedir. Marx’ın şu sözlerini işitmeyenlere bir daha hatırlatalım:

“ Öteki halkları ezen bir halk kendi zincirlerini kendisi imal eder.” (Karl Marx, Kugelmann’a Mektuplar, 28 Mart 1870, sayfa:136, Köz Yayınları)

Bu alıntı ile Marx’ın sömürgeciliğe karşı tutum takındığını görebiliyoruz. Sorun Marx’ın Hindistan’ı yanlış analiz etme sorunu değildir.(zaten yanlış analiz etmedi) Sorun, şayet Marx, Hindistan’ı yanlış analiz etmiş olsa idi biz onu yerden yere mi vurmalı mıydık? Yoksa hatasıyla sevabıyla biz Marx’ı sahiplenmeli miydik? Nasıl ki burjuvazi kendine hizmet eden insanları hatasıyla ve sevabıyla sahipleniyorsa bizde kendi değerlerimizi öyle sahiplenmeliyiz. Hatası olsa bile yeri geldiğinde hatası yoktur diye savunabilmeliyiz. Düşmanlarımıza karşı hatası olduğuna inanıyorsak bile “iyi ki öyle demiş” “iyi ki öyle yapmış” “iyi ki öldürmüş” demeliyiz. Çünkü Marxismin değerlerine yapılan saldırı proletaryanın çıkarlarına karşı girişilmiş bir saldırıdır. Proletaryanın çıkarları gereği, proletaryaya hizmet etmiş insanları hatasıyla ve sevabıyla sorgusuz sualsiz kesintisiz savunmalıyız. Bu insan çok ciddi hata yapsa bile bu çizgimizden ödün vermemeliyiz. Sonuç olarak günümüz marxistleri, Marx’ın bu konuda hiçbir hatası yokken onu suçlu gösterip onu “İngiliz kolonyalizmini” desteklemekle itham ederek affedilemez bir hata yapmaya devam ediyorlar ve burjuvazinin yapamadığını kendileri yapıyorlar: “Proletaryanın mücadelesini ve kahramanlarını itibarsızlaştırma.”