Faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Faşizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ekim 2016 Cumartesi

Amerikan Faşizmi (G. Petrov)

Amerikan Faşizmi
G. Petrov

Amerikan emperyalizminin İkinci Dünya Savaşı sonrası saldırgan ve yayılmacı yönelimleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin iç ve dış politikasında ifadesini buluyor. Dünya üzerinde Amerikan egemenliği kurmayı amaçlayan yeni bir savaşın ateşli hazırlıklarına, burjuva demokratik özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve ABD'de toplumsal yaşamın faşistleştirilmesi eşlik ediyor.

Faşizm, emperyalizmin en tiksindirici yüzü, en iğrenç ifadesidir. Lenin’in "en kudurmuş emperyalizm" olarak tanımladığı Amerikan emperyalizminin, şu anda iç ve dış politikasında çözümü faşizmde araması da bir rastlantı değildir. “Dış politikanın esas unsurları olarak şovenizm ve savaş hazırlıkları, işçi sınıfının ezilmesi, gelecekteki savaşta cephe gerisini güçlendirmek amacıyla gerekli bir araç olarak görülen iç terör: İşte bütün bunlar günümüz emperyalist politikacıların üzerinde en fazla uğraştıkları şeylerdir."(1) Stalin’in SBKP(B)'nin 17. Kongresi'nde söylediği bu sözler, aynı şekilde ABD'nin günümüzdeki politik yapılanmasını da açıklıkla ifade ediyor. Wallstreet borsasındaki efendilerin, Alman faşistleri ve Japon militaristlerinin çürük ideolojilerinden aldıkları çok şey var; ancak Amerikan emperyalizminin ırkçı, şoven teorileri ve dünya üzerinde egemenlik kurma planlan, Hitler ve Göring, Tanaka ve Tojo’dan çok daha öncelere kadar uzanır. "Tanrı bin yıldır, İngilizce konuşan ırklarla Germen ırkları, önemsiz ve sıkıcı uğraşlar peşinde koşmaları ve kendilerine hayran olmaları için hazırlamadı. O, Amerikan halkını dünyanın manevi yenilenme ve yönlendirmesini gerçekleştirmek üzere, seçilmiş ulus olarak belirledi, işte Amerika'nın ilahi misyonu budur."
Senatör Albert Beveridge'in Ocak 1900'de Amerikan Senatosu'nda söylediği bu sözlerin üzerinden yarım yüzyıl geçti. Günümüzde bu plan ve amaçlar Amerikan tekelleri tarafından daha da arsızca dile getiriliyor. Amerika'nın generalleri ve diplomatları, işadamları ve sahte bilim adamları, satın alınmış gazetecileri ve yazarları, alaycı bir açıklıkla ABD'nin "dünya misyonu"nun ve dünyaya egemen olma planlarının çığırtkanlığını yapmaktadırlar. 1945'te savaşın bitiminden hemen sonra, tanınmış işadamı John Foster Dulles, başkanı olduğu Ulusal Sanayiciler Birliği'nin bu oturumunda, ABD'nin dünyanın
ahlaki liderlik rolünü üstlenmesi gerektiğini söylemiş ve “19. yüzyıl İngiltere'nin yüzyılıydı, ama 20. yüzyıl da ABD'nin yüzyılıdır", diye eklemiştir.

ABD hükümeti tarafından 1947'nin sonlarında yayınlanan, “Amerikan Dış Politikası" başlıklı broşürde, Amerikan çıkarlarının “uluslararası boyutu”na değinilmiş, "dünya meselelerinde ABD’nin öne çıkmış önderlik konumu”na ilişkin iddia ifade edilmiştir. Daha sonra bu görüşler Truman ve Acheson tarafından da hararetle dile getirilmiş; Truman Amerikan Kongresi'ndeki bu konuşmasında, “Amerikan yaşam tarzı”nın bütün toplum ve uluslara yayılması gerektiğinden söz etmiştir. General Eisenhower "Ülkemiz birlik olursa, dünyaya hükmedebilecektir” diyerek, gözü dönmüş generallerin de politikacılardan geri kalmadığını göstermiştir.

Tekelci basın da aynı küstahlıkla kendini açığa vurmakta sakınca görmüyor. “United States News and World Report" isimli gazetede yayınlanan, “ABD dünya polisliği rolünde" başlıklı yazıda, "ABD gelişmiş bombalama gücü ve bunun bütün dünyaya yayılan bir ağ şeklinde konuşlandırılması sayesinde, başka hiç bir ülkenin yardımına ihtiyaç duyulmadan, dünya üzerinde polisiye denetimi sağlama olanağına sahip olacaktır” deniyor.

Demek ki, dünyanın ahlaki önderliği ve manevi yenilenmesi, bombardıman gücünün ve askeri destek noktalarının yardımıyla gerçekleşiyor. Dünyanın jandarması ABD. Wallstreet'in "barış sözcüleri"nin kendilerine biçtiği rol işte budur. Amerikan emperyalizminin peygamberleri, yeni yeni faşist teori ve doktrinleri gündeme getiriyorlar. Bu kişiler Alman faşistlerinin gerçekleştirmek istedikleri “yaşam alanı"nın yerine, “güvenlik çemberi" ve "esnek ABD sınırlan" tanımlamalarını getiriyorlar. ABD’li strateji uzmanlarının yorumlarına göre, belirlenecek olan bu sınırlar bütün dünyayı da kapsayabilir. örneğin ABD'nin sınırlarının nasıl tanımlanması gerektiği hakkında, Amerikalı politikacılar ve Kongre üyeleri şunları söylemekteler: “Bu sınırların var olması gerekmiyor." ABD Temsilciler Meclisi üyesi Paudge, “hepimiz biliyoruz ki, Amerikan savunma hattı, Batı Avrupa ve Doğu Asya’da olduğu gibi, iki kutup arasında daha yüzlerce bölgeye dağıtmalıdır" diyor. Gerçekten de ABD savunması için oldukça geniş bir hat! Aynı şekilde ABD’li jeopolitikçi Weller, “ABD sınırları”nı aynı şekilde büyütmektedir. Ona göre sınır, “ABD uçaklarının bombalayabileceği ve paraşütçülerinin atlayabileceği her yerdir. Bugün ABD’nin sınırlan nerededir? sorusuna verilecek yanıt, sınırın hiçbir yerde ve her yerde olduğudur. Amerika’nın savaşı bütün yerkürede sürüyor."

Açıkça görülmektedir ki; ABD'nin savunma ve güvenlik gerekçeleri, Amerikan militaristlerinin dünyaya egemen olma, Amerikan emperyalizminin dünya imparatorluğu kurma planlarının propagandası için kullanılan, uydurma bahanelerdir. Bütün faşist rejimlerin karakteristik özelliklerinden biri olarak ırkçı propaganda, halkın politik ve moral olarak çöküntüye uğratılması için kullanılan araçlardan biridir. ABD'de, insanlık düşmanı ırkçı düşüncelerin ve vahşi bir milliyetçiliğin yayılması için çaba gösterilmektedir. Daha 1919 yılında Amerikalı sahte bilimci Scott Nearing, Amerikalıların “süper ırk" olduğunu iddia etmiştir. Amerikan ırkı teorileri daha sonraları da abartılmış bir şekilde ortaya atılmaya devam etti. Hitler'in kuzey ırklarının “üstün" ırklar olduğunu iddia ettiği sıralarda, John Foster Dulles de, 1938 yılında yayınladığı "Savaş, Banş ve Değişimler" isimli kitabında, Amerikalıları kahraman bir ulus olarak niteliyordu. Hitler faşizminin “aşağı ırklar” tanımlamasının yerini Dulles'te "şer ulusları", yani kötülüğe eğilimli uluslar, toplumlar almaktadır. Tahmin etmenin güç olmadığı üzere, bu “aşağı” uluslarla kastedilen kendileri dışındaki bütün uluslardır ve Dulles'in "teori"sine göre bu diğerleri, “kahraman Anglo-Sakson ulus" tarafından yönetilmelidir.

Churchill'de, histerik Fulton konuşmasında Anglo-Sakson ırkının üstünlüğünü iddia etmekte ve Dulles ile aynı telden çalmaktadır. Anglo-Amerikan emperyalistlerinin bütün bu çılgın yalanları, akla Mark Twain’den şu nükteyi getiriyor: Eski bir asker, "Dünyanın bütün kenarlarına doğru" isimli kulüpte şöyle bir konuşma yapar: "Biz Anglo-Sakson ırkının bir parçasıyız, eğer bir Anglo-Sakson bir gün bir şeye ihtiyaç duyarsa, gider ve alır.” Mark Twain'in kendisinin de sonradan açıkladığı gibi, "biz İngiliz ve Amerikalılar hırsız, soyguncu ve haydutlarız ve bundan gurur duyuyoruz" görüşü ortaya konulmuştur. Mark Twain bugünkü Churchill, Dulles ve diğer Anglo-Amerikan ırkçı faşistlerinin düşünce yapısına karşı bizleri çok önceden uyarmıştır. ABD’nin dünya egemenliği politikasını haklı göstermek için özel bir felsefe dahi geliştiriliyor: Bu felsefe, korsanlığın, haydutluğun ve yamyamlığın felsefesidir. Okumuş yamyamlardan Vogt, Avrupa halklarının “istikrarlı hale getirilebilmesi" zorunluluğunu da kendince hesaplamıştır. Bu amaçla Avrupa halkını aç bırakıp, nüfusunu üçte birine kadar azaltmak fikrini bile ortaya atmıştır. Bu yeni Malthusçu, "aşağı ırkların" köklerinin kurutulmasını söyleyen faşist teoriyi tekrardan uyandırmaktadırlar.

Elliot Amold'un ABD'de yayınlanmış yeni bir romanında, romanın kahramanı olan Amerikalı general emrindeki birine şunu söyler: "Siz savaşlarda en önemli şeyin, birinin bazı ilkeler için eline silahı alıp, ileriye atılması ve bu ilkeler uğruna ölmesi olduğunu sanıyorsunuz. Ama esas önemli olan, bu birinin bütün ilke ve düşünceleri unutmasıdır..." Amerikan askerleri, merhametsiz ve acımasızca, barış içindeki şehirlere atom bombası atacak, gemileri batıracak, köyleri yakıp yıkacak, yağmalayacak, insanları öldürecek ve böylelikle Wallstreet'in paragözlerinin karlarına kar katacak şekilde eğitiliyorlar. Faşizm savaş demektir; halkların üzerinde kesin bir iktidar sahibi olmanın savaşı. Bütün faşist diktatörlerin ortak noktası, dünyayı yönetme “hakkı"nın kendilerinde olduğunun herkesçe kabul edilmesini dayatmalarıdır. Amerikan gericiliği, hayali bir "dünya hükümeti" düşüncesine esin vermekte ve bu yöndeki bütün kozmopolit hareketleri desteklemektedir. Halklardan ulusal egemenliklerini, hayali ve “genel" bir “uluslararası” refah için feda etmeleri istenmektedir.
ABD’nin emperyalist yayılma çabalarının üzeri, “demokrasinin kurtarılması" yalanı ile örtülmektedir. Aynı ABD açık bir şekilde, İspanya, Yunanistan ve Yugoslavya'daki faşist rejimleri de desteklemektedir. Amerikan faşistleri, Batı Almanya ve Japonya'da militarizmin ve faşizmin yeniden canlandırılmasını da teşvik de etmektedirler. Amerikan propagandasının özde bütün çabası, halklarda ülkelerin arasında eşit ve ortak bir ilişkinin olanaksızlığı ve savaşın kaçınılmazlığı düşüncesinin yerleştirilmesidir. Wallstreet’in eğitimli uşaklarından Burhanı, “Dünya Egemenliği Kavgası” adlı kitabında şöyle yazıyor: “Dış politikanın amacının aslında barış olamayacağının kabul edilmesi gerekir." Buna, başka bir okumuş savaş kışkırtıcısı şunları ekliyor: "Uluslararası ilişkilerde savaş ve yıkım da dahil olmak üzere, şiddetin bütün biçimlerine izin verilmiştir.”

Amerikan yönetici çevrelerinin emperyalist girişimleri, kendini "Marshall Planı" ve saldırgan Kuzey Atlantik Paktı çerçevesindeki çılgınca silahlanma yarışında açığa vuruyor. Kuzey Atlantik Paktı, tıpkı Hitler ve Mussolini arasındaki kötü şöhretli pakt gibi, barışa ve halkların güvenliğine karşı haince bir komplodur. İngiliz yazar Bernard Shaw’a bir keresinde neden Amerika’yı ziyaret etmek istemediği sorulduğunda, verdiği yanıt, “Amerika'ya gitme konusunda kaygılarım var. Her ne kadar kara mizahın klasiği olarak nitelendirilsem de, özgürlük Abidesi'ne bir kereliğine bile bakamayacağımı düşünüyorum" olmuştur. Gerçekten ABD’de özgürlük ve demokrasiden geriye kalan, Amerikan halkının ve diğer ülkelerdeki iyi niyetli insanların kafasını karıştırmak için kullanılan bir reklam panosundan ibarettir.

Günümüzün Amerika'sı tekellerin diktatörlüğünün ülkesi, halka yönelik acımasız baskı ve sömürünün ülkesidir. ABD bir polis devletidir. Lenin'in daha otuz yıl öncesinden söylediği gibi, bütün toplum üzerinde sermayenin ve bir avuç milyarderin iktidarı, hiç bir yerde Amerika'da olduğu kadar kaba ve rezil bir şekilde hakim olmamıştır. Lenin bugün de güncelliğini korumaktadır. Gerçekte ABD, sanayi ve finans sektörünün büyük bir kısmına sahip olan birkaç düzine aile tarafından yönetilmektedir. Devasa bir zenginliğe konan bu grup, kongreye ve hükümete, bakan ve diplomatlara, general ve gazetecilere kendi isteklerini dikte ettirmektedir.

Beyaz Saray'ın arkasında, Morgan, Rockefeller, Mellon, Ford, Du Pont, Vanderbild ve benzerlerinin "altın hanedanlıkları" dikilmektedir. Dünya egemenliği ve ABD'nin dünya imparatorluğu gibi çılgınca planların arkasında da, bunlar bulunmaktadır. Amerikan tekelleri bütün dünyayı soymak ve halkları Wallstreet'in uysal köleleri haline dönüştürmek istemektedirler. Amerikan yayıncı Lundberg, “Amerika'nın altmış ailesi” kitabında şöyle yazıyor: "ABD günümüzde en zengin altmış ailenin hiyerarşisi tarafından yönetilmekte, bunları serveti biraz daha küçük doksan zengin aile izlemektedir. Bu aileler, ABD'ye hakim olan sanayi oligarşisinin çekirdeğini ve can damarını oluşturmakta, bilfiil hükümetini belirlemektedirler, işte ABD’nin gerçek hükümeti budur: Resmi olmayan, görünmeyen, gölgede duran bir hükümet. Bu, dolar demokrasisinde paranın hükümetidir." ABD'li finans tekelleri, ülkenin en önemli ekonomik alanlarını ahtapot gibi sarmakta, milyonlarca emekçinin gücünü sömürmekte ve onların emeğini paraya çevirmektedirler. Morgan finans tekelinin sermaye yatırımları kırk milyar dolan geçmektedir. Bu tekel, iki yüzden fazla büyük sanayi ve ticaret şirketini kontrolünde tutmaktadır. Rockefeller'in zenginliği petrole dayanmaktadır. Bu ailenin toplam malvarlığının altı buçuk milyar dolar olduğu tahmin edilmekte, yıllık gelirleri ise otuz ile elli milyon dolar arasında değişmektedir. Bundan önce de belirtildiği gibi Amerikan hükümeti işte bu büyük Amerikan tekellerinin kontrolündedir. Bu tekellerin resmi organları da, -on altı bin şirketin bağlı bulunduğu Ulusal Sanayi Birliği ve üç bine yakın şubesiyle ticaret odası- ABD'nin iç ve dış politikasını belirlerler.

Amerikan tekellerinin kurmayları On ikiler Kurulu olarak da bilinen, ABD'nin gizli yönetimini kurdular. Bu On ikiler Kurulu'nda büyük tekellerin en büyüklerinin şefleri yer alıyor. Gizli oturumlarını özel dedektiflerin koruduğu bu kurul, ABD’nin dış politikasını belirlemekte ve ülkenin iç politikasını yönlendirmektedir. Wallstreet'te kapalı kapılar ardında "Truman Doktrini" ve “Marshall Planı" vaftiz edildi, yine burada köleci Taft-Harley Sözleşmesi ve başkanın devlet memurlarının sadakatleri hakkında araştırma yapılması emri yazıldı. On ikiler Kurulu, Kongre'nin bileşimini belirlemekte, başkanın seçilmesini sağlamakta, bakanları belirlemektedir. Senato ve Temsilciler Meclisi seçimleri de, tamamıyla Amerikan tekellerinin denetimindedir. Vekillerin çoğunluğu Wallstreet'in ajanlarından oluşmaktadır ve bunlar paralarını sanayici ve bankerlerden aldıkları için onlara bağlıdırlar. Vekillerin “özgürlüğü" de pratikte sadece kağıt üstündeki bir kurgudan ibaret. Rüşvet, hile, kandırmaca, terör ve haydutça metotlar, bütün kirli yöntemler, tekellerin sadık hizmetçilerinin kongreye girmeleri için kullanılmaktadır. Stalin'in de dediği gibi, bu sistem her ne kadar genel seçimleri içerse de, sonuçta iktidara Rockefeller'in yaratıklarını getirir. Günümüzdeki ABD Kongresinin bileşimi, Amerikan demokrasisinin sahteliğinin açık bir göstergesidir. Seksen birinci kongredeki temsilcilerin dağılımı şöyledir: 301 hukukçu, 97 işadamı, 46 çiftçi, 21 gazeteci, 66 serbest meslek sahibi, 46 tane de diğer Wallstreet uşağı. Kayıtlı seçmenlerin yüzde ellisini oluşturan sanayi işçilerinin kongrede temsilcileri bulunmamakta ve 14 milyon siyah, temsilciler meclisinde sadece iki üye ile temsil edilmektedir.

ABD Komünist Partisi'nin başında bulunan William Foster, “bu kapitalist Kongreyi demokratik olarak nitelendirmek, demokrasi kelimesine kara çalmak demektir" demiştir. Amerikalı yazar Lincoln Steffens, kısa süre önce yayınlanan "Pislikte Deşinenler” isimli kitabında, “ABD Senatosu çürümüşlüğün ve hainliğin yuvasıdır" diye yazmaktadır. Bu durumda, ABD Kongresi'nin sadık bir şekilde, Wallstreet tarafından hazırlanmış saldırganlık planlarını onaylaması hiç de şaşırtıcı olmuyor. Kuzey Atlantik Paktı'nın tasdik edilmesi, Marshall Planı'nın onaylanması, Atlantik bloğuna dahil olan ülkelerin silahlanması için askeri bütçe ayrılması; işte bütün bunlar, Amerikan tekellerinin Kongre'deki işbirlikçileri tarafından halledilmektedir. Kongre sıralarından konuşan Cannons ve Paudges gibi savaş kışkırtıcıları, barış içinde yaşayan halkların üzerine barbarca bombalar atılmasının, yeni ve kanlı bir katliamın çığırtkanlığını yapmaktadırlar.

Tekeller, ABD yönetimindeki kilit mevkileri de ellerinde tutmaktadırlar. Amerikan Slavları Kongresi'nin bir oturumunda tanınmış politikacı Leo Krzycki bir kaç önemli sayı vermekte: “Devlet bürokrasisinde yetkili 96 memuriyetten 49'u bankerlerin, finans aristokrasisinin ve büyük sermayedarlara elinde olup, kalanı da onlara sadık hizmetkarlardan oluşmaktadır." örneğin müsteşar Dean Acheson'ın Rockefeller ailesiyle yakın ilişkileri bu çerçevede nitelendirilebilir. Acheson, “Du-Pont- Rockefeller Ethyl Corporation" un resmi danışmanıydı. Savunma bakanı Johnson, savaş uçakları imal eden "Consolidated Valty” şirketinin müdürüydü. William Foster, “Dünya Kapitalizminin Çöküşü" isimli kitabında şöyle yazıyor: “Hükümetimizin başındaki baylar, başkan Truman da dahil olmak üzere, Wallstreet'in kuklalarıdır sadece. Ancak günümüzde Wallstreet kodamanları hükümeti uzaktan kontrol etmekle yetinmemektedirler. Hükümetin önemli mevkilerine kendi adamlarını yerleştirerek zaten dolaysız bir şekilde yönetimin içerisinde yer alıyorlar. Başkanın çalışma odasından tutun, diğer önemli mevkilere dek Wallstreet'ten gelen kapitalistler oturmaktadır. Bütün bir gerici general ve amiral kalabalığı da yönetimin önemli yerlerine yerleştirilmiş ve aynı zamanda hatırı sayılır bir askeri gruba da dolaysız olarak sanayinin yönetiminde yer alma olanakları sağlanmıştır. Devlet aygıtının tekelci sermaye ile iç içe geçtiğinin kanıtı olan bu eğilimler, aynı zamanda kapitalizmin ülkede faşizme doğru ilerlediğinin uğursuz işaretlerinden biridir."

Devlet aygıtı ve askeri sınıf ile iç içe geçmiş bulunan Amerikan tekellerinin kurduğu işte bu örümcek ağı, ABD'nin faşistleştirilmesi de kolaylaştırılmaktadır. Amerikan emperyalizminin peygamberleri sıkça, partilerin, politik grupların ve muhalefetin sözde “özgürlüğü" ile ve adı kötüye çıkmış olan çok partili sistem ile övünmektedirler. Gerçekte ABD'de sadece iki parti -emperyalist burjuvazinin partileri- özgürlüğün tadını çıkarmaktalar. Fakat herkesçe bilinen, bu iki partinin -Demokratlar ve Cumhuriyetçiler-aslında aynı partinin iki şubesi olduğudur: Savaşçı emperyalizmin ve savaşın partisi.

ABD'de demokratik özgürlükleri savunan, barış isteyen ve savaş tehlikesine karşı mücadele eden, ilerici parti ve demokratik organizasyonlar amansız bir baskı altındadırlar. Amerikan makamları Komünist Parti'yi yönetimsiz bırakmaya ve partinin etkinliklerini olanaksızlaştırmaya çalışmaktadır. Komünist Parti'nin başkanına karşı yürütülen provokatif mahkeme sürecinin, ülkedeki ilerici demokratik harekete karşı düzenlenmiş baskı planlarının parçası olduğunu, gerici gazeteler bile çekinmeden yazmaktadırlar. "Liberty" gazetesi hukuki sürecin tamamlanmasına daha çok varken, "ilk silah patlamadan komünistleri yok etmeliyiz. On iki tanınmış komünist lidere karşı, Smith-Yasası'na dayanarak, şiddete başvurmak suretiyle hükümeti devirmeye çalışmak suçundan açılan dava başarıya ulaşacak olursa, bunu ülke çapında yüzlerce dava daha izlemelidir" diye yazmıştır. Yapay bir şekilde oluşturulmuş anti-komünist histeri, uzun zamandan bu yana bütün demokratik kuramlara ve özgürlük taraftan insanlara karşı soysuzca yöneltilmiş kitlesel bir baskı aracına dönüşmüştür. Henry Wallace yönetimindeki ılımlı İlerleme Partisi bile bu baskıdan payını almaktadır. Amerikan gerici politikalarını desteklemeyen, barışı savunan ve savaş karşıtı tavır alan bütün ilerici demokratik kuruluşlara, “Amerikan karşıtı" ve “devlet düşmanı" damgası vurulmaktadır. Devlet düşmanlarının yer aldığı kara listede, aralarında Amerikan-Sovyet Dostluk Konseyi, anti-faşist organizasyonlar ve ilerici kadın derneklerinin de bulunduğu 163 tane sosyal örgüt vb. yer alıyor. Amerikan yönetimi böylece, ilerici ve demokrat örgütler ve üyelerine karşı provokasyonu ve terörü meşrulaştırmaktadır.

Savaş sonrası Amerika'sında en gerici rollerden birini, Kongre tarafından kurulan “Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi" oynamaktadır. Bu komiteye ve birlikte çalıştığı "Amerikan İstihbarat Servisi"ne (FBI), ülkenin bütün vatandaşlarını takip etme ve soruşturma için sınırsız haklar verilmiştir. Kongre tarafından büyük çapta finanse edilen ve Ulusal Sanayiciler Birliği'nin etkisinde bulunan bu iki kuruluş, yaptıkları bakımından sadece Gestapo ile karşılaştırılabilir. Milyonlarca Amerikan vatandaşı, bu kuruluşlar tarafından gözetlenmekte, iftira ve casusluk mekanizmasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Telefonların dinlenmesi, özel mektuplaşmaların açılıp okunması bu kuruluşların gündelik uygulamalarından biri olmuştur. İşletmelerde endüstri polisi adı verilen ve işçilerin politik eğilimlerini kontrol etme amaçlı birimler kurulmuştur. Dış basının bildirdiğine göre, FBI'ın Washington’daki altı katlı dev gibi binasında altmış milyon Amerikan vatandaşı için özel dosyalar toplanmıştır. Gizli servisin başı Hoover, servisinin 113 milyon parmak izine sahip olmasıyla övünmektedir. Bu parmak izlerinden 93 milyonunun, hiç suç işlememiş ya da hiçbir şeyle suçlanmayan insanlara ait olduğunu gene aynı kişi kabul etmiştir. Truman’ın 23 Mart 1947'de “Devlet Memurlarının Sadakatinin Araştırılması” emri, düşünce özgürlüğünü yok etmek için çıkarılmış gerici bir yasadır. Truman'ın bu emriyle, “yeterli kanıtların bulunduğu durumlarda, devlet memurları ABD'ye karşı bağlılık eksikliğiyle suçlanmakta ve çalıştıkları memurluklardan uzaklaştırılabilmektedirler. Spivak "Amerikan Faşizmi" isimli kitabında, Truman’ın bu emrinin Amerikan Ticaret Odası tarafından hazırlanıp verildiğini kanıtlamaktadır.

Daha şimdiden iki buçuk milyondan fazla Amerikalı memur, komisyonda soruşturmaya uğramış ve parmak izleri dahi alınmıştır. Gizli servis başkanı Hoover'ın açıkladığı gibi, 7667 hükümet görevlisi devlet memuru sadık olmamak, Amerikan değerlerini taşımamakla suçlanıp, çalıştıkları devlet dairelerinden çıkarılmışlardır. Bölücü olarak damgalanmak için, ilerici bir yazarın kitabını okumak ya da herhangi bir Sovyet filmini izlemek yeterli olmaktadır. Amerikan Gestapo'su pençesini Hollywood'a da atmıştır. İtibarlı pek çok oyuncu, yönetmen ve senarist soruşturmaya uğramıştır. Sovyetlerle dostluğu savunan ve savaşa karşı çıkan, Amerikan tekellerinin soygunculuğunun foyasını meydana çıkaran, politik görüş ve düşünce özgürlüğüyle, insan haklarını savunan herkes günümüz Amerika’sında "sadık olmamak”la suçlanmaktadır. Oregon Üniversitesi kimya profesörü R.Spitzer, Sovyet bilim adamı Miçurin'e ait yöntemleri derslerinde anlattığı için görevinden uzaklaştırılmıştır. Başka bir bilim adamı da, bir akrabasının savaş sırasında Rusya'ya yardım edilmesinden yana olduğu gerekçesiyle gözetim altına alınmıştır. Bilginler, avukatlar ve eğitimciler arasında geniş çaplı temizlik operasyonları yapılmaktadır. Bütün öğretmenlerin, komünist olmadıklarına ve Amerikan değerlerine bağlı olduklarına dair yemin etme zorunlulukları vardır. Ordu ve okul kütüphanelerinden ilerici yazarların kitapları çıkartılmakta ve bilim militaristleştirilmektedir. Amerikan tekelleri basını, yayınevlerini, radyo ve film endüstrisini ellerinde tutmaktadırlar. Wallstreet egemenlerinin gizli sansürü ileri nitelikte her şeyin kökünü kurutmaktadır. Faşist propagandanın perde arkasında, Ulusal Sanayiciler Birliği ve Amerikan Ticaret Odası'nın “halkla ilişkiler bölümleri" bulunmaktadır. Bunların amacı ülkeyi provokatif düşüncelere boğmak, anti-komünizm ve muhbirlik histerisini yaymaktır.

ABD’deki siyasi rejimin faşistleştirilmesi işçi sınıfının haklarına yönelik saldırılarda ve işçi düşmanı yasaların çıkarılmasında açık bir şekilde ifadesini bulmaktadır. Açlık ve sefaletin kollarına teslim edilmiş işsizlerin sayısı 18 milyona ulaşmıştır. Ülkede çalışan nüfusun yüzde sekseni, normal yaşam standartlarına ulaşabilecek gelire sahip değildi. Buna karşılık tekeller halkın üzerindeki ekonomik baskıyı giderek arttırmakta, emekçileri son gücüne kadar sömürmekte ve petrol, demir, silah ve atom bombası kralları, onun emeğini paraya çevirmektedir. Amerika içerisindeki emperyalist çevreler, halk kitlelerinin desteğini bulamadıklarından gerici ve satılmış sendikacıları, işçi sınıfı içindeki ajanları olarak kullanmaktadırlar. Son dönemlerde Amerika'da çıkmış olan Case ve Taft-Harley Yasası gibi faşizm yanlısı yasalar, grevleri bastırma .ve yasaklama, sendikaların politik faaliyetlerini engelleme, sendikalardaki ilerici unsurları dışlama, Green, Murray, Carey, Dubinsky, Whitney gibi Wallstreet uşaklarının sendikal diktatörlüklerini kurabilmelerini garanti altına alma amacındadır. Tekellerin hizmetindeki bu Wallstreet uşakları, sendikalarda, sınıfların barışı ve sınıf işbirliği propagandasını yapmakta, “Amerika’nın genel çıkarları" ve “selameti" için, işçi sınıfı ve kapitalistlerin birlikte çalışabileceğini iddia etmektedirler. Sendika ağaları tekelci sermayenin saldırgan politikasını çoktan benimsemiş ve "Marshall Planı" ile Kuzey Atlantik Paktı'nın ateşli propagandacıları olmuşlardır. Bunlar tekellere işçi sınıfının yaşam koşullarına ve emekçilere saldırısı için yardım etmektedirler. ilerici sendika birlikleri Amerikan gizli servisinin sürekli gözetimi altındadır.

Bunlar terör ve baskı yoluyla bozulmaya, çözülmeye zorlanmaktadırlar. “özgür Amerika", grevci işçiler üzerine gaz bombası atılan ilk ülkedir. Amerikan karşıtı olduğu iddia edilen faaliyetlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan Harold Laski bile, “Amerikan Demokrasisi” isimli kitabında bu işverenlerin kullandığı yöntemler arasında, “yalan ifade", "şantaj", "baskı", “şiddet", “dayak" ve "muhbirliği" saymaktadır. Bunlar faşist yöntemlerdir. Wallstreet ajanları da sendikalarda aynı yöntemlerle kendi egemenliklerini sağlamlaştırmaktadırlar. Amerikan sendikacılığı üzerine bir kitabı bulunan V. Roy, sendika ağalarının iktidarda kalabilmek amacıyla haydutluk yöntemleri uyguladığını ve sendika üyelerini oldukça güçlü bir baskı altında tuttuklarını söylemektedir.

Irkçılık ve ABD'deki azınlık milliyetlerin üzerindeki şiddetli baskılar, Amerikan demokrasisinin sahteliğini ve keyfiyetini, ayrıca dayatılan Amerikan yaşam tarzının ne olduğunu gözler önüne sermektedir. Bütün ırkçı nefretin odaklandığı ilk hedef, ülkenin siyah nüfusu olmuştur.
ABD'de yaşayan siyah nüfus 14 milyona ulaşmıştır ve bu ülke genelinin en azından onda biri kadardır. Yaklaşık 85 yıl önce gerçekleşen Kuzey-Güney savaşından sonra siyahlara yasal olarak özgürlük verilmiş, kölelik yasaklanmıştır. Ancak gerçekte siyahlar köle olarak kalmıştır ve kendi ülkelerinde sürgün hayatı yaşamaktadırlar. ABD Anayasası kağıt üzerinde bütün vatandaşlara yasalar karşısında eşitlik sözü verir. Gerçekteyse siyahlar bütün politik ve vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmış ve yasaların kapsamı dışında tutulmuşlardır. Siyahlar ABD'de kendi vatanlarındaymış gibi yaşayamamaktadırlar. Bunun yerine, kirli sokaklarıyla Harlem gibi toplumdan yalıtılmış siyah mahalleleri, sadece siyahlar için ulaşım araçları, milyonlarca siyahı şiddet yoluyla baskı altında tutan linç mahkemeleri bulunmaktadır.

Son zamanlarda siyahların yanı sıra, Slav kökenli topluluklar da baskı ve gözetim altındadırlar.
Amerikan Slavları Kongresi'nin verdiği bilgilere göre ABD'de yaklaşık olarak 15 milyon Slav yaşamaktadır. Demir dökümhaneleri, maden ocakları, kereste imalatı ve tarım işleri gibi oldukça ağır işlerde bilhassa Slavlar çalıştırılmaktadır. örnek olarak kömür ve demir sanayisinde çalışan emekçilerin yüzde elli biri Slav kökenlidir. ABD'li Slav kökenli vatandaşlar, demokratik hareketlerin aktif katılımcıları olduklarından, Amerikan gericiliğinin özel olarak nefretini üzerlerinde toplamaktadırlar. ABD’nin saldırgan politikasına karşı tavır alan Amerikan Slavları Kongresi, Adalet Bakanlığı tarafından devlet düşmanı organizasyonlar kategorisine alınmış ve böylece pratikte yasadışı ilan edilmiştir. Demokratik Slav kuruluşlarının yönetici ve üyeleri baskı ve soruşturmalarla karşı karşıya kalmışlardır. ABD’de bir milyon Meksikalı yaşamaktadır. Onlar da siyahlar gibi “aşağı ırk" olarak değerlendirilmekte ve ayrımcılığa tabi tutulmaktadırlar. Meksikalılar ABD'de diğer vatandaşlarla aynı haklan kullanamamaktadır. İş yapacak hayvanlar gibi görülmekte ve ancak büyük Amerikan işletmeleri tarafından plantasyonlarda kendilerine bir iş verildiği takdirde ülkeye giriş izni alabilmektedirler. Yaptıktan ağır işler karşılığında çok az bir ücret almakta ve tren vagonlarında, ambarlarda, çadırlarda yaşamaktadırlar. Amerikan makamları, büyük işletmelere Meksikalıların ucuz iş gücünü gaddarca sömürebilme olanağı tanımaktadır.

Bir zamanlar Amerika kıtasının ilk efendileri olan Kızılderililer ise, şimdi aynı kıtadan dışlanmaktadırlar. Kızılderililere karşı yürütülen sistematik katliam sonucu Kızılderili topluluktan geriye sadece 400 bin kişi kalmıştır. Sahip oldukları araziler ellerinden alınmış ve verimsiz topraklara, "rezerv" adı verilen özel bölgelere yerleşmek zorunda bırakılmışlardır. Sömürü korkunç boyutlardadır. Okuma yazma bilmemektedirler ve oy kullanma hakları yoktur. Yaşadıkları bölgeler, Amerikan "uygarlığı"nın zorla dayatıldığı yok olmaya mahkum edilen bir halkın, günbegün sefalete sürüklendiği büyük mezarlıklara benzemektedir. Amerika'daki ırk ayrımcılığı aynı şekilde Portekizlilere, Yahudilere, Çinlilere, Korelilere ve başka kökenlerden kişilere de uygulanmaktadır. Sadece 1946-1948 yıllan arasında Kongre'de yabancı kökenli vatandaşlara karşı on bir adet yasa taslağı hazırlanmıştır. Clark'ın dört yıllık Adalet Bakanlığı döneminde 830 bin yabancı kökenli insan sınır dışı edilmiştir ve bunlar arasında sosyal yaşamda, kültür ve sanat alanında tanınmış kişilikler de bulunmaktadır. Bütün bu faşist kampanya, ırkçı nefretin yaygınlaştırılması ve toplumsal bir huzursuzluk ortamı yaratılması amacıyla bizzat Amerikan tekelleri tarafından oluşturulmakta, finanse edilmekte ve yönlendirilmektedir. Buradaki amaç, “aşağı ırkları” bulundukları kölelik konumunda tutmak, Amerikan halkının geri bırakılmış kısmının bilincini şovenizm ile zehirlemek, emekçilerin sınıf mücadelesinin yönünü saptırarak onları bu mücadeleden uzaklaştırmak, emekçilerin hak mücadelesi yolundaki örgütlü birliğini yok etmektir.

Düşünce özgürlüğüne yöneltilen baskı ve takip politikalarına, gerici ve faşist organizasyonlar eşlik etmektedir; çünkü, bu organizasyonların kuruluş amacı demokratik ilerici hareketleri bastırmak ve yok etmektir. Ku-Klux-Klan örneği bunu çok iyi açıklamaktadır. Bu örgüt ırkçı terörünü, sadece siyahlara karşı değil, ilerici sendikal ve sosyal örgütlenmelere de yöneltmektedir. Üç milyondan fazla üyesi ve 17 binden fazla şubesi bulunan “Amerikan Lejyonu" örgütü, şoven propagandanın yapıldığı ve ülkedeki ilerici örgütlenmelere yönelik baskı politikalarının uygulandığı merkezlerden biridir. ABD'de yukarıda bahsedilen Amerikan Lejyonu örgütü gibi daha pek çok faşist eğilimli örgütlenme bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak, Kolombus Şövalyeleri, Hristiyan Savaş Gazileri, Amerikan Hareketi Derneği verilebilir. Bütün bu örgütler tekeller tarafından beslenmekte ve hepsini bir araya getirdiğimizde bunların tıpkı Naziler"in SA’sı gibi, "Amerikan özel ordusu" rolünde olduklarını görmekteyiz. Kısa bir süre önce faşist organizasyonlar, bütün gerici güçleri ilerici demokrat harekete karşı birleştirmek amacıyla gizli bir görüşme gerçekleştirdiler. Ulusal Sanayiciler Birliği'nin yöneticileri tarafından düzenlenen bu görüşmede, General Bedeli gibi gizli ajan ve savaş kışkırtıcıları, Senatör Mund gibi gerici sendika liderleri de yer aldı.

Mund, bu görüşmede kendi hazırladığı anti-komünist yasa taslağına destek aradı ve her beldede, bu savaşta "özgürlük Hattı" maskesi altında ilerici örgütlere karşı mücadele edecek muhbir grupları kurulması gerektiğini ifade etti. Sendika kodamanları da faşist haydutlarla sıkı bir birlik kurmakta sakınca görmediler. Sanayi Sendikaları Kongresi'nin sekreter ve muhasebecisi Carey, “Komünistleri yok edebilmek için faşistlerle birleşeceğiz" açıklamasını yaptığında, bu sözler komünizme açık bir tehdit olmanın ötesinde, sendikalardaki Wallstreet'in ücretli askerlerinin maskelerinin düşmeye başladığının ve faşist Gestapo rejiminin gerçek korkunç yüzünün ortaya çıktığının bir ifadesi oldu. Korkunç savaş suçlarına hizmet eden gerici güçler, işte faşizmin siyah bayrağı etrafında böyle toplanıyorlar.

Daha 1927 yılında Stalin, emperyalizmin, savaşa karşı muhalefeti bastırmadıkça ve emekçilerin demokratik haklarına saldırmadıkça yeni savaşlar hazırlayamayacağından bahsetmiştir. "Savaş için silahlanmanın artması, yeni koalisyonların oluşması yetmez. Bunların yanı sıra, kapitalist ülkelerin kendi arka bahçelerini sağlama alması gerekir. Hiçbir kapitalist ülke, 'kendi* işçilerini baskı altında tutmadan, kendi sömürgelerini bir savaş sürdüremez. Seçilmiş hükümetlerin politikalarının yavaş yavaş faşistleştirilmesi işte bu yüzdendir."(2) Stalin'in bu sözleri, ABD’deki koşulların nasıl geliştiğine dair önemli ipuçları vermektedir. Amerikalı gerici Huey Long, korkunç bir açıklıkla şunları söylemiştir: "Faşizm, demokrasinin beyaz örtüsüne sarılarak Birleşik Devletlerin içine girmektedir." Nasıl Nazilerin "nasyonal sosyalizmi”nin sosyalizmle hiçbir ilgisi yoksa, aynı şekilde "Amerikancılığın" özünde ve “Amerikan yaşam tarzı"nda da, gerçek demokrasi ve özgürlüklerin esamesi yoktur. Bugünkü Amerikan demokrasisi, şiddetin ve yalanın demokrasisidir ve bir suçlunun yüzündeki gülümsemeyle aynı anlama gelmektedir. Bu sahte demokrasi, tekellerin acımasız diktatörlüğünü ve Amerikan kapitalist gerçekliğinin vahşi yasalarını örtmek için kullanılan bir araçtı.

Almanya’da faşizmin iktidara gelmesi üzerine, Stalin 1934'te şöyle diyordu: "Faşizmin bu zaferi sadece işçi sınıfının güçsüzlüğünün ve faşizmin yolunu açan sosyal demokrasinin işçi sınıfına ihanetinin bir sonucu olarak değerlendirilmemelidir. Bu, aynı zamanda burjuvazinin de güçsüzlüğünün bir işareti olarak algılanmalıdır. Burjuvazi, artık eski parlamentarizmin eski yöntemleri ve burjuva demokrasisi ile hakimiyetini sürdürememekte, iç politikada terörist yönetime sarılmak durumunda kalmaktadır. Burjuvazi, içinde bulunduğu durumdan barışçıl bir çıkış yolu bulabilecek konumda da değildir, bu yüzden savaş politikası sürdürmek zorundadır."(3) Faşizmin ABD’deki saldırıları da, Amerikan politik sisteminin bir çürüme ve bozulma sürecinde olduğuna işarettir. Amerikan tekelleri arka bahçelerinden korkmakta ve bu yüzden ABD'yi gittikçe daha çok bir polis devlet haline dönüştürmektedirler. Dış politikada ise, dünyada Amerikan imparatorluğu kurulması yönündeki çılgınca planlarını gerçekleştirmek amacıyla savaşı bir araç olarak kullanmaktadırlar. Tarih, Alman faşistleri ve Japon militaristleri örneğinde olduğu gibi, dünyaya hakim olma düşüncesinin, bu planlan kuranların ve uygulayanların felakete sürüklendiklerini göstermiştir. Amerika'daki “dünya egemenliği" heveslilerini bekleyen sonuç da budur. Amerikalı işçi, çiftçi ve ilerici aydınlar faşizme karşı birlik ve dayanışmalarını günden güne arttırmaktadırlar. Amerika’da sıradan insanlar, ülkenin faşistleştirilmesinin Amerikan halkına hiçbir şekilde iyi bir şey getirmeyecek olan bir savaş için yapılan hazırlıklarla el ele ilerlediğini anlamaya başlamıştır. Gerçek
özgürlük, demokrasi ve barış için mücadele ise gittikçe güçlenecek ve büyüyecektir. ABD’nin geleceği faşist barbarların yolundan yürüyenlere değil, barışsever ve demokrasi yanlısı Amerikalılara ait olacaktır.

Kaynak: Neue Welt, sayı 10,1950

KAYNAKLAR
1 1.V.Stalin, "Leninizmin Sorunları", Moskova 1947, sf. 521
2 J.V. Stalin, ..Eserler", 10. baskı, Moskova 1947, sf. 822, (Rusça baskı).

3 J.V. Stalin, "Leninizmin Sorunları", 11. baskı, Moskova 1949, sf. 282.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Askerin Yıkıcılığı Toplumu Yıkmada Katkı Sunar Mı?


Burjuva ideologlar, sözde dünyayı sarsan şiarlarına rağmen, anti-bilimsel hareketin ve tarihsel gericiliğin sembolüdürler. İçlerinden en iyileri “kötülüklere” karşı mücadele ettiğini söylese bile bu yalnızca söylemsel düzeyde kalmaktadır. Bu tarz ideologlar sadece “darbelerle” soyut olarak mücadele etmekte, demokrasinin azılı düşmanı olan “darbecilere” “koşulsuz” “mücadele” etmektedirler. Bu anlayış bütün “totoliter” “otoriter” ve “militarist” yapılara karşıymış gibi kendini göstermesine rağmen ne “otoriterizmle” ne de “militarizmle” mücadele etmektedirler. İkiyüzlülüğün, riyakarlığın pratik anlamda somutlanmış hali bu “demokrasi savuncuları”dır. Modern idealist düşüncenin pratik temsilcilerine göre nedense “21.yy’da darbe olmazmış” “Türkiye eski Türkiye değil” vs. üzerinde şekillenmiş gerçeklikten kopuk değerlendirmelerle “gerçeği” anlamayabilmesi tabi ki imkansızdır. Söylemleri, retorikleri, güncel politik manevraları gerçekliğin kendisiymiş gibi algılayan bu kafa yapısına göre nasıl ki gözün ağ tabakasında görüntülerin ters görünmesi gibi bu gruplar da gerçekliği tersten algılıyorlar. Bilinç biçimlerini maddi gerçeklik olarak algılayan bu tarz kişilerin sürekli şaşırması ve olaylara bir anlam verememesi gayet doğaldır.

Neyse ki oligarşi içinde bu kadar gerçeklikten kopuk değerlendirme yapanlar çoğunlukta değil. Onlar durumun ciddiyetini kavrayıp hemen “maddi güç ancak maddi bir güç tarafından yenilir” olgusu üzerinden hareket etmekte ve gerçekten aldığı güç ile kitleleri ve krizleri “yönetmeye” çalışmaktadır. Oligarşi asla kendi basım yayım organlarında söylemese bile her zaman toplumun “tek” bir bütün olmadığını bilir, mevcut ve gelecekteki politikasını bunun üzerine kurgular. Oligarşi şu anda işbölümünün maddi ve zihinsel emek arasında bir bölünmenin meydana geldiği andan itibaren toplumun bir bütün olmadığını ve sınıflara bölündüğünü bilir. Oligarşi, işbölümü ve özel mülkiyetin özdeş ifadeler olduğundan hareket ederek emperyalizmin ekonomik hegemonyasındaki yeni sömürge bir ülkedeki sınıfları ve bu sınıfların birbirleriyle çelişkilerini bilir ve kendi iktidarını korumak gücünü hiç söylemese ve itiraf etmese de nesnel gerçeklikten almaya çalışarak durumu “idare etmeye” çabalar.

Genel anlamda spekülasyonun bittiği yerde gerçek hayat başlar. Bu da insanların pratik gelişim süreçlerini ve faaliyetlerini açıklayan hakiki pozitif bilime kapı aralar ve “bilinç, söylemler” hakkında söylenen boş sözler sona ererek onların yerini bilimsel sosyalist düşünce yani gerçek bilgi alır. Bundan dolayı eğer oligarşi hayatta kalmak ve iktidarını devam ettirmek istiyorsa mutlaka kendi spekülatif tarih anlayışının yerine Marksist tarih anlayışından hareket etmekte ve bu bilimi kendine göre büküp varlığını devam ettirmeye çalışmaktadır. Oligarşinin spekülatif tarih anlayışı genelde küçük burjuva ve işçi sınıfının gerçeklikle buluşamaması için kullandığı bir araç olurken kendisi asla spekülatif tarih anlayışı üzerinden hareket etmemektedir.

Oligarşi, emperyalist sistemde üç temel çelişki olduğunu bilir ve bu çelişkileri soğurmaya çalışır. Bunlardan ilki emek ile sermaye arasındaki çelişkidir. İkincisi çeşitli mali gruplar, emperyalist devletler arasındaki çelişkidir. Üçüncü ve son çelişki ise emperyalizm ile sömürülen ve bağımlı halklar arasındaki çelişkidir. Bu üç çelişkiden hangisinin başat çelişki olacağı ise tarihsel gelişim süreçlerinde belli olur ve bu çelişkiler diyalektik bir biçimde birbirinden etkilenir ve bir çelişki öbürünü tetikler. Örnek olarak; mali gruplar ve emperyalist devletler arasındaki çelişki birinci paylaşım savaşına neden olmuş, bu savaş yarattığı yıkımdan dolayı emek ile sermaye arasındaki çelişkinin güçlenmesine sebep olup Ekim devriminin gerçekleşmesinde çok büyük bir katkı sunmuş, Ekim Devrimi ise tarihsel bir kırılmaya sebep olup emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarının başlamasına sebebiyet vermiştir.

Bundan dolayı bir olguyu örnek olarak “darbeyi” değerlendirirken mutlaka “darbeyi” bu üç temel çelişkinin diyalektik bir bütününün sonucu olarak okumak lazım. Kürdistan’daki iç savaşın, Oligarşi içindeki grupların birbirileri ile görüş ayrılığına neden olduğu ve bu görüş ayrılıklarının uzlaşmaz çatışmalar şekline dönüştüğünü yaşanan bu “darbe” girişimi ile somutlaşmıştır. Şimdi bu “darbe” girişimini analiz edelim.

Neden Darbecilerde ve Egemen Faşist Klikte “Demokrasi” Vurgusu Vardı?

Dünden hatırlanacağı gibi darbeciler ve egemen faşist klikte “demokrasi” için “sokağa” çıkmışlardı. Bu hamle tarafsız kitleleri etkilemek için yapılan algı operasyonundan başka bir şey değildir. Burjuvazi dünyada iktidara ilk geldiği andan itibaren başka sınıflar üzerinde kendi çıkarını genelin çıkarı gibi gösterip buradan politika yapmıştır. Özgürlük, Adalet, Demokrasi kavramının burjuvazi için gerçek olup olmadığı ilk çıktığı anda itibaren önem taşımamaktadır. Bu kavramlar burjuvaziyi politik iktidara taşıdığı ve iktidarını sürdürebildiği ölçüde anlamlıdır ve geçerlidir. Bu tarihsel gerçekliği burjuvaziden öğrenen Türkiye oligarşisinin her iki kliği de hemen kendi çıkarını genelin çıkarı gibi gösterip kendilerini “genelin hakkını savunan” taraf olarak ilan edip öbür tarafı “vatan haini” ilan etmiştir.

Halkımızın bir kısmının AKP askerin kafasını kesti bu nasıl demokrasi için sokağa çıkma? Sorusu gerçekliğe ulaşmak için anahtardır. Halkımızın gözünde oligarşinin spekülatif tarih anlayışının kırılma anlarından biridir. Yenilgi ve zaferler kitleler için iyi bir okuldur. Kitleler 10 sene kitap okuyarak edinemeyecekleri bilinci devrimci ve kriz anlarında bir anda edinebilirler. Artık halkımızın bir kesimi siyasal islamın gerçek yüzü hakkında unutturulması zor deneyimler elde etmişlerdir. Peki biz Marksist-Leninistler bu “darbe” girişimine nasıl bakmalıyız?

Askerin Toplumu Yıkıcı Potansiyeli Üzerine

İlk önce baştan belirtmekte fayda var Marksist-Leninistler oligarşi içi çatışmada bir tarafı desteklemek zorunda değillerdir ve bu aşamada desteklememelidirler. Ancak bu demek değildir ki bu kriz ortamından yararlanmayacağız. Açık söylemekte fayda var eğer kim ki Tayyip Erdoğan’ın Kaçak Sarayın’na atılmış bombalar, TBMM’nin bombalanması kendini sosyalist diye atfedenlerin içini kıpırdatmıyorsa ve bu çatışmayı devrimci bir duruma evriltmeye yönelik kafasından bir şey bir şey geçirmeyip “demokrasiyi savunalım” şiarı kafasında dolaşıyorsa bu tarz kafa yapısına sahip kişiler, sosyalist ya da komünist olamazlar. Ancak bir liberal ve sivil toplumcu olabiliriler. Bu gerçekliğin bizim açımızdaki tarafıdır. Bir de gerçekliğin asker tarafındaki yansıması vardır. Asker her şeyden önce en son yapılması gereken şeyi yapıp ayaklanma ile oynamıştır.

“Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçler her tür örgütlenme, disiplin ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer onların karşısına daha üstün güçler çıkaramazsanız, bozguna uğradığınızın, hapı yuttuğunuzun resmidir, ikincisi, bir kez ayaklanma yoluna girdikten sonra, en büyük bir kararlılık ile ve saldırıcı biçimde davranmak. Savunma, her türlü silahlı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy ölçüşmeden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada, birdenbire saldırın, ne kadar küçük olursa olsun, yeni ama günlük başarılar hazırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın size verdiği morali yükselterek sürdürün; her zaman en güvenilir yanda gitmeye çalışan sallantılı öğeleri böylece kendi yanınıza alın; diyerek, düşmanlarınızı güçlerini size karşı toparlayamadan, önünüzden kaçmaya zorlayın.” (Engels)

Darbeciler Engels’in belirttiği gerçeklere uymayarak ayaklanmanın hakkına uygun bir askeri hareket biçimi uygulamayarak faşist kliği hükümetten düşürememiştir. Asker sivil faşistlere acıyıp iktidarı ele geçirmek için yeterince bu kitleye ateş açmayarak ayaklanmayı baştan kaybetmiştir. Bunun yanında karşı devrimci faşist kliğin tabanı askere acımayarak geçmişte onunla yan yana yürümesine rağmen bugün onların kafasını boğaz köprüsünde kesmiştir. Ayaklanmada ayaklanan kesimin herhangi bir tereddüte kapılmaması gerektiği ve karşına çıkan kitleyi tuzla buz etmesinin zaruretini darbeciler kendileri açısında çok acı bir şekilde öğrenmişlerdir. Durum ortada, hayat boşluk tanımıyor!

Peki bu darbenin bizim açımızdan önemi nedir? İlk önce Marksizmin ustalarının belirttiği gibi komünizm, bizce oluşturulması gereken bir durum ya da gerçekliğin kendisine uydurulmak zorunda olan bir ideal değildir ve hiç olmamıştır. Bizim için komünizm güncel emperyalist sistemi parça parça edecek gerçek bir hareketin ideolojik görüşü olarak kendimize komünist diyor ve kendimizi komünist olarak adlandırıyoruz. Bu yüzden askerlerin bu yıkıcı gücünü gördükten sonra buna kayıtsız kalmak bizi komünizmin dışına atmakla özdeştir. Lenin bize bu konuda perspektif vermeye devam ediyor.

 "Askerler arasında çalışmamız gerektiği söz götürmez bir gerçektir. Ama onların kandırılarak ya da kendileri inanarak, bir çırpıda bizden yana geçeceklerini hayal edemeyiz. Bu görüşün nasıl beylik ve cansız olduğunu Moskova ayaklanması açıkça gösterdi. Bununla birlikte, gerçekten halkçı her harekette olduğu gibi, askerlerin kararsızlığı, devrimci çarpışma kızıştığında iki tarafı da askerleri elde etme savaşına sürükler...Şehirlerdeki ayaklanmalarda işçi kitleleri yer alırsa, düşmana karşı kitle saldırılarına girişilirse, Duma'dan sonra, Sveaborg ve Kronstadt'tan sonra büsbütün kararsızlaşan askeri birlikleri elde etmek için bilinçli, ustaca bir savaşa geçilirse, genel çarpışmaya köylerin de katılmasını sağlayabilirsek, bütün Rusya'nın gelecek silahlı ayaklanmasında zafer bizim olacaktır."(Lenin, Moskova Ayaklanmasından Alınacak Dersler)


Yukarıda da belirttiğimiz gibi emperyalist sistemin temel üç çelişkisi vardır ve bu çelişkiler birbiriyle diyalektik bir bağ içinde ilerler. Bu yüzden Türkiye’de önümüzde duran başat çelişki emek ve sermaye arasındaki çelişki olma yolunda ilerlemektedir. Bu süreç kaçınılmaz bir şekilde emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi derinleştirecek ve oligarşinin iktidarını tehdit edecektir.  Bu yüzden burjuva spekülatörlerin dediği gibi darbeden sonra Tayyip Erdoğan’ın daha da güçleneceği tam anlamıyla bir spekülasyondur. Tayyip Erdoğan tarihindeki en büyük “balans ayarını” almıştır ve şimdi hükümdarlığındaki en zayıf anı yaşamaktadır. Bu süreç Tayyip Erdoğan ve oligarşinin kâğıttan kaplan olduğunu bir kez daha çok somut bir şekilde gösterdi. Tayyip Erdoğan bu süreçten sonra mutlaka emperyalizmin sözüne daha çok uyacak ve emperyalizmin direktiflerini harfiyen uygulayacaktır. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın “mevcudiyetinin yegâne temeli” budur! Devrim hiç bu kadar yakın, oligarşi hiç bu kadar güçsüz olmamıştı. Belki bir kesimimiz göremiyor ama Zafer Yakında! Biz Kazanıyoruz!

6 Eylül 2015 Pazar

21.yy Tasfiyeciliğine Karşı 20.yy Devrimciliğini Savunmak


Kapitalizmden, ezilen sınıfların büyük bir kısmının rahatsızlığı olduğu hepimiz tarafından bilinmektedir. Ancak ezilen sınıfların bu rahatsızlığının kapitalizme alternatif bir sistem yaratmaya yetmediği de somut bir gerçekliktir. Yaygın bir görüşün aksine ezilen olmak kendi başına pozitif bir şey değildir. Kapitalizmden rahatsız olunmasına hatta ciddi bedeller ödenebilmesine rağmen ezilen sınıflar kendi başına devrimci bir içeriğe sahip olamaz. Bu yüzden ezilen sınıflar kendilerine yön verecek bir pusulaya ihtiyaç duyarlar. Bu pusula olmadan ezilenlerin bütün pratikleri göle maya çalmaya benzer. Ya tutarsa şeklinde yapılan eyleme geçme hali, karanlıkta el yordamıyla gideceği yeri bulmaya çalışan bir kişinin durumuna eşdeğerdir. Pusulayı yani devrimci teoriyi takip etmeyen her oluşum hüsrana uğramaya mahkumdur. Bundan dolayı teori bir “lüks”, “boş zamanı değerlendirme aracı”, “vakit kaybı” değil, proletaryayı iktidara taşımak için olmazsa olmaz bir önkoşuldur.

Devrimci saflarda bile pratiği her şeyin üstünde tutan ve sırf pratiğe önem veren dar kafalı pratikçiler mevcuttur. Bütün enerjilerini arı gibi afiş yapmaya, eylemlerde en militan şekilde çatışmaya harcayan kişiler bulunmaktadır. Lakin bu kişiler için afişin içeriği ya da çatışmanın neden olduğuna dair analiz yapma “zaman kaybıdır”, “gereksiz bir iştir” “devrimcilikten uzaklaşmaktır”. Hal böyle olunca, çatışmaların sığ analiziyle yetinerek, kitlelere içi boş söylemlerle propaganda yaparak bir başarının elde edilmesi mümkün olamamaktadır. Teori ile birleşmeyen ve aslında “inanarak” o andaki coşku ile yapılan eylemler, devrimci pratiğin en büyük düşmanıdır. X kişisinin çok militan olmasına rağmen bir anda mücadeleden düşmesi ya da çok sekter duran birinin sorguda çözülmesi gibi pratik yansımaları olan durumların nedenlerinden biri de komünizmi içselleştirememe olduğu bilinmektedir. Görüldüğü üzere bu kadar pratikle iç içe olmasına rağmen teoriye gereken önem verilmemesinin sebebi devrimci saflardaki yozlaşmadır. Bundan dolayı kapitalizmden rahatsız olmak, çok iyi çatışmak, çok bedel ödemek devrimciliğin tek göstergesi değildir. Devrimci olmak ancak teori ile pratiğin bütünleşmesi sayesinde gerçekleşebilir.

Bu yüzden yükselen sınıfı yani proletaryayı (ne kadar reddedilse de hala yükselmektedir) yanlış yönlendirenler teori ile pratiğin birleşmesinden yana olanlar değil, burunlarının ucundan ilerisini göremeyen ve karşılarına çıkan her engeli aşılmaz gören pratik politikacılardır. Komünistlerin asgari ve azami programını uygulamaya dönük pratik geliştirenlere “kitleler hazır değil” “demokrasinin sınırlarının dışına çıkamayız” “kitlelerden böyle talep yok” şeklinde somutlaşan durum aslında kitle kuyrukçuluğundan başka bir şey değildir.
Kendiliğindenliğe tapan bu dar pratikçilerin devrimci saflarda egemen bir güç olduğu tespitini yapmak zorundayız. Eğer bunu yapmazsak asla bir taşın üstüne taş koyamaz ve hayal ettiğimiz dünyayı asla gerçekle buluşturamayız. Sanıldığının aksine kendi hatalarımızla ortaya çıkmak ve özeleştiri yapmak tehlikeli değildir. Aksine büyük bir sıçrama yapmak için olması gereken koşulların başında gelmektedir.

Sürekli olarak ideolojik bombardımana maruz kaldığımız bir seçim sürecinden sonra bazı kavramları açıklamamız gerekmektedir( Özellikle erken seçimin gündemde olduğu bugünlerde aynı hataların bir daha yapılmaması için).  Bundan dolayı “unuttuğumuz hafızamıza” geri dönüş yapmak zorundayız. “Yeni Yaşam”, “Yeni Umut” “Syriza ile yükselişe geçen sol”, “barış” şiarını ve bunun altında gizlenmiş tasfiyeci görüşleri açıklamak zorundayız. Bunun için başa yani sınıfların nasıl oluştuğuna dönmemiz gerekmektedir. Çünkü bütün bu söylemler, sınıflarla ve bunların ilişkileri ile bağlantılıdır. Şimdi bütün her şeyi başa saralım ve adım adım gidelim.

Bilindiği gibi hayvanların hayatını sürdürebilmesi için belli bir durumu fark etmesi ya da kendini bu duruma göre ayarlayabilmesi gerekmektedir. Tekrar eden ve nesiller boyu değişmeyen koşulların ağırlıkta olmasına rağmen nadiren değişik şekilde ortaya çıkan başka koşullar da mevcuttur. Hayvanların hayatlarını devam ettirebilmek için değişen durumları fark etmeleri zorunludur ve bunun için x durumuna uyum sağlayabilecek bir zekaya sahip olmaları gerekir. Bir hayvan türünün yaşam koşulları ne kadar hızlı değişiyorsa zekası da o ölçüde gelişkin olur. İnsanın farkı tam da burada ortaya çıkar; insanların yaşam koşulları o kadar hızlı değişmiştir ki zekası da buna bağlı olarak çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. İnsanoğlu zekasının artmasıyla birlikte alet ve silah yapabilme özelliğine sahip olmuştur. Yüksek zekanın bir ürünü olarak ortaya çıkan teknik gelişim aynı zamanda insanın zekasını da geliştiren bir özelliğe sahiptir. Silahların ve aletlerin yapımı eskisinden dahi iyi bir yaşam koşullarını sağladığı için insanlar dahi iyi şekilde beslenme, daha çok boş zaman, daha çok güvenlik ihtiyacını karşılama olanağına sahip olurlar ve bu yüzden diğer canlılar sadece canlı oldukları için yaşamak isterlerken, insanlarda durum başkadır.

İnsanlar, silahlar, aletler, yapay organlar yaparken ortaya bir sorun çıkar. Bu sorun insanların yaptıkları ürünlerin bölüşümüyle alakalıdır. Bu aletler bütün topluluğun mülkiyetinde olabileceği gibi tek bir bireyinde mülkiyetinde de olabilmektedir. Haliyle aletlere ve silahlara sahip olanlar buna sahip olmayan insanlardan daha farklı yaşam koşullarına sahip olurlar ve toplumsal sınıflar ve sınıf karşıtlıkları da işte böyle ortaya çıkar.

Varlığını kabul etmemiz gereken yaşama isteği bizim için çıkış noktası olmalıdır. Bu isteğin her birey, sınıf ve ulus altında alacağı biçim ve bu biçimler altında kendini ifade etmesi farklılıklar gösterecektir. Ezen ve ezilen sınıfların birbirine karşıt iradeler geliştirdikleri yerde çelişkili koşullar bulunmaktadır. İradelerin bu çelişkili koşulları kendilerini üç biçim altında ifade eder: 1-çıkar, 2-sınıfların güçlerinin bilincinde olmaları, 3- sınıfların gerçek güçleri. Sınıfların savaştaki çıkarı ne kadar büyük olursa  irade de o kadar güçlü olacak, savaşanlar ne kadar cesur olursa bu çıkarı sağlamak için o kadar çok enerjilerini sarf edeceklerdir.

Bu yüzden komünistlerin direnme güçleri de bu üç koşulun pratikte uygulanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Direniş destanı yazan komünistlerin alameti farikası bu koşulların bilincinde olmalarına bağlıdır. Bu sebeple proleter bir devrim için gereken koşullar, ülkede çoğunluğa sahip olmak değil ezen sınıflarla karşı amansız ve çetin mücadelede yatmaktadır. Oportünistlerin sürekli olarak bahsettiği “iktidar ancak niceliksel çoğunluk ile ele geçirilebilir” şiarı kaba bir dogmatizmin ürünüdür. Tarihin deneyimleri göstermiştir ki seçim ile ne devrim olmuş ne de proletarya doğru düzgün rahat nefes almıştır. Bu yüzden “Syriza ile yükselişe geçen sol” “HDP bir barajı geçsin her şey düzelecek” şeklindeki yorumlar tarihin diyalektiğini anlamamaktır. Faşist diktatörlükle hatta burjuva demokrasisi ile yönetilen ülkelerde bile parlamenter mücadele, parlamento dışı mücadelenin örgütlenmesi için bir okul, yardımcı bir araç olarak kullanılması gerekirken; bu coğrafyada parlamentarist mücadeleye verilen önem bambaşkadır. Bazı sosyalist siyasetçilerin “kriz çıkaran değil kriz çözen özne olacağız”, “sırf işçinin değil işverenin de hakkını savunacağız” söylemleri parlamentodan yararlanmanın değil, düzen içene girmenin ve burjuva siyaset anlayışında politika yapmanın görüngüleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Halbuki proleter hareketin asli sorunlarının şiddet yoluyla ve proletaryanın dolaysız mücadelesi ile çözüleceği Marksizmin alfabesidir. Ancak sosyalist hareketler maalesef geçmişin devrimci özünü unuttuklarından işçi sınıfının çıkarına olmayan politikaları güncel olarak uygulamaktadırlar.

Bundan ötürü “yeni yaşam” “yeni umut” gibi söylemlerin nesi “yeni” diye insan düşünmeden edemiyor.  Aynı şeyi “barış” fetişi üzerinden de kurabiliriz. Sosyalistlerin büyük çoğunluğu “savaşa karşı barışı savunalım” söylemleri üzerinden politikalarını inşa etmektedirler. Lakin bir Marksist her savaşa karşı değildir. Gerici ve devrimci savaş ayrımı yapar ve devrimci savaştan yana tavır takınır. Bu yüzden Marksistler her koşulda barıştan yana olmazlar. Türkiye'deki durum yani her koşulda barıştan yana tavır takınmak pasifizmin bir göstergesidir. Sözde çözüm sürecinin şu anda askıya alınması ile birlikte sosyalistlere düşen görev barış çağrıları yapmak değil, devlet tarafından katliama uğrayan bir halkın yanında durmaktır ve onun yürüttüğü devrimci savaşı selamlamaktır. Çünkü eşyanın doğası gereği “savaşları yok etmek için emperyalizmi yıkmak gerekir” tespitini maalesef tarihin bir cilvesi olarak unutan sosyalistlerimiz idealizmin bataklığında dolanmaktadırlar. Ezen sınıflar ise tarihlerinde hiç olmadıkları kadar materyalist davranmaktadırlar. Ezen sınıflar ilk verdiğimiz örnekte olduğu gibi “aletlerin ve silahların tek sahibi benim seninle paylaşmayacağım, aramızda bir uzlaşma asla olamaz, ya biat edersin ya da seninle savaşırım” derken gayet gerçekçi bir tavır takınırken sosyalistlerimiz ise “ artık bu kan dursun, daha fazla gözyaşı olmasın herkes için özgür bir dünya mümkün” derken materyalizmden uzaklaşıp idealizmin sularına doğru yelken açmıştır. Suruç'taki katliamdan sonra devletin başlattığı savaştan sonra sosyalistlerin, demokratik mücadeleyi yükseltelim ve barışı yeniden inşa edelim demeleri olmayacak duaya amin demektir. Sosyalistlerin yaptığı barış çağrısı aslında burjuvazinin çıkarı için politika yapmaktır. Bir zamanlar burjuvazinin ideologlarının kullandıkları ütopik sınıf uzlaşmacı söylemleri bu sefer işçi sınıfının “kurmayları” kullanmaktadır. Özetle 21.yy’da sınıfsal saflar değişmiş gibi görünmektedir. Burjuvazi materyalizmin savunuculuğunu yaparken sosyalistlerimiz ise idealizmin savunuculuğunu yapmaktadır. Eğer sosyalist hareket zafer kazanmak istiyorsa sahip olduğu küçük burjuva gururdan kurtulup bir an önce özüne dönmelidir. Yapılan politika ve gidilen yolun yol olmadığı çok nettir. Geçmişi hatırlamak ve “müzelik düşünceleri tekrar piyasaya sürmek” tarihte proletarya için hiç bu kadar elzem olmamıştır.

Devlet sadece emperyalizme ekonomik anlamda değil aynı zamanda emperyalizmin emrine milyonlarca asker sunması anlamında da(Nato ordusu olduğu için) A.B.D emperyalizminin muazzam bir yedeğidir. Bu yüzden kim hükümete, faşist diktatörlüğe vurmak ve onu devirmek istiyorsa mutlaka emperyalizme karşı da savaşmak zorundadır. Bu yüzden AKP’nin iktidardan düşmesiyle yetinmekle kalmayıp onu kökünden temizlemek için emperyalizmin de içten devrilmesi gerekmektedir. Bu yüzden hükümetle, devletle savaş emperyalizmle savaş biçimine bürünmüyorsa buradan ne bir zafer ne de barış gelme imkanı mevcuttur. AKP’ye, devlete karşı yapılacak devrim, emperyalizme karşı proleter devrime varmak ve onu aşmak zorundadır. Aksi halde yapılacak her şey düzenin sınırları içinde kalmakla sonuçlanacaktır.


Sonuç olarak sosyalist hareketlerin bir an önce kendi içlerideki kendiliğindencilikten, kitle kuyrukçuluğundan, darkafalı parlamenter diplomasi ve parlamenter kombinasyonundan, idealist barış sevdasından bir an önce kurtulması gerekmektedir. Yani geçmişine, özüne, kendi teorik ve pratik mirasına geri dönülmesi şarttır. Dar pratikçiliğin altında şekillenen, tasfiyeci düşünce yapısının ve onun yansımalarının son bulması ve tasfiyecilerin sosyalist hareketten tasfiye olması ve tekrar proleter devrimcilerin güç kazanması için aktif mücadele etmek boynumuzun borcudur. Yoksa sonuç komünistler için hezimet olacaktır.

17 Kasım 2013 Pazar

Türkiye’deki Faşist Yapının Son Halkası:Tayyip Erdoğan ve AKP

Siyasal ideoloji ve tarihle ilgilenen uzmanlar faşizmi genellikle Hitler ve Mussolini dönemi ile sınırlı tutmaktadırlar bazı uzmanlar Latin Amerika’da 70’lerde yapılan askeri darbelerin faşizm olmadığını iddia etmektedirler. Çünkü bu tarz faşist diktatörlüklerin Hitler’in faşist anlayışı ile bazı farklılıkları olmalarından dolayı 70’lerdeki askeri diktatörlüklerin faşizm olarak tanımlanmasının yanlış olduklarını belirtmiştirler.

Fakat faşizmin sadece Hitler dönemindeki faşizmden sınırlı olmadığını tespit etmemiz gerekir. Faşizm zamana ve mekana göre değişiklik gösterir. Yani faşizm zaman içinde ve zaman değişmese bile farklı coğrafi ve ekonomik ilişkilerin oldukları bölgelerde bir takım farklılıklar göstermektedir. Bundan dolayı 70’lerdeki Latin Amerikadaki askeri diktatörlüklerde faşizmin alanına girmekte aynı zamanda günümüzde Türkiye’nin siyasal rejimi de faşizm  içinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Kurulduğu günden beri faşizmle yönetilen Türkiye’de 70’li yıllarda “gizli faşizm” biçimine bürünen rejim artık zaman içinde gizliliğini yavaş yavaş lağvetmeye başlamış ve Tayyip Erdoğan zamanında açık faşizme dönüşmesine ramak kalmıştır.

Türkiye Cumhuriyetinin eskiden kafalara koyduğu duvarlarla yetinmeyip “güçlü Türkiye” şiarıyla yola çıkan Erdoğan ırkçı düşüncelerini demokratikleşme kisvesi altına gizlemekte, bir dediği bir dediğiyle uyuşmayan cümleler söylemekte, bunla da yetinmeyip “kalkınma” maskesi altında barajlar,yollar yaparak halkların istediği meşru hakları boğmaya çalışmaktadır. Çünkü sınıra baraj yaparak Kürt halkının Türkiye’ye girişini engellemeye çalışmakta, yollar inşa ederek askerlerin bir yerden bir yere gidişini kolaylaştırıp halkı öldürmenin ya da hapse atmanın imkanını oluşturmakta, kalekollar yaparak açlığa terk ettiği insanları sınır ticareti yaptığı için kuş avlar gibi avlamanın hayalini kurmaktadır bunu yaparkende “terörle mücadele” şiarını dilinden düşürmemektedir.

İsrail’in Filistin’e ördüğü duvarların aynısını Rojava sınırına örmeye çalışarak Anadolu’nun İsrail’i olduğunu tekrar tekrar kanıtlamaktadır. Fakat bunu halktan gizlemek için “one minute” diye öğretmeni olduğu İsrail’e sözde rest çekmektedir. Mısır’da devlet görevlilerinin öldürdüğü çocuk için ağlarken ekmek almak için başından gaz kapsulü ile vurulan ve halen komada Berkin Elvan için ağzını bıçak açmamaktadır. Berkin için adalet eylemlerini plastik mermi ve gaz bombalarıyla terörize etmekten başka bir şey yapmayan Erdoğan’ın “ileri demokrasi” şiarı “ileri faşizm”den başka birşeyden oluşmadığı artık gün gibi açıktır. Ne demek istediğimizi daha da açmak için önce faşizmi tanımlayalım:

“Faşizm ne sınıfların üstünde var olan bir güç, ne de küçük burju­vazinin ya da yozlaşmış proletaryanın (lümpen prole­tarya) finans kapital üzerindeki iktidarıdır. Faşizm finans kapital iktidarıdır. Faşizm finans kapital ik­tidarının ta kendisidir; işçi sınıfı ile köylülerin ve aydın kitlenin devrimci kesimlerine karşı örgütlenmiş bir yıldırıcı öç alma hareketidir. Dış siyaset açısından faşizm en kaba biçimiyle bağnaz bir milliyetçiliktir; öteki uluslara karşı kini körükler.”(Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:88,Evrensel Basım Yayın)

Genelde insanların Tayyip Erdoğan dönemini değerlendirirken yanılgıya düştüğü noktalardan biridir yukarıdaki alıntı. Tayyip Erdoğan’ın burjuvazinin bir kanadının değilde sanki mahalle serserisi çapulcuların desteğiyle kendi diktatörlüğünü ve kendi egemenliğini ilan ettiği algısı ulusalcı kesimde çok yaygındır.

Bilindiği üzere Tayyip Erdoğan sadece burjuvazinin bir piyonudur onlardan izinsiz tuvalete bile gidemez. Tayyip Erdoğan’ın burjuvazinin güdümünde olması onun bol sıfırlı banka hesabı olmasına engel değildir. Tayyip Erdoğan Anadolu burjuvazisinin piyonudur bunla da yetinmeyen Erdoğan her ne kadar İstanbul burjuvazisi ile çatışıyormuş gibi görünsede aslında onlarlada arası iyidir. Gezi ayaklanmasında Divan otelin açılması burjuvazinin ikili oyununun göstergesidir. Bunun kanıtı ise Olimpiyatların İstanbul’a gelmesi için Türkiye heyetinde Koç grubundan kişilerin olduğu aslında bu çatışmanın Tayyip Erdoğan’ın “one minute” çıkışının lokal bir tekrarı gibidir. Türkiye’deki faşizmin başka bir özelliğine geçersek:

“Ekonomik ve sosyal sorunlar açısından Faşizmin programı sindirilmemiş ve birbiriyle çelişen bir sürü laf kalabalığıdır. İleri sürülen formüllerin başlıca niteliği akıl almaz derecede demagoji ile dolu bulunmasıdır.” (Paul Sweezy, Kapitalist Gelişim Teorisi, XVIII.Bölüm, Faşizm)

“Faşizmin bu gerçek yüzünü özellikle belirtmek gerekir. Çünkü faşizm, birtakım ülkelerde -toplumsal demagoji maskesi altında- krizin yerinden oynattığı küçük burjuva kitlesinin,    hatta proletaryanın en geri tabakalarının bazı kesimlerinin desteğini ka­zanmıştır. Bu güçler   faşizmi, eğer onun gerçek sınıfsal niteliğini ve gerçek yapısını kavrayabilselerdi, asla desteklemeyeceklerdi.” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:88, Evrensel Basım Yayın)

Tayyip Erdoğan’ın demogojik örnekleri saymakla bitmez fakat en yakın örnek olarak verebileceğimiz örnek herhalde öğrenci evleri meselesidir. Tayyip Erdoğan önce yurtları birbirinden ayırmış bunla da yetinmek istemeyen Erdoğan yatak odası polis birimini devreye sokmuş ve klasik kapitalist rejimin bile kurallarını çiğneme pahasına konut dokunulmazlığı yasasını yerle bir edip özel hayata müdahele etmeye kalkmıştır. Bunu yapmak için “fuhuşla mücadele” altında faşist uygulamalarını pazarlamaya çalışmakta ve kız erkek aynı evde kalan insanlara hakaret etmektedir. Halbuki kız-erkek aynı evde kalsa bu fuhuş olmayacak ve eğer bu insanlar aralarında bir cinsel münasebet olsa bile bu konu zorlamanın olmadığı koşullarda bir tek bu iki yetişkin bireyi ilgilendirmektedir.

Tayyip Erdoğan baskı konusunda böylece bir ilke imza atmıştır. Kürtleri çözüm süreci ile asimile etmeye çalışan Erdoğan kendi arka bahçesi olarak düşündüğü yerde ise kürtajı yasaklayarak ve kendi ahlaki değerlerine uygun olarak ev hayatını düzenlemeye çalışarak tek tip adam yetiştirme modeli uygulayarak  Hitler’in ari Alman ırkı projesinin Türkiye formatı olarak elinde Kuran ve İpad olan nesil projesi ile değiştirmiş, İçkiyi fiiliyatta yasaklamış ve bunu “batı devletleri ile uyumlu olması” maskesi altında pazarlamaya kalkmaktadır. Biraz düşünürsek içkinin en çok tüketildiği zaman dilimi olan 22:00’den sonra olduğu açık bir olgu olduğuna göre 22:00’den sonra içki satış yasağı aslında bütün olarak bunun içki yasağı olduğu çok nettir.

Bazı kişilerin kafasında “Neden hala parlemento açık?” “Eğer Faşizm olsaydı parlementonun kapatılması gerekmiyor muydu?” gibi soruların bulunması muhtemeldir. Bu gibi insanların kafasında oluşan bu karmaşıklık yukarıda belirttiğimiz unsurlardan kaynaklanmaktadır. Daha da açarsak bu kişiler, faşizmi sadece Alman faşizmden ibaret olarak görmenin bir yansıması olarak böyle bir akıl yürütmenin kurbanı olmaktadırlar.

Halbuki faşizm bukelemun ile sülüğün melezlenmiş bir halidir, faşizm bukelemun gibi ortamdaki her renge bürünebilme özelliğinin yanında sülük gibi kan emme özelliğine de sahiptir. Halkın kanını emmeyi çok seven faşizm bu kanı emmek için Türkiye’de parlemento biçimi altında ortaya çıkmanın kendi çıkarı için daha uygun olduğunu düşündüğünden parlementoyu fesh etmemektedir.

“Tarihi, toplumsal ve ekonomik koşullar, ulusal özellikler, hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik   biçimlerde  gelişmesine  yol  açmaktadır.” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:88, Evrensel Basım Yayın)

“Anayasaya karşı sloganlar kullanan Alman faşizminin ak­sine, Amerikan faşizmi kendini Anayasanın ve "Amerikan demokrasisinin" muhafızı olarak takdim etmektedir.” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:116, Evrensel Basım Yayın)

Görüldüğü gibi Türkiye’de parlementonun olması Türkiye’de faşizmin olmadığını kanıtlamaz. 2002’de gizli faşizmin yerine açık faşizmi restore etmek için görevlendirilen Erdoğan burjuvazinin ekonomik  krizden çıkmak için umud ışığıydı. Krizi emekçilerin kanını emerek(hem ekonomik hem gerçek manada) atlatmayı planlayan Erdoğan faşizmin yasaları gereği o krizi dindirmek şöyle dursun daha da artmasına neden olmuştur. İktidara gelmeden önce halkın hoşuna gidecek demagojilerle kitleleri kendine çekmeye çalışan Erdoğan bir anlamda başarılı olmuştur.

“Faşizmin kitleleri etkilediği kaynak nedir? Faşizm kitleleri çekebilir, çünkü demagoji yoluyla onların en acil ihtiyaçlarına ve isteklerine seslenir. Faşizm, kitlelerin özünde kökleşmiş ön yargıları alevlendirmekle kalmaz, onların duygularına, adalet anlayışlarına ve hatta bazen de devrimci gelenekle­rine el atar” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:90, Evrensel Basım Yayın)

“Faşizm insanları en yozlaşmış ve en sömürücü unsurların merhametine terketmekle birlikte; on­ların karşısına "dürüst ve yozlaşmamış bir hükümet" isteğiyle çıkar. Burjuva Demokratik hükümetlerde kitlelerin derin hayal kırıklığına uğradıklarını ileri sürerek yozlaşmayı -ikiyüzlülükle- yerden yere vurur.” (Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:90, Evrensel Basım Yayın)

Hatırlanacağı üzere Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmeden önce ortaya attığı 3Y’le (yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar)  mücadele şiarı o zaman halkın en acil ihtiyaçlarına cevap vermekteydi. Fakat tarih Dimitrov’u yanıltmadı ve Erdoğan yoksulluğu,yolsuzluğu,yasakları daha da arttırdı. 2002’deki sistemin kendini yönetememesinden ve sosyalist mücadelenin ya da kapitalizme alternatif mücadelelerin güçsüzlüğünden faydalanıp Erdoğan’ın açık faşizmini kurumsallaştıran yapı aradan 11 yıl sonra tekrar krize girmiştir kitleler faşist yönetime karşı direnişe geçmekte ve Türkiye tarihinde ilk kez Gezi ayaklanması gibi bir olayın hem tanığı ve hem öznesi olmuştur. Erdoğan’ın grevi yasaklayan, kıdem tazminatı hakkını gasp etme arzusundaki yasaları Dimitrov’un şu sözlerini akıllara getirmektedir:

“Faşizm, işçilere "adil ücret" vadetti ama, gerçekte onların hayat standartlarını daha da düşürdü, yoksullaştırdı. İşsizlere iş vadetti; ancak bugün emekçiler açlıktan -daha da- büyük bir acıyla kıvranıyor, köle emeğe zorlanıyorlar.”(Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe,Sayfa:91, Evrensel Basım Yayın)

İnsanları köle emeğine zorlayan Erdoğan her ne kadar kriz teğet geçti, ekonomik olarak çok iyi durumdayız dese de ekonomik veriler Erdoğan'ı yalanlamaktadır. Aşağıdaki veriler Erdoğan’ın nasıl bir yalan alemi içinde olduğunu kanıtlamaktadır:

Boratav, IMF verilerine dayalı yazısında şu sonuca varıyor: AKP’li yılların Türkiyesi, benzeri ekonomilerle karşılaştırıldığında (a) ortalamanın altında büyüyen; (b) en fazla dışa bağımlı; (c) çok düşük oranda yatırım yapan; (d) ulusal tasarruf oranları daha da düşük bir ekonomidir.”(1)

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) ikincisini yayınladığı How’s Life? 2013 (Hayat Nasıl?) toplumsal refah raporu, işgücüne katılımda sonuncu olan Türkiye’nin aynı zamanda OECD ülkeleri arasında emekçilerin en uzun haftalık çalışma süresine sahip olduğu ülke olduğunu ortaya çıkardı. Yaşam konforu ve kalitesini ölçen pek çok alanda Türkiye OECD ülkeleri arasında son sıralarda yer alırken, OECD ülkeleri arasında toplumsal destek ağlarının en zayıf olduğu ülkenin Türkiye olduğunun anlaşılması düşündürdü… Türkiye’de ise işgücüne katılım yüzde 48’de kaldı. Listenin son sırasında yer alan Türkiye’ye, yıllardır finansal krizlerle ve kemer sıkma tedbirleriyle baş etmeye çalışan Yunanistan 8 puan fark attı.” (2)

Ekonomik ve sosyal baskı uzmanı Erdoğan artık kendi müttefikleriyle bile çatışma halindedir. Kendi kafasına uygun nesiller yetiştirmek isteyen Erdoğan bir zamanlar yol arkadaşlığı yaptığı Fethullah Gülen cemaati ile bile çatışmaya düşmüş, birbirlerine karşı yaptıkları tehdit ve şantajların boyutu arşivlere sığmaz olmuş, Fethullah Gülen’in Erdoğan’ı “Firavun”a benzetmesi gibi anolojiler artık bu iki grup arasında günlük hayatın ritüelleri arasına girmiştir. Erdoğan’ın cezalandırma mekanizmaları Gülen’e kadar ulaşmış Gülen hareketinin omurgası olan dershaneleri kapama girişimi Gülen’i şaşkına çevirmiş, Gülen sabır etmekten başka çarelerinin olmadığını söylemiş hatta bir zamanlar çatışma halinde olduğu askerlerden özür dilemiş kendisinin bu tutuklama olaylarıyla ilgisinin olmadığını belirtip “elimde olsa hepinizi bırakırım” diyerek Erdoğan’ı sıkıştırmaya çalışmıştır. Hatta bu gibi çatışmalar sonunda Erdoğan’ın otoriterden de öte olduğunu Gülen cemaatine yakın bir gazetede dillendirilmiştir:

İktidarın ‘muhafazakâr' karakteri, sergilenen jakoben ve müdahaleci anlayışını mazur görmemizi gerektirmez. Muhafazakâr bir partinin bu niteliğini politikalarına yansıttığı bir durumu aşan noktadayız; iktidar, özel alanların kanun yoluyla düzenleneceğini söylüyor. Yani sınırlı-anayasal devlet, kişi özgürlüğü, özel hayatın gizliliği, konut dokunulmazlığı vs. aşılıyor. Şehir Üniversitesi'nden siyaset bilimci Hasan Kösebalaban'ın ifadesiyle: “Devletin özel alanda denetim yapması otoriterlikten de öte bir durum. Zira otoriter rejimler kamu alanını kontrol etmeyi kâfi görürler.”(3)


Zaman gazetesinin bile inkar edemediği gerçek ortadadır. İktidara yakınlığı ile bilinen Mehmet Barlas’ın “artık Erdoğanı korumak için bahane bulamıyorum” diye yakındığı bir ortamda Erdoğan’ın faşist kimliği ve uyguladığı politikaların faşist devlet anlayışının bir ürünü olduğu bugün için reddedilemez bir olgu olmuştur. Erdoğan bir zamanlar çok eleştirdiği paşalarla aynı konuma düşmüş, kırmızı-beyaz Kemalizmin yerine yeşil Kemalizmi kurmuştur. Sonuç olarak, kent yoksulları için dayanılmaz hale gelen Erdoğan’ın durumunun ileride ne olacağı belirsizdir fakat kesin olan bir şey varki o da faşist yapı ile mücadele etmek ve yok etmek için kapitalizme alternatif sistemlerden herhangi birinin Türkiye’deki politik hayatta hegemonik bir aktör olmasıyla mümkündür. Bu yüzden faşizme karşı mücadele Erdoğan’la sınırlı olmamalı ve kitleler öfkesi kapitalizmin içine nüfus etmelidir. Kitlelerin öfkesini doğru yola sürükleyebilecek unsurlara selam olsun!

Dipnotlar: