marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marx etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2023 Pazartesi

DARBE İÇİNDE DARBELER DÖNEMİ

 

Coup d'état kulağa çok şiirsel gelse de Türkçe karşılığı hükümet darbesi ya da darbe olarak ifade edilir. Darbeyi en kaba ve kısa şekilde şöyle: “bir hükümetin ve onun yetkilerinin ele geçirilmesi ve görevden alınması” tanımlayabiliriz. Darbenin kanlı, kansız, yumuşak, sessiz, gizli olması darbenin darbe olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Darbeler, ortaya çıktığı anın üretim biçimine ve onun sahip olduğu üretim ilişkilerinin genel eğilimlerine uygun biçimde oluşur. Bu demek değildir ki darbeleri sadece egemen sınıflar yapar. Üretim biçiminin tel tel dökülmeye başladığı tarihsel anlarda devrimci sınıflarda egemenlere darbe yapabilir. Bu yüzden emekçi sınıflar açısından toptan bir darbe karşıtlığı diye bir şey söz konusu olamaz. Emekçi sınıflar açısından önemli olan, tarihsel bir anda vuku bulan ya da bulacak olan bir darbenin kurmay zekasını kimlerin temsil ettiği ve komuta kademesinin hangi sınıfın ya da sınıfların hizmetinde olduğudur. Tarihsel açıdan yönetim organlarından bilerek uzak tutulan emekçi sınıflar, emperyalizm çağında mali oligarşi ve burjuvazi kadar bu alanlarda ustalığa sahip değildir. Haliyle bu deneyim eksikliği politik arenada belli hatalar ve nesnel gerçekliğinin farkına varılamaması sorunlarını da beraberinde getiriyor. Rekabetçi kapitalizmin hakim olduğu zamanlardan beri proletarya ve emeğiyle var olabilen sınıflar belli politik değişimleri görememektedir. Bu miyopluğun en önemli sebebi ise deneyim eksikliğidir. Bu yazımızda darbe mefhumu üzerinden emekçi sınıfların muzdarip olduğu kronik miyopluğu incelemeye çalışacağız.


Darbeyi illa asker postallarını sokakta görmekle bir tutan zihniyet açısından Louis Bonaparte darbeyi 2 Aralık 1851'de yapmış ve Ulusal Meclisi feshedip başkanlığını kendisi için 10 yıl güvence altına almıştı. Darbeden sonra Napoleon işçi sınıfını hedefleyen açık bir sınıf terörünün egemenliği altında kendisini imparator III. Napoleon olarak ilan etmiş. Böylece Fransa'da Eylül 1870'e kadar sürecek ikinci imparatorluk kurulmuş olacaktı. Halbuki yaygın kanının aksine darbe 2 Aralık 1851’de değil 31 Mayıs 1850 yılında olmuştu. Nasıl ki bir deprem olduğunda onu takip eden artçı sarsıntılar oluyorsa Napoleon’un 1851 darbesi 1850’de yapılmış darbenin artçısıydı. İlk darbe Napoleon’un darbesini tetiklemişti. Marx, 1850 darbesini anlayamayan küçük burjuvaziye zamanında şu şekilde isyan ediyordu:


31 Mayıs 1850 yasası, burjuvazinin " coup d'etat"sı oldu.13 Haziranda "Hele genel oy sistemine bir dokunmaya kalksınlar da görürüz" diye bağıran küçük-burjuva demokratlara gelince, onlar, kendilerine çarpan karşı-devrimci darbenin bir darbe olmadığını, 31 Mayıs yasasının ise bir yasa olmadığını düşünerek kendilerini avutuyorlardı.”(Karl Marx, 18 Brumaire, Syf.73)


1850’li yıllarda Napoleon döneminde yaşanmış olan miyopluğu emekçi sınıflar çok ağır bir bedel ödeyerek atlamışlardı. Günümüze ve yakın tarihe gelecek olursak dünyadaki emekçi sınıfların politik miyopluk sorunundan kurtulamadığını görebiliyoruz. En acı bir şekilde Türkiye’de 27 Mayıs darbesiyle gördüğümüz bu miyopluk zaman içinde katlanarak artmıştır. Darbe vuku bulduktan sonraki yakın dönemde şiddetli olmayan miyopluk aradan geçen onlarca yıl içinde artarak devam etmektedir. Aşağıdaki alıntı miyopluk döneminin hafif olduğu anlara ait bir kesiti tanımlamaktadır.


"27 Mayıs hareketine karakterini veren orta burjuvazi, emperyalizme başından teslim olmuştu. İktidarı işbirlikçi büyük burjuvaziye ve toprak ağalarına bıraktı. Tarih bir kere daha gösterdi ki, emperyalizm ve işbirlikçilerinin iktidarını yıkacak biricik güç, proletarya önderliğinde halkın teşkilatlı gücüdür. Bununla beraber 27 Mayıs'ın getirdiği 1961 Anayasasıyla halkımız sınırlı da olsa, bazı demokratik haklar kazandı ve devrimci fikirlerin hızla yayıldığı elverişli bir ortam doğdu."(TİİKP Davası, Belgeler 1, Sayfa:23)


Miyopluğun düşük dozlu ilerlediği dönemde 27 Mayıs hareketinin sınıfsal özü görece doğru tahlil edilmiş ancak 61 Anayasası kısmında darbeye ilişkin duyulan sempati gözlerden kaçmamaktadır. NATO’cu olan, emperyalizm ve büyük burjuvazi ile hiçbir sorunu olmayan bir hareketin hazırladığı Anayasa’nın “demokratik hakları” hangi sınıfa tanıdığı konusu Marksizmin alfabesine aşina olanlar için oldukça açıktır. Bu elverişli ortama sahip olanların emekçi sınıflar olmadığı tartışmaya açık bir konu değildir. Haliyle bu miyopluk, yaşlılığın gösterdiği komplikasyonlarla artmış ve kendini 27 Mayıs Devrimi şeklinde göstermiştir. Körlüğe doğru giden bu miyop bakış açısından sağlıklı bir görüş elde etmek imkansızıdır. 27 Mayıs’ın sınıfsal kökenini anlamadan mevcut güç mücadelesini anlamak imkansızdır. 27 Mayıs gibi birbiriyle benzemeyen unsurların bir araya gelmesi darbe içinde darbe sürecinin hiç olmadığı kadar uzamasına neden olmuştur.


27 Mayıs'ı gerçekleştiren kadrolar iki grup tur. Dış bağlantıları olmayan yurtsever kişiler ile ABD kontrolünde, CIA bağlantısı olan, gelecekteki politik eylemlerinde netleşecek olan diğer grup. 27 Mayıs'ın temel dinamiklerini Ortadoğu'da ABD eksenli anti-komünist özel savaşın içeriğinde bulmak mümkündür.” (Suat Parlar Osmanlıdan Günümüze Gizli Devlet syf:257)


Çürük bir sebze çorbası kıvamındaki 27 Mayıs darbesinin “devrimin kendi evlatlarını yeme” ilkesine uymasını kaçınılmazdı. Önce ortak düşmanlarını tasfiye eden 27 Mayıs’çılar daha sonra birbirlerini kanlı ya da kansız tasfiye etmişlerdir. 27 Mayıs’ın ilk kurbanlarından emekli büyükelçi komünist Mahmut Dikerdem yaşadığı süreci şöyle açıklamıştır:


"Sami Küçük'e; "Albayım, sizinle meşgul olamadım ama siz de, hiç bana görünmediniz." demiştim. Aynı Albay'ın 27 Mayıs darbesini hazırlayanlardan biri olduğunu, üstelik Dışişleri ile yetkilendirildiğini öğrenince kendi kendime; "Tamam dedim, ben kendisiyle meşgul olamamıştım ama o benimle 'meşgul' olmuş. Herhalde Zorlu ile yakınlığımı görüp beni geri aldırttı". Oysa yanılmışım. Beni görevimden azlettiren başka bir Albaymış ve adı da Alparslan Türkeş'miş. Bunu yurda dönünce öğrenecektim...Örneğin, askerlik hizmetim sırasında tanıdığım ve sonraları da dostluk ilişkileri sürdürdüğüm General Cevdet Sunay -ki o sırada Genelkurmay Başkanıydı- ziyaretine gittiğimde beni çok iyi karşılamış, fakat benim için bir şey yapamayacağını hissettirmişti. Sunay: "Bu albaylara söz geçirmek zor." diyordu."

(Mahmut Dikerdem, Hariciye Çarkı: Anılar, Syf:139-148)


Mahmur Dikerdem’in anılarında kendisini tasfiye eden kişinin Alpaslan Türkeş olduğunu belirtmektedir. Daha sonra Alpaslan Türkeş, NATO’cu olmanın verdiği avantajdan yararlanıp kansız darbenin kurbanı olacaktır. Ondörtler diye bilinen grubun içinde olan Türkeş, Türkiye’deki devlet geleneğine uygun olarak ceza olarak yurt dışına sürülmüştür. Ayrıca Dikerdem’in anılarında darbe içi darbe döneminin son başarılı darbesinin lideri olacak Sunay’ın, albaylardan duyduğu rahatsızlığı gizlememesi oldukça önemlidir. 27 Mayıs’ın NATO kurmay aklı olan Milli Birlik Komitesi, bir grup subay ile darbenin seyri üzerine anlaşmazlığa düşmüştür. İktidarı bırakma yanlısı olmayan, siyasi reformlara karşı çıkan bu subaylar seçim ve demokrasi kisvesi altında MBK komitesi tarafından tasfiye edilecek ve sessiz darbenin(soft coup) kurbanı olacaklardır. İlk darbe içi darbe diye tanımlayacağımız bu darbeden sonra, Albay Talat Aydemir’in başarısız darbesi ona karşı bir darbe somutlaşacak ve 27 Mayısçılar kendi içlerinde Talat Aydemir’in asılmasıyla kanlı darbe ile tanışmış olacaklardı. 27 Mayıs’ın doğal afet boyutundaki darbe için darbe durumu iç ve dış gelişmelerden ötürü duramayacak. En son darbenin ve NATO’nun gözbebeği Cemal Gürsel’in tasfiyesi ile içinden çıkılması güç bir kaos ortamına doğru evrilecekti. Son tasfiye sürecini Suat Parlar şu şekilde ifade etmektedir:

 “Bu arada belirtilen belgenin satır aralan bir gerçeği daha açığa çıkarıyor. Rapor, Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’i kastederek “bozulan sağlığının yeni problemlere neden olacağı açıktır. Tedavi fikri hala tartışılmaktadır” diyor ve “durumu”nun “yeni bir Cumhurbaşkanı seçilmesini zorunlu” kılabileceğinden söz ediyor. Cemal Gürsel bu tespitlerden sonra “kuşkulu” biçimde ABD’ye gönderiliyor. Tedavi amacıyla ABD’ye gidecek olan Gürsel’i ziyaret etmek İsteyen 27 Mayısçı tabii senatörlere randevu verilmiyor. 27 Mayısçılar görüşmede ısrar ediyor ve randevusuz olarak Çankaya köşküne gidiyorlar. Amaçları, Gürsel’le görüşerek ABD’ye gitmekten vazgeçirmekti. Bir “tertip” hazırlandığını sezmişlerdir, bu tertibi bozmaya çalışmaktadırlar. ABD’ye yapılacak yolculuk 30.000 feet yükseklikte yapılacak ve 15 saat sürecektir. Gürsel’in bu yolculuğa dayanması zordur. Ancak Gürsel’ in özel doktorluğunu yapan Tuğgeneral Lütfü Vural da yolculuğu onaylamaktadır. Sonuçta yolculuk gerçekleşir ve Gürsel ABD’de “koma”ya girer. Gürsel’in cenazesi Gülhane’ye getirildiğinde de 27 Mayısçı senatörler oradadır, oldukça kuşkuludurlar, “bazı sivil doktorlar”ın da katılımıyla bir rapor düzenlenir ve ilan edilir. Daha sonra kontenjan senatörü Prof. Dr. Ragıp Üner istifa ettirilerek Genel Kurmay Başkanlığından “istifa” eden Orgeneral Cevdet Sunay kontenjan senatörü olur ve birkaç gün sonra Cumhurbaşkanı seçilir. Operasyon tamamlanmış, ABD imparatorluğu seçimin koşullarını ve seçilmesi muhakkak adayı belirlemiştir. Dickson raporu olarak bilinen belgede bir başka açıklık daha var, buna göre: “Ordu komutanlığı bizim ülkedeki gerçek etkimizi kabule başlamıştır ama askerler adına bazı müdahalelerle bulunulması gözden uzak tutulmamalıdır” deniliyor. 9 Mart’ta tasfiye edilen “milliyetçi-devrimci” alt kadro subay hareketinin ABD tarafından oldukça erken tespit edildiği ve tedbirlerin 1965’ten itibaren alınmaya başlandığı ortaya çıkıyor. 1965 yılının Dev-Kurt planının kaynakları ve o yılla birlikte açılan iç savaşın çizgileri daha da netleşiyor. Ancak 27 Mayıs’m öncü kadroları ile ABD’nin güven problemi olduğu kuşkuludur! Ama ABD’nin 27 Mayıs hareketi, kadrosuna güven duymadığı söylenemez.” (Emin Değer, Uğur Mumcu ve 12 Mart, s. 157). ABD nasıl güven duymasın ki? ABD Dışişleri Bakanlığının 27 Mayıs ihtilalinden bir yıl sonra hazırladığı rapor, darbecilerin karakterine varıncaya kadar açıklıyor. Gizliliği sona erdiği için açıklanan raporda, başta Orgeneral Cemal Gürsel olmak üzere MBK üyelerinin çoğunluğu Amerikan yanlısı olarak nitelendirilmiş.”(Suat Parlar, Kontgerilla Kıskacında Türkiye, syf:345-346)


27 Mayıs’ın has kadroları, Nato veya ABD ekseni dışında çıkmasa bile ABD’nin Türkiye içindeki politik amaçlarına ulaşabilmek için belirlediği hız limitine ayak uyduramadığı için tasfiye edilmişlerdir. ABD’nin kaygısı 27 Mayısçıların sınıfsal aidiyetleri değil ABD’nin o zamanki sınıf mücadelesinin nasıl sürdürülmesi gerektiği yönündeki bakış açısıdır.


Benzer bir durum 15 Temmuz sonrası ortaya çıkan politik kaos ortamına da rahatlıkla uygulanabilir. ABD’nin 2013 sonrası Rusya ile savaşa hazırlanmasının ortaya çıkardığı politik zorunluluk ABD ve onun suni-peyklerinde radikal ve hızlı bir değişim ihtiyacını gündeme getirmiştir. ABD’nin bu varoluş sorununda kendisine ayak bağı olma ve zaman kaybetmesine sebep olacak bürokrasi ve yargı gibi gerçeklikten kopmuş idealist ayaktakımından kurtulmak için yapılan 15 Temmuz darbesi başarıya ulaşmıştır. Lakin 31 Mayıs 1850 darbesini politik miyopluktan ötürü anlamayan Fransız emekçi sınıflara benzer bir şekilde Türkiye’deki emekçi sınıflarda 15 Temmuz darbesinin “başarısız bir darbe girişimi” olduğu yönünde yanılsamaya kapılmaktadırlar. Kendisine ayak bağı olacak unsurlardan görece kurtulan yumuşak ve kanlı darbe konseptlerini oldukça uyumlu bir şekilde uygulamayı başaran gizli cunta şu anda tarihin çok hızlı akmasından dolayı bağlı olduğu güç odaklarında memnuniyetsizliğe neden olmaktadır. Özellikle Rusya ile ilgili konularda politik atalet gösteren hükümete duyulan öfke oldukça şiddetlidir. Hükümetin seçim kampanyasında seçtiği sloganı “yeter söz milletin” olarak belirlemesi ve seçim gününü 14 Mayıs olarak seçmesi kesinlikle tesadüf değildir. Hükümetin, 27 Mayıs darbesi ile indirilen Menderes üzerinden gönderme yapması oldukça önemlidir. Lakin bir benzerlik yapılacaksa mevcut hükümetle Menderes arasında bir analoji yapılamaz. Menderes ilk darbe ile koltuğundan edilmişti. Haliyle Menderes’in konumuyla Pensilvanya’daki CIA’cı arasında bir analoji yapılabilir. Bu yüzden mevcut hükümetin tarihsel benzeri Menderes değil, Cemal Gürsel’dir. Mevcut hükümetin bir darbe kurbanı olduğu şu an için kesindir. Politik miyopluğa sahip olmayan gözler onun ülkeyi yöneten bir güç olmadığını rahatlıkla görebilir. Şu an için belirsiz olan mevcut hükümetin bir seçim darbesi gibi(soft coup) bir darbe ile mi gideceği yoksa hükümet darbesi ile mi gideceğidir. Cevabı biz değil tarih verecektir. 




16 Temmuz 2016 Cumartesi

Askerin Yıkıcılığı Toplumu Yıkmada Katkı Sunar Mı?


Burjuva ideologlar, sözde dünyayı sarsan şiarlarına rağmen, anti-bilimsel hareketin ve tarihsel gericiliğin sembolüdürler. İçlerinden en iyileri “kötülüklere” karşı mücadele ettiğini söylese bile bu yalnızca söylemsel düzeyde kalmaktadır. Bu tarz ideologlar sadece “darbelerle” soyut olarak mücadele etmekte, demokrasinin azılı düşmanı olan “darbecilere” “koşulsuz” “mücadele” etmektedirler. Bu anlayış bütün “totoliter” “otoriter” ve “militarist” yapılara karşıymış gibi kendini göstermesine rağmen ne “otoriterizmle” ne de “militarizmle” mücadele etmektedirler. İkiyüzlülüğün, riyakarlığın pratik anlamda somutlanmış hali bu “demokrasi savuncuları”dır. Modern idealist düşüncenin pratik temsilcilerine göre nedense “21.yy’da darbe olmazmış” “Türkiye eski Türkiye değil” vs. üzerinde şekillenmiş gerçeklikten kopuk değerlendirmelerle “gerçeği” anlamayabilmesi tabi ki imkansızdır. Söylemleri, retorikleri, güncel politik manevraları gerçekliğin kendisiymiş gibi algılayan bu kafa yapısına göre nasıl ki gözün ağ tabakasında görüntülerin ters görünmesi gibi bu gruplar da gerçekliği tersten algılıyorlar. Bilinç biçimlerini maddi gerçeklik olarak algılayan bu tarz kişilerin sürekli şaşırması ve olaylara bir anlam verememesi gayet doğaldır.

Neyse ki oligarşi içinde bu kadar gerçeklikten kopuk değerlendirme yapanlar çoğunlukta değil. Onlar durumun ciddiyetini kavrayıp hemen “maddi güç ancak maddi bir güç tarafından yenilir” olgusu üzerinden hareket etmekte ve gerçekten aldığı güç ile kitleleri ve krizleri “yönetmeye” çalışmaktadır. Oligarşi asla kendi basım yayım organlarında söylemese bile her zaman toplumun “tek” bir bütün olmadığını bilir, mevcut ve gelecekteki politikasını bunun üzerine kurgular. Oligarşi şu anda işbölümünün maddi ve zihinsel emek arasında bir bölünmenin meydana geldiği andan itibaren toplumun bir bütün olmadığını ve sınıflara bölündüğünü bilir. Oligarşi, işbölümü ve özel mülkiyetin özdeş ifadeler olduğundan hareket ederek emperyalizmin ekonomik hegemonyasındaki yeni sömürge bir ülkedeki sınıfları ve bu sınıfların birbirleriyle çelişkilerini bilir ve kendi iktidarını korumak gücünü hiç söylemese ve itiraf etmese de nesnel gerçeklikten almaya çalışarak durumu “idare etmeye” çabalar.

Genel anlamda spekülasyonun bittiği yerde gerçek hayat başlar. Bu da insanların pratik gelişim süreçlerini ve faaliyetlerini açıklayan hakiki pozitif bilime kapı aralar ve “bilinç, söylemler” hakkında söylenen boş sözler sona ererek onların yerini bilimsel sosyalist düşünce yani gerçek bilgi alır. Bundan dolayı eğer oligarşi hayatta kalmak ve iktidarını devam ettirmek istiyorsa mutlaka kendi spekülatif tarih anlayışının yerine Marksist tarih anlayışından hareket etmekte ve bu bilimi kendine göre büküp varlığını devam ettirmeye çalışmaktadır. Oligarşinin spekülatif tarih anlayışı genelde küçük burjuva ve işçi sınıfının gerçeklikle buluşamaması için kullandığı bir araç olurken kendisi asla spekülatif tarih anlayışı üzerinden hareket etmemektedir.

Oligarşi, emperyalist sistemde üç temel çelişki olduğunu bilir ve bu çelişkileri soğurmaya çalışır. Bunlardan ilki emek ile sermaye arasındaki çelişkidir. İkincisi çeşitli mali gruplar, emperyalist devletler arasındaki çelişkidir. Üçüncü ve son çelişki ise emperyalizm ile sömürülen ve bağımlı halklar arasındaki çelişkidir. Bu üç çelişkiden hangisinin başat çelişki olacağı ise tarihsel gelişim süreçlerinde belli olur ve bu çelişkiler diyalektik bir biçimde birbirinden etkilenir ve bir çelişki öbürünü tetikler. Örnek olarak; mali gruplar ve emperyalist devletler arasındaki çelişki birinci paylaşım savaşına neden olmuş, bu savaş yarattığı yıkımdan dolayı emek ile sermaye arasındaki çelişkinin güçlenmesine sebep olup Ekim devriminin gerçekleşmesinde çok büyük bir katkı sunmuş, Ekim Devrimi ise tarihsel bir kırılmaya sebep olup emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarının başlamasına sebebiyet vermiştir.

Bundan dolayı bir olguyu örnek olarak “darbeyi” değerlendirirken mutlaka “darbeyi” bu üç temel çelişkinin diyalektik bir bütününün sonucu olarak okumak lazım. Kürdistan’daki iç savaşın, Oligarşi içindeki grupların birbirileri ile görüş ayrılığına neden olduğu ve bu görüş ayrılıklarının uzlaşmaz çatışmalar şekline dönüştüğünü yaşanan bu “darbe” girişimi ile somutlaşmıştır. Şimdi bu “darbe” girişimini analiz edelim.

Neden Darbecilerde ve Egemen Faşist Klikte “Demokrasi” Vurgusu Vardı?

Dünden hatırlanacağı gibi darbeciler ve egemen faşist klikte “demokrasi” için “sokağa” çıkmışlardı. Bu hamle tarafsız kitleleri etkilemek için yapılan algı operasyonundan başka bir şey değildir. Burjuvazi dünyada iktidara ilk geldiği andan itibaren başka sınıflar üzerinde kendi çıkarını genelin çıkarı gibi gösterip buradan politika yapmıştır. Özgürlük, Adalet, Demokrasi kavramının burjuvazi için gerçek olup olmadığı ilk çıktığı anda itibaren önem taşımamaktadır. Bu kavramlar burjuvaziyi politik iktidara taşıdığı ve iktidarını sürdürebildiği ölçüde anlamlıdır ve geçerlidir. Bu tarihsel gerçekliği burjuvaziden öğrenen Türkiye oligarşisinin her iki kliği de hemen kendi çıkarını genelin çıkarı gibi gösterip kendilerini “genelin hakkını savunan” taraf olarak ilan edip öbür tarafı “vatan haini” ilan etmiştir.

Halkımızın bir kısmının AKP askerin kafasını kesti bu nasıl demokrasi için sokağa çıkma? Sorusu gerçekliğe ulaşmak için anahtardır. Halkımızın gözünde oligarşinin spekülatif tarih anlayışının kırılma anlarından biridir. Yenilgi ve zaferler kitleler için iyi bir okuldur. Kitleler 10 sene kitap okuyarak edinemeyecekleri bilinci devrimci ve kriz anlarında bir anda edinebilirler. Artık halkımızın bir kesimi siyasal islamın gerçek yüzü hakkında unutturulması zor deneyimler elde etmişlerdir. Peki biz Marksist-Leninistler bu “darbe” girişimine nasıl bakmalıyız?

Askerin Toplumu Yıkıcı Potansiyeli Üzerine

İlk önce baştan belirtmekte fayda var Marksist-Leninistler oligarşi içi çatışmada bir tarafı desteklemek zorunda değillerdir ve bu aşamada desteklememelidirler. Ancak bu demek değildir ki bu kriz ortamından yararlanmayacağız. Açık söylemekte fayda var eğer kim ki Tayyip Erdoğan’ın Kaçak Sarayın’na atılmış bombalar, TBMM’nin bombalanması kendini sosyalist diye atfedenlerin içini kıpırdatmıyorsa ve bu çatışmayı devrimci bir duruma evriltmeye yönelik kafasından bir şey bir şey geçirmeyip “demokrasiyi savunalım” şiarı kafasında dolaşıyorsa bu tarz kafa yapısına sahip kişiler, sosyalist ya da komünist olamazlar. Ancak bir liberal ve sivil toplumcu olabiliriler. Bu gerçekliğin bizim açımızdaki tarafıdır. Bir de gerçekliğin asker tarafındaki yansıması vardır. Asker her şeyden önce en son yapılması gereken şeyi yapıp ayaklanma ile oynamıştır.

“Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçler her tür örgütlenme, disiplin ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer onların karşısına daha üstün güçler çıkaramazsanız, bozguna uğradığınızın, hapı yuttuğunuzun resmidir, ikincisi, bir kez ayaklanma yoluna girdikten sonra, en büyük bir kararlılık ile ve saldırıcı biçimde davranmak. Savunma, her türlü silahlı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy ölçüşmeden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada, birdenbire saldırın, ne kadar küçük olursa olsun, yeni ama günlük başarılar hazırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın size verdiği morali yükselterek sürdürün; her zaman en güvenilir yanda gitmeye çalışan sallantılı öğeleri böylece kendi yanınıza alın; diyerek, düşmanlarınızı güçlerini size karşı toparlayamadan, önünüzden kaçmaya zorlayın.” (Engels)

Darbeciler Engels’in belirttiği gerçeklere uymayarak ayaklanmanın hakkına uygun bir askeri hareket biçimi uygulamayarak faşist kliği hükümetten düşürememiştir. Asker sivil faşistlere acıyıp iktidarı ele geçirmek için yeterince bu kitleye ateş açmayarak ayaklanmayı baştan kaybetmiştir. Bunun yanında karşı devrimci faşist kliğin tabanı askere acımayarak geçmişte onunla yan yana yürümesine rağmen bugün onların kafasını boğaz köprüsünde kesmiştir. Ayaklanmada ayaklanan kesimin herhangi bir tereddüte kapılmaması gerektiği ve karşına çıkan kitleyi tuzla buz etmesinin zaruretini darbeciler kendileri açısında çok acı bir şekilde öğrenmişlerdir. Durum ortada, hayat boşluk tanımıyor!

Peki bu darbenin bizim açımızdan önemi nedir? İlk önce Marksizmin ustalarının belirttiği gibi komünizm, bizce oluşturulması gereken bir durum ya da gerçekliğin kendisine uydurulmak zorunda olan bir ideal değildir ve hiç olmamıştır. Bizim için komünizm güncel emperyalist sistemi parça parça edecek gerçek bir hareketin ideolojik görüşü olarak kendimize komünist diyor ve kendimizi komünist olarak adlandırıyoruz. Bu yüzden askerlerin bu yıkıcı gücünü gördükten sonra buna kayıtsız kalmak bizi komünizmin dışına atmakla özdeştir. Lenin bize bu konuda perspektif vermeye devam ediyor.

 "Askerler arasında çalışmamız gerektiği söz götürmez bir gerçektir. Ama onların kandırılarak ya da kendileri inanarak, bir çırpıda bizden yana geçeceklerini hayal edemeyiz. Bu görüşün nasıl beylik ve cansız olduğunu Moskova ayaklanması açıkça gösterdi. Bununla birlikte, gerçekten halkçı her harekette olduğu gibi, askerlerin kararsızlığı, devrimci çarpışma kızıştığında iki tarafı da askerleri elde etme savaşına sürükler...Şehirlerdeki ayaklanmalarda işçi kitleleri yer alırsa, düşmana karşı kitle saldırılarına girişilirse, Duma'dan sonra, Sveaborg ve Kronstadt'tan sonra büsbütün kararsızlaşan askeri birlikleri elde etmek için bilinçli, ustaca bir savaşa geçilirse, genel çarpışmaya köylerin de katılmasını sağlayabilirsek, bütün Rusya'nın gelecek silahlı ayaklanmasında zafer bizim olacaktır."(Lenin, Moskova Ayaklanmasından Alınacak Dersler)


Yukarıda da belirttiğimiz gibi emperyalist sistemin temel üç çelişkisi vardır ve bu çelişkiler birbiriyle diyalektik bir bağ içinde ilerler. Bu yüzden Türkiye’de önümüzde duran başat çelişki emek ve sermaye arasındaki çelişki olma yolunda ilerlemektedir. Bu süreç kaçınılmaz bir şekilde emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi derinleştirecek ve oligarşinin iktidarını tehdit edecektir.  Bu yüzden burjuva spekülatörlerin dediği gibi darbeden sonra Tayyip Erdoğan’ın daha da güçleneceği tam anlamıyla bir spekülasyondur. Tayyip Erdoğan tarihindeki en büyük “balans ayarını” almıştır ve şimdi hükümdarlığındaki en zayıf anı yaşamaktadır. Bu süreç Tayyip Erdoğan ve oligarşinin kâğıttan kaplan olduğunu bir kez daha çok somut bir şekilde gösterdi. Tayyip Erdoğan bu süreçten sonra mutlaka emperyalizmin sözüne daha çok uyacak ve emperyalizmin direktiflerini harfiyen uygulayacaktır. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın “mevcudiyetinin yegâne temeli” budur! Devrim hiç bu kadar yakın, oligarşi hiç bu kadar güçsüz olmamıştı. Belki bir kesimimiz göremiyor ama Zafer Yakında! Biz Kazanıyoruz!

2 Ocak 2014 Perşembe

Maddi Temelden Dini Düşünmek ve Eleştirmek


İnsanlık her zaman yaşam üzerine düşünmüş ve sorular sormuştur. Bu soru sorma olgusu entelektüel bir lafazanlık olmanın ötesinde insanlığın kendi yaşamını örgütlemesi ve içinde bulunduğu sorunları çözmesi ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Teori yapmak ya da düşün ürünü üretmek o günün güncel sorunlarından dolayı oluşmaktadır. Bu yüzden kimilerinin zannettiği gibi düşün ürünü üretmek gereksiz ve güncel hayattan kopuk bir şeymiş gibi bir algıya kapılmak cehaletin göstergesidir. Hatta günümüzde teori yaptığını zanneden bazı nev-i şahsına münhasır insanlar teorinin güncel hayatla ilişkisini anlamamakta ve temeli olmayan yazılar yazıp kağıt israfına sebep olmaktadırlar.

Çünkü bir idealist filozof bile ilk bakışta ne kadar soyut görünse de o filozofun uzmanı olanlar bu kişinin yazılarının maddi hayattaki karşılığını bulabilmektedirler. Yukarıda bahsettiğimiz kişiler bu yüzden teori yapamamaktadırlar (günümüzdeki küçük-burjuva entelektüelleri) ve bir dönemin ihtiyacını karşılayamadıkları, bu sistemin hassas noktasını onaramadıkları ve bu yüzden kapitalizmi ileride restore edemeyecekleri için aslında onlara bir teşekkür borcumuz vardır.

Aynı şey din içinde geçerlidir. Dinde ne kadar soyut gibi görünse de aslında dinin de maddi bir temeli vardır. Çünkü din insanın özü olan toplumsal ilişkiler bütünün bir çocuğudur ve bu yüzden maddi bir olgunun ürünü de ne kadar metafizik görünse de onun da maddi bir yanı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Din diyince aklımıza şu klasik ve asla eskimeyecek bir tanımlar geliyor:

“ Dinsel açlık, bir yandan gerçek açlığın dışavurumu, bir yandan da gerçek açlığa karşı protestodur. Yaratığı bunaltan içli bir ezgi olan din, tinin dışladığı toplumsal koşulların tini, kalbi olmayan bir dünyanın ruhudur. O halkların afyonudur.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:35,Sol Yayınları)

“ Bir halkın siyasal dilinde, yasalarının, ahlakının, dininin, metafiziğinin vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları anlayışları, fikirleri, vb. üretenler insanların kendileridir… Bu bakımdan ahlak,din, metafizik ve ideolojinin tüm geri kalan kısmı ve bunlara tekabül eden bilinç biçimleri, artık özerk görünümlerini yitirirler. Bunların tarihi yoktur, gelişmeleri yoktur; tersine maddi üretimlerini ve karşılıklı maddi ilişkilerini geliştiren insanlar, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini, hem de düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler. Yaşamı belirleyen bilinç değil tersine bilinci belirleyen yaşamdır.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:66-67,Sol Yayınları)

Görüldüğü gibi din deyince aklımıza insanların belli koşullar altında yarattıkları ürünler gelmektedir. İnsanın özü de toplumsal ilişkiler bütünü olduğuna göre, bu toplumsal ilişkiye geçen özneler belli sınıflardan oluşuyorsa ve bu sınıfların ve aynı sınıf içindeki belli hiziplerin birbirlerinden farklı çıkarları olduğuna göre sömürücü sınıfların bir hizmetkarı olan(tarihteki genel durum istisnaları vardır) din olgusu da değişime uğramıştır. Böylece tarih içinde farklı dinler ve aynı din içinde farklı mezhepler oluşmuştur. Bu dinler arası ve mezhepler arası çatışmanın ana nedeni ideolojik ayrılık olmaktan öte farklı mezheplerin üyelerinin toplumda farklı bir hizbin temsilcisi olması durumundan meydana gelmiştir. Bilindiği üzere eğer devlet belli bir sınıfın diğer sınıflar ve hizipler için zor kullanma aygıtı ise dinsel bir devlet ise kendi mezhebi dışındaki mezheplere yaşam hakkı vermemektedir çünkü varlığını diğer mezhepleri ezme üzerinden üretmektedir.

Türkiye’de aslında dinsel bir devlettir çünkü devletin resmi dini olan İslamın suni-hanefi mezhebi(reel olarak böyledir her ne kadar devletin dini yoktur desinler önemli değil) diğer dinlere(Hristiyanlık,Musevilik) ve diğer mezheplere(Şiilik, özellikle Alevilik) baskı uygulamaktadır. Özellikle Aleviliğe yaşam hakkı bile tanımamaktadır ve eskiden olduğu gibi Alevilikte insan hakları üzerinden var olma mücadelesi vermektedir. Ustalarımız bu olduğu şöyle teorize etmektedirler:

“Bir devlet eşit haklara sahip birkaç mezhep barındırmaya başladığı an, bir başka mezhebe inananları delalet mezhebine mensup gibi mahkum eden, her ekmek parçasını inanca bağlı kılan, dogmayı bireyler ile bu bireylerin yurttaş olarak varlıkları arasında bir bağ durumuna getiren bir kilise olmadan, özel dinsel mezheplere zarar vermeden, dinsel bir devlet olamaz. Gidin bunu “zavallı,yeşil Erin’in (İrlanda’nın) katolik halkına sorun, Fransız devrimi öncesinin protestanlarına sorun, onlar dinden yardım istemediler, çünkü dinleri devlet dini değildi, ama “insan haklarından” yardım beklediler; ve felsefe, insan haklarını yorumluyor ve devletin, insan doğasının devleti olmasını istiyor.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:30,Sol Yayınları)

Din Konusunda Marksist Tavır Nasıl Olmalıdır?

Bilindiği üzere din konusunda çeşitli Marksist oluşumlar çeşitli tavırlar takınmışlardır. Bir kısmı kökten dini yasaklamak için çalışmışlardır,(aslında yasa ile yasaklama ile dinin yok olacağı gibi bir sapma içindedirler ve yaptıkları blanquizm olmaktadır) bir kısmı dine özgürlük tanımıştır, bir kısmı ise dinin komünizm aşamasında kendiliğinden söneceğine inanmıştır ve işi komünist aşamaya havale edip bu konudan sıyrılmaya çalışmıştır. Aslında yukarıda saydığımız 3 unsurda Marksizmin sapaklarında gezinmektedir. Marksizm bu konuda alması gereken tavır çok nettir. Marksizm dine özgürlük tanımaya karşıdır fakat bu demek değildir ki din yasa yoluyla yok olacaktır Marksizm dinin yasa yoluyla yok olacağına inanmaz bu yüzden dine karşı aktif bir mücadele gösterir ve bu aktif mücadelenin komünizm aşamasında nihai başarıya ulaşacağına inanır işte bu yüzden Marksizm dinin komünizmde kendiliğinden yok olacağına inanan akımlarında bu sapma içinde yer alması gerektiğini belirtir.

“ Öyleyse tarihin görevi, gerçekliğin ötesindeki dünya bir kez ortadan kalktıktan sonra, bu dünyanın gerçekliğini kurmaktır. İnsanın kendine yabancılaşmasının kutsal biçimi bir kez açığa çıkarıldıktan sonra, kutsal-olmayan biçimlerinde kendine yabancılaşmanın maskesini indirmek tarihin hizmetinde olan felsefenin doğrudan görevidir. Böylece cennetin eleştirisi yeryüzünün eleştirisine, dinin eleştirisi hukukun eleştirisine, tanrıbilimin eleştirisi politikanın eleştirisine dönüşür.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:35-36,Sol Yayınları)

“Kuşkusuz, eleştirinin silahı silahların eleştirisinin yerini alamaz, maddi güç ancak maddi güç tarafından yenilebilir, ama teori de, yığınları sarar sarmaz maddi bir güç durumuna gelir. Teori ad hominem kanıtlar kanıtlanmaz, yığınları sarabilir, ve radikal duruma gelir gelmez de ad hominem kanıtlamalara başlar. Radikal olmak, işleri kökünden kavramaktır. Ama insan için kök, insanın kendisidir. Alman teorisinin radikalizminin, dolayısıyla pratik enerjisinin açık kanıtı, hareket noktasının kararlı ve olumlu bir biçimde dinin ortadan kaldırılması olmasıdır.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:43,Sol Yayınları)

Hristiyanlığın Başarısı ve Onun Maddi Yanı

Din konusunda nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini yukarıda belirtmiştik. Bundan sonra açıklanması gereken şey ise dinin hangi koşullarda başarıya ulaşabildiğidir. Başta aklımızda tutmamız gereken olgu dinin insan hayatından kopuk bir şey olmadığıdır. Din maddi hayattaki savaşımların,bunalımların bir yansımasıdır. Bu savaşımlardan uzun bir süre geçtikten sonra insanlar dinde geçen sembolik anlamların neye karşılık geldiğini anlayamamakta ve kendi hayal güçleriyle farklı bir şekilde kendi dinsel pratiklerini yaratmaktadırlar. Aslında dinin içindeki bu zayıf nokta yüzünden hiçbir din ilk çıktığı haliyle yaşanamamakta ve uygulanamamaktadır çünkü din belli toplumsal ilişkilerden ortaya çıkan bir olgu olduğu için zaman içinde toplumsal ilişkilerin değişmesiyle dinin buyrukları eskimekte ve insanlar kendi inanç sistemleri sürekli reforme etmektedirler.

Bu yüzden dinin değişmez olduğu anlayışı ile hareket edersek gerçekleri görmekte sorun yaşarız(ister Hristiyanlık, ister Müslümanlık olsun). Din de tıpkı diğer politik mücadele biçimleri gibi bir toplumun bunalım dönemlerinde güç kazanabilen bir olgu olmuştur. Nasıl ki Ekim devrimi 1.paylaşım savaşından kaynaklanan açık ve sefalet bir yansıması ise Hristiyanlığın başarısı da Roma dönemindeki ekonomik çalkantıların ve bunalımın bir yansımasıdır. Aralarındaki fark Ekim devrimi cenneti dünyada sunarken Hristiyanlık öbür dünyada sunmuş ve egemen sınıfların çıkarı adına bu bunalım döneminin atlatılmasını sağlamıştır. Bu döneme daha da yakından bakalım.

“ Bağımsızlığın ve geleneksel örgütlenmenin çözülüşüne, asker ve sivil yetkililer tarafından yapılan yağmalar eklendi; bunlar, önce boyunduruk altında tuttuklarının servetlerini ellerinden alıyor, ve sonra yeni haraçlar verebilmeleri amacıyla bu servetleri tefeci faizleriyle yeniden onlara borç olarak veriyorlardı. Doğal ekonominin tek başına ya da çok geniş bir ölçüde hüküm sürdüğü bölgelerde, bu durumun sonucu olarak vergilerin ağırlığı ve para gereksinimi köylülerin yazgısını giderek daha çok tefecilerin eline bırakıyor, servetlerde büyük bir oransızlık yaratıyor, zenginleri daha zengin ve yoksulları tam yoksul yapıyordu. Ve tek başlarına olan küçük kabilelerin ya da kentlerin Roma’nın dev gücüne karşı her direnişi umutsuzdu. Buna nasıl çare bulunacaktı, köleleştirilenler için, ezilenler için, yoksullaştırılmışlar için hangi kurtuluş kapısı vardı, birbirinden ayrılan ya da hatta karşıt çıkarları olan bu değişik insan grupları için hangi ortak çıkış noktası bulunacaktı? Ne de olsa bir tane bulmak gerekiyordu, tek bir büyük devrimci hareketin bütün bunları kucaklaması gerekiyordu. Bu çıkış yolu bulundu; ama bu dünyada değil. Ve o zamanın koşullarında, yalnızca din böyle bir çıkış yolu sunabilirdi.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:310-311,Sol Yayınları)

İnsanların akıllarında şu soru olabilir “Peki din maddi yaşamın bir yansıması ise bunun maddi yanı nerede?”. Daha önce belirttiğimiz şeylerin üzerine koyarak ilerlediğimizde herhangi bir dinin ortaya çıktığı(sınıflı toplumdan sonra çıkan dinler için geçerlidir) zamanda o zamanın belli politik,ekonomik vs. mücadelelerini yansıtması gerekmektedir. Tabi din bu mücadeleleri açık açık belirtmemekte herkes anlamasın diye bir takım şifreleme yöntemleriyle belli ve sığ bir kesimin anlamasını amaçlamaktadır. İşte bu yüzden İncil okuyanda Kur’an okuyanda eğer sıradan bir kişiyse anlaması imkansızdır. Ve bu da belli bir dinsel sınıfın oluşmasını sağlamaktadır(Müslümanlar ne kadar reddederse etsin onlarda da vardır). Sıradan bir insanın Hristiyanlıktaki 666 sayısından anladığı ile orada belirtilmek istenen 666 manası birbirinden farklıdır. Engels 666 sayısındaki sırrı şöyle açıklamaktadır:

“İşte bilgelik. Zeki olan hayvan sayısını hesaplasın; çünkü sayı, bir insan sayısıdır ve sayısı 666’dır… “Görmüş olduğun hayvan var oldu ve o, artık yok… Yedi baş, üzerinde kadının oturduğu yedi dağdır. Aynı zamanda yedi kraldır. Beşi düştü, geriye bir tane kaldı, ve diğeri de henüz gelmedi. Geldiği zaman, az zaman kalmış olacak. Ve eskiden olan ve artık olmayan hayvanın kendisi sekizincidir ve yedi tanedir… Ve görmüş olduğun kadın yeryüzü kralları üzerinde hüküm süren büyük kenttir.” Bu pasaj bize iki açık bilgi sağlıyor: 1. Lal rengi bayan, dünyanın kralları üzerinde hüküm süren büyük kent Roma’dır, 2.kitabın yazıldığı dönemde, altıncı Roma imparatoru hüküm sürmektedir, ondan sonra kısa bir süre hüküm sürecek bir başkası gelecektir, sonra da gizemli sayının adını içerdiği ve İrene’nin de onun Neron olduğunu bildiği “yedilerden biri”, yaralanmış ama iyileşmiş biri geri dönmüş olacaktır.. Öyleyse kitabımızın 9 Haziran 68’den 15 Ocak 69’a kadar hüküm süren Galba’nın hükümdarlığı altında yazılmış olması gerekiyor. Kitap, Neron’un geri dönüşünü çok yakın olarak önceden haber veriyor.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:193-194,Sol Yayınları)

“(nun) n=50, (resch) r=200, (vau) o=6, (nun) n=50,(keph) k(q)=100, (samech) s=60,(resch) r=200… Neron Kesar, imparator Neron, Yunanca Neron Kaiser Demek ki, eğer Yunan yazımını kullanmak yerine, latince Nero Caeser’ı İbrani harflerle yazarsak Neron’un sonundaki nun ortadan kalkar ve onunla birlikte 50 değer de azalır. Böylece öteki eski değere 616’ya varıyoruz, kanıtlama her açıdan eksiksizdir.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:195,Sol Yayınları)

Görüldüğü gibi 666 sayısını incelediğimizde sıradan insanın algısıyla gerçekte bu sayının belirttiği şey birbirinden çok farklıdır. Ama henüz her şeyi açıklamıyoruz bazı insanlar haklı olarak bize şöyle bir soru yöneltebilir “Hristiyanlığın gerçek söylediğinden ziyade eğer kitleler hristiyanlığı egemen sömürücü sınıfın yararına değil de ortakçı bir anlayışla edinmişlerse ya da onlarda böyle bir potansiyel varsa bu hristiyanlığın bizim için ne zararı var?” Bu soruya cevabımızı aşağıda vereceğiz.

Feodal Sosyalizme Yetmez ama Hayır

Öncelikle bir tarihsel olguyu saptamamız gerekir tarihte daha önce dinsel sosla bulanmış sosyalist hareketler olmuştur. Hatta bu hareketlerin kökeni Marksizmden daha eskidir. Ama bu hareketlerin feodal dönemde ilerici bir özelliği varken artık bu ilerici özelliği kalmamıştır. Çünkü bu hareketler dinin politik hayatta egemen aktör olduğu bir zamanda çıkmıştır ve zorunlu olarak dinsel bir renge bürünmüşlerdir ama o zamanın egemen devlet anlayışına göre Thomas Münzer’in büründüğü dinsel renk bu zamanın ateizmine denk düşmektedir. 

Bu yüzden Thomas Münzer’in zamanında Binyılcı hareketin üyesi olmak en ilerici eylemdir ve öyle kalacaktır. Fakat özellikle artık siyasal İslamın da Ortadoğu’da gerilemeye başlamasıyla birlikte dinsel bir renge boyanmış sosyalizm ne kadar gerçekçidir? Bunun gerçekçi olmadığı aşikardır. Ayrıca Marx ve Engels’in laflarına dogmatizmden dolayı değil de hiç değilse güncel konjonktürün tekrar Marx ve Engels’in dediklerine yaklaşmaya başlamasından dolayı kulak vermeliyiz yoksa bu zamanın yenilikçi dinle barışık sosyalist grupları da çok eleştirdikleri “ortadoks” hastalığına yakalanacağa benziyorlar.

“Hristiyanlığın çileciliğine sosyalist bir renk vermekten daha kolay şey yoktur. Hristiyanlık özel mülkiyete karşı, evliliğe karşı, devlete karşı çıkmamış mıdır? Bunların yerine yardımseverliği ve yoksulluğu, evlenmemeyi ve nefse eza etmeyi, manastır yaşamını ve kiliseyi vaaz etmemiş midir? Hristiyan sosyalizmi, rahibin, aristokrasinin kin dolu kıskançlığını takdis ettiği kutsal sudan başka bir şey değildir.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:82,Sol Yayınları)

Ayrıca biz sosyalist hareketi dini bir sosa buladığımız zaman zorunlu olarak dindeki bazı sorunlu yanları da edinmek ve kabul etmek zorunda kalmış oluruz. Örnek olarak karşı cinsle ilişkilerimizde dinsel önyargılarla davranmak zorunda kalabiliriz ve bu da bizim hayal ettiğimiz anlayışa terstir ekmeği eşit bölüşebilsek bile dinsel bir sosyalizmde toplumsal cinsiyet sorununu yeniden hortlatmış olacağımız çok nettir ayrıca sınıflar savaşımını din tarihinin bir uydusu durumuna da sokabilme tehlikemiz vardır ve bu Marksizmin kısıtlanması olacaktır. Bu gibi nedenlerden ötürü dini bir sosyalizm güncel konjonktüre uymamakta ve bugünün ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Ustalarımızın bu tehlikeye şöyle dikkat çektiklerini unutmayalım.

“Diğer insanlarla ilişkilerimizde salt insanca duygular duymamız olanağı, daha şimdiden içinde yaşamak zorunda olduğumuz, uzlaşmaz karşıtlık ve sınıf egemenliği üzerine kurulu toplum tarafından zaten yeterince bozulmuştur, bu duyguları bir din düzeyine yükselterek daha da fazla bozmamızın hiçbir nedeni yoktur. Ve aynı şekilde, halen özellikle Almanya’da geçerli olan tarih yazım tarzıyla, tarihteki büyük sınıf savaşımlarını kavramamıza zaten yeterince gölge düşürülmüştür, bir de sınıflar savaşımını din tarihinin basit bir eklentisi haline dönüştürerek bu kavrayışın büsbütün olanaksız kılınmasına hiç gerek yoktur.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:223,Sol Yayınları)

Cemaat ve AKP üzerine bir not

Yazıyı sonlandırırken daha yakın zamanlara gelirsek dinin sınıfsal yanını daha iyi anlayabiliriz. Cemaat hareketi adında aslında her dinsel hareketin olduğu gibi politik bir figür olan bir grubun kendi sınıfsal hizbine AKP tarafından yapılan saldırıdan sonra nasıl bir tutum aldığı ortadadır. Cemaat ne kadar dinsel bir oluşum olsa da ve halkın gözünde maddi bir dünyanın temsilcisi olmaktan öte ruhani dünyanın temsilcisi olsa da son çatışmalar Cemaatin maddi dünyanın radikal bir temsilcisi olduğunu açığa çıkarmıştır ve her dini harekete kısmet olmayan maskesi düşmüştür.

AKP’nin dershaneleri kapaması ile başlayan kavga birbirlerinin rant alanlarına müdahale ile devam etmiştir aslında bu olay dershanelerin kapanması olayından daha derindir iki farklı burjuva hizbinin asıl sorunu AKP’nin İran gaz endüstrisiyle kurduğu yakın ilişkidir AKP’nin bu ilişkileri Cemaatin sınıfsal çıkarlarıyla uyuşmadığından çatışma çıkmıştır. Yani çatışma dershane çatışması değildir bunun bir geçmişi vardır. Hatırlarsanız operasyonun 1 yıl önceden planlandığına dair bilgiler sızmıştır. Aslında Cemaati bir noktada tebrik etmek lazım 1 yıl operasyon hazırlayacaksın ve MİT’in ya da herhangi bir kurumun haberi olmayacak bu inanılmaz başarılı bir illegalitedir bu yüzden kendilerini bu konuda tebrik etmek lazım.

Bu demek değildir ki bu iki unsur bir daha anlaşmayacak eğer karşılarına güçlü bir sol muhalefet çıkarsa ya da bu iki unsur bu çatışmanın kendilerine çok zarar verdiğini düşünüp anlaşma yoluna giderse şaşırmamak lazımdır. Tarihten hatırlayalım Alman burjuvazisi 1848’de proleter hareketten korkup aristokrasi ile anlaşma yoluna gitmemiş midir? İşte bu yüzden Cemaatin AKP ile yeniden anlaşmasında şaşılacak bir yan yoktur. Fakat bu iki unsurun ille de anlaşacağına dair de bir yorum yapılamaz aralarındaki çatışma belli bir eşiği aşarsa bu iki unsurun anlaşması imkansızdır. Yani cevabı tarih verecektir diğer bütün yorumlar şu aşamada spekülasyon olmaktan öteye geçemeyeceği kesindir.


Fethullah Gülen’in daha önce yaptığı “firavun” tanımının kime gittiği çok nettir ya da okuduğu bedduanın hangi partiye söylendiği de çok nettir. Ama bize bugün çok net gelen bu olgu belki ileride anlaşılmayacaktır tıpkı hristiyanlıktaki 666 meselesinde olduğu gibi 666 geçmişte Neron’u sembolize ediyor idiyse. Günümüzde en azından belli bir kesim için Recep Tayyip Erdoğan’ı sembolize etmektedir. Erdoğan’ın Roma’yı mı yoksa kendini mi yakacağı ise güncel politikanın en önemli merak konusu olarak gözükmektedir.

17 Mart 2013 Pazar

Tarihsel ilerlemeye ne olursa olsun sahip çıkmalıyız


 Tarihsel ilerlemeciliğe karşı çıkmak, günümüzün en önemli vebalarından biridir. Tarihsel ilerlemeciliğin düşmanları bu düşüncenin güncel koşullara uymadığı için bırakılması gerektiğini düşünüyorlar. Bu olayı tarihsel ilerme karşıtları şöyle temellendirmektirler:

‘Tarihin düz bir çizgi halinde gitmediği ve bu bakış açısıyla olaylara yaklaşan kişilerin hataya düşmesinin nedeni ise gerçek ile kafalarındaki durumun farklı olmasından dolayı bir türlü dış dünyadaki hakikate ulaşamamalarından kaynaklanmaktadır.’

Tarihsel ilerlemenin düşmanları devam etmektedirler:

‘ Bize hep şöyle dendi kölenin durumuna göre serfin durumu daha iyidir çünkü sömürücü sınıfın öldürme hakkı yoktur. Serfe göre işçinin durumu daha iyidir çünkü angarya kalkmıştır ve artık karın doyurma gibi bir soruna da yoktur. Peki o zaman karın doyurma sorununun ortadan kalkmadığı Rusya’da devrim nasıl oldu? Neden ilerlemenin en fazla olduğu ülkede devrim olmadı?’

Rusya konusuna geri döneceğiz ama önce tarihsel ilerleme teorisinin yanlış anlaşılan noktalarını düzeltmek gerek. Marksizmin ustalarının tarihsel ilerleme teorisi sömürülen sınıfların hayatlarının daha iyi olmasına göre kurulmamıştır. Bu teori sömürülen kesimlerin, tarihin ilerlemesiyle daha çok baskı altına alınması ve hayatlarının daha zor geçmesi üzerine kuruludur. Aklımızda tutmamız gereken şey ise bu baskının ekonomik niteliği ile ilgili olan kısmıdır. Baskının artan yeri ekonomik sömürünün artması yönünde olan kısımla ilgilidir. Sömürücüler ekonomik baskıyı arttırırken taviz olarak konuşma özgürlüğü vs. tanımak zorunda kalmıştır. Yani bir yandan baskı artarken diğer yandan taviz verip toplumsal denge korunmak istenmiştir.

Örnek verirsek Roma’da köle çok pahalı bir şey idi iyi ve sağlıklı bir kölenin değeri günümüz parasıyla 100.000 dolar etmekteydi. Köle sahibi eğer kölesine zarar verirse çok ciddi para kaybetmiş olacaktı. Bunun yanında bir süre sonra bu yüksek maliyet, sistemi işlemez hale getirdi. Serfliğin çıkmasıyla kişinin alınıp satılması bitti onun yerine toprağa bağlılık ve angarya geldi. Böylece köleye ödenen ciddi maliyet ortadan kalkmış oldu. Onun yerine serfe taviz olarak bir miktar toprak ve ev lord tarafından verildi ve serfin can güvenliği temin edilmiş oldu. İşçilere gelirsek ev ve toprak verilmesi kalkarak işçilere maaş verildi ve bundan sonra işçi ev ve toprak almak için 30-40 sene çalışmak zorunda bırakıldı. Halbuki serfe bu otomatik veriliyordu. Bu gelişmeler işçinin yaşamını serfe göre daha yoksul hale gelmesine neden oldu. (Dikkat edilmesi gereken nokta ise biz burada tarihsel süreçleri çok genel bir şekilde ele aldık sadece tarihsel ilerleme mantığı anlaşılsın diye.) Tabi ki dikkat edilmesi gereken nokta köle ile serfin yaşamı arasında fark neredeyse çok azken bu farkın işçi ile serfin arasında uçurum halini alması artık sömürücü sistemlerin sonunu getirmektedir. Çünkü sömürü artmıştır. Engels’in şu sözlerine kulak verelim:

“―Ama konut sorununa geri döneli. Prudoncumuz Şimdi "hak kavramı"nı başıboş bırakmakta ve bize aşağıdaki dokunaklı hitabı sunmaktadır: "O pek yüceltilen yüzyılımızın bütün kültürü içinde, büyük kentlerde nüfusun %90'ından fazlası benim diyebileceği bir yere sahip olmayışı gerçeğinden daha korkunç bir saçmalık olamadığını ileri sürebiliriz. Manevi ve ailevi varlığın gerçek düğüm noktası, aile ocağı ve yuva, toplumsal girdapla silinip süpürülmektedir. ... Bu açıdan, vahşilerden çok gerideyiz. Mağara adamının mağarası, Avustralyalının kilden kulübesi, Hintlinin kendi ocağı varken, modern proletarya pratikte havada asılı durmaktadır." vb.. Bu acı yakınmada prudonculuğu tüm gerici biçimiyle buluyoruz. Modern devrimci proleter sınıfın yaratılması için, geçmişin işçisini toprağa bağlayan bağın kesilmesi kesinlikle zorunluydu. Dokuma tezgahının yanısıra küçük evi, bahçesi ve tarlasına sahip olan el dokumacısı, bütün acılara ve siyasal baskılara karşın, sessiz, halinden memnun "dindar ve onurlu" bir insandı; zenginlere, rahiplere ve devlet yetkililerine şapkasını çıkarırdı ve aslında tam bir köleydi. Önceleri toprağa zincirlenmiş olan işçiyi tümüyle mülksüz bir proleter, bütün geleneksel ayakbağlarından kurtarılmış, bir kuş kadar özgür  hale dönüştüren tam da bu modern büyük sanayidir; işçi sınıfı sömürüsünün sonal biçimi içinde, kapitalist üretim içinde alaşağı edebilecek biricik koşulları yaratan işte tam da bu ekonomik devrimdir.”(Engels,konut sorunu,sayfa:26-27,sol yayınları)

Anlaşılacağı üzerine tarihsel ilerleme teorisi, sömürülen sınıfların daha çok baskı altına alınıp, daha çok yoksulluk çekmeleri üzerine kuruludur. Hayatlarının giderek daha refaha kavuşması gibi bir şey söz konusu değildir. Aksine refahı elde etmek için baskıyı yok etmek gerekir mantığı vardır.Bu sınıfların en çok baskı altında olan unsuru proletarya olduğu için, bu zinciri yıkacak önderliğe hakim sınıf o olduğu için, sömürü sistemine o son verecektir.

Tarihsel ilerlemeciliğin düşmanları diyorlar ki:

‘ Feodal çağda da komünist oluşumlar oldu. Bunlara gerici deyip, feodalizmden kapitalizme ilerlemeyi bekleyelim demek ezilen kitlelere güvenmemektir ve bu kitleler isyan etse de kazanamazlar çünkü gerici niteliğe sahiptir diyor tarihsel ilerlemeciler. Biz bunu kabul edemeyiz.’

Tarihsel ilerlemeciliğin düşmanları yanılıyor. Feodal çağda hiçbir komünal oluşum gerici değildir. Aksine ilericidir. Başarısız olmalarının nedenleri o zaman mevcut olan sınıf sayısının fazlalığıdır. Bu söylenilen tarihsel ilerleme teorisine yapılan bir hakarettir. Hiç mi Engels’in Köylüler Savaşını okumadınız? Orada bu tarz oluşumlara hakaret mi var yoksa bunları kendi tarihsel koşullarında sahiplenme mi var?

“ Münzer bu öğretiyi çoğu kez, yeni felsefenin belli bir süre gizlenmek zorunda kaldığı hıristiyan cümle kuruluşları altında saklayarak öğretiyordu. Ama iyiden  iyiye  hérétique  (sapkın mezhepli) bir nitelik taşıyan düşünce, yazılarının her yanından fışkırır, ve Kutsal Kitap maskesini, bugünün birçok Hegel çömezinden çok daha az ciddiye aldığı görülür. Gene de, Münzer'i modern felsefeden üç yüzyıl ayırır. Siyasal öğretisi tastamam bu devrimci dinsel görüşe denk düşüyor, ve tanrıbilimi çağın dinsel görüşlerini ne kadar aşıyorduysa, o da varolan toplumsal ve siyasal ilişkileri o kadar aşıyordu. Münzer'in tanrıbiliminin tanrıtanımazcılığa yaklaşması gibi, siyasal programı da komünizme yaklaşıyordu, ve bir tek modern komünist tarikat, daha devrimin  öngününde bile, 16. yüzyılın "münzerci” tarikatlarının teorik cephaneliğinden daha zengin bir teorik cephaneliğe sahip bulunmuyordu.” (Engels, Köylüler Savaşı, sayfa:59-60,Sol yayınları)

16. yüzyılın başında, imparatorluğun çeşitli zümreleri: prensler, soyluluk, yüksek din adamları, ayrıcalıklılar, burjuvalar, halk ve köylüler, gereksinmeleri son derece çeşitli ve çelişik, karmakarışık bir yığın oluşturuyorlardı. Her zümre öbürüne karşı çıkıyor, ve bütün öbürleri ile, bazan açık, bazan kapalı, sürekli bir savaşım içine girmiş bulunuyordu. Birinci Fransız Devrimi çağında görülen, ve şimdi de, en ileri ülkelerde, gelişmenin daha yüksek bir evresinde saptanan, ulusun o iki büyük kamp biçimindeki bölünüşü, o zamanki koşullar içinde olanaksızdı. Bu bölünme,  hatta çok yaklaşık bir biçimde, ancak ve ancak, ulusun aşağı katmanı, yani bütün öbür zümreler tarafından sömürülen köylüler ve halktan kimseler ayaklandığı zaman olabilirdi. Eğer Alman ulusunun, feodal soyluluk, burjuvazi, küçük-burjuvazi, köylülük ve proletarya biçimindeki, gene de çok daha az karmaşık olan güncel bileşiminin, şu son iki yıl içinde ne kadar büyük bir karışıklık doğurduğu anımsanırsa, o çağdaki çıkarların, görüş ve özlemlerin karışıklığı kolayca anlaşılacaktır.” (Engels, Köylüler Savaşı, sayfa:43-44,Sol yayınları)

Görüldüğü gibi o zaman bir komünist devriminin olamamasının sebebi bu oluşumların “geri” olmasından değil, sınıfların fazlalığı ve bu mücadeleden dolayı zafer kazanmanın çok zor olmasından kaynaklanmaktadır.Ama asla imkansız değildi sadece bugüne oranla devrimi yaşatmak daha zordu. Tarihsel ilerlemecilik, sömürü düzeninin artışıyla proletaryanın sayısının artmasının sonucu olan insanların iki genel sınıf arasında toplanması(burjuvazi ve proletarya) ve  proletaryanın, ara sınıf olarak küçük burjuvazinin desteğini alabilirse ancak devrimi yapma şansı olduğunu belirtir. Devrimin önceki dönemlere göre neden kapitalist çağda mümkün olduğunu açıklayan tek şey budur.

Tarihsel ilerlemenin düşmanları diyorlar ki:

‘ Tarihsel ilerlemeciler şunu savunuyorlar: ezilenlerin isyancılığı ve devrimciliği ancak ezenlerin devrimciliğiyle birlikte olur. Bu yüzden burjuvazinin feodallerle olan savaşımını desteklemeliyiz ondan sonra kozlarımızı paylaşmalıyız diyorlar. Biz buna karşıyız’

Tarihsel ilerlemeye yapılan haksız eleştirilere bir örnek daha. Tarihsel ilerlemeciler ezenlerin devrimciliğinin yanında yedek unsur olmaya her zaman karşı çıkmıştır. Feodalizme karşı mücadelede, tarihsel ilerlemeci sosyalistler her zaman burjuva devriminin öncülüğünü ele geçirmek ve burjuva devrimini burjuvaziye rağmen yapmayı savunmuşlardır. Çünkü proletarya “kapitalizmin gelişmemesinden çektiği sıkıntıyı kapitalizmden çekmez” şiarıyla hareket etmiştir. Rusya’da burjuva devrimi burjuvaziye rağmen olmuştur.

Almanya’da burjuvazi halk hareketinden korkup aristokrasiyle işbirliğine gitmiştir. Fransız ihtilalinden sonra burjuvazi bırakın devrimciliği tarihteki  en adi işbirlikçi olmuştur. Gerçi artık bugün bir burjuva devrimine ihtiyaç yoktur çünkü artık feodalite kalmamıştır. ( Türkiye için tartışılıyor ama bence yoktur.) Buna rağmen tarihsel ilerleme teorisine yapılan haksızlıktan ötürü bu maddeyi de işledik. Bu konuda daha fazla bilgi için: (Karl Marx, Burjuvazi ve Karşı Devrim, Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği,Lenin Seçme Eserler Cilt:4, Sayfa:144)

Rusya konusuna geri dönersek tarihsel ilerlemenin düşmanları  şöyle diyor:

‘Neden devrim Almanya’da olmadı da Rusya’da oldu demek ki tarihsel ilerleme mantıklı bir şey değil.’
İnsan düşünmeden edemiyor Ekim devrimini yapan Lenin kadar ciddi bir tarihsel ilerlemeci olamamasına rağmen neden Lenin tarihsel ilerleme eleştirisi vermedi diye kendi kendime sormadan edemiyorum. Tarihsel ilerlemenin düşmanları Lenin’den daha mı zeki acaba? Böyle bir eleştiri ile tarihsel ilerlemenin haksız olduğu sonucu çıkmaz. Tarihsel bir bakış yapalım. 19.yy’da kapitalizmin en gelişmiş olduğu ülke İngiltere idi. Marx ve Engels İngiltere’de devrim olmayınca devrimin olduğu  ve İngiltereye göre daha az gelişmiş olan Fransa’ya (Paris Komünü) yöneldiler. Oradan da bir şey çıkmayınca Fransa’ya göre daha az gelişmiş Almanya’ya yöneldiler. Sosyalist devrim ise Almanya’ya göre daha az gelişmiş olan Rusya’da çıktı. Sonra devrim Rusya’ya göre daha az gelişmiş olan Çin’de çıktı vs.

Böyle bakınca bir linear hat çıkıyor. Sırf bu tarzda bile temellendirme yapılabilir ama ben böyle bir temellendirmeyi sağlıklı bulmuyorum. O yüzden bu konu üzerinde daha fazla duracağım. Lenin Ekim devrimi olduktan sonra tarihsel ilerlemecilik özeleştirisi vermedi ve Marxismi geliştirdi. Lenin Ekim devriminin ortaya çıkma nedenlerinden biri olarak:

“Kapitalist devletlerin eşitsiz gelişiminden dolayı kapitalist zincirin en zayıf halkasının olduğu yerde devrim olabilir.”

Demişti ve o zincir Rusya idi. Bunu da tarihsel ilerlemenin olmadığını söyleyerek yapmadı. Bunu “tarihsel ilerleme öyle bir gelişti ki eskiden o kadar derin olmayan eşitsiz gelişme kapitalist ülkelerde Marx’ın zamanına göre daha fazla derinleşti ve bu derinleşme de geri bir ülke olan Rusya’da devrim imkanını sağladı.” Diyerek yapmıştır. Ayrıca Marx bile geri kalmış bir ülkede bu tarzdan bir çelişkin doğabileceğini söylemiştir:

Demek ki, bizim anlayışımıza göre, tarihin bütün çatışmalarının kökeni üretici güçler ile karşılıklı ilişki tarzı arasındaki çelişkidedir. Ayrıca, bu çelişkinin, bir ülkede, çatışmalara neden olması için o ülkede aşırı ölçüde artmış olması da zorunlu değildir. Sanayileri daha çok gelişmiş ülkelerle rekabet, ticaretin gelişmesinin neden olduğu rekabet, hatta sanayileri daha az gelişmiş ülkelerde bile böyle bir çelişkinin doğmasına yeter.” (Marx-Engels,Alman İdeolojisi,Sayfa:95, Sol yayınları)

Sonuç olarak tarihsel ilerleme teorisi yukarıda değindiğimiz nedenlerden ötürü çürütülememiştir ve çürütülemez. Kronik gericilik yıllarında ortaya çıkan yeni dönemin yeni Marxismi diye bize yutturulmaya çalışılan yeni dönemin yeni revizyonizmine karşı bütün Marxistlerin dikkatli olması gerekmektedir. Kapanışı 

Wallerstein’ın şu lafıyla bitirelim:

“ Bütün bir tarihsel süreç, dişleri tek bir yöne doğru hareket eden ve sürekli iki adım yukarı çıkıp sonra bir adım geri gelen bir çark biçimini alır”( Wallerstein, Dünya sistemleri analizi, sayfa:58,bgst yayınları)

26 Temmuz 2012 Perşembe

Fransa'da İç savaştan Kapitalizmle Son Savaşa


Bugünlerde seçimlerden sonra oluşan demokratik bunalım belki proletaryanın 100 sene çalışsa zar zor yapabileceği şeyi neredeyse bir haftada yapmış bulundu.İnsanlarda ciddi ölçüde demokratik kurumlara güvensizlik ortamı sağladı belki bu güvensizlik önümüzdeki günlerde unutturulacak ve geçiştirilecektir fakat ilerde olabilecek toplumsal çalkantı dönemlerinde proletaryanın burjuvaziye karşı kullanması gerektiği çok önemli bir tarihi vaka olarak kalacaktır.tarih, burjuvazinin bu yalpalamasını yeri geldiğinde elindeki diğer örneklerle  birleştirip yüzüne vuracak ve bu vakalar burjuvazinin saltanatının düşmesinin tarihi haklılıklarından biri olarak kendini gösterecektir.Bu tarihi olayların yanında artık daha derine inmek ve bu güvensizliğin maddi temellerini su yüzüne çıkarmak gerekiyor. Bunun için dünya tarihinin mevcut sınıflara ilk defa güvensizlik duyup mevcut sınıfları bir süreliğine yerle bir etmeye kalktığı ilk deneyime dönmede katkı olduğunu düşünüp paris komününü ele alacağım.
Ama önce fukuyama adındaki burjuva yalancısının uydurduğu “tarihin sonu” safsatasının gerçek olmadığını çünkü devlet var olduğu sürece tarihin her zaman yeniden yazılmak zorunda olduğunu bugünde mevcut olan olaylar göstermektedir çünkü devlet bir baskı mekanizması olduğu için sırf kendi içindeki proleterleri ve yoksul köylülüğü ezmez aynı zamanda dünyanın diğer ülkelerindeki proleterleri ve yoksul köylülüğü de hizmetkarı olduğu kendi burjuvazisi adına ezmek için savaşır işte bu yüzden askere ve orduya ihtiyaç duyar Marx her savunmanın zorunlu olarak yeniden fethe ihtiyaç duyduğunu şöyle açıklamaktadır:

“Eğer sınırların askeri çıkarlara göre saptanmaları gerekseydi, toprak isteklerinin sonu gelmezdi, çünkü her askeri hat zorunlu olarak kusurludur, ve biraz daha toprak ilhak edilerek düzeltilebilir; ve üstelik, bu hat hiç bir zaman kesin ve denksever bir biçimde saptanamaz, çünkü her zaman yenilene, yenen tarafından zorla kabul ettirilmiştir, ve bunun sonucu daha o zamandan yeni savaşların tohumunu kendinde taşır. (fransada iç savaş sayfa:32)”.

Bu sözün doğruluğunu Libya operasyonu harfi harfine doğrulmaktadır.Peki proleterler burjuvazinin bu zenginliği için savaşmalımıdır kendini feda etmelimidir daha doğrusu proleterler ne yapmalıdır? Marx proleterlerin ne yapması gerektiğini şu şekilde açıklıyor:

“Açlıktan yarı-ölmüş ailelerini arkalarında bırakarak, kahraman orduların başlıca gücünü sağlamış olanlar, kırsal emekçilerle birleşmiş Alman işçileridir. Dışarda savaşlarla kırılan bu işçiler, ülkelerinde sefalet yüzünden bir kez daha kırılacaklardır.Bununla birlikte bizim yurtsever yaygaracılarımız onlara teselli makamında sermayenin yurdu olmadığını ve ücreti de uluslararası yurtsevmez arz ve talep yasasının belirlediğini söyleyeceklerdir. Bu koşullarda, işçi sınıfının kendi sözünü söyleme ve burjuva bayları kendi adına konuşturmama zamanı gelmemiş midir?”( fransada iç savaş sayfa:34).
Görüldüğü gibi görev bellidir.Görev proleterlerin, kendileri üzerine söz söyleme ve uygulatma  hakkına erişmesidir yani “proletarya diktatörlüğüdür” peki görev yerine getirilmezse ne olur? Bunun için tekrar Marx’a dönmekte fayda var:

“Uluslararası İşçi Birliğinin bütün ülkelerdeki kesimleri, işçi sınıfını eyleme çağırsın... Eğer işçiler görevlerini unutur, eğer hareketsiz kalırlarsa, bugünkü korkunç savaş daha da korkunç uluslararası çatışmaların hazırlayıcısından başka bir şey olmayacak ve her ulusta kılıç, toprak ve sermaye beylerinin işçiler üzerindeki yenilenmiş bir zaferine yolaçacaktır”.(fransada iç savaş sayfa:37)
Yani proleter kanı üzerine bulanmış bir burjuva diktatörlüğünden başka bişey olmayacaktır.bunun için proletarya kendi kanı üzerine de haksızlıkla kurulmuş bir diktatörlük yerine kendi emeğinin sömürülmesine karşı emek sömürücülerinin(burjuvazi) kanı üzerinde haklılıklar üzerine kurulmuş bir diktatörlüğü yani proletarya diktatörlüğünü kendi kurtuluşu için kurmaktan başka çaresi yoktur.bunun ilk örneği Paris komündür Marx bu zorunluluğu şöyle dile getirmiştir:
“Oysa, Paris işçi sınıfını, silahlandırmadan, onu gerçek bir güç olarak örgütleyip saflarını savaşın ta kendisi ile yetiştirmeden, Paris nasıl savunulabilirdi? Ama silahlandırılmış Paris demek, silahlı devrim demekti. Paris'in Prusyalı saldırgan üzerindeki bir zaferi, Fransız işçisinin Fransız kapitalisti ve onun devlet asalakları üzerindeki bir zaferi olurdu.(Fransada iç savaş sayfa:39).
Burjuvazinin yalancılığı da,riyakarlığı da işte tam bu noktada açığa çıkıyor.Burjuvazi sözde cumhuriyet yönetimi altında halkın isteklerine saygı duyacağı yerde çıktığı savaşın faturasını halka kesmek için parisi ilhaka kalkıyor ama önünde ciddi bir sorun var bu sorunu Marx’tan dinleyelim:

“Karşı-devrimin, gerçekte, yitirilecek zamanı yoktu. İkinci İmparatorluk, ulusal borcu iki katından çoğuna çıkarmış ve bütün büyük kentleri ağır bir biçimde borçlandırmıştı. Savaş, vergileri korkunç bir biçimde şişirmiş ve ulusal kaynakları acımaksızın kırıp geçirmişti. Yıkımı tamamlamak üzere, Fransız toprağı üzerindeki askerlerinden bir yarım milyonun bakımını, beş milyarlık ödencesini  ve geciken taksitlerin %5 faizini isteyen Prusyalı Shylock da orada idi. Hesap pusulasını kim ödeyecekti? Zenginliği kendilerine mal edenler, kendi başlattıkları bir savaşın giderlerini bu zenginlik üreticilerinin sırtına yüklemeyi, ancak cumhuriyeti zorla devirerek umut edebilirlerdi. İşte toprak mülkiyeti ve sermayenin bu yurtsever temsilcilerini, saldırganın gözleri ve yüksek koruyuculuğu altında, dış savaşa bir iç savaş, bir köle sahipleri ayaklanması eklemeye götüren şey, böylece Fransa'nın engin yıkımının ta kendisi idi. 
 Komplonun yolunu kapamak üzere, büyük bir engel vardı: Paris. Paris'i silahsızlandırmak, başarının ilk koşulu idi. Bunun sonucu Paris, Thiers tarafından, silahlarını teslim etmesi için uyarıldı.”(fransada iç savaş sayfa:48)(cumhuriyeti zorla devirirerek dediği paristeki proletarya diktatörlüğüdür).İşte bir burjuva cumhuriyetinin özellikleri açığa çıkmış bulunuyor sözde eşitlik ,sözde özgürlük ,sözde halkın kendini yönetmesi,sözde can güvenliği.Bakalım burjuvazi, köleliğe başkaldrımış köle olan proleterlerin kendi iktidarlarını devrimeye kalkınca ne yapıyor:
“Ulusal Muhafız kılığında yakalanan kendi jandarma espiyonlarının bile, üzerlerinde yangın bombalan ile yakalanan Sergents deville'lerin(polislerin) bile bağışlandıklarını öğrenir öğrenmez, Komünün misilleme üzerindeki buyrultusunun boş bir tehdit olduğunu anlar anlamaz, tutsakların yığınsal öldürülmeleri yeniden başladı ve sonuna değin ardı arası kesilmeden sürdürüldü. Ulusal muhafızların sığındıkları evler jandarmalarca çevrildi, üzerlerine (ilk kez olarak burada görünen) petrol döküldü ve yakıldı; yarı-kömürleşmiş cesetler, daha sonra Ternes'de kurulmuş bulunan gezgin Basın hastanesi tarafından kaldırıldılar”(fransada iç savaş sayfa:57).İşte riakarlık! sözde herkes için adalet,özgürlük bir anda tersine döndü.en azından komünizmin ustaları burjuvazinin uşakları gibi yalan söylemiyor açık yüreklilikle bize zulm edene zulm edeceğiz deme cesaretini gösteriyorlar işte Marx’ın görüşü
“Barışçıl bir gösteri ödlek bahanesi altında, ama gizlice öldürücü silahlar taşıyan bir çete, yürüyüş kolu biçiminde düzenlendi, yolu üzerinde rasladığı Ulusal Muhafız nöbetçi ve devriyelerini hırpalayıp silahsızlandırdı, ve: "Kahrolsun Merkez Komite! Kahrolsun katiller! Yaşasın Ulusal Meclis!" çığlıkları ile rue de la Paix'den (Barış sokağı) place Vendôme'a (Vendôme alanı) çıkan çete, nöbet bekleyen muhafız kollarını zorlamaya ve onların korudukları Ulusal Muhafız karargâhını baskınla almaya kalkıştı. Tabanca atışlarına karşılık olarak, gerekli uyarmalarda bulunuldu, ve bu uyarmaların etkisiz kalması üzerine Ulusal Muhafız generali ateş komutu verdi.” (fransada iç savaş sayfa:54-55) “Versailles'a doğru ünlü kaçan kaçananın taçlandırdığı o silahız gösteri için, amiral Saisset'in buyruğu altında toplanacak duruma geldiler. Thiers tarafından Montmartre'a gece hırsızlığı girişimi ile başlatılmış bulunan iç savaşı kabul etmekte gösterdiği tiksinti yüzünden, Merkez Komite bu kez, o sıralarda adamakıllı savunmasız bir durumda bulunan Versailles üzerine hemen yürümemek, ve böylece Thiers ile köylülerinin komplolarına bir son vermemekle kesin bir yanlışlık yaptı.” (fransada iç savaş sayfa:55-56).Görüldüğü gibi açık ve net hatta neden daha fazla baskı uygulamadın diye de mevcut yöneticilere sitem ediyor Marx.peki o zaman cumhuriyet ile krallık arasındaki ve proletarya diktatörlüğü arasında nasıl bir ayrım mevcut işte Engels’ten bunu dinleyelim
 “Ama, gerçeklikte, devlet bir sınıfın bir başkası tarafından ezilmesi için bir makineden başka bir şey değildir, ve bu, krallıkta ne kadar böyle ise, demokratik cumhuriyette de o kadar böyledir; bu konuda söylenebilecek en hafif şey, devletin, muzaffer proletaryanın sınıf egemenliği için mücadelede kalıt olarak aldığı, ve tıpkı Komün gibi, en zararlı yönlerini hemen budamaktan kendini alamayacağı bir kötülük olduğudur; yeni ve özgür toplumsal koşullar içinde yetişmiş bir kuşak, bütün bu devlet hurdasını başından savacak bir duruma gelinceye değin.” (fransada iç savaş sayfa 21).görüldüğü gibi cumhuriyetle krallık arasında baskı açısından fark yok proletarya diktatörlüğü ise devletin ortadan kalkması için kurulmuş bir ara devletten başka bişey değil.son olarak proleterler fransada iç savaştan kapitalizmle son savaşa kadar olan tarihsel sürecin bir parçası olmanın verdiği heyecanla birgün mutlaka gerçekleşecek olan proletarya diktatörlüğünün kendi hayatlarında gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin uyandırdığı derin merakla her sabah gözlerini o günün gelmesinin umuduyla açıyorlar.İşte marx’ın o umut veren sözleri “Doğrudan üreticilerin mülksüzleştirilmeleri, acımasız bir vahşetle ve en bayağı, en rezil, en küçültücü, en çirkin tutkuların dürtüsü altında gerçekleştirilmiştir. Tecrit edilmiş, bağımsız emekçi bireyin, deyim yerindeyse, kendi emek koşullarıyla kaynaşmasının sonucu olan özel mülkiyetin yerini, öbürlerinin itibari olarak özgür emeğinin, yani ücretli-emeğin sömürülmesine dayanan.kapitalist özel mülkiyet alır      Bu dönüşüm sureci, eski toplumu, tepeden tırnağa yeter derecede çözüp ayırır ayırmaz, emekçiler proletaryaya ve onlara ait emek araçları sermayeye çevrilir çevrilmez, kapitalist üretim tarzı, kendi ayakları üzerinde duracak hale gelir gelmez, emeğin daha geniş ölçüde toplumsallaşması, toprak ile diğer üretim araçlarının toplumsal olarak daha fazla sömürülen ve dolayısıyla ortak üretim araçları olarak geniş ölçüde kullanılan üretim araçları haline dönüştürülmesi ve özel mülk sahiplerinin daha fazla mülksüzleştirilmeleri yeni bir biçim alır. Şimdi mülksüzleştirilecek olan kimse, artık, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birçok emekçiyi sömüren kapitalisttir. Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin kendi içinde taşıdığı yasaların işlemesiyle, sermayenin merkezileşmesi ile gerçekleşir. Bir kapitalist, daima birçoklarının başını yer. Emek-sürecinin, gitgide boyutları büyüyen kooperatif şekli, bilimin bilinçli teknik uygulaması, toprağın yöntemli bir biçimde işlenmesi, emek araçlarının ancak ortaklaşa kullanılabilir emek araçlarına dönüştürülmesi, bütün emek araçlarının bileşik toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmasıyla sağlanan tasarruf, bütün insanların dünya pazarları ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, bu merkezileşme ya da birçok kapitalistin birkaç kapitalist tarafından mülksüzleştirilmesi ile elele gider. Bu dönüşüm sürecinin bütün avantajlarını sömüren ve tekellerine alan büyük sermaye sahiplerinin sayılarındaki sürekli azalmayla birlikte, sefalet, baskı, kölelik, soysuzlaşma, sömürü de alabildiğine artar; ama gene bununla birlikte, sayıları sürekli artan, kapitalist üretim sürecinin kendi mekanizması ile eğitilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının başkaldırmaları da genişler, yaygınlaşır. Sermaye tekeli, kendisiyle birlikte ve kendi egemenliği altında fışkırıp boy atan üretim tarzının ayakbağı olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, en sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla bağdaşamadıkları bir noktaya ulaşır. Böylece kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler” (karl marx, kapitalist birikimin tarihsel eğilimi,KAPİTAL CİLT:1 sayfa:781-782). O günü görenin biz olması dileğiyle yoldaşlar yazımı sonlandırıyorum.

ÖĞRENCİLİK ÜZERİNE


ÖĞRENCİLİK ÜZERİNE
Günümüzün en sorunlu kavramı dediğimizde herhalde “öğrenci bir küçük burjuvadır” kavramından daha iyi örnek bulunamaz diye düşünüyorum.Bu kavram bugünde kabul görmektedir fakat ciddi bir sorun ihtiva etmektedir.Bu sorun küçük burjuva kavramının derinliklerine inince ortaya çıkmaktadır ilk önce küçük burjuva olmanın iki kuralı vardır.1-kendi geçimini ranta dayalı olarak sürdürmek aynı zamanda küçük çapta emek sömürüsünden beslenmek 2- sistemle anlaşamadığı zaman(ki bu genellikle olan bir olgudur) burjuvazi ile proletarya arasında yalpalayan bir tutum takınmak iki sınıf arasında oradan oraya yuvarlanmak.İşte tam bu noktada sorun çıkmaktadır çünkü bunu öğrenci kavramına soktuğumuz kişilerin büyük kısmı bu yalpalamayı yaşamamaktadır bunun nedeni ailelerinin bağlı olduğu sınıflarlardır. Örnek bir şema yaparsak öğrenci küçük burjuvadır kavramının destekçilerinin şeması şudur: “büyük burjuva ailesinin çocuğu küçük burjuva,küçük burjuva ailesinin çocuğu küçük burjuva,yarı proleter ailesinin çocuğu küçük burjuva,proleter ailesinin çocuğu küçük burjuva” burada ki sorunlu kısım her toplumsal katmanın çocuğuna küçük burjuva denmesidir. Peki her katmandaki çocukların toplumsal gelirden faydalanma imkanları bir denebilir mi?Elbette ki denemez.Halbuki bir sınıf olması için  üç aşağı beş yukarı benzer yaşam koşullarına sahip olması gerekir bir büyük burjuva ailesinin çocuğu bmw x5’e binebilirken bir proleter ailesinin çocuğu 1 saat balık istifi gideceği otobusü beklemektedir. bu tezin birinci kırılma noktasıdır.Tezin savunucuları öğrencinin küçük burjuva olmasını öğrencinin çalışmadan hayatını sürdürmesine bağlarlar gelir oranını mühim görmezler.Fakat bir küçük burjuva olmak için sırf çalışmadan hayatını sürdürmek yetmez aynı zamanda proletarya ile büyük burjuvazi arasında da yalpalaması gerekir şimdi ailelere dönersek bir büyük burjuvazi ailesinin çocuğu proletarya arasında yalpalaması mümkün müdür?tek kelime ile hayır yalpalamaz aksine proletaryayı gelecekte sömürmenin ve bastırmanın yollarını arar.Diğer taraftan baktığımızda bir proleter ailesinin çocuğu burjuvazi arasında yalpalaması mümkün müdür?hayır kesinlikle mümkün değildir bir proleter ailesinin çocuğu rahat yaşam koşullarına ulaşmak için  kendini kurtaracak tek yolun sınıfların kaldırılması olduğunu bilir değil burjuvaziye kaymak değil onu yok etmek ister.İşte bu sebeplerden ötürü öğrenci küçük burjuva değildir.Küçük burjuva olabilecek temel koşullara sahip değildir çünkü öğrencilerin bir kısmı arasında değil aynı sınıftan olmak birbirleriyle ittifak yapacak kadar bile ortak yan yoktur.Peki öğrenci nedir?Öğrenci bağlı bulunduğu sınıfın ön aşamasıdır. Eğer öğrenci çok şanslı(proleter için sınıf atlama) yada şanssız(burjuva için sınıf düşme) değilse büyük ihtimalle ailesi ne ise o da o sınıftan olacaktır.bu yüzden olması gereken şema şu şekilde olmalıdır: “ büyük burjuva ailesi = proto-büyük burjuva(öğrenci),küçük burjuva ailesi = proto-küçük burjuva(öğrenci), proleter ailesi = proto-proleter(öğrenci).Son olarak bu konuyu Sovyetler Birliğinden örnekle bitirmek istiyorum.Sovyetler Birliğinde Stalin döneminde sınıfların kaldırılması başarılı olmuş ve burjuvazi mal mülk sahibi olarak ortadan kalkmıştı(konumuz burjuvazinin kaybettiği malı geri almak için yaptığı sınıf mücadelesi olmadığı için bu konuyu pas geçiyorum)malını geri almak için mücadele eden ailenin çocuğunu bir kenara koyarsak.Sovyet öğrencisi küçük burjuva mı idi?Ortak mülkiyetin olduğu bir üretim ilişkileri sisteminde bireysel mülkiyetin mümkün olmadığı bir üretim ilişkilerinde nasıl oluyor da Sovyet öğrencisi küçük burjuva olabilir? İşte tam bu yüzden “öğrenciler küçük burjuvadır” kavramı çökmüştür tutar yanı yoktur bu proleter aileden gelen öğrencilerin somut durumunu yansıtmamaktadır bu yüzden bir an önce bu kavram terk edilmelidir.