15 Nisan 2026 Çarşamba

Vladimir Putin: Rusya'nın Sosyalist Devlet Başkanı

 

Sömürge sisteminin yıkılması, hiç bir şekilde sömürgeciliğin tasfiye edildiği anlamına gelmez. Kapitalizm dışı kalkınma yolunu seçmiş ülkeler siyasal bağımsızlığın kazanılmasının ve sömürgeci rejimlerin yıkılmasının kendilerini sömürüden ve daha da şiddetlenen sistemli yabancı müdahalelerden kurtaramadığını çok iyi anlamış durumdadırlar. Emperyalizm günümüzde yıkılma sürecindedir. Emperyalizmin, bağımsız siyasal bir hat izleyen ülkelere, öznelere karşı giriştiği cezalandırma hareketlerine, askeri istilalarına veya saldırılarına rastlamadığımız tek bir yıl bile bulmak mümkün değildir. En son İran’a karşı girişilen ve başarısız olan emperyalist askeri müdahale bu sistemin çürümüşlüğünü gözler önünde sermiştir.

 

Bugün tarihsel gelişiminin içeriğini, yönünü ve özelliklerini esas itibariyle belirleyen artık emperyalizm değil, dünya sosyalist sistemi ve onun yanı sıra emperyalizme karşı ve sosyalist sisteme geçiş için savaşan öznelerdir. Bu güçlerin ortak amaçları, ortak görevleri olmasa bile hepsinin tek ortak düşmanı vardır: O da emperyalizmdir.

 

Günümüzde, emperyalist güçler tarafından dünyanın şu veya bu bölgesinde başlatılan sömürge savaşları, sadece yerel önemi olan olaylar olarak değerlendirmek çok büyük bir hatadır. Emperyalist saldırıların kurbanı olan üçüncü dünya devletleri ve halkları, çıkar ortaklığı açısından sosyalist devletlere bağlıdırlar. Bunun için günümüzdeki emperyalist müdahaleler savaşlar, bir uluslararası dünya savaşı yaratma tehlikesini de içinde taşırlar.

 

Emperyalizm, bu tarz askeri müdahalelerle sömürge durumundan kurtulmuş ülkeleri emperyalizme bağımlı kapitalist sistemin sınırları içinde tutmak, onların kapitalist olmayan yolla kalkınmaya girişmelerini engellemek ve böylece bu ülkelerin uluslararası tekelci sermayenin sömürü alanı içinde kalmalarını sağlamak istemektedir.

Ne var ki evdeki hesap çarşıya uymamakta eskisi gibi emperyalizmin siyasal sistemine katılmaktan vazgeçen birçok dünya devleti etkin bir anti-emperyalist politika izlemektedir. Küresel öneme haiz sorunların çözümünde kesin olarak emperyalizm dışı bir tavır almaktadırlar. Ne kadar birbirinden farklı görünseler de bu devletler ve halklar sosyalizmin alanı dahilindedirler.

Emperyalizmin güdümünde ilerleyen kapitalist sistemle ilişkileri kesin olarak kopartmış bu devletler ekonomik hayatlarında devletçilik biçimini kabul edip emperyalist kampın dışında varlıklarını devam ettirmektedirler. Gerileyen emperyalizm tarafından sürekli saldırılara maruz kalan bu ülkeler emperyalizmle antagonist bir çatışkı içindedirler. Bu devletler kendilerini emperyalist güçlerin sömürüsünden uzak tutmaya çalışmaktadır. Emperyalizmin kitabına uygun bir şekilde ilerleyen kapitalist ekonomi sistemi sınırları içinde kalındığı sürece sömürge boyunduruğundan kurtulamayacaklarının bilincindedirler. Bu yüzden önlerindeki iki seçenekten birini bu ülkeler seçmiştir. Ya ülkelerinin emperyalist güçlerce yağmalanmasına boyun eğecekler ya da bu güçlerle mücadele edip bu emperyalistleri püskürteceklerdir. Bu ülkeler boyun eğmeyi değil püskürtmeyi seçmişlerdir ve bundan geri dönüş artık yoktur. Bu tarz bir yolda yürüyen ekonomik/ulusal bağımsızlığı için her şeyi göze almış ülkeler sadece emperyalizme, sömürgeciliğe karşı olmanın yanında bir ölçüde de kapitalizme karşı olmak durumundadırlar.

“İçinde bulunduğumuz çağda iki tip devrim yaklaşımı ile karşı karşıya bulunuyoruz: Ulusal kurtuluş devrimleri ve sosyalist devrimler. Kapsamı gereği ulusal kurtuluş devrimleri, başından beri birçok durumda sadece emperyalizme ve feodal rejimlere karşı değil, fakat belli bir ölçüde de kapitalizme, yani işçi sınıfı öncülüğün de gerçekleştirilecek olan sosyalist devrimlerin de düşmanına yöneliktir… Öte yandan, genellikle sosyalist devrim tarafından gerçekleştirilecek olan bazı görevlerin ulusal kurtuluş hareketi süreci içinde ortaya atılmasının, hatta yerine getirilmesinin mümkün olmadığını ileri sürmek yanlıştır…Günümüzde ulusal kurtuluş devrimleri ile sosyalist devrimlerin görevlerinin çok daha sıkı bir şekilde birbirine karıştığı görülmektedir, çünkü kurtuluş hareketinin mantığı göstermektedir ki, başlangıçta ulusal kurtuluşu hedefleyen mücadele sonunda kesin olarak ulusal baskıyı doğuran sosyal sisteme, yani kapitalizme karşı yönelecekti.” (E. Jukov- A.İskenderov, Çağımızda Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Üçüncü Dünya)

 

Bu süreci eski tanımlamalar üzerinden açıklamak belli olguların göz ardı edilmesine sebep olacaktır. Bu yüzden kitabi olarak bilimsel sosyalizme uymayan bu tarz ülkeleri sosyalizmin dışında görmek ve kapitalist kamp içinde konumlamak oldukça hatalı bir yaklaşımdır. Her ulus kendine şu veya bu mücadele biçimini, kendi somut koşullarından ve ulusal devrimin gelişme düzeyinden hareket ederek seçmektedir. Haliyle  “ulusal sosyalizmin” alanı dahilinde varlığını sürdüren bu devletleri dünyadaki devrim sürecinden soyutlamaya kalkmak karşı devrimci politik hatta esir olmak demektir.

Nereden gelirse gelsin, hele özellikle sosyalist bloktan olursa, ulusal kurtuluş savaşını dünya devrim sürecinden soyutlayacak her türlü girişim, emperyalizmin oyununa gelmek ve anti-emperyalist cephenin birliğini zayıflatmaktan başka bir şey değildir.” (E. Jukov- A.İskenderov, Çağımızda Ulusal Kurtuluş Savaşları ve Üçüncü Dünya)

 

Yükselen Ulusal Sosyalizm Dönemi

 

Bu tarihsel dönüşümü anlamak için dünyayı iki kamp üzerinden düşünmemiz gerekir. İlk kampta emperyalizm vardır. Karşısında ise sosyalist kamp bulunmaktadır. Bu sosyalist kamp ise 20.yy’da alışık olduğumuz sosyalist kamptan oldukça farklıdır. Günümüzün sosyalist kampı bilimsel sosyalizmden ziyade “ulusal sosyalist” düşüncenin etkisi altındadır.

 

“Genel bir ifadeyle, günümüz dünya sosyalizmi, çeşitli sosyalist akım ve okulları ve farklı sosyalist güçleri içeren sentetik bir kavramdır. Sermayenin her şeye hükmetmesine karşı çıkmayı, emekçilerin çıkarlarını önemsemeyi ve kapitalizmin yerini almayı gerçekleştirmeyi savunmak dünya sosyalizminin ideolojik temelidir, keza sosyalizm peşinde koşan çeşitli sol ve merkez sol güçlerin temel oydaşmasıdır. Dünya sosyalist hareketinde, yalnızca Marksizmin rehberliğini savunan, Marksizmin temel ilkelerini kendi ülkelerinin somut gerçekleriyle birleştiren ve sosyalizm yolunda yürümeyi savunan ideolojik savlar ve devrimci pratikler bilimsel sosyalist sayılabilir; sosyalizme inandıklarını iddia eden demokratik sosyalist, ulusal sosyalist ve her renkten yeni sosyalist akım ve okullar ise her ne kadar kapitalizmi kınayıp kapitalizmin yerini almayı gerçekleştirmeyi savunsalar da çoğu Marksizmi benimsemez ve bu yüzden de bilimsel sosyalist olarak adlandırılamazlar.” (Çay Şangcin, Dünya Sosyalizmi)  

 

Kendi yolundan gitmek günümüz dünya sosyalist hareketinde evrensel bir olgudur. Sosyalist inşa modeli, tek modelden ziyade çeşitli özellikler taşıyan modellere doğru yapısal dönüşme girmiş durumdadır. Klasik Sovyet ve Çin modelinin dünya sathında olmaması sosyalist hareketinin yenilgisi değildir. Sosyalizm kendini farklı form ve değerler altında sürdürmektedir. “Ulusal sosyalizmin” etkisi altında olan ülkeler bilimsel sosyalist görüşe yakın toplulukların dolaysız müttefikleri ve dostlarıdır. Keza bu ülkeler ve öznelerle bilimsel sosyalizm arasında bir Çin seddi mevcut değildir. Hayatın şartları ve mücadelenin yoğunluğu bu ülkeleri bilimsel sosyalizm yolunu seçmelerine itebilir. Bundan dolayı günümüzün merkeziyetçi olmayan çok parçalı yapıda ilerleyen sosyalizm gerçekliğine saygı duymalı ve kitabi eleştirileri dostlarımıza yöneltmekten uzak durmalıyız. Bu dönemin alametifarikası salt 20.yy’ın kitabı sosyalizmine uymaması değil aynı zamanda çoğu “ulusal sosyalimin” alanı dahilinde olan ülkelerin kendilerini sosyalist olarak tanımlamamasıdır. Yeni dönemin başlıca sosyalist devletleri: Rusya, Çin ve İran’dır(bu ülkeler içinde sadece Çin kendisini resmi olarak sosyalist ülke olarak tanımlamaktadır). Bu ülkeler sermayenin her şeye hükmetmesine karşı çıkmakta, emekçilerin çıkarlarını önemsemekte ve emperyalizme içkin kapitalizmin yerine devletçiliği savunmaktadırlar. Bundan dolayı bu tarz ülkeleri sosyalist olarak tanımlamalı ve uluslararası ölçekte savunmalıyız. Bu ülkelerin zaferi sosyalizmin hanesine yazılırken yenilgileri ise emperyalist kampa yazılmaktadır.

 

Günümüz aşamasında, bu ülkelerin başlıca rollerinden biri, ulusal ve sosyal görevleri doğru bir biçimde yürütmekten ibarettir. Günümüzün sosyalist devletlerinde bir sınıfın diktatörlüğü söz konusu değildir. Birçok durumda, devlet, köylüler, milli burjuvazi, orta tabakalar ve aydınlar gibi bütün ulusal yurtsever güçlerin işbirliğini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu sınıfların veya sosyal güçlerin bloklaşması, devletin siyasal tabanını veya sınıfsal kökenini oluşturur... Bu durum, devletin çok büyük göreli özerkliği nedeniyle ekonomi içinde her geçen gün daha fazla önem kazanan devlet sektörünün hızla yaratılması ve siyasal, ideolojik ve kültürel gelişme sorunlarını düzenleyen çeşitli mekanizmaların kurulması sayesinde gerçekleşmiştir.

 

 

Rus tarihinde İki Ulusal Sosyalist Lider

 

Stalin dönemi Sovyet modelinin başlıca özelliklerini, yoğun (ekstansif) kalkınma tarzı, proleter tipi demokrasi ve hukuk anlayışının hakimiyeti, güçlü adam siyaseti ve istihbaratın iktidara ortak olması, paternalizm şeklinde tanımlayabiliriz. Keza Putin dönemi ortaya çıkan “Rusya’ya özgü sosyalizmin” başlıca özellikleri devletçi kalkınma tarzı, çok partili demokrasi, güçlü adam siyaseti ve istihbaratın iktidara ortak olması, halkçı popülizmdir.

 

Sosyalizm anlayışları birbirlerinden çok farklı olsa da emperyalizm, Putin ve Stalin’den aynı düzeyde nefret etmektedir. Bunun nedeni Stalin’in kendi tahayyül dünyasından bağımsız bir şekilde “ulusal sosyalizm” düşüncesinin oluşmasının maddi zemini yaratmış olmasıdır. Keza Putin’den bu kadar nefret edilmesinin sebebi de “ulusal sosyalizm” düşüncesini Rusya’da kalıcı hale getirmesidir.

 

Sovyetler Birliği 20.yy’da dünya devriminin kısa vadede gerçekleşmeyeceğini görmüş ve kendini yavaş yavaş bu gerçekliğe uygun bir şekilde yeniden düzenlemeye karar vermiştir. Lenin kitabi anlayışın eksikliğini şu sözleriyle ifade etmiştir:

 

Alman devrimi gidişi pek çok kimselerin düşündüğünden daha erken olacağını ummamıza izin verse bile, dünya sosyalist devrimi belki de yakında olmayacaktır.” (Lenin,İşçi ve Köylü İttifakı, Mosova Parti Militanları Toplantısı. Küçük-Burjuva Demokrasisine Karşı Proletaryanın Tutumu Üzerine Rapor,Sayfa:79,Sol yayınları).

 

Haliyle SSCB’nin önünde bundan sonra iki yol kalmıştı. Ya dünya emperyalist sistemiyle uyumlanacak ya da üçüncü dünya ülkeleriyle kader birliği yapıp kendi toprakları içinde sosyalizmi inşa etmeye girişecekti. Kitabi yaklaşımdan kopuşu ifade eden bu tutum klasik bilimsel sosyalist anlayışının yerine Sovyet tipi bilimsel sosyalist anlayışının ortaya çıkmasına sebep oldu.

“Tek ülkede sosyalizmin zaferi önermesini gerekçelendirirken, Stalin yoldaş tekrar tekrar, bu sorunun iki yönünün,iç yönünün ve uluslararası yönünün birbirinden ayırdedilmesi gerektiğine işaret etti. Sorunun iç yönü bakımından, yani ülke içindeki sınıfların karşılıklı ilişkileri bakımından, Sovyetler Birliği'nin işçi sınıfı ve köylülüğü, kendi burjuvazisini iktisadi bakımdan tamamen yenilgiye uğratılabilir ve tam sosyalist toplumu kurabilirdi… Bundan çıkan sonuç şuydu: Kapitalist iktisat sisteminin ortadan kaldırılması ve sosyalist iktisat sisteminin kurulmasında ifadesini bulan SSCB'nde sosyalizmin zaferi, buna rağmen, yabancı silahlı müdahale tehlikesi, kapitalizmi restore etme teşebbüsleri tehlikesi ortadan kalkmadıkça, sosyalizm ülkesi bu tehlikeye karşı bir garantiye hala sahip olmadıkça, nihai zafer olarak görülemezdi.”(Stalin,Eserler Cilt:15,sayfa310-311,İnter yayınları)

Sosyalizmin bir ülkede tam zaferi ve dünyadaki nihai zaferi ayrımı o dönemin kitabi bilimsel sosyalizmi anlayışına ters düşüyordu. Haliyle oldukça haksız bir şekilde Lenin ve Stalin dönemin önemli Marksist politikacılarının eleştirilerine maruz kalmışlardı. Halbuki doğru yaklaşıma sahip olan taraf dönemin klasik Marksist aydınları ve düşünürleri değil Sovyet tipi bilimsel sosyalizmi savunan taraftı. Bugünde Marksizm adına Çin’i, Rusya’yı, İran’ı sosyalist dünyadan aforoz etmeye kalkan bir avuç aklı evvelin yaklaşımının Marksizme ne kadar uzak olduğunu görmekteyiz. Gennady Zyuganov’un Rus Devlet Dumasındaki bir sorusunu Putin şu şekilde yanıtlamaktadır:

 

"Rusya Federasyonu Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkanı, Komünist Parti Devlet Duması grup lideri Gennady Zyuganov: Sayın Başkan,

 

Ve yeni stil ve fikriniz: çıkmaza mı girdi? Kapitalistler sadece çıkmaza girmezler. Çıldırıyorlar. Tek panzehir var çünkü kapitalizm sadece Nazizm, faşizm ve Bandera hareketlerini yaratıyor. Sosyalizmden başka hiçbir şey onu yenemez.

 

Bu nedenle bir sonraki konuşmanızda sosyalist hedefler belirlemenizi bekliyorum. Birleşik Rusya'nın bile destekleyeceğini düşünüyorum. Vyacheslav Volodin gülümsüyor, bu fikri beğendiğini görebiliyorum. Devlet Duması'ndaki ana konulardaki önemli oturumlara başkanlık eder. Son zamanlardakilerden biri, eğitim üzerine parlak bir oturumdu. Eğitim yasamızı herkes için uygulamaya hazırız...Toplumun konsolidasyonu ve desteği bugün ana konudur. Bandera'nın ve Amerikan küreselizminin destekçileri olan Nazizm'e karşı ortak bir mücadelede ulusal güvenliği ve birliği güçlendirme konusundaki adresinizi ve politikanızı destekleyeceğiz. Bu bir prensip meselesidir ve bizim tarihsel hayatta kalmamızdır.

 

Teşekkürler.

 

Vladimir Putin: Çok teşekkür ederim.

 

Rusya Federasyonu Komünist Partisi üyelerinin tam olarak bu pozisyona bağlı olduklarından şüphem yok. Sosyalist düşünceye gelince, bunda kötü bir şey yok. Bu fikri özellikle ekonomik alanda ete kemiğe büründürmeliyiz. Bazı ülkeler buna özünü vermiştir ve bu, piyasa düzenleme biçimleri vb. ile bağlantılıdır. Bu fikir oldukça etkili bir şekilde çalışıyor. Buna bakmamız gerekiyor.

 

Devletin katılımı ile ilgili olarak, ilgili tartışma bu katılımın kapsamı ve biçimleri üzerinde odaklanmaktadır. Devletin ekonomik faaliyetlerini nasıl düzenlemesi gerektiğini görmeliyiz. Bunu tartışmalarımız sırasında kesinlikle ele alacağız. Halkın ve ülkenin çıkarlarının tehlikede olduğunu idrak ederek bu çözümleri bulacağımızı düşünüyorum.

 

Çok teşekkürler."

 

Putin’in bu sözleri Rusya’ya özgü sosyalizmin olduğunun itirafıdır. Keza Rusya’da mülkiyetin, Batılı anlamda mutlak bir hak olmaktan ziyade, devletin bekası ve toplumsal düzen için "emanet edilen" bir araç olarak görülmektedir. Enerji, savunma ve teknoloji gibi kritik sektörlerde devlet tekelinin uygulanması, 2020 Anayasa değişiklikleriyle vurgulanan "sosyal devlet" anlayışı, "bireysel mülkiyet" haklarının toplumsal dayanışma ve kamu yararı lehine esnetilebilir hale gelmesine sebep olmuştur. Rusya Federasyonu'nun 2020 yılında halk oylamasıyla kabul edilen anayasa değişiklikleri, devletin sosyal rolünü güçlendirmeyi ve "sosyal devlet" ilkesini daha somut güvencelere bağlamış durumdadır. Bütün bu gelişmeler ışığında Rusya’da hakim ekonomik sistemin kapitalizm değil “Rusya’ya özgü sosyalizm” olduğunu söylemek zorundayız. Emperyalizm, Rusya’yı ne ekonomik savaşla ne de vekil gücü Ukrayna üzerinden yürüttüğü askeri zorla yolundan döndürememiştir. Rusya, emperyalizme biat etmek yerine siyasal/ekonomik bağımsızlığını savunmakta ve kapitalizm karşısında sosyalizmde ısrar etmektedir. Rusya’nın giderek bilimsel sosyalist düşünceye yaklaşması Rusya Federasyonu Komünist Partisi’yle iktidardaki Birleşik Rusya Partisi’nin birleşik bir siyasi yapı kurma girişimleriyle iyice gün yüzüne çıkmış durumdadır.

"Rus medya raporlarına göre, iktidardaki Birleşik Rusya ile Rusya Federasyonu Komünist Partisi (CPRF) arasında, geçici olarak "Ulusal Birlik Partisi" olarak tanımlanan birleşik bir siyasi yapının kurulması üzerine görüşmeler devam ediyor.

Görüşmeler, mevcut koşullarda siyasi bütünlüğü pekiştirme ve kurumsal istikrarı sağlama çabasının daha geniş bir parçası olarak sunuluyor; her iki partinin üst düzey isimleri arasındaki temasların son haftalarda yoğunlaştığı söyleniyor."(Mekanizma Haber)

 

İran’da Ulusal Sosyalizm

 

Keza İran’ı da aynı şekilde sırf İslami özelliklerinden dolayı sosyalist kamptan aforoz etme girişimleri de boşunadır. İran rejiminin mülkiyete bakışı, mülkiyetin mutlak sahibinin Allah olduğunu ve insanın sadece bir "emanetçi" olduğu inancına dayanır. Özel mülkiyet, İran'da Batı'daki gibi mutlak bir hak değil, toplumsal fayda ve dini yükümlülüklerle dengelenmiş bir "özel-kamu" ortaklığı olarak görülmektedir. Devrim sonrası ideoloji, servetin belirli ellerde toplanmasını engellemeyi ve "ezilmişlerin" (müstazafların) haklarını korumayı amaçlamaktadır.  Ayrıca Devrimden sonra stratejik endüstriler ve bankalar, yabancı hakimiyetini kırmak ve devlet kontrolünü sağlamak amacıyla millileştirilmiştir. ABD’yle yakın zamanda göğüs göğüse çarpışması da İran’ın anti-emperyalist politikada ısrarını göstermektedir. Bütün bu olgulardan sonra İran’ı sosyalizmin alanı dışında okumaya kalmak gerçeklikten kopmak demektir.

 

Ülkelerine özgü bir sosyalizm inşa etmek mevcut sosyalist ülkelerin oydaşmasıdır... Günümüz dünya sosyalizmi hakkında "parçaları birbirine ekleme" şeklinde yapıdan çalışmalar asla bir bütüne denk düşmez... Gelecek eğilimler açısından bakıldığında, bir sistemin ötekinin yerine geçmesi nihayetinde rekabette kimin galip geleceğine bağlıdır; üstün olan kazanır, zayıf olan elenir. "Sosyalizm Çin'de yıkılmadığı sürece dünyada daima ayakta duracaktır.” (Çay Şangcin, Dünya Sosyalizmi)  

 Sonuç Niyetine

Sosyalizmin yeni kaleleri Rusya, Çin ve İran’dır. Bu ülkeler yıkılmadığı sürece sosyalizm daima güncelliğini koruyacak ve ayakta olmaya devam edecektir. 21.yy’da sosyalizm zaferini ilan edecek ve dünya ölçeğinde egemen ekonomik bir sistem olacaktır.

25 Eylül 2025 Perşembe

Bütün İktidar KGB'ye

 

Bütün İktidar KGB'ye

İdeolojik temellerinden kopmanın sonucu sözde “devrimci” yayınlarının geldiği acınası durumda kendini belli ediyor. Rüzgarda sallanan yaprak misali en ufak bir esintide yalpalayan bu unsurların hazin sonu herkes için belli dersleri de içinde barındırıyor. Ölüyü diriltmemek adına(ölüyle polemik yaptığımız anlamına gelmesin diye) burada adlardan ziyade fikirlere değineceğiz.

Sakat fikre sahip bazıları için Leninizmin çıkış noktası köylü sorunuyken, bazıları için emperyalizmin güdümündeki bir “ulusal” hareketken, bazıları için de kötü bir işçicilik ve yarı mafyöz çeteci bir yapılanmadır. Takdir ederseniz ki zihni yönden efsunlanmış bu kişilere ve arkadaş çevrelerine yapacak bir şey yoktur. Gerçekle bağına ciddi ölçüde kaybetmiş bu sakat toplamın politik alanda üstünü çizerek değinmek istediğimiz konuya yavaş yavaş giriş yapalım.

Leninizmin alameti farikası ve çıkış noktasını birkaç kelimeyle özetlersek buna en uygun tanımın “iktidar sorunu” olduğunu görürüz. İktidar sorununu görmezden gelen, verili bir anda proletaryanın iktidarını ve diktatörlüğünü nasıl inşa edip muhafaza edilmesi gerektiği konusunda kafa yormayan hiçbir özne komünizmin politik alanına dahil olamaz.

Elbette Lenin’in iktidar, öncülük, devlet, proletarya diktatörlüğü üzerine yazıları ve pratik katkıları oldukça değerlidir. Ancak Lenin’de bile proletarya diktatörlüğü kavramı teorik olarak tam anlamıyla hakkıyla işlenmemişken. Günümüzde Leninist anlamda iktidar üzerine düşünmek oldukça önemlidir.

Bilimsel olarak diktatörlük kavramı, hiçbir şeyle sınırlanmamış olan, hiçbir yasayla, kesinlikle hiçbir kuralla engellenmemiş olan, doğrudan doğruya şiddete dayanan iktidardan başka bir anlama gelmemektedir. Bunun ötesinde söylenen her söz gevezeliktir.

"Siyasi egemenliği ele geçirmiş olan sınıf, bunu, ona tek başına sahip olacağı bilinciyle yapmıştır. Bu, proletarya diktatörlüğü kavramının içinde vardır. Bu kavram, ancak sınıf, siyasi iktidarı tek başına eline aldığını ve ne kendini, ne de başkalarını, 'tüm halktan çıkan, genel seçimlerden çıkan, tüm halk tarafından onaylanan' iktidar üzerine boş laflarla aldatmamayı bildiği zaman bir anlam kazanır.” (Bkz. Lenin, Bütün Eserler, C.24, s. 354)

İster kapitalizmle ister sosyalizm altında yönetilsin dünyadaki bütün ülkelerde iktidar bir sınıfın ya da belli sınıfların ortaklığı temelinde kurulmuş bir diktatörlük sistemidir. Son politik süreçte kitlelerin anlamakta zorlandığı hükümetin “yasalara uymamasının” nedeni de küresel mali oligarşik diktatörlüğün yereldeki bir uygulayıcısı olmasıdır. Bu gerçekliği kabul etmeden politika yapmanın imkanı yoktur.

Kapitalizm altında, sömürülen kitlelerin ülkenin yönetimine gerçekten katılması yoktur ve olamaz, çünkü en demokratik durumlarda bile kapitalizm koşulları altında hükümetler halk tarafından değil, tam tersine Rothschild ve Stinnes, Rockefeller ve Morgan'lar tarafından kurulduğundan, tek başına bu bile, kapitalizm koşulları altında sömürülen kitlelerin ülkenin yönetimine gerçekten katılmasının yokluğunu tanıtlamaya yeter. Kapitalizm altında demokrasi, kapitalist bir demokrasidir, sömürülen çoğunluğun haklarının kısıtlanmasına dayanan ve bu çoğunluğa karşı yönelen, sömürücü azınlığın demokrasisidir.”(Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:50)

 

Politika, devrimin programını ve stratejisini verili bir aşama temelinde proletaryanın ana darbesinin doğrultusunu saptamak ve gücünü uygun bir şekilde mevzilemek(ana ve ikincil yedek güçler) için yapılır. Politik hareketlerin kabarış ve alçalmalarını takip etmek bu süreçte son derece önemlidir. Nasıl ki savaş halinde olan ordu, yenilmek istemiyorsa, deneyimli bir kurmay heyetinden vazgeçemezse, politik iktidarı eline geçirmek isteyen/ya da elinde tutan bir sınıfta ordudaki gibi bir kurmay heyeti kurmak zorundadır.  Amansız düşmanlarının pençesinde yok olmak istemeyen bütün sınıflar böyle bir kurmay heyetine tarihte ihtiyaç duymuşlarıdır. SSCB için bu kurmay heyet devrimci parti yani SBKP’de vücut bulmuştur. Teoride ve yazınsal alanda “proletarya, öncü partisi altında diktatörlüğünü gerçekleştirir”. Şiarı neredeyse herkes tarafından kabul görmüştür lakin bu süreç derinlemesine, dikkatli ve sorgulayıcı bir gözle incelendiğinde gerçeğin biraz farklı olduğunu görüyoruz. SBKP(bu adı almadan önceki bütün adları dahil) öncülük görevini KGB’yle(bundan önceki bütün adları dahil) paylaştığını ve fiiliyatta “bütün iktidarın Sovyetlerde” olmadığını kabul etmemiz gerekir.

 

Lenin’in İktidar ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Girmekten Kaçındığı Alanlar

 

"Proletarya diktatörlüğü", emekçilerin öncüsü proletarya ile, emekçilerin proleter olmayan çok sayıdaki katmanları (küçük burjuvazi, küçük mülk sahipleri. köylülük, aydınlar, vb.) arasındaki, ya da bunların çoğunluğu arasındaki sınıf ittifakının; sermayeye karşı ittifakın, sermayeyi tamamen devirmek, burjuvazinin direncini ve onun restorasyon girişimlerini tamamen bastırmak amacıyla bir ittifakın, sosyalizmin kesin kuruluşunu ve sağlamlaştırılmasını amaçlayan bir ittifakın özel bir biçimidir.(Bkz. Lenin, Bütün Eserler, C.24, s. 311, Rusça)"

 

Siyaset bilimin genel kabulüne göre: “Diktatörlük, bir sınıfın başka bir sınıfla ittifakı değildir.” Lenin burada proletarya ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü yerine direkt ‘Proletarya Diktatörlüğü’ kavramı altında bu kavramın bir sınıf ittifakı altında olduğuna değiniyor. Zamanında SBKP içinde de kafa karışıklığına neden olan bu tartışma Stalin’in çok hoşuna gitmemiştir. Bu sorunu çokta temellendirmeden şu sözlerle kapatmayı Stalin tercih etmiştir:

“Proletarya diktatörlüğünün bu formülasyonunun tamamen arkasındayım, çünkü inanıyorum ki bu formülasyon, Lenin'in az önce aktarılan formülasyonuyla tamamen çakışmaktadır.”(Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:157)

 

Parti içinden gelen baskılar sonucu Stalin, Lenin’de ‘Proletarya diktatörlüğü’ konusunda birbiriyle çelişen görüşler olduğunu ve bazı yazılarında Parti Diktatörlüğü tabirini kullandığını şu alıntısıyla kabul etmektedir:

“Ve beşincisi ise, Lenin Derlemesi, cilt lll'te "Tek Parti Diktatörlüğü" ara başlığı altında yayımlanmış olan, proletarya diktatörlüğüne ilişkin bir plan taslağıdır...Bütün bunlar neyi gösteriyor? Şunları: a) Lenin'in, "Parti diktatörlüğü" formülünü kusursuz ve tam saymadığını, bundan dolayıdır ki, bu formülün Lenin'in yapıtlarında pek seyrek olarak kullanıldığını gösteriyor.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:181)

 

İşin ilginç yanı verili tartışmada Lenin’e laf söyletmemek için Stalin de “Parti Diktatörlüğü” fikrini kabul ediyor:

Bu anlamda, proletarya diktatörlüğünün, özü itibarıyla proletaryanın öncüsünün "diktatörlüğü", proletaryanın temel önder gücü olarak Partisinin "diktatörlüğü" olduğu söylenebilir.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:164)

 

Stalin bu tartışmada yanlış bir politik tutum takınmamıştır. Politik olarak devrimci çizgide SBKP’de mücadele eden Stalin’e yüklenmek yerine sorunun neden kaynaklandığını anlamamız gerekmektedir. Bu sorun öncülük ve diktatörlük üzerine hakikatin gizlenmesinden kaynaklanmaktadır.

 

Bütün İktidar Gerçekten Sovyetlerde mi?

 

Kont Strutynsky'nin anılarında, I. Nikolay'ın Puşkin'e hitaben söylediği şu sözlere yer verir:

"Rusya gibi bir ülkede... iktidar birleştirici, uyumlu, eğitici olmalı ve uzun süre... otokratik kalmalı... ki Tanrı tarafından bahşedilmiş bir mutlak güç olarak görülsün... Tüm lise ve lise öğrencilerinin cumhuriyetçi hayalleri, üniversite dersliklerinin acemi düşünürleri! Görünüşte görkemli ve güzeller; özünde ise acınası ve zararlılar! Cumhuriyet bir ütopyadır... ...sonuçta her zaman diktatörlüğe yol açar... Bir ülkenin gücü, iktidarın yoğunlaşmasında yatar; çünkü herkesin yönettiği yerde, kimse yönetmez.”

Tarihin yüz karası figürlerinden biri de olsa I. Nikolay’ın hakkını vermemiz gerekir. Kendisi kesinlikle bilimsel düzeyde siyasetten anlayan biridir. Günümüzde I. Nikolay kadar entelektüel derinliği olan kişiler karar verici mekanizmalarda yer almamaktadır. Nikolay’ın Cumhuriyet konusundaki sözleri oldukça gerçekçidir. Günümüzde tabandan demokrasi kisvesi altında ortaya çıkan sağcı ve karşı devrimci görüşlerin anlamsızlığını I. Nikolay oldukça iyi bir şekilde tespit etmiştir.

Haliyle bir iktidar ya da diktatörlük, STK’lar, Demokratik Kitle Örgütleri, Sivil Toplum vasıtasıyla icra edilemez. Bunun tersini kabul etmek politik olarak sağda konum almak demektir. O zaman Sovyetlerin politik olarak neye karşılık geldiğini Stalin’in sözleriyle açıklayalım:

Sovyetler, ve bu örgütleri çevreleyen ve onları halkla bağlayan, kendiliğinden ortaya çıkmış çok sayıdaki, emekçilerin kitle dernekleridir. Sovyetler kent ve kırdaki tüm emekçilerin kitle örgütleridir.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:161)

 

Proletarya diktatörlüğü sistemindeki görevi “volan kayışı” ve “kaldıraç” olan kurumların iktidar olamayacağı tartışmaya açık bir konu değildir. Görevi öncüye güvenmek ve onaylamak olan kurumlara erklik atfetmek oldukça anlamsızdır.

 

“Yani: Partiyi -herşeyden önce üretim alanında- sınıfla bağlayan proletaryanın kitle örgütü olarak sendikalar; Partiyi, herşeyden önce devlet yönetimi alanında emekçilerle bağlayan emekçilerin kitle örgütleri olarak Sovyetler...proletarya diktatörlüğü sisteminde temel önder güç olarak Parti - işte genel olarak "diktatörlük mekanizması"nın, "proletarya diktatörlüğü sistemi"nin tablosu budur. Temel önder güç olarak Parti olmaksızın, az buçuk istikrarlı ve sağlam bir proletarya diktatörlüğü mümkün değildir.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:163)

 

Bu anlamda, proletarya diktatörlüğünün, özü itibarıyla proletaryanın öncüsünün "diktatörlüğü", proletaryanın temel önder gücü olarak Partisinin "diktatörlüğü" olduğu söylenebilir.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:164)

Bu vesileyle Lenin’in bazı yazılarında neden Parti Diktatörlüğü kavramını tercih ettiğini bir kez daha görüyoruz. Parti her ne kadar proletaryadan çıkmış ve onun en bilinçli azınlığı olsa bile iktidarı kendi sınıfdaşlarıyla paylaşmamaktadır. Parti, Proletarya adına yönetse bile iktidarın kudretini geniş proleter kitlelerle paylaşmamaktadır. Lenin teorik çözüm olarak “bunlar karşı karşıya konacak şeyler değildir” demektedir.

"Tek başına sorunun konuluşu bile", 'parti diktatörlüğü mü yoksa sınıf diktatörlüğü mü, önderler diktatörlüğü mü (Partisi mi) yoksa kitle diktatörlüğü mü(Partisi mi), inanılmaz ve umarsız bir düşünce karışıklığının kanıtıdır... Kitlelerin sınıflara bölündüğünü;... sınıfların, genelde ve çoğunlukla, en azından modern uygar ülkelerde siyasi partilerce yönetildiğini; siyasi partilerin kural olarak, en otoriter, en nüfuzlu, en deneyimli, en sorumlu görevlere seçilmiş olan, lider diye adlandırılan kişilerden oluşan az çok kararlı gruplar tarafından yönetildiğini herkes bilir ... Kitle diktatörlüğüyle önderler diktatörlüğünü karşı karşıya koyacak kadar ileri gitmek, gülünç bir zırvadır ve bir budalalıktır." (Lenin Seçme Eserler, Cilt 10, Sayfa:96-97)

Stalin bu konuda daha da radikal bir tutum takınarak önderler diktatörlüğünün bile sorun olmayacağına değinmiştir:

“Proletarya diktatörlüğü, ne Parti tarafından önderlik edilmesiyle ("diktatörlük"), ne de önderler tarafından önderlik edilmesiyle ("diktatörlük") çelişmez.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:179-80)

Görüldüğü gibi SSCB’de bütün iktidar Sovyetlerde değil Partidedir. Şeytanın avukatlığını yaparak bir soru daha sorulalım? SSCB’de bütün iktidar Parti’de olmayabilir mi?

 

Bütün İktidar Aslında Kimde?

 

Bu soruya yanıt vermek için düşmanlarımızdaki duruma bir göz atmamız gerekmektedir. Emperyalist kamp içinde mali oligarşi diktatörlüğünü burjuva parti ve teknokratik politikacılar aracılığıyla icra etmez. Bir vitrin gibi halkın önüne atılan bu “oyuncuların” karar verme mekanizmalarında bir ağırlığı yoktur. Tek görevleri promterdan metin okumak olan bu hatipleri güç olarak lanse etmek çok büyük bir hatadır. Emperyalist kampta politik iktidar ve hükümet, kampa dahil olan istihbarat servisleridir. İktidarlarını seçim, burjuva parti, siyasal figürler arkasına gizleyen bu sinsi yapılar emperyalist kampta politik iktidarın gerçek sahipleridir.

"İstihbarat ne bilim ne de sanattır. İstihbarat pratik, analitik, görsel zekânın ve entelektüel kapasitenin sıklıkla ve mecburen kullanıldığı, hem haber toplama hem de haber analiz faaliyetlerinde zaman içinde edinilen melekeler ve ustalıkla başarının ortaya konulduğu bir profesyonel meslektir… İstihbarat servisleri, bağlı olduğu devletin stratejik istihbarat ihtiyacını karşılamak için, kısa-orta-uzun vadeli stratejik analiz üretmekle görevlidir. Bu amaç doğrultusunda, bir istihbarat servisi, karar vericiler için bölgesel ve küresel gelişimleri yakinen izler, toplumsal dinamikleri tahlil eder, birbirinden bağımsız görünen olaylar arasındaki nedensellik bağını ortaya çıkararak öngörüde bulmaya çalışır Stratejik istihbarat üretilmek istenen sorun veya vaka ile ilgili olarak saha tecrübesi olmayan ve konusuna hakim olmayan bir personelin, hatalı analizlere bulunması oldukça olasıdır. Siyasi karar vericilerin, ulusal güvenlik ile ilgili alacakları kararlar hayati niteliğe sahiptir. Bu nedenle karar verici, en isabetli kararı verebilmek için doğru, güvenilir ve vereceği kararlar ile ilgili yol gösterici nitelikte bilgiye ihtiyaç duyar. İşte bu tür hassas kararların alınması noktasında, stratejik istihbarat, devlet yöneticilerinin ihtiyaç duyduğu söz konusu tüm hassas bilgiler bütünü olarak kabul edilebilir... Bu itibarla Kent, stratejik istihbaratı; "politika yapıcılar ve karar alıcıların rakip ve dost devletlere karşı, kendi politika ve taahhütlerine, zarar vermeyecek şekilde sürekli sahip olunması gereken bilgi türü" şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımda karar vericiler için kendi devletlerinin yanı sıra müttefiklerinin de çıkarları için en isabetli kararların almasını sağlayacak olan bilgiye sürekli olarak sahip olunması vurgusuna dikkat çekmekte fayda bulunmaktadır." (Ali Burak Darıcılı, İstihbarat 101)

Siyasal karar vericiler için bilinmezliği ve tehlikeyi azaltmak için ‘entelektüel’ faaliyete girişen bu meslek erbapları ‘zekalarını’ ön plana da koyarak politik satha müdahil olmaktadırlar. Yukarıda alıntısını verdiğim akademisyenin formülasyonu içinde politik alana dahil kısımlar bulunmaktadır. Haliyle istihbarat servisleri emperyalist kampta siyasal karar vericilere yardımcı olmak maskesiyle politikacıları yönetmektedir. Emperyalist kampta politikacılar istihbaratçıların kuklasıdır. Emperyalist kamp politikacılarının kitap okumaktan bile aciz olduğunu biliyoruz. Verdikleri röportajlarda “kitap değil onların özetlerini okuyorum” diyecek kadar hayattan kopuklar. Bir kitap okuma iradesine sahip olmayandan politik iktidara sahip olmasını beklemek gülünç bir durum olacaktır.

 

Emperyalist kampta durum böyleyken sosyalist kampta durum nitelik açısından oldukça farklıdır. Sosyalist kampta iktidar Öncü Parti ve sosyalizme adanmış istihbarat servisi arasında paylaşılır. Paylaşımdaki kuvvet dağılımı verili ilişkiler içinde belirlenir. Lakin tarihten edindiğimiz bilgiler ışında KGB ve öncellerinin politik iktidardaki etkisi partiden her zaman daha güçlü hissedilmiştir. Bundan dolayı ‘bütün iktidar KGB’ye’ sloganı ‘bütün iktidar Sovyetlere’ şiarından binlerce kez daha doğrudur.

KGB’nin Olmadığı Yerde Komünizm Olmaz

Hayat çoğunlukla kitabi olanla birebir uyuşmaz. Teorik önermelerimiz pratik tarafından sınanır ve ummadığımız şekilde değillenebilir. Teori ve pratik uyuşmazlığın görüldüğü örneklerden biri de “öncü parti” anlayışıdır. Parti, pratiğin acımasız okulundan edindiği bilgiyle öncülüğü kendi başına yapamayacağını gördü. Bunu SBKP örneğinde incelememiz için devrimin en başına dönmemiz gerekmektedir. Sovyet Rusya iç savaş ve sonrasında ölümcül sorunlarla karşılaştı ve bunları çözmek için girişimlerde bulundu. Normal bir devletin atlatamayacağı sorunları(emperyalist işgal, açlık, karşı devrimci ayaklanmalar, hükümet ortaklarının ihaneti, gerici ulusal hareketler, sabotaj, vurgunculuk vb.) oldukça kısa bir sürede çözmesi gerekti. Bütün bu olağanüstü durumda Parti bu tarz sorunlarla ilgilenmesi ve çözmesi için Çeka’yı kurdu. “Sosyalist Anayurt Tehlikededir!” kararnamesiyle göreve başlayan Çekistlerden sosyalist ideolojiye hakim olması bekleniyordu.

"Dzerjinski, bu örgütün saflarını ideolojik olgunlukta ve kendini adamış insanlarla sıklaştırmaya gayret ediyor ve siyasi farkındalığın artırılması ihtiyacına vurgu yapıyordu." (Bir Devrim Kahramanı Feliks Dzerjinski, Yazılama Yayınları)

"Hayatının sonuna dek Veçeka-OGPU'nun (Devlet Siyasi Dairesi) başkanı olarak kaldı. Oradaki görevini, yıllarca başka önemli Parti, hükümet ve siyaset görevleri ile birleştirmişti...Dzerjinski Parti ve hükümet çalışmalarının başka önemli dallarında da öncülük etmişti. Emperyalist savaşta ve İç Savaş'ta büyük hasar gören ulaşım sisteminin yeniden inşasına ve sanayileşmenin ilerlemesine olan katkıları paha biçilmezdir. Bu "ilk Çekalı", barış yıllarında ekonominin en seçkin idarecilerinden biri oldu. Dzerjinski'nin adı yeni sosyalist toplumdaki ilk büyük fabrikaların yapımıyla ve pek çok önemli maden kaynağının keşfedilip çıkarılmasıyla birlikte anılmaktadır. Sovyet traktör yapımının, tarım makinesi yapımının, Sovyet endüstrisinin kimya, radyoteknik, savunma, uçak ve diğer dallarının temelinin atılmasında yer aldı ve ülkenin ekonomi ve savunma yeteneğinin geliştirilmesine önemli katkılarda bulundu." (Bir Devrim Kahramanı Feliks Dzerjinski, Yazılama Yayınları)

Görüldüğü gibi KGB’nin önceli Çeka ve OGPU bir zor aygıtından öte görevler üstlenmiştir. Görev yetki alanı salt politik alana dahil olmaktan öte ekonomik alanı da kapsamaktadır. Öncü Partinin çok ötesinde bir uzmanlığa ve bilgiye sahip Çekistler haliyle gücünü Parti üstünde de göstermişlerdir. Lenin, Çeka’nın hakkını temsil ederek bu istihbarat servisinin ‘proletarya diktatörlüğünün doğrudan uygulayıcısı’ olduğunu söylemiştir. Lenin Çeka hakkındaki görüşüyle üstü kapalı bir şekilde iktidarı ve öncülüğü Çeka(siz ona KGB deyin) paylaştığını kabul ediyordu.

 

“Lenin şöyle konuştu: "Bizim için önemli olan Çeka'nın proletarya diktatörlüğünü doğrudan uygulamaya koymasıdır ve bu açıdan bakıldığında çalışmaları çok ama çok değerlidir. Halkı kurtarmanın, sömürücüleri zor yoluyla bastırmaktan başka yolu yoktur. Çeka'nın yaptığı şey budur ve bunun altında proletaryanın çıkarları yatmaktadır…Lenin, Aralık 1921'de yapılan Dokuzuncu Tüm Rusya Sovyetler Kongresi'ne sunduğu raporda, sosyalist bir devlette devletin güvenliğinden sorumlu bir organın daimi varlığına duyulan ihtiyaç üzerine önemli bir teorik tezi formüle ediyordu: "Dünyada sömürenler var olduğu sürece... böyle bir kurum olmadan işçi sınıfının iktidarı hayatta kalamaz."

" (Bir Devrim Kahramanı Feliks Dzerjinski, Yazılama Yayınları)

Dzerjinski, Çeka’nın öncülüğü Partiyle paylaşması gerektiğine aşağıdaki naif sözleriyle değinerek bunun resmiyete bürünmesi gerektiğini bildirmiştir:

"Dzerjinski, Çeka'yı, karşıdevrimle mücadelesinde Parti'nin güvenilir bir yardımcısı yapmaya çalışmıştır. Şöyle söylemiştir: "Çeka, bir Merkez Komitesi organı olmalıdır." (Bir Devrim Kahramanı Feliks Dzerjinski, Yazılama Yayınları)

 

Bu öncülük paylaşımı SSCB’de ilk kurulduğu andan yıkılışına kadar devam etmiş ve Parti kadrolarındaki nitelik kaybından ötürü öncülük bayrağı neredeyse KGB tarafından tek başına taşınmıştır. Günümüzde Rusya Federasyonuna bakıldığında öncülük konusunda değişen çok bir şey olmadığı görünmektedir. Dzerjinski’nin devamcıları güçlerini politik alanda hissettirmeye devam ediyorlar. Ne emperyalist kampta olan ne de kitabi bir şekilde kapitalist olan Rusya Federasyonu geçmişten gelen zengin birikimiyle kendisini teorik bir kalıba koymaya çalışanları geçmişte olduğu gibi bugün de zorlamaktadır. Büyük sanayi mülkiyetine dayalı bir istihbarat diktatörlüğü olduğunu söylemek hatalı bir değerlendirme olmayacaktır. Rusya Federasyonunda yüksek katlardaki balkonların dili olsa istihbarat orkestrasının çizdiği sınırların dışına çıkan gruplar ve sınıfların halini anlatsa diye arada düşündüğümüz oluyor.

 

İstihbarat organizasyonlarının bir diktatörlüğün kurulması ve devamı üzerindeki pozitif etkisi tartışmaya açık bir konu değildir. İktidara gelmek isteyen her sınıf politik iktidarı fethetmek amacıyla çıktığı yolun başında bir istihbarat örgütüne sahip olmalıdır. Aksi takdirde politik satha etki etmesi ve iktidarı ele geçirmesi günümüz koşullarında imkansızdır. Dünyanın neresinde olsun bir Marksist örgüt partisine bağlı ve onla öncülük görevini paylaşmadığı bir istihbarat örgütüne sahip olmadığı sürece devrim yapma şansı bulunmamaktadır. Bu önerimi oldukça radikal bulanlar elbette olacaktır lakin Mao’nun kızıl üs bölgeleri kurup gerilla savaşına başlaması da dönemin Marksizm anlayışına ve kitabi bilgi setinin ötesinde bir duruma karşılık gelmekteydi.

 

Dünyadaki Marksist partilerin önünde iki yol bulunmaktadır. Ya mevcut alışkanlıklarını devam ettirerek politik çalışmalarını yapıp emperyalist kampın kuklası olmaya devam etmek ya da zincirlerini kırıp dönemin ihtiyaçlarına göre örgütsel, politik, ideolojik, askeri olarak kendilerini yenilemek. Bunun orta yolu bulunmamaktadır.

23 Ocak 2025 Perşembe

Caligula: Devrimci Bir Halk İmparatoru

 

Tarih bir yanıyla yeniden kurmadır. Her nesil tarihi kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirir. Savaş politikaya tabi olmadığı takdirde doğru stratejilerin çizilmesi olanaklı değildir; tarih boyunca bu sadece basiretli yönetimlerin harcı olmuştur. Savaşmak bireylerin ve toplumların zihinsel anlamda her zaman hazır olmadıkları bir şeydir.  Her mücadele önce zihinde kazanılır. Ama zihinsel süreç tabii ki sadece bir ön koşuldur, daha doğrusu gerekli koşuldur ama yeterli değildir. Ayrıca kazanma azminin doğru yönlendirilmesi gerekir. Koşulları hesaba katmayan savaş azmi çoğu zaman yenilginin en kestirme yoludur. Yenilginin bir yönü mücadele azminin kırılması ise, diğer bir yanı artık alternatif yaratılamayacak duruma gelinmesidir. Aslında bu askerlik kadar siyasette de geçerlidir. Alternatif yaratamayan sahneden çekilmek zorundadır. Savaş salt muharebeler demek değildir; diplomasi, güç oluşturulması, gücün kurumsal olarak idaresi, sevki de savaşın ayrılmaz parçalarıdır. Diplomasi ve sınıfsal ittifaklar savaşların sonucunu tayin etmede büyük rol oynar. Sınıfsal ittifakla destek almak ve karşı tarafın ittifaklarını bozabilmek, özenli ve sürekli çalışma ister. Bir komutan elindeki olanaklara, hasmının olanaklarına, coğrafi faktörlere ve diğer kıstaslara bakarak, öncelikle nasıl savaşacağına karar vermek zorundadır.  Bu aslında çok aşikar bir konu gibidir: Güçlü olan kazanır. Ne var ki hayat çok farklı durumlar yaratır. Zayıf görünen tarafın kazandığı muharebelerin sayısı inanılmayacak kadar çoktur. Keza savaşı kaybettiği düşünülen komutanların aslında savaşı kazandığı sayısız örnek mevcuttur. Bir savaşı kimin kazanıp kimin kaybettiğine kararı zaman yani tarih vermektedir.

Bundan dolayı bugün tarihin hükmüyle zafer kazandığı anlaşılan pleblerin ve kölelerin müttefiki efsane monark Caligula’nın aristokrasiyle mücadelesini inceleyeceğiz.

Caligula: Aristokrasinin değil Roma halkının imparatoru

İlk bakışta kulağa oldukça garip geldiğinin farkındayız lakin Caligula’nın tarihsel düşmanları ve günümüzün egemen sınıfları tarafından şeytanlaştırılması sonucu çoğunluğun Caligula hakkında yanlış düşüncelere sahip olduğunu söylemek zorundayız. Caligula ne deliydi ne de çılgın. Kendisi yaşadığı dönemde aristokrasiyi yok etmeye çalışan bir halk önderiydi. Caligula tam da halk önderi olma misyonundan dolayı şeytanlaştırılmış ve egemen sömürücü sınıflar tarafından “deli” ilan edilmiştir. Peki Caligula'nın akıl hastası olduğu fikrini ilk kim ortaya atmıştır? Antik yazarların mevcut eserleri arasında bu iddiayı ilk ortaya atan Suetonius'tur. Aristokrasinin azgın bir savunucusu olan bu antik “tarihçi” bozuntusunun iddiaları günümüzde de oldukça yaygındır. Ancak bunun gerçeklikle hiçbir alakası bulunmamaktadır. Caligula şayet deli olaydı Roma yasalarına göre imparator olamazdı ve deli olduğu anlaşıldığında suikasta uğramak yerine görevden azledilmesi gerekirdi.

 

“Konu Roma hukukunda da ele alınmıştı. Cinayet, vatana ihanet (maiestas), iftira ve mal hasarıyla ilgili bir dizi metin, “akıl hastalarının” (furiosi, insani) eylemlerinden yasal olarak sorumlu olmadıklarını beyan eder. Hukuk bilgini Pegasus, “Aklı başında olmayan bir kişide hangi suç... bulunabilir?” diye sorar (Dig. 9.2.5.2). Hatta akıl sağlığı yerinde olmayan birinin işlediği suçlarda, cezayı hak edenin failin kendisi değil, onu gözetmeyenler olduğu özellikle belirtilir. Caligula örneğinde durumu nasıl hayal etmeliyiz? Mantıksız davranan, konuşması anlaşılmaz, gerçeklik algıları bozulmuş ve bu durumda, onu durdurmak için kimsenin müdahalesi olmadan her türlü suçu işleyen bir Roma imparatoru olduğunu mu varsayıyoruz? Eğer öyleyse, bir delilik suçlaması imparatora değil, onu çevreleyen topluma yöneltilmeliydi: öncelikle ve en önemlisi, kararlarını uygulayan Senato, talimatlarını izleyen Roma'daki yargıçlar ve emirlerine uyan İmparatorluktaki askeri komutanlar ve valiler. Ayrıca, emriyle muazzam meblağları yeniden tahsis eden hazine memurlarına, onu her gün gören ve ona tavsiyelerde bulunan insanlara ve son olarak da Sirk ve tiyatroda onu alkışlayan Roma halkına da suç atılırdı. Eğer Caligula deliyse, neden sessizce halkın gözünden uzaklaştırılıp bir hekimin bakımı altına alınmadı - tıpkı daha sonraki Avrupa tarihindeki yöneticiler akıl hastası olduklarında yapıldığı gibi?” (Aloys Winterling, Caligula: Biography)

 

Suetonius gibi azgın halk düşmanlarının Caligula’ya açtığı itibar suikastı şu anda günümüzde de devam etmektedir. Binlerce yıl önce yaşamış bir Roma imparatoru neden günümüzde mali oligarşi ve ona bağlı kapitalist sınıfın kalemşörleri, psikologları ve sosyal bilimler uzmanlarının hedefindedir? Alemin derdi binlerce yıl geçmesine rağmen neden hala Caligula’dır? Ludwig Quidde’den Yalçın Küçük’e oradan Sabancıların psikolog gelinlerine neden tarih boyunca herkes Caligula’ya vurmaya çalışmaktadır? O zaman şimdi binlerce yıldır Caligula’ya karşı devam eden bir savaşın seyrini ve argümanlarını incelemeye başlayalım. Binlerce yıldır devam eden yalan rüzgarındaki ilk yalana bir bakalım.

Caligula’ya Karşı Binlerce Yıldır Devam Eden Pskilojik Harp

Caligula’nın delilik emarelerinin kanıtı olarak sık sık dillendirilen: “Atı Incitatus’u senatoya konsül olarak ataması, Poseidon’a savaş açması, Kendi Tanrı olarak ilan etmesi, Kız kardeşi Drusilla ile olan ensest ilişkisi, Halktan rastgele insan seçip vahşi hayvanlarla dövüştürmesi, Senatörlerin eşlerini genelevlerde çalıştırması, Yüzen köprü projesi ve Halkı aç bırakması” iddialar acaba ne kadar doğru? Bu olayı anlamak için Caligula’yla aristokrasi arasındaki sınıfsal çatışmaya göz atmak gerekir. Caligula'nın hayatına karşı geniş tabanlı bir komplo 39 yılının ortalarında gerçekleşti ve buna Roma aristokrasisinin birçok üyesi katıldı, bunlar arasında Germania'daki önemli bir askeri komutan, imparatorun kız kardeşleri, senatörler arasındaki en yakın sırdaşı ve görevdeki konsüller de vardı. Bu, imparatorun hayatını tehdit eden ve senatörlük düzeyindeki diğer üyelere karşı davranışlarını temelden değiştiren oldukça dramatik bir olaydı. Bu olaydan sonra aristokrasi ve Caligula’nın sınıfsal dayanakları arasında(plebler ve köleler) antagonist bir çatışma başlamıştır. Caligula’nın şahsına yapılan bu tarz iftiralar aslında pleblerin ve kölelerin Roma’da iktidarı alma mücadelesinden kaynaklanmaktadır.

Yalan 1: Caligula deli olduğu için atı Incitatus’u senatoya konsül olarak ataması

Bu olay, Caligula'nın konsül(aristokrat) "dostlarının" komplolarına verdiği ikinci tepkiydi. İmparator ve aristokrasi arasındaki dostluk iddiasını alaycı bir aşağılama olarak ifşa ediyordu. Senatörlerin evleri, hizmetçileri ve akşam yemeği servisleri, sosyal statülerinin merkezi bir göstergesiydi ve kısmen israfçı ziyafetlerde sunulan yıkıcı bir rekabetin bir parçasıydı. Konsüllük görevini başarmak, bir aristokratın kariyerinin en önemli hedefi olmaya devam etti. İmparatorun atını görkemli bir evle donatması ve ona konsüllük görevini bahşetmesiyle, aristokratların hayatlarının temel amacını hicvetti ve alay konusu yaptı. Caligula, atını toplumun en üst düzey üyeleriyle aynı seviyeye koydu ve dolaylı olarak onları bir atla eşitledi. Romalı konsolosların sembolik olarak değersizleştirilmesinin yanı sıra, Caligula'nın Incitatus'u konsül olarak ataması başka bir mesaj daha gönderiyordu: İmparator istediği kişiyi konsüllüğe atayabilir; konsüller imparatorun lütfu sayesinde konsüldür. Ancak bir birey asgari gerekliliklere sahipse -üçüncü özgür doğmuş nesilde ve kusursuz karakterde olmak- bu hiyerarşi içindeki konumu artık imparator tarafından belirleniyordu. Aslında imparator, ingenuitas(özgür doğan kişi) haklarını bile verebilir ve böylece köle olarak doğan insanları bile özgürleştirebilirdi. Caligula'nın atı hakkında yaptığı şaka sadece konsülleri gülünç duruma düşürmekle kalmadı, aynı zamanda en yüksek rütbeli kişilerin son derece rahatsız edici bulduğu Roma toplumuyla ilgili bir gerçeği de dile getirdi: Her birinin konumu imparatorun iyi niyetine bağlıydı. Caligula bu saatten sonra yaşamını Roma’daki aristokrasiyi tasfiyeye adamıştı. Caligula, Roma’daki en gerici ve egemen sınıfı tasfiye etmeye kalkarak adını tarihe devrimci bir imparator olarak geçirmiştir. Günümüzdeki egemen sınıfların Caligula’dan bu kadar nefret etmesinin sebebi de Caligula’nın devrimci bir imparator olmasıdır. Özetle günümüzün egemen sınıfları Caligula şahsında karşı devrimci niteliklerini ifşa etmektedir. Devrimin olduğu yerde bu tarz parazitlere yer yoktur.

Yalan 2: Poseidon’a savaş açması

Caligula hakkında dillendirilen yalanlardan biri de Britanya’ya sefer düzenlediği sırada seferi “bir anda” durdurup denize ve onun tanrısı Poseidon’a savaş açması şeklinde kendini göstermektedir. Rivayete göre Caligula, askerlerine denize kılılç sallama emri vermiş ve ganimet olarak deniz kabuklarını toplamalarını istemiştir. Halbuki gerçek bu gülünç iddialardan oldukça farklıdır. Caligula’nın 43 yılında Britanya’ya yaptığı sefer sırasında Roma lejyonları isyan edip adanın oikoumenē'nin, yani medeni dünyanın sınırları dışında olduğunu ilan edip Kanal'ı geçip Britanya'ya gitmeyi reddetmiştir. Bu durumda  Caligula’nın deniz kabukları toplama emri ve onlarla ikramiye ödemesi, imparatorun deniz kenarında toplanmış ancak savaşmayı reddeden isyancı birliklerin korkaklığıyla alay ettiği şeklinde yorumlanmalıdır. Birçok kanıt, Caligula'nın bu seferinin Claudius'un üç yıl sonra Britanya'yı fethetmesini sağlayan koşulları yarattığını gösteriyor. Özetle Caligula hakkındaki bu mitte gerçeği yansıtmamaktadır.

Yalan 3: Kendi Tanrı olarak ilan etmesi

Bugünden geçmişe bakıldığında bir kişinin kendini tanrı ilan etmesi delilik alametlerinden biri olarak görülebilir ancak antik çağların cenneti, o dönemde Doğu'dan yayılmaya başlayan din olan Hristiyanlığın ve Yahudiliğin cenneti kadar uzak değildi. Antik dünyadan aktarılan mitlerde, tanrılar zaman zaman yeryüzünde görünmekten çekinmiyorlardı. Benzer şekilde, MÖ dördüncü yüzyıldan itibaren, insan normlarının çok ötesinde güce veya servete sahip olan kişileri “kahraman” veya tanrı olarak belirlemek ve onlara göre tapınmak mümkündü. Helenistik dönemlerde bu, bireysel krallar ve hanedanları için kültlerin kurulmasına yol açtı. Cumhuriyet döneminde Yunan Doğu'sunu fetheden Roma senatörleri, orada kendileri de aynı türden bir tapınmanın nesnesi oldukları için bu geleneği doğrudan biliyorlardı. Son olarak, Roma imparatorları ve ailelerinin üyeleri, İmparatorluğun doğu şehirlerinde ve çok geçmeden batı eyaletlerinde de tanrı olarak tapınıldı. Caligula, çocukken ailesiyle birlikte Doğu'ya gittiğinde bunu bizzat yaşamıştı. Caligula bu kavramı o dönem ortaya çıkmış Yahudi ayaklanmasının bastırılmasında kullanmaya başlamıştır. Amacı metafizik kaygılardan öte dünyevi sorunlarla ilgiliydi.

Yalan 4: Kız kardeşi Drusilla ile olan ensest ilişkisi

Bu tevatürün hiçbir dayanağı yoktur. Dönemin aristokratlarının ortaya attığı bel altı bir iftiradan ibarettir. Modern tarihçiler bu iddiayı ciddiye almamaktadır.

“Örneğin Caligula'nın cinsel hayatını ele alalım: İmparatorun üç kız kardeşiyle ensest ilişki yaşadığı iddiası, ilk kez Suetonius'ta ortaya çıkan yanlış bir bilgidir.” (Aloys Winterling, Caligula: Biography)

Yalan 5: Halktan rastgele insan seçip vahşi hayvanlarla dövüştürmesi

Roma'daki oyunlar kesinlikle sadece eğlence değildi; politik bir boyuta sahipti. İmparatorun oyunları sunması ve bunu nasıl yaptığı da önemliydi. Şehrin arenaları, imparator ile kentsel plebler arasındaki doğrudan iletişim için en önemli alanlardı. Onay veya eleştiri, oyunlar sırasında imparatora tezahüratlar veya yuhalamalar yoluyla iletiliyordu. İmparator gerçekten de korku ve şiddete güvendi, ancak bunları kendine özgü bir şekilde kullandı. Tiberius, maiestas davalarında aristokrasinin kendini yok etmesine çaresizce seyirci kalırken, Caligula Roma'nın asil toplumunun dağılmasını teşvik etti ve bunu kendi avantajına kullandı. Aristokrasinin kendini yok etmesine izin verdi. Olaylar, kaynakların açıklamalarında yansıtılıyor ve bunlar birkaç kez senatörlerin ve yüksek rütbeli aristokratların imparatorun kışkırtmasıyla temelsiz infazlarının günlük düzen haline geldiğini iddia ediyor. Ancak garip bir şekilde, bu raporlar yalnızca birkaç kurbandan adıyla bahsediyor ve bireysel vakaların araştırılması böylesine kapsamlı bir yargının taraflılığını ortaya koyuyor. Josephus, Caligula'nın o dönemde kölelerin efendilerine karşı suçlamalarda bulunmalarına izin verdiğini ve kölelerin bu ayrıcalığı kendi memnuniyetine göre bolca kullandıklarını bildirir. Yüksek rütbeli bir aristokratın Roma'daki sarayında birkaç yüz kölesi olabileceğini ve bazı efendilerin yetkilerini kullanırken (ki buna öldürme hakkı da dahildir) insancıl olmaktan uzak olduklarını hatırlarsak, soyluların ne kadar endişelenmiş olabileceğini hayal etmek zor değildir. Artık kendi evlerinde bile ihanete uğramaktan veya ihbar edilmek durumuyla karşı karşıya kalabilmeleri yüzünden güvende değillerdi. Herhangi bir dikkatsiz konuşma tehlikeli olabilirdi ve kendi hizmetkarları onları ihbar edebilirdi. Josephus, Roma'nın sıradan halkının Senato hakkında olumsuz bir görüşe sahip olduğunu ve imparatoru aristokrasinin açgözlülüğünden korunmaları için bir araç olarak gördüklerini bildiriyor. Özetle bu yalanı ortaya atan aristokratların karın ağrısı arenadaki oyunlardan duydukları memnuniyetsizliktir. Arenalar, imparator ve onun saltanatının dayanağı olan plebler arasındaki bağın en önemli volan kayışlarıdır. Caligula, hükümranlığının meşruiyetini arenalardaki oyunlarla güçlendirmekte ve aristokrasinin toplumsal varoluşunun altına dinamit koymaktadır. Arenalar olduğu sürece aristokrasi güvende olmayacaktır. Haliyle “rastgele” seçilip “vahşi hayvanlara” yem edilenlerin kim olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu kişiler imparatorun ve pleblerin sınıfsal düşmanlarıdır.

Yalan 6: Senatörlerin eşlerini genelevlerde çalıştırması

Caligula'nın aristokrasiye karşı attığı adımlar, onların kendini yok etme eğilimlerini ilerletmek, köleleri efendilerini ihbar etmeye teşvik etmek ve konsüllerin eşlerini ve çocuklarını Palatine'de hapse atmakla sınırlı değildi. Ayrıca her aristokrasinin temelini, yani onurunu yok etmeye koyuldu. İmparatorluk sarayının yakınındaki yeni döşenmiş odaların sakinlerinin "en önde gelen aristokratların eşleri ve en aristokrat ailelerin çocukları" olduğunu ve bu konumun imparatoru koruyan Praetorian askerleri tarafından kolayca ele geçirilebilecekleri anlamına gelmektedir. Caligula'nın onları orada fahiş maliyetlerle yaşamaya zorlamıştır. Plebler aristokratların rahatsızlığından ve imparatorun bu aristokratik kiracılarından topladığı "altın ve gümüşten" memnundu. Bu durumu imparatorun aristokrasinin davranış kurallarını sömüren ve sıkça bilinen biçim, alışkanlık bağlamında ele alırsak, o zaman neler olup bittiği açıklığa kavuşur. Böylece aristokrasi bu tarz bir yaşama mecbur bırakılarak mülksüzleştirilmekte ve sınıfsal temelini yitirmektedir. Caligula aristokratların eşlerini genelevde çalıştırmak yerine onların ikamet özgürlüklerini elinden alarak aristokrasiyi tehdit etmektedir.

 

 

Yalan 7: Yüzen köprü projesi ve Halkı aç bırakması

Seneca'ya göre, imparator İmparatorluğun kaynaklarıyla eğlenirken, mevcut gemilerin varlığı kıtlığa neden olmakta Roma'ya tahıl tedarikini tehlikeye atmaktaydı. Hem Seneca hem de Josephus, olayı imparatorun deliliğini göstermek için kullanır. Aslında, sınırsız gücün gösterilmesinin yanı sıra, geçişin sahnelenmesi birkaç sembolik gönderme içeriyor. Bu projenin İngiliz Kanalı kıyısındaki olaylarla bağlantısı açıktır. İmparator, İtalya'da, uzak Kuzey'in aksine, askeri birliklerinin iyi niyetine ve senatör generallerinin işbirliğine bağımlı olmadığını bu olayla gösterdi; kendi hakimiyetindeki bölgede askerlerini denizden bile yürüyerek götürme gücüne sahipti. Bauli'den Puteoli'ye yapılan yolculuk, imparatorun Britanya'yı fethetme potansiyelinin sembolik bir göstergesiydi. Ayrıca bu tarz bir geçişi tarihte ilk kez Caligula yapmamıştı. Pers yöneticileri Darius ve Xerxes (M.Ö. 513 ve 480 yıllarında Boğaz'ı ve Hellespont'u gemilerin köprüleriyle geçmişlerdi. Kaynakların da doğruladığı gibi, Caligula'nın deniz üzerindeki at sırtındaki yolculuğu derin bir etki bıraktı. Aristokrasinin etkisinin ve gücünün azalmasına sebep olan bu olaydan sonra antik müesses nizamın sahipleri Caligula’ya asılsız iddialarla saldırmışlardır. Caligula’nın bu projesi bir siyasal ve jeopolitik zaferdir.

Binlerce yıl sonra Caligula’nın hayaleti dünyada dolanmaya devam ediyor.

Seneca, tüm aristokrat geleneklerinin ihlalini kınamak için "delilik" terimini bir küfür olarak kullanır. Caligula, aristokrasiyi yok etmeye çalıştığı için “delidir”. Keza 20.yy’ın tarihi önderleri Lenin, Stalin, Mao da mali oligarşi ve ona bağlı hareket eden kapitalist sınıfın sözcüleri tarafından “deli”, “acımasız” “katil”, “diktatör”, “tiran” gibi tanımlamalarla hatırlanmaktadır. Halkın bağrından kopmuş ve onun sınıfsal çıkarını savunan bütün önderler ideolojik görüşlerinden bağımsız olarak Müesses Nizam’ın temsilcileri tarafından “tiran” ve “deli” olarak kodlanmaktadır. Günümüzde emperyalizme diz çökmeyen ve onla savaşmayı göze alan Putin’de Müesses Nizam’ın zihninde Caligula’nın dönüşüne karşılık gelmektedir. Binlerce yıldır aristokrasiyle giriştiği mücadeleyi kaybettiği sanılan Caligula’nın mirası küllerinden yeniden doğmakta ve Müesses Nizam’ın üzerinde Caligula’nın hayaleti tekrardan dolanmaktadır. Roma’daki aristokrasinin 20.yy’daki temsilcisi Hitler nasıl Stalin karşısında kaybettiyse 21.yy’da mali oligarşi ve ona bağlı kapitalistlerden oluşan küresel elitler de Putin’in önderliğinde savaşan Rusya’nın ayakları altında kalacak ve yok olacaktır. Altın milyarın ölüm döşeğinde gördüğü Caligula kabusunun yakında gerçeğe döneceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. Emekçi sınıfların binlerce yıldır özlemini çektiği dünyaya yakında kavuşmalarına çok az kaldı.

8 Haziran 2024 Cumartesi

Sovyet Askeri Komutanı Sidor Kovpak'ın Katkılarına Dair

 Sovyet Askeri Komutanı Sidor Kovpak'ın Katkılarına Dair

Çeviren: Deniz Alaz Gürbüz

Yazar: Harsh Thakor

 

7 Haziran 1887'de Kotelva köyünde (şimdiki Poltava bölgesi), ünlü Sovyet askeri komutanı, devlet adamı ve SSCB'nin halk figürü Sidor Kovpak doğdu. Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında Putivl Gerilla Birliği'nin (daha sonra - Sumy Gerilla Birliği, daha sonra - 1. Ukrayna Gerilla Tümeni) komutanlığını üstlendi. Tümgeneral rütbesiyle iki kez Sovyetler Birliği  Kahramanı unvanıyla ödüllendirildi.

Üstün bir güçle yüzleşmek veya onu yenmek için Kovpak'inden daha iyi planlanmış çok az gerilla savaşı taktiği vardır. Sidor Kovpak, SSCB'nin Büyük Vatanseverlik Savaşı'ndaki zaferinin en önemli askeri mimarlarından biriydi. O sadece, emrindeki güçleri zor durumlardan 360 derecelik bir dönüşte olduğu gibi zaferin zirvesine kadar götürecek askeri dehayı sergiledi. Kovpak, insan iradesinin ve yenilikçi kapasitesinin, zorlukların en derin ve ağır olanlarının üstesinden gelebileceğini ifade etti. Şimdiye kadar çok az kişi, dağınık savaşçı gruplarını uyumlu, müstahkem bir birime dönüştürmede veya düşman kuşatmasıyla mücadelede bu kadar ustalık sergiledi.

Erken Siyasi Yaşamı

Kovpak, 1916 yılında 186. Aslanduz Piyade Alayı'nın bir parçası olarak Birinci Dünya Savaşı'na katıldı ve Brusilovsky Atılımında yer aldı. Kahramanca mücadelesiyle ünlüydü ve iki kez Aziz George Nişanı ile ödüllendirildi.

İç Savaş sırasında S. A. Kovpak, Kotelv gerilla birliğinin başına geçti; onun komutası altındaki gerillalar, Kızıl Ordu'nun bir kısmıyla birlikte Avusturya-Alman işgalcilere ve Denikinlere karşı bir saldırı başlattı.

Mayıs 1919'da gerilla birimi mevcut Kızıl Ordu'ya katıldı. 25. Chapaev Tümeni'nin bir parçası olarak Kovpak, Guryev komutasındaki Beyaz Muhafız birliklerinin yenilgisine ve ayrıca Perekop ve Kırım'da Vrangel birliklerine karşı yapılan savaşlara katıldı.

Kovpak asker olarak yoluna devam etti ve 1926'da askeri bölgenin başına geçti. 1937'de Kızıl Ordu'dan emekli oldu. Bugün Rusya ve Maidan rejiminin çekiştiği bir şehir olan Ukrayna'nın Sumy bölgesindeki Putivl belediye meclisinin başkanı olarak görev yaptı.

Tarihsel arka plan

1941'de bir başka Alman ordusunun çok sevdiği Ukrayna'yı yok etmekle tehdit ettiği olaylar olmasaydı, Kovpak barışçıl yaşamına devam edebilirdi.

Savaş sırasında en az 26 milyon Sovyet vatandaşı, Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından katledildi. Katledilenlerin 8 milyonu asker, geri kalanı ve büyük çoğunluğu sivildi. Ölenlerin 6 milyonunun kimliği hiçbir zaman belirlenemedi. Barbarossa Harekatı'nın yol açtığı acımasız kayıplara rağmen, SSCB'nin işgali, Nazi planının yalnızca ilk kısmıydı.

Nazi ideolojisinin temeli veya çerçevesi, Almanya'nın Britanya ve Fransa'nın sömürge imparatorluklarıyla sonsuza kadar rekabet edemeyeceği ve bu nedenle dünyanın hükümdarı olarak hak ettiği yeri kurmak için kendi imparatorluğunu inşa etmesi gerektiği fikriydi. Denizaşırı ülkelerdeki güçlü düşmanlarının tümü etkisiz hale geldiğinde, Almanlar gözlerini doğuya, Doğu Avrupa'nın bereketli topraklarına çevirdi.

Bu, Nazilerin Generalplan Ost'u yarattığı ideolojik dayanaktı. Plan, Slav halkını likide ederek veya yok ederek, onların yerine Alman yerleşimcileri koymaktı.

SSCB'nin ekmek ambarı olan Ukrayna, Üçüncü Reich'ın ekmek ambarı haline geldi; tahıllar, Sovyet halkını katleden Nazileri beslemek için acımasızca gasp edildi. Milyonlarca kişi, yiyecek karnelerinin günde 420 kaloriye düşürülmesi nedeniyle açlıktan öldü.

Köyleri anında yok edebilecek kötü şöhretli Einsatzgruppen adlı SS birimleri oluşturuldu. İnsanlar önceden kazılmış çukurlara sürükleniyor, dizlerinin üzerine çökmeye zorlanıyor ve yakın mesafeden kurşunla infaz ediliyordu. Bu durum yerel işbirlikçilerin desteğiyle gerçekleştirildi. Ukrayna'da bu işbirlikçiler, OUN, UPA ve Bandera bağlantılı diğer çeşitli faşistler anlamına geliyordu.

Savaş sonrası kendilerini kurtarıcı olarak gösterme çabalarına rağmen, Ukrayna'nın çoğunu oluşturan “Asyalıları” küçümseyen sözde Galiçyalılar olan OUN, Ukraynalıların yok edilmesine aktif olarak katıldı.

Kovpak: Gerilla Savaşı'nın Planlayıcısı

Temmuz 1941'de Büyük Vatanseverlik Savaşı başladığında, Putivla'da düşmanın arkasında savaşmak için bir gerilla ekibi kuruldu. Sidor Kovpak komutan olarak kabul edildi.

Aralık 1941 - Ocak 1942'de Putivl ekibi Hinelsk'e ve Mart ayında Bryanskie ormanlarına baskın düzenledi. Orada ele geçirilmiş iyi silahlarla donatılmış, hızlı bir şekilde örgütlenmiş ve bölge halkının desteğiyle de sayıları 500 kişiye ulaşmıştı. Bu Kovpacker'ların ilk baskınıydı.

Naziler Ukrayna'ya doğru ilerlerken eski Kazak Sidor Kovpak onları bekliyordu. Pek çok Sovyet yöneticisi işgale yönelik güvenlik düzenlemeleri veya önlemleri almakta başarısız olurken, Kovpak’ın durumu bunun tam tersiydi. Poltava yakınlarındaki Spadschansky Ormanı'na gönderilen 42 partizandan oluşan bir müfreze toplamayı başardı. Kovpak, 8 Eylül 1941'de şehrin düştüğünü bizzat doğrulayana kadar geride kaldı.

Kovpak'ın hazırlıkları sonucunda yeni oluşturulan partizan müfrezesi 36 tüfek, 5 hafif makineli tüfek, 8 el bombası, 1 tabanca ve yaklaşık 1 ton patlayıcıyla iyi bir şekilde silahlandırıldı. Yiyecek ve malzeme önceden yerleştirilmişti ve partizanlar atlar ve arabalarla donatılmıştı. 29 Eylül 1941'de Sidor Kovpak'ın ikinci partizan savaşı, partizanların Ukrayna'yı açlıktan öldürmek için kurulan Nazi gıda talep birimini yok etmesiyle ciddi anlamda başladı.

Sumy bölgesine yapılan ikinci baskın 15 Mayıs'ta başladı ve 24 Temmuz 1942'ye kadar sürdü.

 

Bu süre zarfında gerillalar, Hitler'in üstün güçleriyle birçok savaş yaptı. Düşman yaklaşık 1500 kişiyi kaybetti. Baskın önemliydi çünkü 27 Mayıs 1942 gecesi gerilla müfrezesi Putivl'e girdi. Yerel halk, kurtarıcılarını yüzlerinden okunan sevinç ve minnettarlıkla karşıladı.

Bir sonraki baskın 12 Haziran 1943'te gerçekleşti. Baskın sırasında gerillalar binlerce kilometrelik kuşatma organize etti, 3800'den fazla Naziyi öldürdü ve ölümcül şekilde yaraladı, 19 yüksek askeri rütbeli kişiyi, 52 köprüyü, 51 depoyu havaya uçurdu, Bitkov ve Jablonov yakınlarındaki enerji santrallerini ve petrol endüstrilerini yok etti. Bu baskın şüphesiz Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında gerçekleştirilen en sansasyonel ve belirleyici gerilla operasyonlarından biriydi.

Kursk Muharebesi'nden önce gerçekleştirilen eylemin muazzam moral ve siyasi önemi vardı.

Eylem, düşmanın cephe gerisinde kaos ve kaygı tohumları ekti, bu bileşim önemli düşman kuvvetlerini geri çekti, demiryollarını yok etti ve faşist birliklerin cepheye transferini geciktirdi.

Ayrıca baskın, Ukrayna'nın batı bölgelerinde gerilla mücadelesinin gelişmesinin ve şekillenmesinin de önemli bir öncüsü oldu. Bu baskın, düşmana karşı silahlı mücadeleyle katılacak ve mücadelede bütünleşecek binlerce yeni vatansever kadronun oluşmasını sağladı.

Kursk Savaşı

5 Temmuz 1943'te, Nazilerin Ukrayna'nın birkaç yüz mil batısındaki ağır tahkim edilmiş Sovyet çıkıntısına karşı Kale Operasyonu'nu başlatmasıyla Kursk Muharebesi resmen başladı. Tarihin en büyük tank savaşında binlerce tank ve milyonlarca asker savaştı.

Bir hafta sonra Nazi saldırısı bastırıldı ve Kızıl Ordu, Ukrayna sınırına kaçmak zorunda kalan üzgün faşistlere kahramanca bir karşı saldırı düzenledi. Kızıl Ordu savaşta bir daha asla kaybetmedi ve üstünlüğü yeniden ele geçirdi. Bu zafer, bütün bir Nazi ordu grubunu kalıcı olarak parçaladı ve Ukrayna'yı özgürleştirecek ve Nazileri yok edecek daha sonraki saldırıların tohumlarını attı.

60.000 Nazi’yi Kovpak yok etti. Kovpak'ın Galiçya'yı geçmeye çalışan Nazi’leri etkisiz hale getirdiği baskın önemli bir dönüm noktasıydı. Kovpak’ın yalnızca 1500 kişilik bir grubu, doğudaki belirleyici savaşta birkaç Nazi tümenin daha etkili bir şekilde kullanılmasını engelledi ve Nazi ulaşım ve tedarik altyapısına ölümcül bir darbe indirerek düzinelerce köprü ve trenin yanı sıra binlerce ton petrol ve yakıtı yok etti.

Kovpak, 100 gün süren baskın sırasında kendisini 20 kez kuşatan, Nazilerin tüm öfkesine rağmen bunu başarabildi. Partizanlar ilk kuşatmalardan birinde arabalarını kaybettiler, bu yüzden Kovpak’ın taktiği hızdan gizliliğe doğru dönüştü. Kılık değiştirme yönteminde dahice yöntemleri vardı.

Yine de kayıplar yoğunlaşıyor ve cephane azalıyordu; böylece Kovpak, müfrezeyi dağıtma ve dost topraklara dönme kararı aldı. Birim 7 gruba bölündü ve Ekim ayında önceden belirlenmiş bir dönüşle her biri farklı yollara giden en deneyimli liderlerin komutası altına yerleştirildi.

Aralık 1943'te Kovpak, hastalıklarıyla ilgili tedavi için Kiev'e gitti.

23 Şubat 1944'te birlik, adını iki kez Sovyetler Birliği Kahramanı S. A. Kovpak'tan alan 1. Ukrayna Gerilla Tümeni olarak yeniden düzenlendi.

Başka bir gerilla kahramanı olan P. P. Vershigory'nin komutası altında, Polonya topraklarının yanı sıra Ukrayna ve Beyaz Rusya'nın batı bölgelerindeki düşmanın cephe gerisinde iki baskın daha düzenledi.

Seymon Rudnev

Sovyetler Birliği'nin komiseri ve kahramanı olan ve kendi partizan müfrezesine liderlik eden Koypak'ın adeta sağ kolu olarak görev yapan Seymon Rudnev'in katkısı asla küçümsenemez. İkili daha önce güçlerini birleştirerek Putvil Partizan müfrezesini oluşturmuştu. Ukraynalı Kazak ve Rus Komiser birlikte Ukrayna'yı hem Alman hem de Galiçya faşizminin zulmünden kurtarmak için savaştı.

Semyon Rudnev, askerlerinin geri çekilmesini sağlamak için düzinelerce Nazi piyadesiyle yüzleşerek bir kahraman olarak öldü. Müfrezesi kaçtıktan sonra Rudnev, cephanesi bitene kadar savaşmaya devam etti. Sonunda Nazi esaretinde meşakkatli işkenceye maruz kalmak yerine tabancayla intihar etti. Kovpak, bu son direniş için Rudnev'in ölümünden sonra Sovyetler Birliği Kahramanı ödülünü almasını sağlamak için başarılı bir hamle yaptı.

Başarının Sebepleri

Kovpak, en geride kendi toprakları ve kendi sınırları içinde savaşın en etkili şekilde nasıl yürütüleceği hakkında bilgiye sahipti. Kitlesel seferberliği yürütme konusunda anlatılamaz bir ustalığa sahipti.

Partizanlar mümkün olduğunca atlarına binecek ve topçu dahil ağır silahların yanı sıra piyade ve erzak için hızlı taşıma yöntemi olarak vagonları kullanacaklardı. Her koşulda düşmanla yüzleşmeye hazırdılar. Bu, Kovpak'ın hedefindeki faşistleri düşmanın asla ulaşamayacağı bir hızla vurmasına olanak sağladı. Topçuları ve ağır silahları pusu pozisyonlarına taşımak için kullanılan yük hayvanları daha sonra monte edilecek ve herhangi bir yönde hızlı saldırının yolunu açmak için kullanılacaktı. Hatta vagonlar, Nazilerin sürekli kuşatma hareketlerinden kaçarak ve bunlara karşı koyarak partizanların karargahlarını çok hızlı bir şekilde inşa etmelerine ve değiştirmelerine olanak sağlayacaktı.

Partizan kuvvetlerinin omurgasını, aynı anda hem her yerde hem de hiçbir yerde olmayan, sanki ruhlar onları ele geçirmiş gibi ovalar ve ormanlar boyunca tavşanlar gibi koşan izcilerden, casuslardan ve öncülerden oluşan küçük gruplar oluşturuyordu. Kovpak'ın gözcüleri olağanüstü binicilerdi; uzun mesafelerde ve kötü yollarda hızlı atları idare etmeye alışıklardı. Saldırıda atlar nadiren kullanıldı, daha ziyade ağır süvari olarak kullanıldı; partizanlar savaşmak, keşif yapmak veya saklanmak için atlarından iniyor, atları mümkün olduğu kadar çabuk hareket etmek ve uzaklaşmak için kullanıyorlardı.

 

Kovpak, taktik değiştirme konusunda usta bir zanaatkardı; partizanlarının, çoğunlukla Nazi hatlarına yönelik ölüme meydan okuyan nüfuz edici saldırıları yoluyla her seferinde kuşatmadan kaçmayı başarıyorlardı. Kovpak'ın partizanları, saldırdıklarında düşman savunmasındaki en küçük boşluklara başarıyla bile sızabiliyorlardı.

Naziler sabotaj, pusu, sızma ve suikast yoluyla sürekli olarak zarar gördü. Kovpak, izcileri genellikle Nazileri pusuya düşürmek için kullanılıyordu; burada, tüm birimler, işleri biter bitmez ormanın içinde kaybolabiliyor ve önceden yerleştirilmiş oldukları silahlarla Naziler tasfiye edilebiliyordu.

Kovpak, savunma eylemlerini saldırı veya misilleme eylemleriyle iç içe geçirme, değiştirme, güçlerini ve hareketlerini düşmandan gizleme konusunda tam bir ustalığa sahipti. Düşmana en güçlü noktasından saldırabilir ve zırhlarındaki olası her çatlağı anlayabilirdi.

Kovpak'ın Marksizm-Leninizm'e ilişkin ideolojik kavrayışı, onu diyalektik bir şekilde hazırlık yöntemleri geliştirme ve düşman hareketleriyle mücadele etme ve bunları algılama gücü verdi.

Savaş Sonrası Yaşamı ve Etkisi

Savaştan sonra Kovpak Kiev'de yaşadı, Ukrayna Yüksek Mahkemesi'nde çalıştı ve burada yirmi yıl boyunca Başkanlık Divanı Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Efsanevi gerilla komutanı halk arasında derin sevgi kazandı.

1947'de Ukrayna SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu’na üye oldu.

Kovpak, 11 Aralık 1967'de 81 yaşında öldü. Kahraman, Kiev'deki Bayk Mezarlığı'na gömüldü.

Kovpak’ın gerilla hareketinin taktikleri, SSCB sınırlarının çok ötesinde dünya çapında bir etkisi oldu. Angola, Rodezya ve Mozambik gerillaları, Vietnamlı saha komutanları ve çeşitli Latin Amerika ülkelerinden devrimciler, canlı bir örnek olarak Kovpakçı baskın yöntemini inceledi ve benimsedi. Bugün bile bu taktiklerin, makineleşmenin veya dijital çağın ve daha gelişmiş silahların ortaya çıkmasına rağmen, sayısal olarak zayıf bir kuvvetin, daha güçlü veya daha fazla militarize edilmiş bir düşmana karşı kurtuluş için direniş mücadelesi yürütmesi açısından geçerliliği vardır.

1991'de SSCB'nin çöküşünden sonra, Ukraynalılardan nefret eden ve onlara karşı soykırım yapmaktan suçlu olan Stepan Bandera ve OUN'un geri kalanı, CIA'nın teşvikiyle sahneye çıktı. Haydut çetelerini himaye ettiler, Marksizmi söndürmek için bir saldırı başlattılar, OUN tarafından Ukraynalılara yapılan soykırımı inkar ettiler ve onları tek kahraman, hatta tek gerçek Ukraynalı olarak gösterdiler. CIA'nın emellerini ortaya koyan Bandera gibi gerici güçlere ölümcül bir darbe indirebilmek için Kovpak gibi dünün kahramanlarının yeniden diriltilmesi gerekiyor.

 

Not: Harsh Thakor, Büyük Vatanseverlik Savaşı tarihini kapsamlı bir şekilde inceleyen serbest çalışan bir gazetecidir.