15 Nisan 2026 Çarşamba

Vladimir Putin: Rusya'nın Sosyalist Devlet Başkanı

 

Sömürge sisteminin yıkılması, hiç bir şekilde sömürgeciliğin tasfiye edildiği anlamına gelmez. Kapitalizm dışı kalkınma yolunu seçmiş ülkeler siyasal bağımsızlığın kazanılmasının ve sömürgeci rejimlerin yıkılmasının kendilerini sömürüden ve daha da şiddetlenen sistemli yabancı müdahalelerden kurtaramadığını çok iyi anlamış durumdadırlar. Emperyalizm günümüzde yıkılma sürecindedir. Emperyalizmin, bağımsız siyasal bir hat izleyen ülkelere, öznelere karşı giriştiği cezalandırma hareketlerine, askeri istilalarına veya saldırılarına rastlamadığımız tek bir yıl bile bulmak mümkün değildir. En son İran’a karşı girişilen ve başarısız olan emperyalist askeri müdahale bu sistemin çürümüşlüğünü gözler önünde sermiştir.

 

Bugün tarihsel gelişiminin içeriğini, yönünü ve özelliklerini esas itibariyle belirleyen artık emperyalizm değil, dünya sosyalist sistemi ve onun yanı sıra emperyalizme karşı ve sosyalist sisteme geçiş için savaşan öznelerdir. Bu güçlerin ortak amaçları, ortak görevleri olmasa bile hepsinin tek ortak düşmanı vardır: O da emperyalizmdir.

 

Günümüzde, emperyalist güçler tarafından dünyanın şu veya bu bölgesinde başlatılan sömürge savaşları, sadece yerel önemi olan olaylar olarak değerlendirmek çok büyük bir hatadır. Emperyalist saldırıların kurbanı olan üçüncü dünya devletleri ve halkları, çıkar ortaklığı açısından sosyalist devletlere bağlıdırlar. Bunun için günümüzdeki emperyalist müdahaleler savaşlar, bir uluslararası dünya savaşı yaratma tehlikesini de içinde taşırlar.

 

Emperyalizm, bu tarz askeri müdahalelerle sömürge durumundan kurtulmuş ülkeleri emperyalizme bağımlı kapitalist sistemin sınırları içinde tutmak, onların kapitalist olmayan yolla kalkınmaya girişmelerini engellemek ve böylece bu ülkelerin uluslararası tekelci sermayenin sömürü alanı içinde kalmalarını sağlamak istemektedir.

Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymamakta eskisi gibi emperyalizmin siyasal sistemine katılmaktan vazgeçen birçok dünya devleti etkin bir anti-emperyalist politika izlemektedir. Küresel öneme haiz sorunların çözümünde kesin olarak emperyalizm dışı bir tavır almaktadırlar. Ne kadar birbirinden farklı görünseler de bu devletler ve halklar sosyalizmin alanı dahilindedirler.

Emperyalizmin güdümünde ilerleyen kapitalist sistemle ilişkileri kesin olarak kopartmış bu devletler ekonomik hayatlarında devletçilik biçimini kabul edip emperyalist kampın dışında varlıklarını devam ettirmektedirler. Gerileyen emperyalizm tarafından sürekli saldırılara maruz kalan bu ülkeler emperyalizmle antagonist bir çatışkı içindedirler. Bu devletler kendilerini emperyalist güçlerin sömürüsünden uzak tutmaya çalışmaktadır. Emperyalizmin kitabına uygun bir şekilde ilerleyen kapitalist ekonomi sistemi sınırları içinde kalındığı sürece sömürge boyunduruğundan kurtulamayacaklarının bilincindedirler. Bu yüzden önlerindeki iki seçenekten birini bu ülkeler seçmiştir. Ya ülkelerinin emperyalist güçlerce yağmalanmasına boyun eğecekler ya da bu güçlerle mücadele edip bu emperyalistleri püskürteceklerdir. Bu ülkeler boyun eğmeyi değil püskürtmeyi seçmişlerdir ve bundan geri dönüş artık yoktur. Bu tarz bir yolda yürüyen ekonomik/ulusal bağımsızlığı için her şeyi göze almış ülkeler sadece emperyalizme, sömürgeciliğe karşı olmanın yanında bir ölçüde de kapitalizme karşı olmak durumundadırlar.

“İçinde bulunduğumuz çağda iki tip devrim yaklaşımı ile karşı karşıya bulunuyoruz: Ulusal kurtuluş devrimleri ve sosyalist devrimler. Kapsamı gereği ulusal kurtuluş devrimleri, başından beri birçok durumda sadece emperyalizme ve feodal rejimlere karşı değil, fakat belli bir ölçüde de kapitalizme, yani işçi sınıfı öncülüğün de gerçekleştirilecek olan sosyalist devrimlerin de düşmanına yöneliktir… Öte yandan, genellikle sosyalist devrim tarafından gerçekleştirilecek olan bazı görevlerin ulusal kurtuluş hareketi süreci içinde ortaya atılmasının, hatta yerine getirilmesinin mümkün olmadığını ileri sürmek yanlıştır…Günümüzde ulusal kurtuluş devrimleri ile sosyalist devrimlerin görevlerinin çok daha sıkı bir şekilde birbirine karıştığı görülmektedir, çünkü kurtuluş hareketinin mantığı göstermektedir ki, başlangıçta ulusal kurtuluşu hedefleyen mücadele sonunda kesin olarak ulusal baskıyı doğuran sosyal sisteme, yani kapitalizme karşı yönelecekti.” (E. Jukov- A.İskenderov, Çağımızda Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Üçüncü Dünya)

 

Bu süreci eski tanımlamalar üzerinden açıklamak belli olguların göz ardı edilmesine sebep olacaktır. Bu yüzden kitabi olarak bilimsel sosyalizme uymayan bu tarz ülkeleri sosyalizmin dışında görmek ve kapitalist kamp içinde konumlamak oldukça hatalı bir yaklaşımdır. Her ulus kendine şu veya bu mücadele biçimini, kendi somut koşullarından ve ulusal devrimin gelişme düzeyinden hareket ederek seçmektedir. Haliyle  “ulusal sosyalizmin” alanı dahilinde varlığını sürdüren bu devletleri dünyadaki devrim sürecinden soyutlamaya kalkmak karşı devrimci politik hatta esir olmak demektir.

Nereden gelirse gelsin, hele özellikle sosyalist bloktan olursa, ulusal kurtuluş savaşını dünya devrim sürecinden soyutlayacak her türlü girişim, emperyalizmin oyununa gelmek ve anti-emperyalist cephenin birliğini zayıflatmaktan başka bir şey değildir.” (E. Jukov- A.İskenderov, Çağımızda Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Üçüncü Dünya)

 

Yükselen Ulusal Sosyalizm Dönemi

 

Bu tarihsel dönüşümü anlamak için dünyayı iki kamp üzerinden düşünmemiz gerekir. İlk kampta emperyalizm vardır. Karşısında ise sosyalist kamp bulunmaktadır. Bu sosyalist kamp ise 20.yy’da alışık olduğumuz sosyalist kamptan oldukça farklıdır. Günümüzün sosyalist kampı bilimsel sosyalizmden ziyade “ulusal sosyalist” düşüncenin etkisi altındadır.

 

“Genel bir ifadeyle, günümüz dünya sosyalizmi, çeşitli sosyalist akım ve okulları ve farklı sosyalist güçleri içeren sentetik bir kavramdır. Sermayenin her şeye hükmetmesine karşı çıkmayı, emekçilerin çıkarlarını önemsemeyi ve kapitalizmin yerini almayı gerçekleştirmeyi savunmak dünya sosyalizminin ideolojik temelidir, keza sosyalizm peşinde koşan çeşitli sol ve merkez sol güçlerin temel oydaşmasıdır. Dünya sosyalist hareketinde, yalnızca Marksizmin rehberliğini savunan, Marksizmin temel ilkelerini kendi ülkelerinin somut gerçekleriyle birleştiren ve sosyalizm yolunda yürümeyi savunan ideolojik savlar ve devrimci pratikler bilimsel sosyalist sayılabilir; sosyalizme inandıklarını iddia eden demokratik sosyalist, ulusal sosyalist ve her renkten yeni sosyalist akım ve okullar ise her ne kadar kapitalizmi kınayıp kapitalizmin yerini almayı gerçekleştirmeyi savunsalar da çoğu Marksizmi benimsemez ve bu yüzden de bilimsel sosyalist olarak adlandırılamazlar.” (Çay Şangcin, Dünya Sosyalizmi)  

 

Kendi yolundan gitmek günümüz dünya sosyalist hareketinde evrensel bir olgudur. Sosyalist inşa modeli, tek modelden ziyade çeşitli özellikler taşıyan modellere doğru yapısal dönüşme girmiş durumdadır. Klasik Sovyet ve Çin modelinin dünya sathında olmaması sosyalist hareketinin yenilgisi değildir. Sosyalizm kendini farklı form ve değerler altında sürdürmektedir. “Ulusal sosyalizmin” etkisi altında olan ülkeler bilimsel sosyalist görüşe yakın toplulukların dolaysız müttefikleri ve dostlarıdır. Keza bu ülkeler ve öznelerle bilimsel sosyalizm arasında bir Çin seddi mevcut değildir. Hayatın şartları ve mücadelenin yoğunluğu bu ülkeleri bilimsel sosyalizm yolunu seçmelerine itebilir. Bundan dolayı günümüzün merkeziyetçi olmayan çok parçalı yapıda ilerleyen sosyalizm gerçekliğine saygı duymalı ve kitabi eleştirileri dostlarımıza yöneltmekten uzak durmalıyız. Bu dönemin alametifarikası salt 20.yy’ın kitabı sosyalizmine uymaması değil aynı zamanda çoğu “ulusal sosyalimin” alanı dahilinde olan ülkelerin kendilerini sosyalist olarak tanımlamamasıdır. Yeni dönemin başlıca sosyalist devletleri: Rusya, Çin ve İran’dır(bu ülkeler içinde sadece Çin kendisini resmi olarak sosyalist ülke olarak tanımlamaktadır). Bu ülkeler sermayenin her şeye hükmetmesine karşı çıkmakta, emekçilerin çıkarlarını önemsemekte ve emperyalizme içkin kapitalizmin yerine devletçiliği savunmaktadırlar. Bundan dolayı bu tarz ülkeleri sosyalist olarak tanımlamalı ve uluslararası ölçekte savunmalıyız. Bu ülkelerin zaferi sosyalizmin hanesine yazılırken yenilgileri ise emperyalist kampa yazılmaktadır.

 

Günümüz aşamasında, bu ülkelerin başlıca rollerinden biri, ulusal ve sosyal görevleri doğru bir biçimde yürütmekten ibarettir. Günümüzün sosyalist devletlerinde bir sınıfın diktatörlüğü söz konusu değildir. Birçok durumda, devlet, köylüler, milli burjuvazi, orta tabakalar ve aydınlar gibi bütün ulusal yurtsever güçlerin işbirliğini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu sınıfların veya sosyal güçlerin bloklaşması, devletin siyasal tabanını veya sınıfsal kökenini oluşturur... Bu durum, devletin çok büyük göreli özerkliği nedeniyle ekonomi içinde her geçen gün daha fazla önem kazanan devlet sektörünün hızla yaratılması ve siyasal, ideolojik ve kültürel gelişme sorunlarını düzenleyen çeşitli mekanizmaların kurulması sayesinde gerçekleşmiştir.

 

 

Rus tarihinde İki Ulusal Sosyalist Lider

 

Stalin dönemi Sovyet modelinin başlıca özelliklerini, yoğun (ekstansif) kalkınma tarzı, proleter tipi demokrasi ve hukuk anlayışının hakimiyeti, güçlü adam siyaseti ve istihbaratın iktidara ortak olması, paternalizm şeklinde tanımlayabiliriz. Keza Putin dönemi ortaya çıkan “Rusya’ya özgü sosyalizmin” başlıca özellikleri devletçi kalkınma tarzı, çok partili demokrasi, güçlü adam siyaseti ve istihbaratın iktidara ortak olması, halkçı popülizmdir.

 

Sosyalizm anlayışları birbirlerinden çok farklı olsa da emperyalizm, Putin ve Stalin’den aynı düzeyde nefret etmektedir. Bunun nedeni Stalin’in kendi tahayyül dünyasından bağımsız bir şekilde “ulusal sosyalizm” düşüncesinin oluşmasının maddi zemini yaratmış olmasıdır. Keza Putin’den bu kadar nefret edilmesinin sebebi de “ulusal sosyalizm” düşüncesini Rusya’da kalıcı hale getirmesidir.

 

Sovyetler Birliği 20.yy’da dünya devriminin kısa vadede gerçekleşmeyeceğini görmüş ve kendini yavaş yavaş bu gerçekliğe uygun bir şekilde yeniden düzenlemeye karar vermiştir. Lenin kitabi anlayışın eksikliğini şu sözleriyle ifade etmiştir:

 

Alman devrimi gidişi pek çok kimselerin düşündüğünden daha erken olacağını ummamıza izin verse bile, dünya sosyalist devrimi belki de yakında olmayacaktır.” (Lenin,İşçi ve Köylü İttifakı, Mosova Parti Militanları Toplantısı. Küçük-Burjuva Demokrasisine Karşı Proletaryanın Tutumu Üzerine Rapor,Sayfa:79,Sol yayınları).

 

Haliyle SSCB’nin önünde bundan sonra iki yol kalmıştı. Ya dünya emperyalist sistemiyle uyumlanacak ya da üçüncü dünya ülkeleriyle kader birliği yapıp kendi toprakları içinde sosyalizmi inşa etmeye girişecekti. Kitabi yaklaşımdan kopuşu ifade eden bu tutum klasik bilimsel sosyalist anlayışının yerine Sovyet tipi bilimsel sosyalist anlayışının ortaya çıkmasına sebep oldu.

“Tek ülkede sosyalizmin zaferi önermesini gerekçelendirirken, Stalin yoldaş tekrar tekrar, bu sorunun iki yönünün,iç yönünün ve uluslararası yönünün birbirinden ayırdedilmesi gerektiğine işaret etti. Sorunun iç yönü bakımından, yani ülke içindeki sınıfların karşılıklı ilişkileri bakımından, Sovyetler Birliği'nin işçi sınıfı ve köylülüğü, kendi burjuvazisini iktisadi bakımdan tamamen yenilgiye uğratılabilir ve tam sosyalist toplumu kurabilirdi… Bundan çıkan sonuç şuydu: Kapitalist iktisat sisteminin ortadan kaldırılması ve sosyalist iktisat sisteminin kurulmasında ifadesini bulan SSCB'nde sosyalizmin zaferi, buna rağmen, yabancı silahlı müdahale tehlikesi, kapitalizmi restore etme teşebbüsleri tehlikesi ortadan kalkmadıkça, sosyalizm ülkesi bu tehlikeye karşı bir garantiye hala sahip olmadıkça, nihai zafer olarak görülemezdi.”(Stalin,Eserler Cilt:15,sayfa310-311,İnter yayınları)

Sosyalizmin bir ülkede tam zaferi ve dünyadaki nihai zaferi ayrımı o dönemin kitabi bilimsel sosyalizmi anlayışına ters düşüyordu. Haliyle oldukça haksız bir şekilde Lenin ve Stalin dönemin önemli Marksist politikacılarının eleştirilerine maruz kalmışlardı. Halbuki doğru yaklaşıma sahip olan taraf dönemin klasik Marksist aydınları ve düşünürleri değil Sovyet tipi bilimsel sosyalizmi savunan taraftı. Bugünde Marksizm adına Çin’i, Rusya’yı, İran’ı sosyalist dünyadan aforoz etmeye kalkan bir avuç aklı evvelin yaklaşımının Marksizme ne kadar uzak olduğunu görmekteyiz. Gennady Zyuganov’un Rus Devlet Dumasındaki bir sorusunu Putin şu şekilde yanıtlamaktadır:

 

"Rusya Federasyonu Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkanı, Komünist Parti Devlet Duması grup lideri Gennady Zyuganov: Sayın Başkan,

 

Ve yeni stil ve fikriniz: çıkmaza mı girdi? Kapitalistler sadece çıkmaza girmezler. Çıldırıyorlar. Tek panzehir var çünkü kapitalizm sadece Nazizm, faşizm ve Bandera hareketlerini yaratıyor. Sosyalizmden başka hiçbir şey onu yenemez.

 

Bu nedenle bir sonraki konuşmanızda sosyalist hedefler belirlemenizi bekliyorum. Birleşik Rusya'nın bile destekleyeceğini düşünüyorum. Vyacheslav Volodin gülümsüyor, bu fikri beğendiğini görebiliyorum. Devlet Duması'ndaki ana konulardaki önemli oturumlara başkanlık eder. Son zamanlardakilerden biri, eğitim üzerine parlak bir oturumdu. Eğitim yasamızı herkes için uygulamaya hazırız...Toplumun konsolidasyonu ve desteği bugün ana konudur. Bandera'nın ve Amerikan küreselizminin destekçileri olan Nazizm'e karşı ortak bir mücadelede ulusal güvenliği ve birliği güçlendirme konusundaki adresinizi ve politikanızı destekleyeceğiz. Bu bir prensip meselesidir ve bizim tarihsel hayatta kalmamızdır.

 

Teşekkürler.

 

Vladimir Putin: Çok teşekkür ederim.

 

Rusya Federasyonu Komünist Partisi üyelerinin tam olarak bu pozisyona bağlı olduklarından şüphem yok. Sosyalist düşünceye gelince, bunda kötü bir şey yok. Bu fikri özellikle ekonomik alanda ete kemiğe büründürmeliyiz. Bazı ülkeler buna özünü vermiştir ve bu, piyasa düzenleme biçimleri vb. ile bağlantılıdır. Bu fikir oldukça etkili bir şekilde çalışıyor. Buna bakmamız gerekiyor.

 

Devletin katılımı ile ilgili olarak, ilgili tartışma bu katılımın kapsamı ve biçimleri üzerinde odaklanmaktadır. Devletin ekonomik faaliyetlerini nasıl düzenlemesi gerektiğini görmeliyiz. Bunu tartışmalarımız sırasında kesinlikle ele alacağız. Halkın ve ülkenin çıkarlarının tehlikede olduğunu idrak ederek bu çözümleri bulacağımızı düşünüyorum.

 

Çok teşekkürler."

 

Putin’in bu sözleri Rusya’ya özgü sosyalizmin olduğunun itirafıdır. Keza Rusya’da mülkiyetin, Batılı anlamda mutlak bir hak olmaktan ziyade, devletin bekası ve toplumsal düzen için "emanet edilen" bir araç olarak görülmektedir. Enerji, savunma ve teknoloji gibi kritik sektörlerde devlet tekelinin uygulanması, 2020 Anayasa değişiklikleriyle vurgulanan "sosyal devlet" anlayışı, "bireysel mülkiyet" haklarının toplumsal dayanışma ve kamu yararı lehine esnetilebilir hale gelmesine sebep olmuştur. Rusya Federasyonu'nun 2020 yılında halk oylamasıyla kabul edilen anayasa değişiklikleri, devletin sosyal rolünü güçlendirmeyi ve "sosyal devlet" ilkesini daha somut güvencelere bağlamış durumdadır. Bütün bu gelişmeler ışığında Rusya’da hakim ekonomik sistemin kapitalizm değil “Rusya’ya özgü sosyalizm” olduğunu söylemek zorundayız. Emperyalizm, Rusya’yı ne ekonomik savaşla ne de vekil gücü Ukrayna üzerinden yürüttüğü askeri zorla yolundan döndürememiştir. Rusya, emperyalizme biat etmek yerine siyasal/ekonomik bağımsızlığını savunmakta ve kapitalizm karşısında sosyalizmde ısrar etmektedir. Rusya’nın giderek bilimsel sosyalist düşünceye yaklaşması Rusya Federasyonu Komünist Partisi’yle iktidardaki Birleşik Rusya Partisi’nin birleşik bir siyasi yapı kurma girişimleriyle iyice gün yüzüne çıkmış durumdadır.

"Rus medya raporlarına göre, iktidardaki Birleşik Rusya ile Rusya Federasyonu Komünist Partisi (CPRF) arasında, geçici olarak "Ulusal Birlik Partisi" olarak tanımlanan birleşik bir siyasi yapının kurulması üzerine görüşmeler devam ediyor.

Görüşmeler, mevcut koşullarda siyasi bütünlüğü pekiştirme ve kurumsal istikrarı sağlama çabasının daha geniş bir parçası olarak sunuluyor; her iki partinin üst düzey isimleri arasındaki temasların son haftalarda yoğunlaştığı söyleniyor."(Mekanizma Haber)

 

İran’da Ulusal Sosyalizm

 

Keza İran’ı da aynı şekilde sırf İslami özelliklerinden dolayı sosyalist kamptan aforoz etme girişimleri de boşunadır. İran rejiminin mülkiyete bakışı, mülkiyetin mutlak sahibinin Allah olduğunu ve insanın sadece bir "emanetçi" olduğu inancına dayanır. Özel mülkiyet, İran'da Batı'daki gibi mutlak bir hak değil, toplumsal fayda ve dini yükümlülüklerle dengelenmiş bir "özel-kamu" ortaklığı olarak görülmektedir. Devrim sonrası ideoloji, servetin belirli ellerde toplanmasını engellemeyi ve "ezilmişlerin" (müstazafların) haklarını korumayı amaçlamaktadır.  Ayrıca Devrimden sonra stratejik endüstriler ve bankalar, yabancı hakimiyetini kırmak ve devlet kontrolünü sağlamak amacıyla millileştirilmiştir. ABD’yle yakın zamanda göğüs göğüse çarpışması da İran’ın anti-emperyalist politikada ısrarını göstermektedir. Bütün bu olgulardan sonra İran’ı sosyalizmin alanı dışında okumaya kalmak gerçeklikten kopmak demektir.

 

Ülkelerine özgü bir sosyalizm inşa etmek mevcut sosyalist ülkelerin oydaşmasıdır... Günümüz dünya sosyalizmi hakkında "parçaları birbirine ekleme" şeklinde yapıdan çalışmalar asla bir bütüne denk düşmez... Gelecek eğilimler açısından bakıldığında, bir sistemin ötekinin yerine geçmesi nihayetinde rekabette kimin galip geleceğine bağlıdır; üstün olan kazanır, zayıf olan elenir. "Sosyalizm Çin'de yıkılmadığı sürece dünyada daima ayakta duracaktır.” (Çay Şangcin, Dünya Sosyalizmi)  

 Sonuç Niyetine

Sosyalizmin yeni kaleleri Rusya, Çin ve İran’dır. Bu ülkeler yıkılmadığı sürece sosyalizm daima güncelliğini koruyacak ve ayakta olmaya devam edecektir. 21.yy’da sosyalizm zaferini ilan edecek ve dünya ölçeğinde egemen ekonomik bir sistem olacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.