17 Ekim 2026 Cumartesi

Sınırlı Nükleer Savaş Konsepti Olarak NATO 3.0

 Sınırlı Nükleer Savaş Konsepti Olarak NATO 3.0

 

Deniz Alaz Gürbüz

 

Özellikle tarihsel kırılma anlarında hatırlanan 'manifaktür dönemi' (el imalatı, daha basit lojistik ve sınırlı mekanizasyon) savaşlarının teorisyeni Carl von Clausewitz'in 'Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır' düsturu, 21. yy.da yeniden popüler olmaya başladı.

 

Clausewitz’in siyaset tanımı, 'sınıflar üstü' ve soyut nitelikler taşımaktadır. Savaş politikanın bir devamıysa, o politikanın mutlaka sınıfsal bir niteliğe haiz olması gerekir. Ancak Clausewitz’in burjuva/feodal arka planı, onun savaşı üreten ekonomik ve sınıfsal çelişkileri analiz etmesini engellemiştir. Günümüzde askeri stratejiyle ilgilenen yazarlar, Clausewitz’i askeri bir otoriteden ziyade, bu tanımı siyasi bir fayda unsuru olarak görmekte ve bundan dolayı sık sık kendisine atıfta bulunmaktadırlar.

 

Clausewitz, Moltke ve Ludendorff'un 'ilah' gibi görülmesi ciddi bir hatadır. Clausewitz ve benzerlerinin askeri ilkeleri mutlak birer otorite değildir; bunların eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi gerekmektedir. Miadını doldurmuş askeri teorisyenlerin izinden giderek, günümüzdeki 'Asimetrik savaş konseptinden (Ayaklanmaya Karşı Koyma - COIN), Topyekün/Sınırlı Büyük Güç Rekabetine ve Nükleer Eşik Siyasetine geçiş' sürecindeki değişimi anlayamayız.

 

Modern ABD’nin hegemonik ve yayılmacı dış politikasının kökenlerini kavramak adına Amerikan tarihine mercek tutmak kaçınılmazdır. George Washington, Alexander Hamilton, Henry Knox ve Andrew Jackson gibi generallik geçmişi bulunan kurucu figürlerin hiçbiri formel bir askeri eğitim almamış, dönemin konjonktürel koşulları neticesinde askeri komutayı üstlenmiştir. Dolayısıyla, Amerikan askeri-politik stratejisinin temellerinin askerlerden ziyade politikacılar tarafından atıldığını saptamak hatalı olmayacaktır. Askeri nosyondan uzak bu aktörlerin şekillendirdiği ABD askeri doktrini, derin bir teorik arka plandan ziyade katı bir pragmatizm ve fırsatçılık üzerine inşa edilmiştir. Bu doktrinde savaş; yalnızca yer ve zamanın yanlış seçildiği ya da kuvvet kaydırmasının avantaj sağlamadığı elverişsiz koşullarda bir seçenek dışı bırakılmıştır. Öte yandan Amerikalı liderler, askeri gücün uluslararası ihtilafları çözmede bir enstrüman olarak kullanılması ilkesini her zaman kararlılıkla savunmuşlardır. Özünde kar/zarar rasyonalizasyonuna dayanan bu Amerikan askeri doktrini, mutlak bir 'zafer' fetişizmine odaklanarak küresel siyasetin diğer tüm  etik ve stratejik boyutlarını bu dar perspektiften okumaktadır. 

 

Böylelikle, ABD dış politikasını ve 'güç felsefesini' şekillendiren temel ve kadim teorik kavramlardan biri olan 'haklı savaş' doktrini tarihsel süreçte belirginleşmeye başlamıştır. Amerikan teorisyenlerinin argümanlarına göre, savaş ilan eden bir ulusun 'saldırgan bir niyet taşımadığını' iddia etmesi ve makul bir retorik geliştirmesi, o savaşı 'haklı' kılmak adına yeterli görülmektedir. Şayet güdülen amaç 'saldırganlık dışı' ise ve müdahale, hedef alınan tarafı 'kurtarmak' motivasyonuyla yapılıyorsa, ilk önleyici vuruş dahi 'haklı savaş' kapsamında değerlendirilebilir. Bu mantık doğrultusunda ABD; 'insani gereklilikler' veya 'askeri zaruretler' kisvesi altında bir ülkeyi işgal etmekte, soykırım uygulamakta, hatta atom bombası kullanmakta beis görmez. Zira bu tür aksiyomlar 'haklı savaş' kategorisinde eritilerek Amerikan perspektifinde meşrulaştırılır. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, Kızılderililere yönelik soykırım ve yakın dönemde İran'da bir kız okuluna düzenlenen Tomahawk füze saldırısı, ABD’nin 'haklı savaş' retoriğinin en somut tezahürleridir.

 

ABD'deki militarist ve müdahaleci kliklerin yaratacağı zararların farkında olan George Washington gibi vizyoner figürler, bu aşırılık yanlılarını dizginlemek için çaba sarf etmişlerdir. George Washington’ın dış politikadaki bağımsızlık anlayışı şu kurucu pasajda saklıdır: 'Bir başka ulusa karşı süreğen bir husumet veya daimi bir sempati besleyen milletler, bir nevi köle konumundadır. Nefretinin yahut sevgisinin esiri olan bir devlet, kendi asli sorumluluklarından ve ulusal çıkarlarından sapmaya mahkûmdur.' Egemenlik ve serbestiyet kavramlarını doğrudan 'milli çıkarların farkındalığı' üzerinden kurgulayan Washington, Amerikan dış politikasının temeline şu soruyu bırakmıştır: 'Yabancı topraklarda varlık göstermek adına kendi yurt güvenliğimizi neden terk edelim?

 

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ABD'nin emperyalist sistemin amiral gemisi konumuna yükselmesiyle, George Washington'ın verdiği bu öğütler giderek unutulmuş ve ABD, dizginlerinden boşalmış bir savaş makinesine dönüşmüştür. Kendini dünyanın efendisi sanma yanılsamasına kapılan Washington yönetimi, Amerikan yaşam tarzının nimetlerini silah gücüyle diğer uluslara dayatma stratejisini işletmeye çalışmıştır. ABD liderleri; Amerikalıların yalnızca kendileri için değil, tüm diğer uluslar için de en iyisi olan kusursuz bir sistem yarattıklarını ileri sürmüşlerdir. Bundan da şu sonuca varılmıştır: Bu sisteme karşı direnenler, yalnızca Amerika'nın değil, aynı zamanda kendilerinin de düşmanıydılar; çünkü kendi yaşamlarının 'Amerikan demokrasisi' çizgileri doğrultusunda örgütlenmesine karşı ancak bir ihmalkârlık veya hata yüzünden direnebilirlerdi.

 

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD, inşa etmeye çalıştığı 'Pax Americana' anlayışının karşısındaki tek engel olarak SSCB'yi görmekteydi. ABD, SSCB'ye diz çöktürmek için bu süreçte bütün askeri gücünü ve nükleer şantaj silahını kullanmıştır. Ancak SSCB'nin de nükleer silah elde etmesiyle, ABD'nin nükleer şantajının dozu her geçen dönem azalmıştır. 'Yığınsal Mukabele', 'Esnek Mukabele', 'Gerçekçi Caydırıcılık' ve 'Sınırlı Nükleer Savaş' gibi doktrinler arasında salınan ABD'nin nükleer şantaj stratejisi, Soğuk Savaş döneminde bir nükleer savaşla sonlanmamıştır. Washington'ın her şeye karşın Sovyetler Birliği'ne karşı bir atom savaşı açmaktan kaçınmış olması, herhangi bir insani değerlendirmeye değil, tamamen reelpolitik hesaplara dayanmaktadır. Akılcı pragmatizm; ABD stratejlerinin, Amerikan atomik hava saldırısının Sovyetler Birliği'ne verdirebileceği büyük kayıplara rağmen, Birleşik Devletler'in elindeki sınırlı nükleer silah stokunun SSCB'yi 'kesin bir yenilgiye' uğratmaya yetmeyeceği sonucuna varmalarına neden olmuştur.

 

1960'lı yıllarda ABD dış politikasının küresel sacayaklarından biri haline gelen 'Ayaklanmaya Karşı Koyma Stratejisi' (COIN), yani 'küçük savaş' konseptiyle hedeflenen şey; savaşı siyasallaştırarak yarı-askeri, psikolojik, ekonomik ve idari operasyonların hibrit bir bileşimi haline getirmekti. Bu stratejinin gerisindeki temel motivasyon, Washington’ın savaşı bir dış politika enstrümanı olarak elinde tutma arzusu ile yerel bir çatışmanın kontrolden çıkarak nükleer savaşa dönüşmesini önleme arayışı arasındaki saplantılı denge çabasından ibaretti.

 

Ayaklanma Karşı Koymadan (COIN) "Büyük Güç Çatışmasına" Geçiş

 

Uzun bir süre yürürlükte kalan bu doktrin, SSCB'nin yıkılması ve ABD'nin kendisini yeniden 'dünyanın efendisi' olarak görme illüzyonu neticesinde yavaş yavaş terk edilmeye başlanmıştır. Ancak, özellikle son konjonktürel değişimlerin ardından iyice belirginleşen; ABD, Rusya ve Çin arasında meydana gelebilecek bir nükleer dünya savaşı tehlikesi nedeniyle bu doktrin günümüzde tamamen güncelliğini yitirmiştir.

 

ABD ve NATO, Vietnam Savaşı'ndan itibaren ve özellikle Soğuk Savaş sonrasındaki dönemde stratejisini ikiye ayırmıştı: Büyük savaşlar için 'kontrol edilebilir mekanizmalar', küçük savaşlar (asimetrik çatışmalar) içinse 'yarı-askeri, psikolojik ve yerel unsurları öne çıkaran' ayaklanmaya karşı koyma (COIN) stratejileri. NATO 3.0 olarak adlandırılan ve günümüzde 'Büyük Güç Rekabeti' (Great Power Competition) olarak tescillenen yeni dönem, asimetrik savaş odaklı tehdit algısını ikinci plana itmiştir. Ukrayna Savaşı ve Pasifik'teki Tayvan gerilimi göstermiştir ki; ABD ve NATO artık 'vekil örgütlerle düşük yoğunluklu çatışma' evresinden; Rusya, Çin ve İran gibi devletsel aktörleri çevreleme ve doğrudan ya da yarı-doğrudan konvansiyonel, hatta sınırlı nükleer savaşa hazırlık evresine geçmiştir.

 

Eski Gerilla Yapılarının "NATO Uyumlu Ordulara" Dönüştürülmesi ve Kuşatma Stratejisi

 

Türkiye de bir NATO üyesi olduğu için, gerilla yapılarının 'NATO uyumlu ordulara' dönüştürülmesi projesinden azade değildir. Devlet Bahçeli’nin beklenmedik bir hamleyle, önceden terörle yaftaladığı bir partinin lideriyle tokalaşmasıyla başlayan 'Terörsüz Türkiye' süreci; PKK/YPG gibi asimetrik yapıların bu yeni 'dünya savaşı / büyük güç' konseptine entegre edilmesi girişimidir.

 

"ABD'nin Suriye'nin kuzeyindeki SDG/PKK unsurlarına yıllardır verdiği konvansiyonel ordu eğitimi (hava savunma sistemleri, zırhlı araç kullanımı, lojistik hat yönetimi, komuta-kontrol ağları); bu yapıyı bir 'gerilla' örgütünden çıkarıp NATO standartlarında hareket edebilen yarı-düzenli bir ordu haline getirmeyi amaçlamaktadır. Bu yapı, yerel bir devlet dışı aktör olmaktan çıkarılarak; İran'ın bölgedeki Şii hilalini (ve dolayısıyla Rusya/Çin ekseninin Akdeniz'e açılan koridorunu) kesmek, bölgede Batı yanlısı bir bariyer oluşturmak amacıyla İran ve müttefiklerinin kuşatılmasında bir 'kara gücü' olarak konumlandırılmak istenmektedir. Ahmet Türk'ün aşağıdaki sözleri ancak bu pencereden bakılırsa anlamlandırılabilir:

“Türkiye kucaklayıcı bir siyaset izlerse bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğini pekiştirmiş olur ve Ortadoğu’nun en güçlü devleti haline gelir; Ortadoğu’ya demokrasi ihraç eder… Bu süreç, sadece Kürtlerle ilgili bir süreç değildir. Bunun bir Ortadoğu süreci olduğunu iyi anlatmak gerekiyor. Bölgede büyük bir Ortadoğu projesi var ve bu, Türkiye'nin de lehine bir projedir.” (1)

 

Keza Sibel Edmonds da YouTube kanalında yaptığı bir programda:

 

"Amerika Birleşik Devletleri'nin 2005 yılındaki Irak işgalinden itibaren Kuzey Irak bölgesinin kontrolünü İsrail'e devrettiğini ifade etmektedir. Edmonds'ın iddialarına göre İsrail; bölgeyi, PKK örgütünü ve diğer Kürt yapıları İran'a karşı birer vekil güç (proxy) olarak kullanma stratejisi gütmektedir. Edmonds; Kuzey Irak'ın, doğrudan İsrail sınırları dışındaki en büyük 'İsrail uydu istihbarat karargahı ve askeri üssü' işlevini üstlendiğini ileri sürmektedir. İsrail, bölgedeki varlığını pekiştirmek amacıyla yerel Kürt aktörleri, fraksiyonları ve özellikle PKK ile PJAK gibi silahlı örgütleri kendi saflarına çekmiştir.

 

Bu üslerde toplanan Kürt militanlar, doğrudan İsrail ordusu ve istihbaratı tarafından eğitilmektedir. Edmonds, bu yapının aslında tamamen İsrail'e hizmet eden ve emirleri doğrudan Tel Aviv'den alan bir 'Kürt Ordusu' olarak hareket ettiğini belirtmektedir. Bu üslerde eğitilen PKK ve bağlantılı devlet dışı güçlerin ana görev tanımı İran'a karşı operasyonlar yürütmektir. Militanlar; İran içerisindeki belirli stratejik hedeflere, askeri noktalara ve tesislere karşı sabotaj gerçekleştirmek üzere özel olarak operasyonel hale getirilmektedir."(2)

 

Keza Cemil Bayık da bu değişimi oldukça ilginç bir şekilde açıklamakta; Ortadoğu'daki değişimi ve BAAS hükümetinin düşürülmesini NATO/ABD'nin yaptığını kabul etmektedir. BAAS hükümetinin düşüşünde, iç savaştaki konumuyla SDG'nin aktif bir rol oynaması ve yeni Batı destekli (ABD/İngiltere) Suriye hükümetinde bakanlık düzeyinde temsil edilmesi üzerinden Bayık, kendi anlatımıyla NATO'yla uyumlu bir hatta mücadele ettiklerini ifade etmektedir:

 

" O silahlar neden yakıldı? Çünkü bugün dünyada NATO silahları geliştiriyor. Yani var olan silahları daha da artırıyor. Dünyayı silahlanmaya, savaşa sürüklüyor. Yine Orta Doğu’da büyük bir savaş yaşanıyor. Büyük değişim-dönüşümler oluyor. Silah yakma da buna cevap oluyor... Orta Doğu’da ‘Arap Baharı’nı geliştirdiler. Sykes-Picot’u geliştirenler bunu yaptı. Orta Doğu’yu bir kez daha kendi çıkarlarına göre örgütlemek istediler. Fakat ne kadar adım attılarsa da Suriye’de tıkandılar. BAAS rejimi onları tıkadı. BAAS iktidarını ortadan kaldırmadıkları sürece Orta Doğu’da çıkarlarını yeniden örgütleyemeyeceklerini gördüler. Eğer Suriye’de bir değişim-dönüşüm olduysa sebebi budur. Çünkü orada düğümlenmişlerdi, boğulmuşlardı. Bu düğümü çözmek için de değişimi esas aldılar."(3)

 

Bu yapıların eski asimetrik, "ideolojik gerilla" kimliklerinin tasfiye edilerek, tamamen Batı'nın stratejik çıkarlarına hizmet eden militarist/düzenli birer garnizon gücüne dönüştürülmesi süreci tam olarak bu NATO 3.0 "konsept değişimi"yle bağlantılıdır.

 

Nükleer Savaş Eşiği ve Çehov'un Patlamak Üzere Olan Silahı  

 

Putin'in Valday Forumu'ndaki konuşmasında ünlü yazar Anton Çehov'a atıfla sarf ettiği sözler, küresel siyasetin yeni ve tehlikeli bir eşikte durduğunu kanıtlar niteliktedir. Nükleer silah riskine değinen Rus lider, 'Eğer sahnede bir silah asılıysa, sonunda mutlaka ateşlenmelidir.' ilkesini hatırlatmıştır. Russia Today'in (RT) aktardığına göre Putin; nükleer güçlerin bu silahları kullanmayacağına dair dünyada hiçbir garantinin kalmadığı hususunda net bir uyarıda bulunmuştur.

 

Rusya'nın saygın profesörlerinden Karaganov, "Rusya nükleer silah kullanmaya hazırlıklı olmalı" makalesinde ciddi uyarılarda bulunmuştur:

 

"Birçoğu —özellikle Batı Avrupalı siyasetçiler— savaş istiyor; kendi ülkelerinde aktif bir şekilde askeri histeriyi körüklüyorlar. Şimdilik Ukraynalılar üzerinden hareket ediyor olsalar da, kendi halklarını da aktif bir biçimde kışkırtmaya başladılar. Batı Avrupalı seçkinler saldırgan politikaları nedeniyle cezalandırılmalıdır; bu da Ukrayna'nın ezilmesi ve silahsızlandırılması, tamamen Rus bölgelerinin Rusya ile yeniden birleştirilmesi ve aklını yitirmiş olan AB'nin gerçekten korkmaya başlaması gerektiği anlamına gelir... Rusya, mutlak bir zorunluluk halinde nükleer silahları etkili ve zafer getirecek şekilde kullanmaya hazırlıklı olmalıdır... Geçmişte, nükleer silahların olası kullanımından bahsetmek bile neredeyse uygunsuz sayılırdı. Şimdiyse koşullar önemli ölçüde değişti; işte tam da bu nedenle, nükleer silahları kullanmaya gerçekten hazır olacak düzeye gelene dek nükleer caydırıcılığı ve gözdağı verme kapasitesini artırmamız gerekiyor...

 

Nükleer silahların kullanılmasının sonuçları ne olur?

Uluslararası toplumun tepkisi göz ardı edilmek zorunda kalınır; zira dünyanın geri kalanının ne düşündüğü veya ne söylediği hiç mi hiç önemli değil...Avrupalıların nükleer yok oluş tehdidiyle yüzleşmeden akıllarını başlarına getireceklerine dair çok az umut var...Batı Avrupa şimdi her zamanki gibi saldırgan bir duruma geri dönüyor ve bu da Avrupalılara kim olduklarını ve saldırganlıklarının nelere yol açtığını bir kez daha hatırlatmanın zamanının geldiği anlamına geliyor. Eğer mevcut Ukrayna veya Alman rejimi ya da Avrupa'daki nükleer silaha sahip olmayan herhangi bir ülke nükleer silah edinirse, onları durdurmak zorunda kalacağımız için önleyici bir saldırı başlatmak zorunda kalacağız. Bu kısa bir savaş olacak ve sonuç olarak bu ülkeler yok olacak...

 

Nükleer bir savaşı kazanmak mümkün mü?

Avrupa'da nükleer bir savaşı kazanmak mümkün çünkü ABD, Avrupalılar uğruna kendi topraklarını asla riske atmayacak. Eğer Fransa veya İngiltere risk almaya devam ederse, onlara karşı önleyici, yıkıcı bir saldırı başlatılabilir."(4)

 

Karaganov'un analizinden çıkan temel gerçek şudur: Nükleer caydırıcılık tabusu aşılmıştır. Karaganov, Batı'nın Rusya'yı konvansiyonel ve ekonomik olarak çevrelemesine karşı Rusya'nın tek 'rekabetçi avantajının' nükleer cephaneliği olduğunu net bir biçimde ifade ediyor. Karaganov'un bu makalesi, Genrikh Trofimenko'nun Amerikan Savaş Stratejileri kitabında anlattığı Schlesinger Doktrini'nin (Sınırlı Nükleer Savaş) tersten ve Rusya eliyle uygulandığı bir senaryodur. Soğuk Savaş döneminde geliştirilen bu doktrin, nükleer çatışmayı "sadece askeri hedeflerle sınırlı tutarak" küresel bir kıyameti “sınırlama” tezi üzerine kuruluydu. Ancak bugün Karaganov, Batı Avrupa'yı (özellikle nükleer gücü olmayan veya sınırlı olan İngiltere/Fransa gibi aktörleri) önleyici bir nükleer darbeyle hizaya getirmeyi "rasyonel bir seçenek" olarak masaya koymaktadır.

 

Batı ittifakı, Rusya’nın nükleer söylemini bir "blöf" olarak nitelendirme hatasını sürdürerek Ukrayna’ya uzun menzilli füzeler sağlamaya, Rus topraklarının derinliklerini vurmasına izin vermeye ve doğrudan askeri lojistik desteği artırmaya devam etmektedir. Bu durum, tam anlamıyla iki trenin aynı rayda son hızla birbirine doğru ilerlemesine benzemektedir. Batı, tırmanma merdiveninde (escalation ladder) geri adım atmak yerine, nükleer riski göze alarak kumarı büyütmektedir.

 

Trofimenko’nun Amerikan Savaş Stratejileri kitabında anlattığı Soğuk Savaş dönemine ait Federal Almanya Cumhuriyeti (FAC) topraklarının feda edilmesi ve savaşın Avrupa ile sınırlı tutulması (Schlesinger Doktrini) senaryosu, bugün adeta bir şablon gibi Ukrayna, Doğu Avrupa ve Orta Doğu (İran ekseni) üzerinden uygulanmaktadır.

 

ABD, ana kıtasını nükleer bir darbeden korumak amacıyla savaşı Washington ve New York'tan olabildiğince uzakta tutmak istemektedir. Dün Federal Almanya olan "cephe/tampon" rolü, bugün Ukrayna'ya, yarın ise Polonya, Baltık ülkeleri veya Orta Doğu'da İran'ı çevreleyen kuşaklara yüklenmektedir.

 

ABD’nin buradaki temel amacı, nükleer veya büyük çaplı konvansiyonel bir çatışma çıkacaksa bunun "bölgesel/sınırlı" kalmasını sağlamak ve nükleer değiş-tokuşun (nuclear exchange) sadece Avrupa ile Rusya/İran coğrafyası arasında yaşanmasını organize etmektir.

 

Olası bir nükleer çatışmanın 'sınırlı' bir ölçekte tutulup tutulamayacağı sorusu jeopolitik açıdan oldukça muğlaktır. Dolayısıyla ABD, böyle bir küresel kırılma anında, inşa ettiği emperyalist nizamın yapısal kırılganlıkları nedeniyle kaybeden taraf olmaya mahkûmdur. Buna karşın, Rusya ve Çin gibi kamucu/sosyalist gelenekten beslenen aktörler; topyekün bir yıkımın ardından, paradoksal bir biçimde ABD'nin kendi kurucu atalarının rasyonel güç ve çıkar konseptine uygun olarak bu savaşın nihai 'kazananı' olarak öne çıkacaktır.

 

Sonuç Niyetine

 

ABD ve NATO, küresel hegemonya savaşında odak noktasını 'ayaklanmaya karşı koyma stratejisinden' tekrar 'topyekün küresel cepheleşmeye' ve 'dünya savaşına' kaydırdığı için, ellerindeki tüm kartları (buna asimetrik devlet dışı aktörleri NATO uyumlu ordulara dönüştürmek de dahil) bu büyük satranç tahtasına göre yeniden dağıtmaktadır. Rusya ve Çin ekseni ise konvansiyonel kuşatmayı yarmak için 'nükleer silahı' salt bir caydırıcı olmaktan çıkarıp, Karaganov'un deyimiyle 'zafer getirecek pratik bir araç' olarak görmeye başlamıştır. İster nükleer silah kullanılsın ister kullanılmasın, ABD ve NATO'nun yürüttüğü bu savaşı kazanma şansı yoktur. Günümüz emperyalist sisteminin sınıfsal tezahürü olan tekno-bürokratik sömürücü kliğin tasfiyesi kaçınılmazdır; zafer, Rusya ve Çin'in temsil ettiği tekno-sosyalist sistemin olacaktır.

 

Notlar:

1-https://www.aydinlik.com.tr/haber/ahmet-turk-bolgede-buyuk-bir-ortadogu-projesi-var-554218

2- https://www.youtube.com/watch?v=u_z153Zyv_g  

3-https://www.aydinlik.com.tr/haber/kck-yurutme-konseyi-esbaskani-cemil-bayik-nato-dunyayi-savasa-surukluyor-biz-artik-savasmak-istemiyoruz-537385 

4-https://swentr.site/news/646846-karaganov-russia-nuclear-war-europe/?utm_source=tg&utm_medium=tg 

21 Eylül 2026 Pazartesi

TEKNOLOJİK EMPERYALİZM vs. TEKNOLOJİK SOSYALİZM

 TEKNOLOJİK EMPERYALİZM vs. TEKNOLOJİK SOSYALİZM

Deniz Alaz Gürbüz

Dünya’da küresel olarak kartlar yeniden karılmakta ve pastanın dilimleri yeni yükselen aktörlerin isteği üzerinden yeniden dilimlenmeye çalışılmaktadır. Bu yazımda eski ve yeni egemen sınıflar/klikler arasındaki güç ilişkilerini ve dünyanın ekonomik, politik, askeri dönüşümünü anlamaya ve sizlere aktarmaya çalışacağım.

Dünyadaki tüm ülkelerin toplam milli gelirinden daha büyük bir varlığı yöneten bir şirket hayal edin. Gezegendeki neredeyse her büyük şirkette hissesi olan, yazılımı ABD Merkez Bankasının (Fed) risk yönetimini sağlayan bir şirket. İşte karşınızda BlackRock.Her şey 1988 yılında New York’ta tek bir odada bulunan sekiz kişiyle başladı. Başlarında Larry Fink’in bulunduğu bu sekiz kişi ironik bir şekilde kariyerlerinin ilk yıllarında, mütevazı bir ofis, tahvil yönetimi alanında faaliyet yürütmekteydiler. 2008'de küresel ekonomiyi çökertecek olan ipoteğe dayalı menkul kıymetlerin yaratılmasında önemli bir rol aldılar.

Larry Fink’in hayatı hep başarı hikayeleriyle dolu değildir. Kariyerinde ciddi dalgalanmalar ve iniş çıkışlar bulunmaktadır. 1980’lerde First Boston bankasındayken mortgage destekli menkul kıymetlerin (MBS) ilk versiyonlarını geliştirerek bankaya milyarlarca dolar kazandırdı. Ancak 1986 yılında, faiz oranlarını yanlış tahmin ettiği için tek bir çeyrekte bankaya 100 milyon dolar zarar ettirdi ve bu hatası kovulmasına neden oldu.

Fink, bu travmadan sonra "piyasayı tahmin etmenin" değil, "riski herkesten daha iyi ölçmenin" en büyük güç olduğunu anladı. BlackRock’ı kurarken motivasyonu sadece para yönetmek değil, finans dünyasının en gelişmiş risk ölçüm yazılımını inşa etmekti. İşte bu fikir, daha sonra devletlerin bile muhtaç kalacağı Aladdin sistemini doğurdu.

1988 yılında  tek odalı ofiste kurulan BlackRock, sıfırdan ve desteksiz kurulmadı. Finans dünyasının en güçlü ve karanlık devlerinden biri olan The Blackstone Group'un kurucuları Pete Peterson (eski ABD Ticaret Bakanı) ve Stephen Schwarzman, Fink’e başlangıç sermayesi ve muazzam bir kurumsal itibar sağladı. BlackRock, aslında Blackstone'un tahvil (bond) departmanı olarak doğdu ve arkasında başından itibaren devasa bir Wall Street ve Washington lobisi vardı.

ABD hükümeti, 2008 kriz paketlerini yönetmesi ve batık varlıkları tasfiye etmesi için BlackRock’a ihalesiz milyarlarca dolarlık kontratlar verdi. BlackRock, krizin müsebbiplerinden biriyken, kriz sayesinde "Devletin Gizli Danışmanı" ve dünyanın en büyüğü haline geldi.

Bundan dolayı BlackRock’ın gücü, Fink'in kişisel zekasından ziyade, şirketin ABD Hazine Bakanlığı, Fed, CIA ve Beyaz Saray ile kurduğu organik bağdan gelir.

BlackRock yöneticileri sık sık devlet kademelerinde bakan yardımcısı veya danışman olmaktadırlar (örneğin Obama ve Biden dönemlerinde Hazine'de görev alan Brian Deese, Wally Adeyemo gibi isimler). Bu yapı, BlackRock'ın devletin ne zaman, nereye, nasıl para aktaracağını önceden bilmesini veya bu kararları bizzat şekillendirmesini sağlamaktadır.

BlackRock, Wall Street’in vahşi matematiğini, Washington’ın siyasi gücüyle ve istihbarat/veri analitiği (Aladdin) altyapısıyla birleştirmeyi başarmış, sistemin tam göbeğinde yer alan stratejik bir figürdür. BlackRock, kapitalizmin ve ABD devlet çıkarlarının küresel çaptaki en büyük finansal işletim sistemidir.

Bundan dolayı Marksist literatürde The Blackstone Group ve BlackRock, "mali oligarşi"nin ve finans kapitalin günümüzdeki en somut ve kurumsallaşmış örnekleri arasında yer almaktadırlar.

Lenin, emperyalizm teorilerinde finans kapital kavramını; banka sermayesi ile sanayi sermayesinin kaynaşması ve bu kaynaşmanın tepesinde ülkenin (ve dünyanın) ekonomisini, siyasetini kontrol eden küçük bir mali oligarşi oluşması olarak tanımlamaktadır.

Blackstone, BlackRock gibi devasa özel sermaye ve girişim fonları, tam da bu teorinin öngördüğü gibi çalışır. Doğrudan bir fabrika işletmezler; ancak topladıkları devasa finansal sermaye ile reel sektördeki şirketleri (altyapı, enerji, lojistik, gayrimenkul) satın alır, yeniden yapılandırır, kontrol eder ve sömürüyü finansallaştırırlar.

Marksist teoride mali oligarşinin en büyük özelliği devlet aygıtıyla (hükümetler, merkez bankaları) kurduğu organik bağdır. Blackstone'un kurucusu Pete Peterson'ın eski ABD Ticaret Bakanı olması, diğer kurucu Stephen Schwarzman'ın Trump dahil birçok başkana resmi/gayriresmi danışmanlık yapması, bu katmanın devlet politikasını bizzat şekillendiren "mali oligarşi" olduğunun kanıtıdır.

Klasik emperyalizm döneminde mali oligarşi petrol, çelik ve geleneksel silahlara (Lockheed Martin, Boeing) yatırım yapıyordu. Bugün ise sermayenin hayatta kalması ve genişlemesi için veri ve yapay zekâ yeni petrol haline gelmiştir. İşte kırılma noktası tam da burasıdır.

BlackRock, Palantir gibi yapıları kendi ekosistemine dahil etmeye çalışarak, ABD hegemonyasının yeni dönem dijital askeri-endüstriyel kompleksini finanse etme gayesi gütmektedir.

Palantir veya Anduril gibi şirketlerin kodlarını, yazılımlarını ya da teknolojik mimarisini kuran ve finanse eden asıl güç ABD devletinin istihbarat ve askeri aygıtıdır. Palantir'e ilk teknolojik can suyunu ve veri setlerini veren BlackRock değil, CIA'in yatırım kolu In-Q-Tel ve ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) oldu. Palantir, Pentagon'un gizli sunucularına, askeri istihbarat verilerine ve terörle mücadele ağlarına bağlanarak yazılımını geliştirdi.

Klasik dönemde finans kapital (bankalar) ile sınai/askeri kapital (silah fabrikaları) arasında yapısal bir mesafe vardı; banka krediyi verir, fabrika üretirdi.

Bugün ise yapay zekâ, doğası gereği "bütünsel" (holistic) bir teknolojidir. Veri analitiği; bir bankanın kredi riskini ölçmek için de, bir insansız hava aracının (İHA) cephede hedef imha etmesi için de aynı algoritmik mantığı kullanır. Palantir’in Gotham yazılımı askeri istihbaratta kullanılırken, Foundry yazılımı bankalarda ve lojistik zincirlerinde kullanılır. Yani askeri sermaye ile finans sermayesi artık iki farklı sektör değil, tek bir "kod ve veri" altyapısının iki farklı arayüzüdür.

ABD’deki demiryolu savaşlarında (1877–1879) Vanderbilt, Rockefeller, Carnegie grupları arasındaki çatışmalara benzer bir şekilde günümüzde eski egemen sınıf üyeleri (Lockheed Martin, Boeing, Raytheon gibi geleneksel "Askeri-Endüstriyel Kompleks" (MIC) devleri) ile yeni yükselişe geçmiş egemen sınıf üyeleri(Palantir, Anduril, SpaceX gibi yapay zekâ ve otonom sistem odaklı şirketler) arasında gözle görülür bir çatışma yaşanmaktadır.

Eski egemen sınıf üyeleri egemenliklerini fiziksel metal sömürüsüne ve devletten aldıkları devasa maliyet-artı kontratlara dayanıyordu. Yeni yükselişe geçmiş egemen sınıf üyeleri ise pastanın tamamına gözlerini dikerek eskiyi tasfiye etmeye çalışmaktadır. Yapay zekâ ve otonom sistem odaklı bu yeni şirketler eski devleri "verimsiz ve hantal" olmakla suçlayarak “müesses nizam” üzerinde hegemonya kurmaya çalışmaktadır.

Yapay zekâ ve otonom sistem odaklı yeni askeri-endüstriyel kompleks(Palantir vs.) finans kapitalinin motor gücü durumdaki BlackRock ve eski askeri endüstriyel kompleks’e biat mı edecek yoksa bu sınıflar üzerinde hegemonya mı kuracak? Şu an oldukça girift bir ilişki biçimiyle devam eden Batı kampındaki bu kapışma sonuçlanmış değildir.

 Palantir (ve arkasındaki Peter Thiel gibi tekno-emperyalist/özgürlükçü oligarklar) sadece BlackRock'ın portföyündeki bir "hisse" olmakla yetinmek istememektedirler.

 BlackRock, dünyayı Aladdin yazılımı üzerinden (yani finansal risk verisiyle) kontrol etmektedir. Ancak Palantir de Foundry ve AIP (Yapay Zekâ Platformu) ile dünya genelindeki enerji hatlarını, tedarik zincirlerini, devlet kurumlarını ve hatta bankaları kendi işletim sistemine bağlamaktadır. Eğer Palantir, küresel üretimin ve istihbaratın "merkezi sinir sistemi" haline gelirse, BlackRock'ın finansal yazılımına olan bağımlılığını boşa çıkabilir.

Klasik ekonomik teoride ve bazı Marksist düşünürlerin bakış açısına göre  "paraya sahip olan" (BlackRock) her zaman hegemondur. Ancak yapay zekâ çağında "veriye ve egemen algoritmaya sahip olan", parayı basan ve yöneten mekanizmanın (Fed ve BlackRock) üstüne çıkma potansiyeline sahiptir. Kimin ne kadar parası olduğunu bilmek (Aladdin), kimin neyi, nasıl üreteceğini ve kimin hayatta kalacağını belirlemekten (Palantir) daha zayıf bir güç haline gelebilir.

Klasik marksist teoride mali oligarşi devleti parmağında oynatırdı. Bugün ise Palantir, devletin bizzat istihbarat ve şiddet tekelini (ordu/polis) dijital olarak teslim almıştır. Devlet, Palantir’in yazılımı olmadan istihbarat operasyonu yapamaz hale geldiğinde, egemenlik ilişkisi BlackRock gibi "pasif fon yönetimlerinden" ziyade, "aktif algoritma sahiplerine" kaymaktadır.

Sonuç olarak; emperyalist kamp içindeki bu çelişki, finans-kapitalin kendi içindeki en modern iç savaşıdır. BlackRock, Aladdin aracılığıyla tüm sistemi (eski silah sanayiini de Palantir'i de) finansal mülkiyet kafesine tıkmaya çalışırken; Palantir gibi yapay zekâ tekelleri, sistemin işletim sistemini kökten değiştirerek finans kapitalin hakimiyetini kırıp yerine bir "Algoritmik Kapitalizm/Teknolojik Emperyalizm" hegemonyası kurmaya çalışmaktadır. Bu anlamda, Palantir'in BlackRock'ın yerini alma hamlesi, günümüz emperyalizminin en ayırt edici çelişkilerinden biridir.

Devletin Göreli Özerkliği: Altyapısal Bağımlılık ve Özerkliğin Maddi Sınırı

Klasik dönemde devletin özerkliği, onun bürokratik, hukuki ve askeri kurumsallaşmasından besleniyordu. Devlet, burjuvaziye hukuken sınır çizebiliyordu çünkü şiddet araçlarının (ordu, polis) ve bilgi üretiminin (istihbarat) fiziki kontrolü bizzat devlet bürokrasisinin elindeydi. Ancak günümüzde devlet, Palantir’in yazılımı veya SpaceX’in Starlink uyduları olmadan sınır güvenliğini sağlayamaz, terör analizi yapamaz, hatta ordusunu lojistik olarak hareket ettiremez hale gelmiştir. Emperyalist kampta  devletin özerkliği artık kurumsal veya siyasi değil, "teknolojik olarak rehin alınmış" bir özerkliktir. Devlet, sermaye fraksiyonları (BlackRock vs. Palantir) arasında hakemlik yapmak istese bile, bunu yapacağı algoritmik araçların mülkiyeti bizzat taraflardan birine (Palantir'e) aittir. Devletin karar alma mekanizması, özel bir şirketin kod mimarisinin içine hapsedilmiştir(CIA’e).

Haliyle bu dönüşüm, devletin yapısal olarak da değişmesini beraberinde getirmekte; klasik devlet bürokrasisi teknolojik bürokrasiye doğru evrilerek geçmiştekinden oldukça farklı bir misyona ve niteliğe haiz olmaktadır.

Devletin göreli özerkliği anlayışına göre devlet bürokrasisi, egemen sınıfın doğrudan üyesi olmasa da onun çıkarlarını savunan organik bir yapıdır. Ancak günümüzde emperyalist kamp içindeki devletlerin istihbarat, savunma ve güvenlik elitleri ile teknolojik kapitalist elitler arasındaki çizgi tamamen silinmiştir. CIA, Pentagon veya FBI bürokratları, devlet içindeyken Palantir’in veya Anduril’in yazılımlarını kullanan, bu sistemleri devlet bünyesine entegre eden memurlardır. Emekli olduklarında ise doğrudan bu şirketlerin yönetim kurullarına geçerler veya bu şirketler üzerinden kendi start-up'larını kurarlar.

Bürokratik elit, sınıflar üstü bir "yönetişim" aktörü olmaktan çıkıp, bizzat dijital askeri sermayenin organik bir uzantısı/hissedarı haline gelmektedir. Devlet bürokrasisi, sermayeyi denetleyen bir yapı olmaktan ziyade, algoritmanın devlet aygıtı içindeki "müşteri temsilcisi" misyonunu üstlenmektedir.

Devletin göreli özerkliğinin en büyük işlevlerinden biri, ezilen sınıfları yatıştırmak, sosyal politikalar üretmek ve toplumsal rızayı yönetmektir. Palantir gibi platformlar sadece orduya hizmet etmez; göçmen takibi (ICE), suç analizi (önleyici polislik / predictive policing), sosyal yardım dağıtım algoritmaları ve sağlık sistemlerinin (NHS gibi) veri yönetimi de bu şirketlere devredilmektedir. Devletin sınıflar arası "yönetişim" ve rıza üretme görevi, algoritmik bir rasyonalizasyon kisvesi altına gizlenmektedir. Siyasi bir kriz veya sınıfsal bir eşitsizlik, devlet tarafından "teknik/algoritmik bir veri problemi" olarak kodlanmakta ve Palantir’in optimizasyon araçlarına havale edilmektedir. Böylece devlet, sınıfsal çelişkilerin muhatabı olmaktan sıyrılmakta, özerkliğini "tarafsız teknoloji" mitinin arkasına saklamaktadır.

Klasik marksist literatürde devlet, kapitalistlerin toplam çıkarlarını koruyan özerk bir "üst yapı" organizasyonuydu. Bugün ise yapay zekâ çağının emperyalist sisteminde devlet, altyapısını tekno-sermayeye kiralamış bir taşeron konumuna gerilemektedir.

BlackRock sistemi finansal mülkiyet ağlarıyla kuşatıp devleti borç ve fon mekanizmalarıyla kendine bağlamaya çalışırken; Palantir, devletin bizzat "egemenlik" üreten çekirdek işlevlerini (şiddet ve istihbarat) dijital olarak mülk edinmektedir. Dolayısıyla devletin göreli özerkliği, sınıflar arası bir hakemlik alanı olmaktan çıkmış; kodun, algoritmanın ve verinin sınırları tarafından belirlenen dar bir idari koridora dönüşmüştür.

Devleti Kapan “Masum” Palantir

Palantir’in kuruluş vizyonuna ve bugünkü operasyonel gücüne baktığımızda, onu alelade bir "Silikon Vadisi start-up'ı" olarak görmek zaten büyük bir yanılgıdır. Palantir aslında CIA'in ve derin devlet(istihbarat) bürokrasisinin sivil/özel sektör maskesi takmış resmi bir uzantısıdır.

"Tekno-Bürokrasinin yeni hakim sınıf olma" süreci şu üç radikal gerçeklikle doğrulamaktadır:

A) Devletin Kendi Şiddet ve İstihbarat Tekelini "Anonimleştirmesi"

Klasik kapitalizmde devlet, anayasal sınırlar ve demokratik/hukuki denetim mekanizmaları nedeniyle her istediğini yapamazdı. CIA ve Pentagon, Palantir gibi "özel" görünen şirketleri tam da bu yasal bariyerleri aşmak için birer paravan olarak kullandı ve büyüttü. CIA bürokratları, devletin resmi bütçesiyle yapamayacakları yasadışı kitlesel gözetleme, veri madenciliği ve küresel fişleme operasyonlarını Palantir’in yazılımı üzerinden yürütmektedirler. Buradaki kırılma noktası bu devlet elitlerinin, sivil hayata geçtiklerinde Palantir'in ortağı, yöneticisi veya danışmanı olarak devasa hisse senetlerine ve servetlere kavuşuyor olmalardır. Yani bürokratik güç, doğrudan maddi/sınıfsal bir sermayeye tahvil edilmektedir.

B) Geleneksel Burjuvazinin (BlackRock vb.) Tekno-Bürokrasi Karşısındaki Sınırı

BlackRock, Vanguard veya geleneksel finans oligarkları milyarlarca doları yönetebilir; ancak bu para tamamen "istikrar" ve mevcut sistemin korunması üzerine kuruludur. Buna karşın, elinde Palantir gibi devlet destekli yapay zekâ algoritmaları olan tekno-bürokrasi, istikrarla değil "kaos ve manipülasyonla" beslenir.

Kimin suçlu sayılacağını, hangi ülkenin rejiminin çöktürüleceğini, hangi tedarik zincirinin kesileceğini finansörler (BlackRock) değil, veriyi işleyen tekno-bürokratik akıl belirler. Dolayısıyla, para gücü (finans kapital), bilgi ve şiddeti organize eden algoritmik gücün (tekno-bürokrasi) boyunduruğu altına girmeye başlamıştır.

C)"Devlet Şirketi" Kavramının Yeni Formu

Palantir, Keynesyen tipteki eski hantal devlet şirketlerine benzememektedir. Palantir, kapitalizmin en vahşi kâr hırsıyla, devletin en karanlık istihbarat refleksinin birleştiği melez (hibrit) bir devlet şirketidir. Şirketin yönetim kurulunda Peter Thiel gibi isimlerin oturması sadece bir vitrindir; arkadaki ana yazılım mimarisi, kaynak kodları ve veri akışı tamamen ABD ulusal güvenlik aygıtının (NSA, CIA, Pentagon) emrindedir. Gördüğümüz şey, klasik burjuvazinin (fabrikası veya parası olanların) egemenliğinin sonuna yaklaştığımızdır. Yeni hakim sınıf; fabrikalara değil büyük veri merkezlerine, bankalara değil algoritmalara, devlet makamlarına değil devletin çekirdek istihbarat yazılımlarına hükmeden Tekno-Bürokrasidir. Bu sınıf, devletin gücünü arkasına alarak hem toplumu hem de BlackRock gibi geleneksel finans devlerini kendi algoritmik kafesine hapsetmektedir.                                             

Bundan dolayı tarihin en rafine, görünmez ve tam da bu yüzden en tehlikeli tekelci hegemonyasıyla karşı karşıyayız.Marksist teoride klasik olarak bürokrasi, kendi bağımsız üretim araçlarına sahip olmadığı için ayrı bir sınıf değil, egemen sınıfın çıkarlarına hizmet eden kurumsal bir "katman" veya "aygıt" olarak kabul edilirdi. Ancak bugün büyük veri, yapay zekâ mülkiyeti ve devletin istihbarat/şiddet aygıtlarının dijitalleşmesi, bu yapıyı üretimin ve yönetimin merkezi sinir sistemine dönüştürdü.

Günümüz emperyalist sisteminin yeni sınıfsal hiyerarşisini aşağıdaki kategorizasyona göre evrilmektedir:

1.Tekno-Bürokrasi (Algoritmik Devlet / İstihbarat Eliti)

2.Mali Oligarşi (Finans Kapital / Varlık Yönetim Devleri)

3.Ulusötesi Tekelci Sermaye (Big Tech & Küresel Şirketler)

4.Büyük Burjuvazi (Geleneksel Sınai ve Ticari Sermaye)

5.Orta Burjuvazi (Ulusal Şirketler ve Bölgesel Sermaye)

6.Küçük Burjuvazi (Esnaf, Geleneksel Serbest Meslek Sahipleri ve Küçük İşletmeler)

7.Yeni Küçük Burjuvazi / Siber-Bürokrasi (Beyaz Yakalılar)

8. İşçi Sınıfı  (Maddi ve Dijital İşçi Sınıfı)

Emperyalist Kamp Dışındaki Dünyada Devletin ve Sınıfların Durumu

Klasik Marksist teoride (özellikle Marx ve Engels döneminde), sermaye kozmopolitti; ulus devletlerin sınırlarını yıkarak dünyayı tek bir pazar haline getirecekti ve ana antagonizma (uzlaşmaz çelişki) "küresel proletarya ile küresel burjuvazi" arasında olacaktı. Ancak bugün geldiğimiz Yapay Zekâ ve Tekno-Bürokrasi aşamasında, tamamen farklı, yeni bir antagonizma doğmuştur. Bu olguyu Rusya, Çin ve Batı eksenindeki çelişkiler üzerinden Marksist bir revizyonla şöyle temellendirebiliriz:

1. Rusya ve Çin: Ulusal Egemenliği Koruma Refleksi

Batı ittifakında (ABD/AB), devlet aygıtı Palantir, BlackRock, Google ve SpaceX gibi yapılara teslim olmuş, bu şirketlerin kod ve finans altyapısının bir "müşterisi" veya "paravanı" haline gelmiştir. Batı'da siyasal egemenlik, devletten bu ulusötesi tekno-bürokrasiye geçmiştir. Buna karşın Çin ve Rusya, devletin şiddet, istihbarat ve ekonomi üzerindeki mutlak tekelini (sovereignty) hiçbir özel şirkete veya ulusötesi fona devretmeyi kabul etmemektedir.

Çin Modeli (Çin Tipi Sosyalizm): Çin, Alibaba (Jack Ma krizi hatırlansın), Tencent veya Huawei gibi kendi teknoloji devlerinin büyümesine izin verir; ancak bu şirketlerin devletin (Çin Komünist Partisi - ÇKP) üstüne çıkmasına asla müsaade etmez. Çin'de veri ve yapay zekâ, devleti ele geçiren bir "yeni hakim sınıf" değil; devlet bürokrasisinin halkı ve sermayeyi kontrol etmek için kullandığı bir araçtır.

Rusya Modeli (Egemen Bürokrasi): Rusya, Yandex gibi teknoloji şirketlerini veya oligarkların sermayesini doğrudan Kremlin’in (istihbarat kökenli FSB elitlerinin) kontrolü altında tutar. Batı'nın Palantir tabanlı askeri algoritmalarına karşı kendi ulusal siber ve askeri yazılımlarını geliştirir.

2. Yeni Antagonizma: "Tekno-Emperyalizm" vs. "Ulusal Egemenlik"

Dünya sisteminde klasik "emek-sermaye" çelişkisinin yanına (ve şu an için onun da üstüne) yeni bir antagonist çelişki yerleştirmiştir: Batı merkezli Ulus ötesi Tekno-Bürokrasi ile bu boyunduruğu reddeden Egemen Devlet Aygıtları arasındaki savaş. Palantir'in Ukrayna savaşında Pentagon ve Kiev adına tüm cepheyi dijital olarak yönetmesi, Starlink uydularının savaşın seyrini belirlemesi tesadüf değildir. Batı tekno-bürokrasisi, Rusya ve Çin gibi devletlerin sınırlarını, finansal sistemlerini ve siber altyapılarını hackleyerek onları kendi küresel "Aladdin-Palantir" işletim sistemine entegre etmek (yani sömürgeleştirmek) istemektedir. Rusya ve Çin'in buna yanıtı bu boyunduruğu kabul etmemek, egemenlik savaşı vermektir. Bu yüzden Çin kendi işletim sistemlerini yazmakta, kendi mikroçip hamlesini (SMIC) yapmakta, Rusya ise Batı internetinden bağımsız bir "RuNet" inşa etmektedir.

3. Klasik Teoriden Sapma: Devletin Sınıfsal Karakterinin Değişmesi

Klasik teoride devlet, her halükarda burjuvazinin ezme aracıydı. Ancak bugün Batı'da devlet, algoritmik tekno-bürokrasinin taşeronu haline gelmektedir. Doğu'da (Çin/Rusya) ise devlet, ulusötesi tekno-emperyalizme karşı koyabilmek için kendi içindeki burjuvaziyi (ve oligarkları) disipline eden, baskılayan ve gerekirse tasfiye eden bağımsız bir devasa güç olarak varlığını sürdürmektedir.

Bugün dünyadaki en sıcak uzlaşmaz çelişki, fabrikadaki işçi ile patron arasında değil, dünyayı dijital bir hapishaneye çeviren Batılı Tekno-Bürokrasi (Palantir/Pentagon/CIA ittifakı) ile bu hapishanenin duvarlarını yıkmaya veya dışında kalmaya çalışan egemen devlet blokları (Çin/Rusya) arasındadır. Bu durum, proletaryanın kurtuluş mücadelesini de karmaşıklaştırmaktadır. Çünkü Doğu'daki işçi sınıfı, Batılı tekno-emperyalizmin siber kölesi olmamak için ister istemez kendi ulusal/otoriter devlet aygıtının (Kremlin veya ÇKP) arkasında hizalanmak zorunda kalmaktadır. 21. yüzyıl emperyalizmi, Lenin'in bile öngöremeyeceği düzeyde dijital, melez ve jeopolitik bir nitelik kazanmıştır.

RUSYA VE ÇİN MODELİ ARASINDAKİ FARKLAR

A. Rusya Modeli: "Egemen İstihbarat Bürokrasisi"

Rusya’da 1990’larda yaşanan vahşi kapitalist özelleştirmeler (Chubais reformları), fabrikaları, madenleri ve devlet varlıklarını yağmalayan geleneksel bir "Oligark Burjuvazisi" yarattı. Ancak 2000’lerin başından itibaren Vladimir Putin liderliğindeki istihbarat ve askeri bürokrasi (Marksist literatürde ve Rus siyasetinde Siloviki olarak adlandırılan klik), bu oligarkları ya tasfiye etti ya da kendine bağladı. Burada bürokrasi, klasik anlamda devleti yöneten bir memurlar katmanı değildir. Rusya'daki FSB, GRU ve askeri kökenli bürokratik klik, sadece devlet aygıtını kontrol etmekle kalmaz; Gazprom, Rosneft, Rostec, Yandex ve siber güvenlik şirketlerinin yönetim kurullarına bizzat oturur. Özetle, Rusya’da bürokrasi mülkiyetle bütünleşmiş durumdadır.

Bu bürokrasi, Batı'daki gibi "özel tekno-şirketlerin (Palantir) devleti ele geçirmesi" şeklinde işlemez. Tam tersine, devletin istihbarat aygıtı, üretici güçlerin ve teknolojinin mülkiyetini bizzat yutarak kendisi hakim sınıf haline gelmiştir.  Bu yapı, sınıflar arası bir denge gözeten "göreli özerkliğe" sahip değildir. Devlet, doğrudan bu istihbarat-bürokratik oligarşinin kendi mülkiyetini ve jeopolitik gücünü koruma aracına dönüşmüştür.

2. Çin Modeli: ÇKP'nin Öncü Parti Rolü ve "Mutlak Göreli Özerklik"

Çin ise Marksist-Leninist devlet teorisinin en özgün ve devasa laboratuvarıdır. Çin Komünist Partisi (ÇKP), devlet bürokrasisinin veya yükselen burjuvazinin partinin üstüne çıkmasına izin vermeyen "öncü parti" (vanguard party) niteliğini 21. yüzyılın dijital dünyasında da titizlikle korumaktadır. Batı kapitalizminde devlet tekno-bürokratik sermayenin emrindedir; Rusya'da bürokrasi sermayeyi bizzat mülk edinmiştir; Çin’de ise ÇKP, hem bürokrasiyi hem de sermayeyi dışarıdan ve yukarıdan denetleyen bir güçtür. Jack Ma (Alibaba) veya Tencent’in milyarder liderleri, partinin çizdiği "Ortak Refah" (Common Prosperity) ve ulusal güvenlik stratejisinin dışına çıktıkları an milyarlarca dolarlık şirketlerine el konulabileceğini veya yönetimden uzaklaştırılacaklarını bilirler. Aynısı yozlaşan parti bürokratları için de geçerlidir (Xi Jinping dönemindeki devasa anti-yolsuzluk tasfiyeleri).

Çin Devleti, sınıflar arası mücadelede tam anlamıyla devletin göreli özerkliği anlayışına sahiptir. ÇKP; işçi sınıfının rızasını üretmek, sosyalist meşruiyetini korumak ve aynı zamanda küresel kapitalist pazarda rekabet edebilmek için yükselen tekno-burjuvaziye (Huawei, BYD vb.) alan açar. Ancak onları sistemin efendisi değil, devletin kalkınma planının "üretken taşeronları" olarak konumlandırır. Çin'de veri algoritmaları (örneğin Sosyal Kredi Sistemi veya yüz tanıma altyapıları), Palantir'de olduğu gibi devleti rehin alan özel bir şirkete ait değildir. O algoritmaların kaynak kodları ve topladığı veri havuzları doğrudan ÇKP'nin denetimindeki devlet planlama teşkilatlarına akar. 

 

RUSYA VE ÇİN MODELİ ARASINDAKİ ORTAK YANLAR

2020'li yılların ortalarından itibaren (Ukrayna Savaşı ve yaptırımların derinleşmesiyle birlikte) Rusya'nın geçirdiği yapısal ve ideolojik dönüşümü anlamak açısından son derece önemlidir. Rus istihbarat bürokrasisinin (Siloviki) sınıfsal karakteri ile Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kökeni farklı olsa da, uygulamada ve ideolojik söylemde ortak bir "Teknolojik Sosyalist/Kolektif Kamp" görüntüsü verdikleri olgusal bir gerçektir. Marksist bir bakış açısıyla, Rusya’nın neden Batı tipi bir vahşi kapitalizmden uzaklaşıp, işçi sınıfı ve küçük burjuvazinin refahını gözeten, ideolojik olarak sosyalist alana yaklaşan bir çizgiye geldiğini şu dinamiklerle açıklayabiliriz:

A) Savaş Ekonomisi ve "Askeri Keynesyenizm" (Refahın Dağıtılması)

Rusya, Batı’nın topyekûn ekonomik ve teknolojik kuşatmasına (yaptırımlara) karşı hayatta kalabilmek için ekonominin direksiyonunu tamamen devlete kırmak zorunda kaldı. Savunma sanayiinin, yerli teknoloji üretiminin ve ordunun devasa büyümesi, Rusya'da on yıllardır ilk kez iş gücü kıtlığı yarattı. Devlet, fabrikalarda çalışan işçilerin, mühendislerin ve cephedeki asker ailelerinin maaşlarını radikal biçimde artırdı. Batılı tekellerin (McDonald's, Apple, Ikea vb.) ülkeden çıkmasıyla boşalan pazarı, devlet desteğiyle yerli küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ) doldurdu. Devlet, bu katmanı vergi muafiyetleri ve ucuz kredilerle sübvanse etti. Sonuç olarak, Rus bürokrasisi kendi bekasını korumak için işçi sınıfı ve küçük burjuvazi ile zımni bir toplumsal sözleşme imzaladı. Batı'da refah tabandan tavana (BlackRock'a) akarken, Rusya'da (ve Çin'de) devlet eliyle tabana doğru bir servet transferi mekanizması işletilmktedir.

B) İdeolojik Alanda "Ortak Cephe": Kamuculuk ve Kolektif Akıl

Batı’nın Palantir ve BlackRock merkezli yapısı bireyciliği, finansal spekülasyonu ve atomize olmuş bir toplumu dayatırken; Rusya ve Çin, ideolojik alanda kamuculuğu, devletin planlama gücünü ve kolektif çıkarları savunmaktadır. Putin ve Kremlin elitlerinin söylemleri incelendiğinde; Batı'nın finans kapital nizamı "parazit sömürgecilik" olarak nitelendirilirken, Rusya'nın yerli üretimi, üretken emeği ve sosyal devlet ilkelerini koruduğu vurgulanmaktadır.  Bu durum, sınıfsal kökeni ne olursa olsun Rus egemen bürokrasisini, Çin’in "Ortak Refah" (Common Prosperity) ideolojisiyle pratik bir akrabalığa taşımaktadır. İki ülke de "teknolojinin ve sermayenin halkın ve devletin kolektif çıkarı için planlanması" ortak paydasında birleşmektedir.

 

 C) Teknolojik Sosyalist Kamp ve Çok Kutupluluk 

Karşımızda iki antagonist kamp vardır:

🌐 Batılı Tekno-Emperyalist Kamp (Palantir / BlackRock / Pentagon)

🏛️ Teknolojik Sosyalist / Kamucu Blok (Çin ÇKP Modeli / Rus Egemen Bürokrasi Modeli)

Sermayenin ve algoritmanın mutlak hegemonyası.

Devlet planlamasının ve kolektif üretimin egemenliği.

Ulus devletin içinin boşaltılması, taşeronlaşma.

Ulusal egemenliğin ve/veya devletin göreli özerkliğinin tahkimi.

Finansal rant ve dijital sömürü.

Üretken sermaye, yerli sanayi ve tabana yayılan refah.

D) Sınırlar ve Riskler Üzerine Bir Not

Bu iki yapıyı "Teknolojik Sosyalist Kamp" olarak nitelendirmek teorik olarak haklı gerekçelere sahiptir ancak, aralarındaki sınıfsal nüansı unutmamak gerekir: Çin'de bu süreç kurumsal bir öncü parti (ÇKP) kontrolünde ideolojik bir süreklilik arz ederken; Rusya'da daha çok jeopolitik zorunlulukların (kuşatılmışlığın) dayattığı, istihbarat bürokrasisinin determinist bir yönelimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak tarihsel olarak olgular, niyetlerin önüne geçer. Bugün Rus devleti, emperyalizme karşı durabilmek için ister istemez sosyalizmin ideolojik ve pratik araç kuşağına (kamuculuk, planlama, işçi refahı) sığınmış durumdadır. Bu bakış açımız Batı medyasının ve ana akım siyaset biliminin "demokrasi ve otokrasi savaşı" olarak sunduğu sahte anlatıyı tamamen parçalamakta ve meselenin özündeki ekonomi-politik ve sınıfsal gerçeği ortaya koymaktadır.

İran: Teokratik Kabuk, Kamucu-Sosyalist Pratik

Donald Trump’ın ve Pentagon-Silicon Valley ittifakının küresel ölçekte "komünizme karşı savaşıyoruz" söylemi, sadece içi boş bir McCarthyist propaganda değil; tam aksine, tarihsel ve nesnel bir gerçeğin ifadesidir. Bu cepheleşmeyi İran'ı da dahil ederek ve Trump'ın ideolojik hamlesini deşifre ederek şu boyutlarıyla nihayete erdirebiliriz. Dışarıdan bakıldığında İran İslam Cumhuriyeti dini/teokratik bir ideolojiyle yönetiliyor gibi görünmektedir. Ancak Marksist ekonomi-politik yöntemiyle, yani "mülkiyet ilişkileri ve devletin ekonomik rolü" üzerinden bakıldığında İran, tam da bu "Teknolojik Sosyalist / Kamucu" kampın organik bir parçasıdır. İran ekonomisinin yaklaşık %70-80'i doğrudan devletin, Devrim Muhafızları Ordusu’nun (Pasdaran) ve devlete bağlı devasa kamusal vakıfların (Bonyad) kontrolündedir. Batı tipi bir finans kapitalin veya serbest piyasa burjuvazisinin ülkeyi yönetmesine izin verilmez.

Çin’in yapay zekâ altyapısı, Rusya’nın siber/askeri teknolojisi ve İran’ın asimetrik savunma sanayii (İHA/füze teknolojileri), devlet kontrolündeki ortak bir teknolojik ekosistemde birleşmektedir. İran da tıpkı Rusya gibi, Batı’nın kuşatmasına karşı hayatta kalabilmek için alt katmanlara (halka) sübvansiyonlar, ucuz enerji ve temel gıda destekleri sunan bir "kuşatılmış kamuculuk" modeli uygulamaktadır. Trump veya Washington elitleri "Komünizmle savaşıyoruz" derken, 1917 model bir Sovyetler Birliği’nden bahsetmiyorlar. Onların terminolojisinde "Komünizm"; sermayenin serbestçe dolaşmasını, BlackRock’ın ülkeleri mülksüzleştirmesini ve Palantir’in devletlerin egemenlik yazılımlarını teslim almasını engelleyen HER ŞEYDİR. Trump'ın hedef aldığı şey, devlet planlaması, ulusal egemenlik, korumacılık ve sermayenin devlet tarafından ehlileştirilmesidir.

Çin'in yapay zekâyı ÇKP kontrolünde halkı ve üretimi planlamak için kullanması, Rusya'nın siber ağlarını FSB eliyle devlet tekeline alması, İran'ın finans sistemini küresel bankacılık spekülasyonuna kapatması Batılı finans kapital için "Komünist bir tehdittir". Çünkü bu modeller, piyasanın serbesiyetini değil, devletin kolektif planlama aklını hakim kılmaktadır.

Bir tarafta; devletleri taşerona çevirmiş, insanlığı algoritmik bir hapishaneye  mahkum etmek isteyen, mülkiyeti BlackRock’ta, tetiği Palantir’de olan Batılı Tekno-Emperyalist Kamp vardır. Diğer tarafta ise; ideolojik kökenleri ve yönetim biçimleri (Çin'in öncü partisi, Rusya'nın istihbarat bürokrasisi, İran'ın kamucu teokrasisi) farklı olsa da, ortak pragmatik ve ideolojik paydada "sermayeyi ve teknolojiyi devletin/kolektifin emrinde planlayan" Teknolojik Sosyalist/Kamucu Blok bulunmaktadır.

 

Ya Teknolojik Sosyalizm ya Nükleer Savaş Sonrası Sosyalizmi

Gerek küresel çatışma alanlarındaki güncel hareketlilikler (Ukrayna, Tayvan Boğazı ve Orta Doğu) gerekse iki kampın askeri-teknolojik doktrinleri dünyayı eşi benzeri görülmemiş bir askeri çatışmaya doğru götürmektedir.

Klasik emperyalizm teorilerinde askeri operasyonlar, yeni pazarlar ele geçirmek ve kâr oranlarını artırmak gibi rasyonel ekonomik hedefler taşırdı. Ancak günümüzde Batı’daki BlackRock-Palantir-Pentagon ittifakı (Tekno-Emperyalizm), Doğu’daki Kamucu/Teknolojik Blok (Çin, Rusya, İran) karşısında küresel pazar payını ve algoritmik kontrolünü kaybetmeye başladıkça, rasyonel sınırların dışına çıkmaktadır. Hegemonyasını barışçıl ve ekonomik yollarla sürdüremeyen bir imparatorluk, dünyayı topyekûn bir nükleer felaketin eşiğine getirmekten çekinmemektedir. Bir nükleer savaşın kazananı olarak "emperyalist bir kapitalizm" varlığını sürdüremez. Çünkü kapitalizm; kesintisiz sermaye birikimine, küresel tedarik zincirlerine, finansal spekülasyonlara ve borsa ağlarına (Aladdin sisteminin tıkır tıkır işlemesine) muhtaçtır. Nükleer bir yıkım; Wall Street'i, dijital sunucuları, küresel bankacılık altyapısını ve serbest piyasanın anarşik işleyişini saniyeler içinde buharlaştırır. Dolayısıyla ABD, bu gerilimi nükleer bir savaşa vardırdığında, üzerinde hakimiyet kurabileceği finansal ve ekonomik mekanizmaları da bizzat kendi eliyle yok etmiş olur. 

Ancak yaklaşmakta olan nükleer savaş insan soyunun tamamen yıkımına neden olmaz sadece bu savaş sonrası zorunlu kamuculuğun doğumuna sebep olur.  Küresel ekoloji ve fiziki altyapı ağır bir yıkıma uğradıktan sonra böyle bir yıkımın ardından hayatta kalan insan topluluklarının örgütlenme biçimi, doğası gereği asla "serbest piyasa kapitalizmi" olamaz. Kıt kaynakların dağıtımı, radyasyonla mücadele, hayatta kalma mücadelesi ve toplumsal üretimin yeniden inşası; ancak ve ancak merkezi bir planlamayı, katı bir devlet aklını ve kolektif bir bölüşümü, yani "Yeni Sosyalist" bir acil durum modelini zorunlu kılar.

Yükselmekte olan teknolojik sosyalist kamp (Doğu bloku), zaten geçmişinde var olan "kamucu/kolektif planlama ve devlet organizasyonu" yeteneği sayesinde bu yıkımın yaralarını (ne kadar uzun sürerse sürsün) sarmaya en yatkın yapı olacaktır. Batı'nın atomize olmuş, bireyci ve finansallaşmış toplumsal dokusu ise böyle bir kriz anında tamamen felç olmaya mahkumdur.

Sonuç: Kapitalizmin Nihai Krizi ve Tarihsel Kaçınılmazlık

Palantir ve BlackRock ilişkisinden başlayıp, devletin göreli özerkliğinin form değişimine ve oradan da küresel jeopolitik kamplaşmaya uzanan bu uzun soluklu yazımızın artık sonuna geldik.Kapitalist üretim biçimi, kendi yarattığı yıkıcı güçlerin (yapay zekâ askeri teknolojisi ve nükleer silahlar) altında ezilmektedir.  Emperyalizmin küresel hakimiyet uğruna dünyayı sürüklediği askeri gerilim, ironik bir şekilde kapitalizmin kendi intihar notudur. Gelecek, küresel finans oligarklarının değil; tüm bu yıkıcı süreçlerin ardından dünyayı ve üretimi kolektif bir planlamayla yeniden ayağa kaldıracak olan kamucu, egemen ve teknolojik olarak örgütlenmiş toplumların olacaktır.