Sömürge sisteminin yıkılması, hiç bir şekilde sömürgeciliğin tasfiye edildiği anlamına gelmez. Kapitalizm dışı kalkınma yolunu seçmiş ülkeler siyasal bağımsızlığın kazanılmasının ve sömürgeci rejimlerin yıkılmasının kendilerini sömürüden ve daha da şiddetlenen sistemli yabancı müdahalelerden kurtaramadığını çok iyi anlamış durumdadırlar. Emperyalizm günümüzde yıkılma sürecindedir. Emperyalizmin, bağımsız siyasal bir hat izleyen ülkelere, öznelere karşı giriştiği cezalandırma hareketlerine, askeri istilalarına veya saldırılarına rastlamadığımız tek bir yıl bile bulmak mümkün değildir. En son İran’a karşı girişilen ve başarısız olan emperyalist askeri müdahale bu sistemin çürümüşlüğünü gözler önünde sermiştir.
Bugün tarihsel gelişiminin içeriğini,
yönünü ve özelliklerini esas itibariyle belirleyen artık emperyalizm değil,
dünya sosyalist sistemi ve onun yanı sıra emperyalizme karşı ve sosyalist
sisteme geçiş için savaşan öznelerdir. Bu güçlerin ortak amaçları, ortak
görevleri olmasa bile hepsinin tek ortak düşmanı vardır: O da emperyalizmdir.
Günümüzde, emperyalist güçler tarafından dünyanın şu
veya bu bölgesinde başlatılan sömürge savaşları, sadece yerel önemi olan
olaylar olarak değerlendirmek çok büyük bir hatadır. Emperyalist saldırıların kurbanı olan üçüncü dünya
devletleri ve halkları, çıkar ortaklığı açısından sosyalist devletlere
bağlıdırlar. Bunun için günümüzdeki
emperyalist müdahaleler savaşlar, bir uluslararası dünya savaşı yaratma
tehlikesini de içinde taşırlar.
Emperyalizm, bu tarz
askeri müdahalelerle sömürge durumundan kurtulmuş ülkeleri emperyalizme bağımlı
kapitalist sistemin sınırları içinde tutmak, onların kapitalist olmayan yolla
kalkınmaya girişmelerini engellemek ve böylece bu ülkelerin uluslararası
tekelci sermayenin sömürü alanı içinde kalmalarını sağlamak istemektedir.
Ne var ki evdeki
hesap çarşıya uymamakta eskisi
gibi emperyalizmin siyasal sistemine katılmaktan vazgeçen birçok dünya devleti
etkin bir anti-emperyalist politika izlemektedir. Küresel öneme haiz sorunların
çözümünde kesin olarak emperyalizm dışı bir tavır almaktadırlar. Ne kadar
birbirinden farklı görünseler de bu devletler ve halklar sosyalizmin alanı
dahilindedirler.
Emperyalizmin
güdümünde ilerleyen kapitalist sistemle ilişkileri kesin olarak kopartmış bu
devletler ekonomik hayatlarında devletçilik biçimini kabul edip emperyalist
kampın dışında varlıklarını devam ettirmektedirler. Gerileyen emperyalizm
tarafından sürekli saldırılara maruz kalan bu ülkeler emperyalizmle antagonist
bir çatışkı içindedirler. Bu devletler
kendilerini emperyalist güçlerin sömürüsünden uzak tutmaya çalışmaktadır.
Emperyalizmin kitabına uygun bir şekilde ilerleyen kapitalist ekonomi sistemi
sınırları içinde kalındığı sürece sömürge boyunduruğundan kurtulamayacaklarının
bilincindedirler. Bu yüzden önlerindeki iki seçenekten birini bu ülkeler seçmiştir.
Ya ülkelerinin emperyalist güçlerce yağmalanmasına boyun eğecekler ya da bu
güçlerle mücadele edip bu emperyalistleri püskürteceklerdir. Bu ülkeler boyun eğmeyi
değil püskürtmeyi seçmişlerdir ve bundan geri dönüş artık yoktur. Bu tarz bir
yolda yürüyen ekonomik/ulusal bağımsızlığı için her şeyi göze almış ülkeler
sadece emperyalizme, sömürgeciliğe karşı olmanın yanında bir ölçüde de
kapitalizme karşı olmak durumundadırlar.
“İçinde
bulunduğumuz çağda iki tip devrim yaklaşımı ile karşı karşıya bulunuyoruz:
Ulusal kurtuluş devrimleri ve sosyalist devrimler. Kapsamı gereği ulusal kurtuluş devrimleri, başından beri birçok durumda
sadece emperyalizme ve feodal rejimlere karşı değil, fakat belli bir ölçüde de
kapitalizme, yani işçi sınıfı öncülüğün de gerçekleştirilecek olan sosyalist
devrimlerin de düşmanına yöneliktir… Öte yandan, genellikle sosyalist
devrim tarafından gerçekleştirilecek olan bazı görevlerin ulusal kurtuluş
hareketi süreci içinde ortaya atılmasının, hatta yerine getirilmesinin mümkün
olmadığını ileri sürmek yanlıştır…Günümüzde
ulusal kurtuluş devrimleri ile sosyalist devrimlerin görevlerinin çok daha sıkı
bir şekilde birbirine karıştığı görülmektedir, çünkü kurtuluş hareketinin
mantığı göstermektedir ki, başlangıçta ulusal kurtuluşu hedefleyen mücadele
sonunda kesin olarak ulusal baskıyı doğuran sosyal sisteme, yani kapitalizme
karşı yönelecekti.” (E. Jukov- A.İskenderov,
Çağımızda Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Üçüncü Dünya)
Bu
süreci eski tanımlamalar üzerinden açıklamak belli olguların göz ardı
edilmesine sebep olacaktır. Bu yüzden kitabi olarak bilimsel sosyalizme uymayan
bu tarz ülkeleri sosyalizmin dışında görmek ve kapitalist kamp içinde
konumlamak oldukça hatalı bir yaklaşımdır. Her
ulus kendine şu veya bu mücadele biçimini, kendi somut koşullarından ve ulusal
devrimin gelişme düzeyinden hareket ederek seçmektedir. Haliyle “ulusal sosyalizmin” alanı dahilinde varlığını
sürdüren bu devletleri dünyadaki devrim sürecinden soyutlamaya kalkmak karşı
devrimci politik hatta esir olmak demektir.
“Nereden gelirse gelsin, hele özellikle
sosyalist bloktan olursa, ulusal kurtuluş savaşını dünya devrim sürecinden
soyutlayacak her türlü girişim, emperyalizmin oyununa gelmek ve
anti-emperyalist cephenin birliğini zayıflatmaktan başka bir şey değildir.” (E. Jukov- A.İskenderov, Çağımızda Ulusal Kurtuluş
Savaşları ve Üçüncü Dünya)
Yükselen Ulusal Sosyalizm Dönemi
Bu tarihsel dönüşümü anlamak için dünyayı iki kamp
üzerinden düşünmemiz gerekir. İlk kampta emperyalizm vardır. Karşısında ise
sosyalist kamp bulunmaktadır. Bu sosyalist kamp ise 20.yy’da alışık olduğumuz
sosyalist kamptan oldukça farklıdır. Günümüzün sosyalist kampı bilimsel
sosyalizmden ziyade “ulusal sosyalist” düşüncenin etkisi altındadır.
“Genel bir ifadeyle,
günümüz dünya sosyalizmi, çeşitli sosyalist akım ve okulları ve farklı
sosyalist güçleri içeren sentetik bir kavramdır. Sermayenin her şeye
hükmetmesine karşı çıkmayı, emekçilerin çıkarlarını önemsemeyi ve kapitalizmin
yerini almayı gerçekleştirmeyi savunmak dünya sosyalizminin ideolojik
temelidir, keza sosyalizm peşinde koşan çeşitli
sol ve merkez sol güçlerin temel oydaşmasıdır. Dünya sosyalist hareketinde,
yalnızca Marksizmin rehberliğini savunan, Marksizmin temel ilkelerini kendi ülkelerinin
somut gerçekleriyle birleştiren ve sosyalizm yolunda yürümeyi savunan ideolojik
savlar ve devrimci pratikler bilimsel sosyalist sayılabilir; sosyalizme
inandıklarını iddia eden demokratik
sosyalist, ulusal sosyalist ve her renkten yeni sosyalist akım ve okullar ise
her ne kadar kapitalizmi kınayıp kapitalizmin yerini almayı gerçekleştirmeyi
savunsalar da çoğu Marksizmi benimsemez ve bu yüzden de bilimsel sosyalist
olarak adlandırılamazlar.” (Çay Şangcin, Dünya Sosyalizmi)
Kendi yolundan gitmek günümüz dünya sosyalist
hareketinde evrensel bir olgudur. Sosyalist inşa modeli, tek modelden ziyade
çeşitli özellikler taşıyan modellere doğru yapısal dönüşme girmiş durumdadır.
Klasik Sovyet ve Çin modelinin dünya sathında olmaması sosyalist hareketinin
yenilgisi değildir. Sosyalizm kendini farklı form ve değerler altında
sürdürmektedir. “Ulusal sosyalizmin” etkisi altında olan ülkeler bilimsel
sosyalist görüşe yakın toplulukların dolaysız müttefikleri ve dostlarıdır. Keza
bu ülkeler ve öznelerle bilimsel sosyalizm arasında bir Çin seddi mevcut
değildir. Hayatın şartları ve mücadelenin yoğunluğu bu ülkeleri bilimsel
sosyalizm yolunu seçmelerine itebilir. Bundan dolayı günümüzün merkeziyetçi
olmayan çok parçalı yapıda ilerleyen sosyalizm gerçekliğine saygı duymalı ve
kitabi eleştirileri dostlarımıza yöneltmekten uzak durmalıyız. Bu dönemin alametifarikası
salt 20.yy’ın kitabı sosyalizmine uymaması değil aynı zamanda çoğu “ulusal sosyalimin”
alanı dahilinde olan ülkelerin kendilerini sosyalist olarak tanımlamamasıdır.
Yeni dönemin başlıca sosyalist devletleri: Rusya, Çin ve İran’dır(bu ülkeler
içinde sadece Çin kendisini resmi olarak sosyalist ülke olarak tanımlamaktadır).
Bu ülkeler sermayenin her şeye hükmetmesine karşı çıkmakta, emekçilerin
çıkarlarını önemsemekte ve emperyalizme içkin kapitalizmin yerine devletçiliği savunmaktadırlar.
Bundan dolayı bu tarz ülkeleri sosyalist olarak tanımlamalı ve uluslararası
ölçekte savunmalıyız. Bu ülkelerin zaferi sosyalizmin hanesine yazılırken
yenilgileri ise emperyalist kampa yazılmaktadır.
Günümüz aşamasında, bu ülkelerin başlıca rollerinden
biri, ulusal ve sosyal görevleri doğru bir biçimde yürütmekten ibarettir. Günümüzün sosyalist devletlerinde bir sınıfın
diktatörlüğü söz konusu değildir. Birçok
durumda, devlet, köylüler, milli burjuvazi, orta tabakalar ve aydınlar gibi bütün
ulusal yurtsever güçlerin işbirliğini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu sınıfların
veya sosyal güçlerin bloklaşması, devletin siyasal tabanını veya sınıfsal
kökenini oluşturur... Bu durum, devletin çok büyük göreli özerkliği
nedeniyle ekonomi içinde her geçen gün daha fazla önem kazanan devlet
sektörünün hızla yaratılması ve siyasal, ideolojik ve kültürel gelişme
sorunlarını düzenleyen çeşitli mekanizmaların kurulması sayesinde
gerçekleşmiştir.
Rus
tarihinde İki Ulusal Sosyalist Lider
Stalin dönemi Sovyet modelinin başlıca özelliklerini,
yoğun (ekstansif) kalkınma tarzı, proleter tipi demokrasi ve hukuk anlayışının
hakimiyeti, güçlü adam siyaseti ve istihbaratın iktidara ortak olması, paternalizm
şeklinde tanımlayabiliriz. Keza Putin dönemi ortaya çıkan “Rusya’ya özgü
sosyalizmin” başlıca özellikleri devletçi kalkınma tarzı, çok partili
demokrasi, güçlü adam siyaseti ve istihbaratın iktidara ortak olması, halkçı popülizmdir.
Sosyalizm anlayışları birbirlerinden çok farklı olsa
da emperyalizm, Putin ve Stalin’den aynı düzeyde nefret etmektedir. Bunun
nedeni Stalin’in kendi tahayyül dünyasından bağımsız bir şekilde “ulusal
sosyalizm” düşüncesinin oluşmasının maddi zemini yaratmış olmasıdır. Keza Putin’den
bu kadar nefret edilmesinin sebebi de “ulusal sosyalizm” düşüncesini Rusya’da kalıcı
hale getirmesidir.
Sovyetler Birliği 20.yy’da dünya devriminin kısa
vadede gerçekleşmeyeceğini görmüş ve kendini yavaş yavaş bu gerçekliğe uygun
bir şekilde yeniden düzenlemeye karar vermiştir. Lenin kitabi anlayışın
eksikliğini şu sözleriyle ifade etmiştir:
“Alman devrimi gidişi pek çok kimselerin düşündüğünden daha erken
olacağını ummamıza izin verse bile, dünya sosyalist devrimi belki de yakında
olmayacaktır.” (Lenin,İşçi ve Köylü İttifakı, Mosova Parti Militanları
Toplantısı. Küçük-Burjuva Demokrasisine Karşı Proletaryanın Tutumu Üzerine
Rapor,Sayfa:79,Sol yayınları).
Haliyle SSCB’nin önünde bundan sonra iki yol kalmıştı. Ya
dünya emperyalist sistemiyle uyumlanacak ya da üçüncü dünya ülkeleriyle kader
birliği yapıp kendi toprakları içinde sosyalizmi inşa etmeye girişecekti.
Kitabi yaklaşımdan kopuşu ifade eden bu tutum klasik bilimsel sosyalist
anlayışının yerine Sovyet tipi bilimsel sosyalist anlayışının ortaya çıkmasına
sebep oldu.
“Tek ülkede sosyalizmin zaferi önermesini gerekçelendirirken, Stalin
yoldaş tekrar tekrar, bu sorunun iki yönünün,iç yönünün ve uluslararası yönünün
birbirinden ayırdedilmesi gerektiğine işaret etti. Sorunun iç yönü bakımından,
yani ülke içindeki sınıfların karşılıklı ilişkileri bakımından, Sovyetler
Birliği'nin işçi sınıfı ve köylülüğü, kendi burjuvazisini iktisadi bakımdan
tamamen yenilgiye uğratılabilir ve tam sosyalist toplumu kurabilirdi… Bundan çıkan sonuç şuydu: Kapitalist
iktisat sisteminin ortadan kaldırılması ve sosyalist iktisat sisteminin
kurulmasında ifadesini bulan SSCB'nde sosyalizmin zaferi, buna rağmen, yabancı
silahlı müdahale tehlikesi, kapitalizmi restore etme teşebbüsleri tehlikesi
ortadan kalkmadıkça, sosyalizm ülkesi bu tehlikeye karşı bir garantiye hala
sahip olmadıkça, nihai zafer olarak görülemezdi.”(Stalin,Eserler Cilt:15,sayfa310-311,İnter
yayınları)
Sosyalizmin bir ülkede tam zaferi ve dünyadaki nihai zaferi
ayrımı o dönemin kitabi bilimsel sosyalizmi anlayışına ters düşüyordu. Haliyle
oldukça haksız bir şekilde Lenin ve Stalin dönemin önemli Marksist
politikacılarının eleştirilerine maruz kalmışlardı. Halbuki doğru yaklaşıma
sahip olan taraf dönemin klasik Marksist aydınları ve düşünürleri değil Sovyet tipi
bilimsel sosyalizmi savunan taraftı. Bugünde Marksizm adına Çin’i, Rusya’yı,
İran’ı sosyalist dünyadan aforoz etmeye kalkan bir avuç aklı evvelin
yaklaşımının Marksizme ne kadar uzak olduğunu görmekteyiz. Gennady Zyuganov’un Rus Devlet
Dumasındaki bir sorusunu Putin şu şekilde yanıtlamaktadır:
"Rusya Federasyonu Komünist Partisi
Merkez Komitesi Başkanı, Komünist Parti Devlet Duması grup lideri Gennady
Zyuganov: Sayın Başkan,
Ve yeni stil ve fikriniz: çıkmaza mı
girdi? Kapitalistler sadece çıkmaza girmezler. Çıldırıyorlar. Tek panzehir var çünkü kapitalizm sadece Nazizm, faşizm ve Bandera hareketlerini
yaratıyor. Sosyalizmden başka hiçbir şey onu yenemez.
Bu nedenle bir sonraki konuşmanızda
sosyalist hedefler belirlemenizi bekliyorum. Birleşik Rusya'nın bile
destekleyeceğini düşünüyorum. Vyacheslav Volodin gülümsüyor, bu fikri
beğendiğini görebiliyorum. Devlet Duması'ndaki ana konulardaki önemli
oturumlara başkanlık eder. Son zamanlardakilerden biri, eğitim üzerine parlak
bir oturumdu. Eğitim yasamızı herkes için uygulamaya hazırız...Toplumun
konsolidasyonu ve desteği bugün ana konudur. Bandera'nın ve Amerikan
küreselizminin destekçileri olan Nazizm'e karşı ortak bir mücadelede ulusal
güvenliği ve birliği güçlendirme konusundaki adresinizi ve politikanızı
destekleyeceğiz. Bu bir prensip meselesidir ve bizim tarihsel hayatta
kalmamızdır.
Teşekkürler.
Vladimir Putin: Çok teşekkür ederim.
Rusya Federasyonu Komünist Partisi
üyelerinin tam olarak bu pozisyona bağlı olduklarından şüphem yok. Sosyalist düşünceye gelince, bunda kötü bir
şey yok. Bu fikri özellikle ekonomik alanda ete kemiğe büründürmeliyiz.
Bazı ülkeler buna özünü vermiştir ve bu, piyasa düzenleme biçimleri vb. ile
bağlantılıdır. Bu fikir oldukça etkili bir şekilde çalışıyor. Buna bakmamız
gerekiyor.
Devletin katılımı ile ilgili olarak,
ilgili tartışma bu katılımın kapsamı ve biçimleri üzerinde odaklanmaktadır. Devletin
ekonomik faaliyetlerini nasıl düzenlemesi gerektiğini görmeliyiz. Bunu
tartışmalarımız sırasında kesinlikle ele alacağız. Halkın ve ülkenin
çıkarlarının tehlikede olduğunu idrak ederek bu çözümleri bulacağımızı
düşünüyorum.
Çok teşekkürler."
Putin’in bu sözleri
Rusya’ya özgü sosyalizmin olduğunun itirafıdır. Keza Rusya’da mülkiyetin,
Batılı anlamda mutlak bir hak olmaktan ziyade, devletin bekası ve toplumsal
düzen için "emanet edilen" bir araç olarak görülmektedir. Enerji,
savunma ve teknoloji gibi kritik sektörlerde devlet tekelinin uygulanması, 2020
Anayasa değişiklikleriyle vurgulanan "sosyal devlet" anlayışı,
"bireysel mülkiyet" haklarının toplumsal dayanışma ve kamu yararı
lehine esnetilebilir hale gelmesine sebep olmuştur. Rusya Federasyonu'nun 2020
yılında halk oylamasıyla kabul edilen anayasa değişiklikleri, devletin sosyal
rolünü güçlendirmeyi ve "sosyal devlet" ilkesini daha somut
güvencelere bağlamış durumdadır. Bütün bu gelişmeler ışığında Rusya’da hakim
ekonomik sistemin kapitalizm değil “Rusya’ya özgü sosyalizm” olduğunu söylemek
zorundayız. Emperyalizm, Rusya’yı ne ekonomik savaşla ne de vekil gücü Ukrayna
üzerinden yürüttüğü askeri zorla yolundan döndürememiştir. Rusya, emperyalizme biat etmek yerine siyasal/ekonomik bağımsızlığını
savunmakta ve kapitalizm karşısında sosyalizmde ısrar etmektedir. Rusya’nın
giderek bilimsel sosyalist düşünceye yaklaşması Rusya Federasyonu Komünist
Partisi’yle iktidardaki Birleşik Rusya Partisi’nin birleşik bir siyasi yapı
kurma girişimleriyle iyice gün yüzüne çıkmış durumdadır.
"Rus medya raporlarına göre, iktidardaki Birleşik Rusya ile Rusya
Federasyonu Komünist Partisi (CPRF) arasında, geçici olarak "Ulusal Birlik
Partisi" olarak tanımlanan birleşik bir siyasi yapının kurulması üzerine
görüşmeler devam ediyor.
Görüşmeler, mevcut koşullarda siyasi bütünlüğü
pekiştirme ve kurumsal istikrarı sağlama çabasının daha geniş bir parçası
olarak sunuluyor; her iki partinin üst düzey isimleri arasındaki temasların son
haftalarda yoğunlaştığı söyleniyor."(Mekanizma Haber)
İran’da Ulusal Sosyalizm
Keza İran’ı da aynı şekilde sırf İslami
özelliklerinden dolayı sosyalist kamptan aforoz etme girişimleri de boşunadır.
İran rejiminin mülkiyete bakışı, mülkiyetin mutlak
sahibinin Allah olduğunu ve insanın sadece bir "emanetçi" olduğu
inancına dayanır. Özel mülkiyet, İran'da Batı'daki gibi mutlak bir hak değil,
toplumsal fayda ve dini yükümlülüklerle dengelenmiş bir "özel-kamu" ortaklığı
olarak görülmektedir. Devrim sonrası ideoloji, servetin belirli ellerde
toplanmasını engellemeyi ve "ezilmişlerin" (müstazafların) haklarını
korumayı amaçlamaktadır. Ayrıca
Devrimden sonra stratejik endüstriler ve bankalar, yabancı hakimiyetini kırmak
ve devlet kontrolünü sağlamak amacıyla millileştirilmiştir. ABD’yle yakın
zamanda göğüs göğüse çarpışması da İran’ın anti-emperyalist politikada ısrarını
göstermektedir. Bütün bu olgulardan sonra İran’ı sosyalizmin alanı dışında
okumaya kalmak gerçeklikten kopmak demektir.
“Ülkelerine özgü
bir sosyalizm inşa etmek mevcut sosyalist ülkelerin oydaşmasıdır... Günümüz
dünya sosyalizmi hakkında "parçaları birbirine ekleme" şeklinde
yapıdan çalışmalar asla bir bütüne denk düşmez... Gelecek eğilimler
açısından bakıldığında, bir sistemin ötekinin yerine geçmesi nihayetinde
rekabette kimin galip geleceğine bağlıdır; üstün olan kazanır, zayıf olan
elenir. "Sosyalizm Çin'de yıkılmadığı sürece dünyada daima ayakta
duracaktır.” (Çay Şangcin, Dünya Sosyalizmi)
Sosyalizmin yeni kaleleri Rusya, Çin ve İran’dır.
Bu ülkeler yıkılmadığı sürece sosyalizm daima güncelliğini koruyacak ve ayakta
olmaya devam edecektir. 21.yy’da sosyalizm zaferini ilan edecek ve dünya ölçeğinde
egemen ekonomik bir sistem olacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.