3 Mart 2013 Pazar

ARABESK YAŞAMIN BİR BAŞKA YÜZÜ: "FUTBOLCULUK"!(Çözüm'den Parça)


İçeriği açısından bugünde geçerliliğini koruyan, çok iyi yazılmış bu yazıyı, verdiği mesajın bugün sol tarafından unutulması üzerine ve o zaman değindiği konuların bugün tartışılmaz bir şekilde gerçekleşmesinden dolayı  okurun dikkatine sunuyorum.

Mayıs 1989, Sayı: 24

ARABESK YAŞAMIN
BİR BAŞKA YÜZÜ:
"FUTBOLCULUK"!

Mart ayının olağan günlerinden biri... Okullar birdenbire boşalıveriyor...Ne hastanelerde acil servis dışında doktor ve görevli bulmak olası, ne alışveriş merkezlerindeki kalabalığa rastlamak, ne de sokaklardaki her zamanki canlılığa tanık olmak! Kasap "kapalıyız" tabelası asmış kapıya... Bakkal, manav vd. esnaf kepenk kapama eyleminde adeta... Herkes kahvehanelere ve evlere koşuyor; heyecanlı, hızlı, yetişme telaşıyla... Hayır, bu genel bir alarm değil! Sokak kahvehanelerinden sesler geliyor. "En Büyük Türkiye!", "Re re
re, ra ra ra Gassaray Gassaray cim bom bom!" Bu sesler biraz sonra tüm sorunlarını "unutan" toplumun sesi olarak tüm Türkiye'den duyulacak, gecekondu
yıkımlarına ve işkencelere koşut...

"Futbolculuk" Statüsü Faşizmin Eski Ama Etkili Bir Silahı Olmaya Devam Ediyor

Bugün ülkemizde bir derby maçı gündeme gelmeyegörsün, adeta akansular duruyor. Meclis tatile giriyor. Bakanlar Kurulu toplantısı erteleniyor...Maçla ilgili tartışmalar, röportajlar her şeyin önüne geçiyor. Kitleler sorunlarını bir anda unutuveriyorlar! Çünkü günlerce öncesinden emekçi ve orta sınıflardan insanlar kendilerini maça konsantre ediyorlar. Zam yapılıyormuş, hayat pahalılığıymış, baskıymış, işkenceymiş, görünüşte onları pek ilgilendirmiyor. Kendi yaşamlarını tehdit eden, düzenden ve iktidardan kaynaklanan bu uygulamaları bir kenara bırakıyorlar. Maçlarla, takımlarla adeta özdeşleşiyorlar. Bütün duyguları, düşünceleri bu doğrultuda kanalize oluyor. Futbolun kitleleri bu ölçüde saran, adeta büyüleyen etkisi nereden geliyor? Nasıl oluyor da futbol hemen tüm kapitalist sistem içindeki ülkelerde ama özellikle yeni-sömürgelerde, diğer spor dallarından, moda akımlardan,
sanat etkinliklerinden çok daha fazla kitleleri peşinden koşturuyor? Ortam öyle bir hale getirildi ki, bugün bir maç üzerine milyonlar değil, neredeyse milyarlar harekete geçiriliyor. "Sağcısından "solcusu"na, burjuvazisinden işçisine hemen herkesi aynı nidalarla birleştiren futbolun bu cezbedici sihri nereden geliyor?

Egemen sınıflar, kitleleri ideolojik denetimleri altında tutabilmek için, kitleleri oyalayıcı, kendi sorunlarından uzaklaştırıcı, gerçekleri saptırıcı, dertlerini unutacakları düzen içi çeşitli kanallar açıyor. Kitlelerin duygularını eğlence, coşku, heyecan, öfke vb. biçimde ama ilkel ve kabaca tatmin edebilecekleri, enerjilerini boşa harcayacakları ve sömürü düzenine karşı çıkma potansiyellerini saptırıcı eğilimleri pompalıyor. 'Bunlar her zaman oligarşinin baskı ve terörüyle atbaşı gitmiş ve onunla iç içe gelişmiş, geliştirilmiştir. Özellikle faşizmin egemen olduğu ülkelerde, baskı ve terörle yıldırılan ve sindirilen kitleler, ideolojik olarak denetim altına alınırken en çok depolitizasyona ve depolitizasyonu besleyecek kültürel-sanatsal-
sportif etkinliklere başvuruluyor. Bilinç çarpıklığına yol açan, beyin yıkamaya hizmet eden ve kitlelerin potansiyelini boşuna harcatan bu düzen içi kanalların en önemlilerinden biri günümüzde, ne "sağcılık", ne "solculuk","futbolculuk"tur! Franco ve Salazar'ın sık sık "Futbol olmasaydı kitleleri yönetmek zor olurdu" deyişlerinin altında işte bu gerçek yatıyor.

Futboldaki depolitizasyonun sihrini İspanya ve Portekiz faşizminin keşfettiğini
söyleyebiliriz. Futbolun diğer depolitizasyon sacayakları Fado(*) ve Fiesta(**) ile birlikte etkili bir depolitizasyon silahı olarak kullanılması ve amacına ulaşması ilk İspanya ve Portekiz faşist yönetimlerince başarılmıştır. Geleneksel boğa güreşi yanında futbol, Franco ve Salazar'ın baştacıdır. Neredeyse faşizmle birlikte İspanya ve Portekiz'de futbol, bütün spor dallarını gölgede bırakmış ve ulusal spor ilan edilmiştir. Faşizmin futbola sarılması ve her şeyiyle desteklemesi tesadüf değildir. Bunun, doğrudan kitleleri kendiliğinden biçimde sarmış olması gerçeği ve kitlesel yaygınlık kazanmasıyla iigisi vardır. Faşizmin iyi tahlil edebildiği olgu, futbolla kitlelerin bu organik bağıdır. Futbolun depolitizasyonda etkin bir araç olarak kullanımının Latin Amerika'dan başlayarak sömürge ve yeni-sömürge diktatörlüklerine yayılması, İspanya ve Portekiz örneğinden sonradır. Bu ülkeler faşizmin depolitizasyon laboratuvarlarıdır. Latin Amerika faşist diktatörlükleri ve diğer yeni-sömürge oligarşileri, kitlelşrin ruhsal ve toplumsal şekillenmesiyle kaynaşan, kendi ülkelerine özgü depolitizasyon araçlarını yaratmada, İspanya ve Portekiz deneylerinden çok şey öğrenmişlerdir. Burada
sorunu mekanikleştirmemek ve toplumsal süreçleri aynılaştırmamak önem kazanıyor.

Emperyalizme bağımlılık nedeniyle, özde aynı olan, çarpık kapitalist ilişkilerin ortaya çıkardığı çarpık kültür, her ülkenin toplumsal formasyonuna, tarihsel gelişimine ve geleneklerine göre belirli farklılıklar gösterir. Birçok yeni-sömürge ülkede çarpık kültür odağında "futbolculuk" gibi farklı gelişimlerin ortaya çıkması doğal ve kaçınılmazdır. Bazı yeni-sömürge ülkelerde, kitleler içerisinde kendiliğinden gelişen futbol, uzun süre egemen sınıfların depolitizasyon aracı olarak bilinçli bir biçimde kullanımdan uzak kalmıştır. Futbolun yeni-sömürge ülkelerde kitlelerin peşinden koştukları bir spor haline gelmesini, doğrudan geri bıraktırılmışlıkla, yoksullukla ve kültürel çarpıklıkla açıklamak gerekir.
Geri bıraktırılmışlık olgusu kitleleri basit, kurallarının kolayca anlaşılabileceği, hemen hiçbir masrafı olmayan ve fazla araç-gereç gerektirmeyen, her yerde oynanabilen kitlesel sporlara yöneltmiştir. Bu anlamda sokak arasında, boş arsada iki taş parçasını kale yaparak ve fazla kural gerektirmeden, çok sayıda insanın iki gruba ayrılarak kolektif olarak eğlenebildikleri istisnai bir spor dalıdır futbol.

"Basitlik", "kolektiflik", "ekonomiklik" gibi avantajları futbolun yaygınlaşmasında, diğer spor dallarına kıyasla futbolun ayırt edici teknik ve kültürel özellikleridir. Futbol bu niteliklere uygun bir spor dalı olmasıyla kitleleri çekmiştir. Futbol yoksul sporudur diyebiliriz, popülerliği de buradan geliyor ve gelişiyor. Buraya kadar futbol ile kitleler arasındaki ilişkiler doğal seyrindedir. Yozlaşma yoktur ve futbol yeni-sömürge insanının spor ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Sadece bu kadar değil, çeşitli toplumsal, psikolojik faktörlerin etkisiyle, seyrederek haz duyma ihtiyacını da karşılamıştır. Futbolun kitleselleşmesi, kitleleri sarsması ve seyircinin kitleselleşmesi birbirini bütünleyen gelişmelerdir. Tabii buradan tüm yeni-sömürge ülkelerde futbol kitleselleşti gibi bir sonuç çıkarılamaz. Ülkenin toplumsal gelenekleri, kültürel birikimi ve emperyalizmle girdiği ilişkilerle ilgili olarak futbol dışındaki kitlesel sporlar da popülerlik kazanmıştır. Ama bu futbolun yeni-sömürgelerde, kitleler nezdinde egemen spor dalı olmasıyla çelişmiyor. Tüm spor dallarını kitlesellikte yaya bırakan futbol, emperyalizmin daha fazla teşvikini gündeme getirmiş, getiriyor.

Sonuçta kitlelere mal olan spor dalları, yeni-sömürgeler genelinde egemen sınıflarca depolitizasyona hizmet edecek şekilde kullanılıyor. Her şeye rağmen, emperyalizm futboldan yana tercihini yapıyor, elindeki gücü ve olanakları yeni-sömürgelerde futbolun kitleselleşmesine harcıyor. Kitleselleşmesi ve kitleleri deşarj etmedeki önemli özellikleri, futbolun tercih edilirliğini pekiştiriyor. Burada "futbolun emperyalist-kapitalist ülkelerdeki yaygınlığı ve popülaritesini neye bağlamak gerekir?" diye sorulabilir. Özellikle Kıta Avrupası'nda futbolun popülerliği tartışmasızdır. Ama bu ülkelerde futbolun tüm spor dallarını gölgede bırakması, giderek silip süpürmesi söz konusu değildir. Futbolun ağırlığı olmakla birlikte, diğer spor dalları da etkisini sürdürmektedir. Her şeyden önce buralarda futbol, kitlesel depolitizasyonun aracı olmaktan uzaktır. Kapitalist ülkeler kendi iç dinamikleriyle gelişmiş, kültür düzeyi yüksek, demokrasi geleneği olduğundan, buralarda
depolitizasyonun işlevine farklı bakmak gerekiyor. Ya da depolitizasyonun olup olmadığını, varsa nasıl, ne ölçüde, hangi kanallarla olduğunu tartışmayı gerektiriyor. Bir yerde emperyalizmin, yeni-sömürge ülkeleri tek üründe uzmanlığa mahkum etmesi ve diğer alanlarda köreltmesi gibi, depolitizasyonla ilişkisi içinde sporda da kitleleri tek bir alana yöneltmeye çalışıyor. Çünkü oligarşiler için önemli olan "millileştirilmiş" bir depolitizasyon zemini yaratmaktır. Gelinen aşamada yeni-sömürgelerde egemen sınıfların depolitizasyon politikasının aracı sporda futbol olmaktadır. Eğer bütün emperyalist tekeller her şeyden önce reklamlarını en iyi şekilde yapmayı, kendi kârlarına kâr katmayı düşünerek milyarlara futbolu seyrettirecek kanallar açıyorlarsa, futbol dünyada en fazla ilgilenilen, seyredilen bir spor dalı haline geliyorsa, bu durumu başka türlü açıklamak mümkün değildir.

Baskı ve İşkencelerin Çığlıkları Futbol Naralarıyla Bastırılıyor!

İspanya ve Portekiz'den sonra Amerika'da özellikle Brezilya ve Arjantin gibi faşist diktatörlüklerin birbirini izlediği ülkelerde futbolun nasıl etkin bir depolitizasyon
aracı olarak kullanıldığı biliniyor. Faşist diktaların baskı ve terörü yoğunlaştırıp on binlerce komünist, ilerici ve yurtseveri "kirli savaş"ta kayıplara karıştırdığı bir sır değil. Bu ülkelerde sınıf mücadelesinin yükselmesiyle birlikte kitleleri futbol gibi şeylerle oyalayıp avutmak, sorunlarından ve sorunlarına çözüm yolu aramaktan uzaklaştırmak, baskı ve işkenceyi gizlemek özel bir önem kazanmıştır... Brezilya'da futbol öyle ileri götürüldü ki, üst üste üç dünya kupası kazanacak düzeye erişti. (1958-1962-1970 Dünya Futbol Kupası'nı Brezilya kazanmıştır.) Futbol efsaneleri, Pele gibi futbol kralları yaratıldı. Kitleler futbola tapınmaya
başladı ve özlemlerini futbolla özdeşleştirdi. Futbol Latin Amerikalılar için bir karnavaldı. Kitleler futbolla yendi, yenildi, ağladı, sevindi, coştu, eğlendi, boşaldı. Yani duygularına doyum yolu buldu. Futbolun Brezilya'da diktatörleri ayakta tutan dayanaklardan biri olmasının esprisi budur. 1976'da yönetime el koyan Arjantin faşist cuntası binlerce insanı işkenceyle katledip kayıplar listesine yazdırırken, tam bir korku toplumu yarattığı gibi, 1978'de kendi ülkesinde yapılan Dünya Futbol Şampiyonası'  kitleleri depolitize etmede önemli bir silah olarak kullanmıştı. Çeşitli hile ve maç satın almaya kadar varan sahtekarlıklarla her yola başvurarak Dünya Kupası'nı ülkesine kazandıran Videla, baskı ve terör altında bunalan, binlerce kaybının acısını yaşayan halkı günlerce festival havasına sokabilmiştir.

Arjantin'in Dünya Kupası'nı kazanması uzun süre Videla diktatörlüğünün güvencelerinden birine dönüştürülmüştür. Diğer Latin Amerika ülkelerinde de toplumsal işlevde konumlanışı farklı değildir futbolun. Milyonlarca aç insanın bulunduğu, sadece Meksiko şehrinde üç milyon insanın sokakta yattığı Meksika'da 1986'da yapılan Dünya Futbol Şampiyonası kitlelerin içinde bulundukları sefil duruma karşı tepkilerini pasifize etme ve kitleleri futbolla festival havasına sokarak oyalamayı amaçlıyordu. İşin ilginç tarafı milyonlarca insanın yoksulluk ve sefalet içerisinde yaşadığı Meksika gibi yeni-sömürge ülkelerde, Dünya Kupası gibi büyük bir organizasyonu hazırlayan emperyalizmdi. Emperyalizm bu gibi ülkelerde kitle mücadelesini başka kanallara akıtmak ve tepkileri bastırmak için devreye girerek bu tür organizasyonları da gerçekleştirmektedir.
Evren:
"Asmayıp da besleyecek miyiz?"
"As!.. As!.. As!..."(***)
Ülkemizin Latin Amerikalılaştığından söz ederken, egemen sınıflarca futbolun toplumsal işlevinin depolitizasyona göre dönüştürüldüğünü de söylemiş oluyoruz.
Nasıl mı dönüştürüldü?
Son yıllarda üçüncü ligin kurulması, profesyonel futbolun kasabalara kadar
yayılması, Meclis'te ve Bakanlar Kurulu'nda futbolun sürekli gündem maddesi haline gelmesi, milletvekillerinin, bakanların, hatta Başbakan'ın futbolun hamisi rolünü üstlenmesi, bütün spor dallarından daha fazla futbola para harcanması, tekellerin doğrudan futbola el atması, futbolun daha çekici hale gelmesi için transferlerde astronomik rakamların gündeme getirilmesi, günlerce reklamı yapılarak Avrupa'dan ünlü futbolcuların transfer edilmesi,
süper takımların kurulmaya çalışılması, spor basınının neredeyse futbol basınına dönüştürülmesi, TV spor programlarında futbolun giderek daha fazla yer alması, futbolculuğun özendirilmesi vb. vb. yöntemlerle dönüştürülüyor. Bunlar hep futbolu çekici kılmak ve kitleleri futbola kanalize ederek depolitizasyonu kolaylaştırmak ve hızlandırmak çabalarıdır.(****)

Bugünkü özellikleriyle futbol insanların fiziki-bedensel ve görsel ihtiyaçlarını karşılamak niteliklerinden soyutlanmış, politik, toplumsal ve kitle psikolojisini doğrudan etkileyen yeni işlevlere sahip bir olguya dönüştürülmüştür. Bu süreç çarpık kapitalist ilişkilerin gelişmesiyle başlamıştır. Ve hemen tüm hükümetler, dozu farklı olmak koşuluyla, bu araçtan kendi politikaları doğrultusunda yararlanmışlardır. Ama futbolun bilinçli ve etkili bir depolitizasyon aracına dönüştürülmesi, 12 Eylül faşizmiyle başlamış ve ANAP iktidarı döneminde üst noktaya varmıştır. 24 Ocak ve 12 Eylül'ün yeni statüler yarattığını söylerken, futbolun da bunun içinde önemli yer tuttuğunu anlatmak istiyoruz. Depolitizasyonu işte tam da bu noktada ele almak gerekiyor. Futbol ezilmiş ve horlanmış, yokluğa itilmiş ve yoğun sömürü altında tutulan işsiz ve toplumda kendine yer bulamayan, topluma yabancılaşan insanların, sorunlarını unutacakları, tepkilerini açığa vuracakları ve sınıf mücadelesinden uzaklaşacakları düzen içi bir statü olarak sivrilmiştir. Kitleler futbolla, yozlaşmış ve iyice arabeskleşmiş bir eğlence havasının sarhoşluğu içinde, belli bir süre hayal aleminde yaşayabiliyorlar.

Özellikle yeni-sömürgelerde geri kalmışlık kompleksi, futbol gibi araçlar milli davalara dönüştürülerek aşılmaya çalışılıyor. Ulusal maçlarda bunun etkisi hemen görülüyor. Kitleler sınıfsal konumundan uzaklaşıyor, toplum kaynaşmış, sınıf ayrımı olmayan bir havaya sokuluyor, hemen herkes ulusal gururu yükseltme ortak paydasında birleşiyor. Bu kaba bir milliyetçilikle bilinçli olarak körükleniyor ve sınıf mücadelesine karşı kullanılmaya çalışılıyor. Bunlar son yıllarda egemen sınıfların planları dahilinde futbol odaklı yaşanan olaylardır. Futbol, kitleleri saran bir hastalık halini almıştır. Bir histeri, bir saplantıdır. Kitleler futbolla afyonlanıp depolitize edilmektedir. Çarpık kültür içerisinde kendisini bu biçimde dışa vuran futbolun, arabeskle ilişkisinden de, daha başka deyişle arabesk bir karakter kazanmasından da söz etmek gerekiyor.

Arabeskleşen Futbol ve Arabesk: Bağırıp Küfrederek mi Boşalalım, Ağlayıp İnleyerek mi?

Arabesk ve futbol ilişkisi çok somuttur. Futbol sloganlarından şarkılarına kadar, maçlardaki her türlü eğlenceli tezahürat, arabesk motifleriyle donatılmıştır. İnsanlar "En büyük..." derken hastalıklı bir tutkuyla, kendini tuttuğu takımıyla özdeşleştirmektedir. Kendi kimliğini unutmuş, takım kimliğini bulmuştur. "Ne mutlu..." derken de, takım kimliğiyle övünç duymaktadır. Takımın yenilgisi onun için hayal kırıklığıdır. Stadı başı önde, üzgün terk eder. Yok eğer haksızlığa uğradığını düşünüyorsa, hakeme, karşı takım oyuncu ve taraftarlarına
bağırır ve küfreder. Hatta kendi takımına da iyi oynamadığını gördüğü anda aynı tavrı gösterir. Daha da öfkelendiyse tüm öfkelere öfkesini katar, kitle psikolojisi içerisinde şiddete başvurur. Yakar, yıkar, her türlü küfür ve hakareti yağdırır. Bütün enerjisini boşaltmış, duygularını değişik biçimde de olsa tatmin etmiştir. Diğer yandan yendiği zaman ise gururlanır.

"En büyük..." derken karşısındakini yenmiş olmanın, dolayısıyla bu başarı sayesinde, kendini ezen güçleri yendiği yanılsamasıyla hareket eder. Başı diktir, bütün dertlerini unutur. Sesi kısılana, enerjisi tükenene kadar tezahüratı sürdürür. Sokaklardan
zafer kazanmış bir asker gibi bayrağını sallayarak geçer. Bu da bilinçsiz tepkilerini yönlendirmenin bir diğer yüzüdür. Sonuçta yense de, yenilse de stadda duygularının tatminini sağlamış olur. Kelimenin mecazi anlamıyla "futbolculuk", arabesk yaşamın değişik bir
biçimi olarak karşımıza çıkar. Arabesk müzikte feleğe isyan eden, küfreden ve aslında acılarının nedeni olan mevcut düzene doğrudan küfredemediğinden feleği, tanrıyı, kaderi kullanan insan ile, Galatasaray, Beşiktaş ya da Fenerbahçe'yi kullanan, onlara öfkelenip küfreden, isyan eden insan arasında özde bir fark yoktur. Her ikisinin ortak paydası, gerçeklikten kaçış ve biçime sığınarak, (arabesk ya da futbol) onunla kendini ifade ediştir. Dolayısıyla sınıfsal ve devrimci, kendine güvenli bir öz taşımayan öfke savruktur. Ağlamaktan sevince geçişi çoğu zaman ayırt edemezsiniz. Bu sağlıklı olmayan ruhsal şekillenmeye sahip kitleler, yaşamda elde ettikleri bu kendini en son ifade etme biçimine karşı bir tavır alındığında -onunla kendini özdeşleştirdiğinde- köşeye sıkıştırılmış bir kedi gibi saldırganlaşabilmektedir.

Ne var ki, bu saldırganlık da istikrarlı ve tutarlı değildir. Çünkü temelinde kendine güven, cesaret değil korku vardır. Geçici, bilinçsiz parlama vardır. Korkudan ya da çarpık ruhsal şekillenmeden (lümpenleşme de diyebiliriz) dolayı yaşamı dağınık ve avaredir. Arabeskin hüznü, bu tiplerin genel ruhsal durumunu anlatan en iyi olgudur. Ruhsal şekillenmesini çizmeye çalıştığımız bu insanların, kendiliğinden sınıfsal bilince ulaşmaları olanaksızdır. İçine çekildikleri bu bataklık ancak devrimci mücadelenin yükseltilmesiyle kurutulabilir. Ahlaki çürüme, yozlaşma, lümpenleşme olarak çarpık kültür en uç noktada stadlarda dışa vuruyor. Küfür, argo, arabesk sloganlar kitlelerin stadlardaki dilidir. Eğer kitleler yaşamsal sorunlarını çözecek mücadeleden koparılıp futbolun cazibesine kapılıyor, sorunlarından kaçıyor, futbolla avunuyor, dertlerini unutuyor, bağırıp çağırıyor hatta kavga edip boşalıyorsa; takımı ile yeniyor, yeniliyor, gururu kırılıyor, seviniyor, üzülüyorsa; her şeyden çok gelecek maçın heyecanını yaşamaya başlıyor, gelecek maçta yeniden boşalmak için kendini hazırlıyorsa futbol depolitizasyon aracı olarak yerli yerine oturtulmuş, amacına ulaşmış demektir. Futbolun egemen sınıfların elinde kitlesel bir hastalığa ve depolitizasyon aracına dönüştürülmesinden bunu anlamak gerekiyor.

Toplu Bir Umut ve Sınıf Atlama Aracı Olarak Futbol!

Futbolun, düzenin sürdürülmesine hizmet ettiğini ve kitleleri oyaladığını, bu şekilde açıklamak yeterli değildir, eksiktir. Futbolun daha başka toplumsal, politik işlevleri de vardır. Futbolun politikaya alet edilmesi –kastedilen egemen sınıf temsilcilerinin politik oyunlarıdır- depolitizasyon politikasıyla çelişmiyor. Aksine onu tamamlıyor. Burjuva politikacılarının, bakanlarının, milletvekillerinin futbol takımlarının yöneticisi, başkanı olması, kendi takımlarının liglerden düşmesini engellemek ya da takımlarını şampiyon yapabilmek
için nüfuzlarını kullanarak politik oyunlara başvurmaları, yaşadığımız günlük gerçeklerdir.
Bu gelenek Latin Amerika diktatörlüklerine kadar uzanıyor. Burjuva politikacılarının kitlelerin futbola duydukları ilgiyi kendilerine tahvil etme amaçları, futbol konusunda politik nüfuzlarını kullanmayı gerekli kılıyor. Bütün bunları bir kenara bırakalım. Galatasaray maçı için tam mahalli seçimler arifesinde Köln'e kadar giden bir Başbakan'ın tavrını neyle açıklayacağız? Sporu politik oyunların aracı yapmada bundan somut örnek az bulunur. Spor hiçbir dönem bu ölçüde politik oyunların aleti olmamış, kitleleri depolitize etmek için
kullanılmamıştır.

Futbolun tekellere reklam aracı olması ve kârlarına kâr katması ölçüsünde aşırı özendirilmesi, transferlerde astronomik rakamların ortaya sürülmesi, ister istemez sınıf atlama özlemi içinde olan yoksul emekçi kesim gençliğini etkiliyor. Bu kesimlerden çıkan ve bir ölçüde sınıf atlamış istisna şöhretler de bu özendirmenin öznesi olarak reklam ediliyor. Futbol özendirildikçe tekeller futbolu devletin de yardımıyla semtlere kadar sokuyor ve gençlik futbola daha çok çekilebiliyor. yoldan bir yükselme kapısı olarak lanse ediliyor. Emekçi gençliği bu yöne kanalize etmek depolitizasyona açılan kapılardan biridir. Top peşinde koşan
gençlik içinde, istisna da olsa yükselme şansına sahip olmak isteyenler, kendi sorunlarından giderek uzaklaşmakta ve futbolu her şeyin önüne geçirebilmektedirler.

12 Eylül'den sonra bu konuda da faşizmin epey yol aldığını söyleyebiliriz. Futbolun ortaya çıkardığı bir başka sonuç da depolitizasyonu körüklemektir. 24 Ocak kararları ve 12 Eylül'den sonra köşeyi dönme, kısa yoldan zengin olma hayalleri öylesine işlendi ki, kitleler şans oyunlarına yönelirken, aynı zamanda yakın bir futbol izleyicisi olup çıktılar. Spor toto ve lotodan zengin olmayı hayal eden milyonlarca insan, maça gitsin gitmesin, TV'den
izlesin izlemesin, futbol hastalığına yakalandı. Değil takımları bilmemek, kimin nerede oynayıp, oynamayacağını öğrenmeye başladılar. Spor toto ve loto kuponu doldurmada, tahmin yapmada iyice uzmanlaştılar. Kahvehane ve meyhane köşeleri spor toto ve loto dolduran insanlarla doldu. Futbolun depolitizasyon anaforu onları da içine çekti.
... İşte futbolun çok yönlü kitle depolitizasyonu sağlayacak şekilde kullanılmasının sonuçları bunlardır. Bugün ülkemizde futbol yediden yetmişe bir hastalık halini almıştır. Ve bunun sürmesi için her şey yapılmaktadır. Böyle köklü ve kalıcı bir statünün giderek yerleşmesi, sınıf mücadelesi yönünde şimdiye kadar ettiğinden çok daha fazla engel teşkil edecektir.

Solun Pragmatizmi Futbolculuk Statüsünün Kırılmasına Engel Oluyor!

Son dönemlerde futbola özel önem verilerek, taşıma suyla elde edilen geçici başarılar abartılıyor. Kitlelerin futbola eğiliminin yaygınlığı ve futboldaki kıpırdanışlar, futbolun depolitizasyona hizrnet etmesi çabalarını bir kenara bırakmayı, futbolda atılım yapıldığını savunmayı getiriyor. Pragmatik tutumlar sergileniyor. Dejenerasyon, lümpenleşme ve depolitizasyon görmezden gelinerek kitlelerin nabzına göre şerbet veriliyor. Ne olursa olsun, soldan da olsa, bu tür yaklaşımlar kitlelere ters düşmemek adına objektif olarak egemen
sınıfların politikasına destek veriyor. Tehlikeli olan, solda gözüken ve demokrat olma iddiası taşıyan gazete ve dergilerde, futbolun depolitizasyona hizmet etmediğinin kanıtlanmaya çalışılmasıdır. Bu konuda daha da ileri gidilerek İspanya, Portekiz'in faşizm deneylerinde futbolun depolitizasyon aracı olarak kullanılmadığının dahi savunulmasıdır.

Futbola, "ulusal" bir spor olarak depolitizasyondaki etkin rolü unutulup sahip çıkılıyor. Ulusal bilinçle uluslararası futbol karşılaşmalarındaki taraftarlık özdeşleştiriyor. Bu sol adına bir bilinç çarpıtmadır. Bugün uluslar arası platformda Türkiye'yi temsil eden bir "ekonomik heyet"i desteklemek arasında özde bir fark yoktur. Ama bu platformlarda oligarşi hiçbir zaman ulusal davranmamış, ulusal onuru pazarlamıştir. Bu bilinç çarpıklığını Marksist-Leninistler sol adına kabul edemez. Solda en hafifinden son zamanlardaki bu gelişmelere karşı bir vurdumduymazlık, gözyumma gözleniyor. Giderek kangrenleşen ve kitleleri yozlaştıran, çürüten ve sınıf mücadelesinden uzaklaştıran bu toplumsal olguya radikal bir
tutum takınmak görevi unutuluyor. Tam anlamıyla bekle-gör politikası izleniyor. Futbolun toplumun bütün kesimlerinde devletin ve tekellerin özendirmesiyle olağanüstü yaygınlaşması, kitlelerin futbolun cazibesine kapılması karşısında, ister istemez sol da bundan etkileniyor.


Kararlı bir şekilde futbolun toplumumuzda yarattığı bu gerici statüyle radikal tarzda mücadeleye girişilmemesi, bu statünün dışına çıkılmamasını da beraberinde getiriyor. "Hayır
biz bu statüyü yadsıyoruz." denilse de, bugün sol, objektif olarak bu statüye çakılıp kalmıştır ve kitlelerden çok farklı bir tutum içinde değildir. Sorun lafta keskin olmak, statüleri reddetmek değildir. Bunu pratikte, yaşamımızda kanıtlayamadıkça, sözümüzle, özümüzle ve pratiğimizle teorimiz bütünlük sağlamadıkça, bunların hiçbir inandırıcılığı yoktur. Bu bize "imamın dediğini yap, yaptığını yapma" özdeyişini anımsatıyor. Sorun ideolojik tartışmaya geldi mi, futbol konusunda atıp tutanlar, futbolun kitleleri nasıl depolitize ettiğini bilimsel
olarak açıklamaya kalkışanlar, TV'de hiçbir maçı kaçırmıyorlar! Stadlara gidip kitleden biri gibi tepkilerini ortaya koyanları da yok değil.

Daha kötüsü,fanatik bir taraftar gibi davrananlar biie var. Birçok toplumsal olaydan daha fazla
tuttuğu takımın yenilgisine üzülen, devrimci kıpırdanışlardan daha çok maçlardan heyecan ve coşku duyanlar var. Futbol tartışmaları TV'den ve basından etkilenerek solda da günlük tartışmaların bir parçası olmuştur. İtirazları ve tepkileri duyar gibi oluyoruz: "Yanlış tanımlanıyor, öyle değil, sorun abartılıyor!" Kimseyi aldatmaya gerek yok. Her şey ortada, gözler önünde... Bugün futbolculuk statüsüne çakılıp kalmak ve bu anlamda düzenin politikalarına karşı alternatif koyamamak veya en hafifinden bunu küçümsemek solda nesnel bir olgudur. Sol futbolun depolitizasyon çemberini kırabilmiş, "futbolculuğa" ve depolitizasyona cephe alabilmiş değildir. Futbolculuğa depolitizasyonla bağlantısı içinde tavır almadan, bu statüyle bağlar kopartılıp atılmadan, yeni, sosyalist insan yaratılamaz. Bu noktada kalındıktan sonra, kitleden ne farkımız olduğu her zaman sorulacaktır, sorulmaktadır. Biz iktidarı almak ve kökten değiştirmek, yeni ve sömürüsüz, kitlelerin özgürce tüm yaratıcılıklarını geliştirecekleri bir düzen kurmak istiyoruz. Kitleleri bilinçlendirmek,
örgütlendirmek ve kendi sorunlarına kendilerinin sahip çıkmasını ve haklarını söke söke alma yollarını öğrenmelerini istiyoruz.

İşçi ve emekçi kitleleri düzenin tüm statülerinden çıkarmak ve yeni insanlar olarak eğitmek istiyoruz. Ama önce, bunu başarabilmek için kendimizi eğitmeli, bu statülerden kendimiz sıyrılmalıyız. Bu başarılmadan diğerinin başarılacağını söylemek kendimizi aldatmak olacaktır. Bu konuda kendimizi de sorgulamalıyız. Devrimci Sol Güçler olarak futbolun
üzerimizde etkisi yoktur diyebilir miyiz? Buna olumlu cevap vermek zor. Bizim saflarımızda da "futbolculuk" yaşama hakkı bulabiliyor. Yanlış anlaşılmasın, spor kimliği içerisinde futbolu yadsımıyoruz'. Spor olarak insanın fiziki özelliklerini geliştirme, insanı güçlendirme, moral değerlerine güç katma anlamında futbolun da olumlu işlevleri olduğu bir gerçektir.
"Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur." özdeyişimizde olduğu gibi ya da Lenin'in ifadesiyle "sıhhatli bir vücutta sıhhatli bir ruh" yaratmak da hedeflerimizin içindeyse -ki kuşkusuz öyledir-, bu sözler spora vermemiz gereken önemi göstermektedir. Biz gelecekte sağlıklı, güçlü, rnorali yüksek, dimağı dinç, yaratıcı, kendine güvenli, atak ve cesur kuşaklar yetiştirmek istiyoruz.

Bunun bir ayağını ise kolektif ve bireysel spor faaliyeti oluşturuyor. Bugünden bunun adımlarını atabilmeli, insanlara perspektif sunabilmeliyiz. Fakat spor faaliyeti de bugün diğer tüm yan uğraşlarımız gibi, temel siyasi faaliyetimizin bütünleyici ve geliştirici bir parçası olarak kavranmalıdır. Siyasi faaliyetimizi geliştirmede bugün bir unsur olarak, olabildiği ölçüde bu türden spor faaliyetlerini belli bir disiplin içinde kendimiz organize edebilmeliyiz.
Diğer yandan görsel olarak sporun estetik yanı da teknik, taktik, fizik ve kondüsyona dayalı bir amatör ruhla oynanan bir futbol maçının, seyredene bir spor dalı olarak haz verdiğini reddedemeyiz.

Biz başından beri anlattığımız gibi, futbolun insanı sportif işlevinden soyup, gerek müsabaka olarak, gerekse de seyreden insanların duygu ve düşüncelerini olumsuz yönde etkileyerek
yozlaştırmasına, çürümeye, depolitizasyona hizmet etmesine, kitleleri devrimci mücadeleye katmaktan ya da tam anlamıyla kendilerini vermekten alıkoymasına karşı çıkıyoruz.
Yalnız saflarımızda da futbola eğilimin var olduğu bir gerçektir. Bizim insanlarımız
futbolun getirildiği noktayı düşünce alanında çözümleyebiliyor. Fakat pratikte futbola bu işlevleriyle tavır alması ve mahkum edebilmesi, bugün  için tam anlamıyla gerçekleşebilmiş değildir. Taraftar gibi davranma, maçların heyecanına kapılarak zaman öldürme, TV'de futbol programlarını kaçırmama gibi yer yer rastlanılan davranışlar, bizim de "futbolculuk" statüsünden etkilendiğimizi gösteriyor. Geçmişte edindiğimiz futbola ilgi, yoğun futbol propagandasıyla körükleniyor, bir yerde dışa vuruyor. Bu sökülüp atılmalıdır.

Bu konuda örnek olacaksak, toplumun diğer bütün kesimleriyle kendimizi karşılaştıracaksak, şöyle demenin fazla bir değeri yoktur: "Biz Marksist-Leninistler, devrimciler futbolun depolitize etme işlevini görüyor, bundan fazla etkilenmiyoruz!" Bizim tutumumuz kesin, açık ve inandırıcı olmak zorundadır. Sorun nicel farkla ifade edilerek çözülmüyor. Biz farklıyız ama temelden nitelik olarak farklıyız. Bizim "futbolculuk"la, bu işlevle hiçbir bağlantımız olamaz, olmamalıdır. Olmaması için mücadele etmeliyiz. Kitlelerin depolitizasyonuna,
"futbolculuk" statüsünde çakılıp kalarak objektif olarak destek vermemiz düşünülemez.

Biz açıktan ve hiçbir pragmatizme kapılmadan, futbolun kendi üzerimizdeki olumsuz etkisiyle de mücadele ederek "futbolculuk"la açıktan hesaplaşmaya girmeliyiz. Bu statüyü öncelikle kendi saflarımızdan söküp atmak ve kitleleri bu yöndeki çürüme ve bataktan çekip çıkarmak için cepheden ideolojik bir mücadeleye girişmeliyiz. Hedefimiz iktidarı almak ve yeni bir düzen kurmaksa, düzenin tüm statüleri ve kurumlarıyla olduğu gibi, "futbolculuk"la da bu anlamda mücadeleyi başarmalıyız, başarmak zorundayız.

(*) ispanya ve Portekiz'de ülkemizdeki arabeske benzer bir müzik türü.

(**) Şenlik, karnaval, bayram gibi kitlesel eğlenceler ispanya ve Portekiz'de bu
adla anılıyor.

(***) 1982 Anayasa oylaması öncesi Evren'in Taksim'de yaptığı mitingdeki konuşmadan.

(****) 1988'de Özal'ın Naim Süleymanoğlu'nun Seul Olimpiyatları'na katılma hakkını
Bulgaristan'dan "satın alması" ve Naim'i hanedana manevi evlat olarak dahil
etmesi, ANAP'ın ve Özal'ın pragmatistlikte Latin Amerika diktatörlerinden hiç
de aşağı kalmadığını gösteriyor. Aslında bu tavır ANAP iktidarının sporun her
çeşidine ama özellikle futbola özel bir önem vereceğinin ipuçlarını veriyordu.

Mayıs 1989, Sayı: 24

17 Şubat 2013 Pazar

Küreselleşme sürecinde küçük burjuvazinin ekonomik ve kültürel dönüşümü



Küreselleşme sürecinde küçük burjuvazinin
ekonomik ve kültürel dönüşümü

Küreselleşme özellikle son yıllarda gündemde çok yer tutan bir kavram. Küreselleşme bütün toplumları ilgilendiren bir olgudur. Giddens küreselleşmeyi dünya çapındaki toplumsal ilişkilerin yoğunlaşması süreci olarak tanımlamaktadır. Küreselleşme dünyadaki bütün insanların yaşamlarının mahrem ve kişisel yönlerini etkilemekte ve bütün toplumları dönüştürmektedir.[1] 

Aslında küreselleşme  yeni bir süreç değil ve kapitalizmle birlikte var olmaya başlayan, onunda eşdeğer bir olgu. Temelleri 16. yüzyıla dayanan ve 19. yüzyılda da dünyaya iyice nüfuz eden kapitalizm, küreselleşme ile çok uluslu egemen güçlerin ekonomi, politika ve kültür gibi hayatın ana bileşenlerini ulus devlet çerçevesinden öteye taşımalarına ve bu şekilde aslında zenginliğin, refahın değil, yoksulluğun yaygınlaşmasına yol açmıştır.
Bu bakış açısıyla, küreselleşmenin günümüzde sermayenin  yeni yüzü, yeni söylemi olduğunu söyleyebiliriz. İnsanları sürekli olarak tüketmeye yönlendiren kapitalizm, küreselleşme ile tüketim ve gösteriş üzerine kurulu görsel varlığını dünyanın her köşesine ulaştırmış ve her coğrafyadan insanları özellikle de proleterleri sömürüp küçük burjuva kesimini hakimiyetine almıştır.

Küreselleşme fenomenini ve küresel güçlerin, küreselleşme sürecini başarıya ulaştırmak için uyguladıkları politikaları anlayabilmek için bir sınıf olarak küçük burjuvaziye bakılması gerektiğini düşünüyorum. Bu düşüncemin temelinde yatan olguyu açıklamak gerekirse; hiçbir sınıf, hiçbir diktatör, hiçbir monark bir ülkeyi ya da bir bölgeyi destekçileri olmadan  kendi başına yönetemez. 20.yy’ın başlarında Rus Çarı sınırsız iktidar sahibi olmasına karşın zengin bürokrat sınıfı arkasına almasaydı Çarlık Rusyasını yönetmek şöyle dursun bir gün bile hükümranlığını sürdüremezdi. Bu olgu diğer bütün ekonomik yönetim biçimleri için de geçerlidir. Kapitalizm de çıktığı günden beri hep bağlaşıklar bularak sömürü faaliyetlerini sürdürmüştür.

Küreselleşme sürecinin başarıya ulaşması için, bütün tekeller, küçük burjuvaziyi egemen küresel güçlerin çıkarına uygun bir şekilde yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Buradaki amaç sömürü düzeninin devamıdır. Dünya’daki akademisyenlerin çoğu da küçük burjuva ve orta sınıfa mensup insanların refah seviyesini yükselterek sömürü düzeninin ebediyete kavuşması için tavsiyelerini dile getirmektedirler. Yoksa tarihsel deneyimlerin ışığında küreselleşme olgusunun başarıya ulaşmasını, yanına küçük burjuvaziyi çekmeden düşünemeyiz. Bazı düşünürler küreselleşmenin sadece egemen çıkar gruplarının yararına olmak zorunda olmadığını ve küreselleşmenin mutlaka yoksul sınıfların aleyhine gelişmeyeceğini savunuyorlar. 

Bu düşünce çok iyi niyetlerle dile getirilmiş olsa bile gerçeği yansıtmıyor. Eğer küreselleşme yoksul sınıfların yararına olan bir oluşum olsa idi ona başka bir ad vermek gerekirdi çünkü o artık küreselleşme olmaktan çıkmış olurdu. A4 kağıdını saf suya sokup 100 dolar olmasını bekleyen kafa ne kadar rasyonel ise yukarıdaki algı da o kadar rasyoneldir. Küreselleşmenin küçük burjuvaziye etkisini incelemeden önce küreselleşme olgusunu açıklamakta fayda var. Çünkü, özneyi açıklamadan nesneyi doğru bir şekilde ifade edemeyiz.
Wallerstein'in de belirttiği gibi, modern dünya sisteminin kökleri 16. yüzyıldadır. O yıllarda özellikle Avrupa ve Amerika'da etkili olan sistem, zamanla bütün yerküreyi kaplayacak şekilde genişledi. [2]

 Wallerstein, kapitalizmin sadece kar amacıyla pazarda alış-veriş yapan firmalar ve bireylerden oluşmadığını, kapitalizm için sistemin sonsuz sermaye birikimi trendinde olması gerektiğini söylüyor. [3]

Ancak, politik iktidarı elinde tutanlar bir dünya imparatorluğunda olduğu gibi çok güçlülerse, onların çıkarları ekonomik üreticilerin çıkarlarına üstün gelir ve sonsuz sermaye birikimi bir öncelik olmaktan çıkar. [4]

Wallerstein’ın bu sözü küreselleşmenin bütün özünü açıklamaktadır. Bu yüzden başka bir küreselleşme mümkün değildir. Yoksulların yararına küreselleşme diye bir şey söz konusu olamaz. Küreselleşmenin tek bir amacı vardır o da sınırsız kar elde etmektir. Bu noktada sorulması gereken soru ise şudur:  küreselleşmeyi gerçekleştirirken merkezileşme üniter bir devlet eliyle mi yürüyecek yoksa merkezileşme bölgelere ayrılmış sistemler eliyle mi yürüyecek?

Kapitalistlerin büyük bir pazara ihtiyaç duymaları sonucu, devletler birlikte çalışma yoluna giderler ve bir işbirliği süreci başlar. Aynı zamanda çıkarlarına düşman devletleri atlatabilir ve çıkarlarına dostça yaklaşan devletlere yanaşabilirler.
Bu ihtimalin gerçekleşmesi, ancak genel işbölümü içinde pek çok devletin var olmasıyla mümkün olur. [5]  

Ohmae de aynı konuya vurgu yaparak, “ Tek çare, feodalizm sonrası modern çağın merkeziyetçi eğilimlerini tersine döndürmek ve ekonomik sarkacın uluslardan bölgelere doğru geri salınmasına izin vermek ya da en iyisi bunu yüreklendirmekdir." demektedir. [6]

Küreselleşme Ohmae’nin dediği gibi merkezileşmeyi yok etmeyecek aksine ademi-merkeziyetçilikte merkeziyetçilik sağlayacaktır. Bu yüzden küreselleşme fenomeni ile sermayenin sınırsız kar edebilmesi için bölgesel merkeziyetçilik küreselleşmenin önemli unsurlarından biridir. Küreselleşme,sınırsız kar biriktirme olgusunu içinde taşımasına rağmen yoksulların ve küçük burjuvazinin yararına bir biçim alabilir mi?  Wallerstein bunun imkansız olduğunu dile getirmektedir. Wallerstein, kapitalistlerin kısmen serbest bir piyasayı daha fazla tercih ettiklerini söyler. Çok büyük sayıda satıcı ve alıcının bulunduğu ve bilgi akışının da mükemmel olduğu bir pazarda alıcı pazarlıklar sonucu satıcının karını en aza indirebilir. Oysa, satıcı her zaman tekel olmak ister. Çünkü ancak o zaman kar oranını yükseltebilir. [7]

Gerçek hayatta ise, mükemmel tekellerden çok kısmi-tekellere rastlıyoruz. Yeni bir ürünün, bir icadın haklarını belirli bir süre için elde etmeye dayanan patent sistemi kısmi-tekeller oluşturmanın yollarından biridir ve bu şekilde ürünler tüketici için çok pahalı, üretici için ise çok karlı bir hale getirilir. [8]

Aslında zaten, hiçbir kapital sahibi bütün kapitalist girişimcilerin başarılı olmasını da istemez. [9] Çünkü bu durumda herbirinin pazardan elde edeceği pay düşük olacaktır. Bu nedenle, firmaların tekrar tekrar "iflas etmesi" sadece zayıf rakipleri ayıklamazla kalmaz, aynı zamanda sermaye birikiminin de olmazsa olmaz koşuludur .[10]

Kısmi-tekellerin kendilerini sürekli tüketmeleri ile bugün merkezsel olan üretimler, yarın çevresel olacaklardır.Wallerstein buna teksil sektörünü örnek veriyor. 1800'lerde merkeze özgü olan tekstil, 2000'li yıllarda en az karlı çevresel üretim süreçlerinden biri haline gelmiştir. Küresel egemen güçler tarafından çevreye aktarılan düşük karlı sektörler nedeniyle de güçsüz çevre ülkeleri hiçbir zaman genel küresel işbölümünü etkileyecek güce ulaşamayıp kendilerne uygun görülen rolü oynamaya devam ederler. Bu süreçte hiç kuşkusuz ki en çok etkilenen kesimler emekçi kitleler ve nispeten düşük gelir seviyesine sahip olsalar da tüketici yelpazesinde büyük bir yere sahip olan küçük burjuvalardır. Kısmi tekellerin süreç içinde çözülüşü küresel ekonomide çevrimsel bir özellik gösterir. Küresel ekonomi içinde yayılan bir sanayi piyasayı canlandırıp sermaye birikimine yol açarak nispi bir istihdam artışına da yol açmış görünecektir. Ancak aşırı üretim nedeniyle satılamayan mallar birikerek, üretimde yavaşlamaya yol açar ve bir ekonomik durgunluk söz konusu olur.

Sonuçta, dünya çapında bir işsizlik ile karşılaşırız. Üreticinin dünya pazarındaki payının da azalmasına neden olacak bu süreçte, üretici maliyetleri düşürme yoluna gider ve daha düşük ücretlerin söz konusu olduğu çevre ülkelere yönelir. Bu durumda hala merkezde kalmaya devam eden sektörlerde maliyet baskısı nedeniyle ücretler düşmeye başlar ve gelişmiş ülkelerin işçi kesimlerinde de bir yoksullaşma başlar. [11]

Kuşkusuz sistem krize girdiği anlarda kendini toparlamak için bazen düşük karlara razı olup karlarının çok küçük bir kısmını proleterlerle ve küçük burjuvalarla paylaşmıştır. Sistemin bu  aynı hat üzerinde giden iniş ve çıkışını Wallerstein zeki bir biçimde şöyle açıklamaktadır:

“ Bütün bir tarihsel süreç, dişleri tek bir yöne doğru hareket eden ve sürekli iki adım yukarı çıkıp sonra bir adım geri gelen bir çark biçimini alır” .[12]

Küreselleşmeyi ana hatlarıyla açıkladıktan sonra dünyada sürecin nasıl geliştiğine bakmamız gerekiyor. Acaba teorinin pratiğe uymadığı gibi bir durum söz konusu mudur? Küreselleşme bütün bu eleştirilere rağmen yoksul ve küçük burjuva kesimlere refah getirdi mi? Bu eleştiriler sırf eleştirmek için eleştirenlerin eleştirileri mi?
Mıchel Chossudovsky IMF politikalarının yoksul ülkelere dayatılmasıyla oradaki yoksul kesime ve küçük burjuvaziye mensup insanların yaşadığı sıkıntıları çok iyi bir şekilde açıklıyor:

“Monetarizmin sonuçları işsizlik, düşük ücretler ve nüfusun büyük kesimlerinin marjinalleşmesi. Sosyal harcamalar kısılıyor ve refah devletinin pek çok kazanımları ortadan kaldırılıyor. Devlet politikaları küçük ve orta ölçekli işletmelerin tahrip edilmesini teşvik ediyor. Gıda tüketimi düzeyinin düşüklüğü ve kötü beslenme zengin ülkelerdeki kent yoksullarını da vuruyor”. [13]

Görüldüğü gibi küreselleşme politikalarının uygulanması yoksulluğu arttırmakta, halkın refah seviyesini düşürmekte, küçük ve orta derece işletmeleri iflasa sürüklemektedir. Üstelik bu olgu küreselleşmenin olmasından dolayı lokal olmaktan öte dünyanın her yeri için kanun haline gelmektedir. Zengin ülkelerdeki kent yoksulları da gelişmekte olan ülkelerdeki (acaba yoksulluğun gelişmekte olduğu mu demeliyiz?) yoksullar gibi sıkıntı çekmektedirler.
Buradan şu yargıya varabiliriz: ‘Zengin bir ülke yoktur. Zengin bir ülkede sadece zengin bir sınıf mevcuttur, nüfusun çoğunluğu ötekileştirilmiştir.’ Ötekileştirilenler bu durumda ne yapabilir, eli kolu bağlı olarak mı durmalı yoksa kendi kurtuluşu için direnme yoluna mı gitmelidir?



Chossudovsky ötekileştirilen insanın bu acımasız sisteme karşı yaptıklarını 1989 Caracas örneği ile açıklıyor. Ona göre Üçüncü Dünya'nın tümünde piyasa güçleri arasındaki etkileşimin ürünü yoksullaşan kitlelerde toplumsal umarsızlık ve umutsuzluk bulunmaktadır.
[14]

Yapısal uyum programı karşıtı isyanlar ve halk ayaklanmaları 1989'da Caracas'da acımasızca bastırılmıştır. ekmek fiyatlarının %200 oranında arttırılması sonrası çıkan ayaklanmalarda Caracas'da üç gün içinde 200'den fazla insan askeri güçlerce öldürülmüştü. [15]

İnsanlar ölme pahasına da olsa direniyorlar çünkü sınırsız sermaye biriktirme olgusunun ve dolayısıyla da küreselleşmenin yarattığı yıkım insanları direnmeye ve zafer kazanmak için mücadeleye itmektedir ve böylece insanlar, başka bir küreselleşme mümkünden, başka bir dünya, başka bir ekonomik sistem ve sınıfsal durum mümküne doğru bir gidiş söz konusu.

Küresel direnişte asıl faktörü oynayacak olan kuşkusuz ki işçi sınıfıdır. Çünkü küreselleşme sürecinde yoksullaşmadan en fazla etkilenen işçi sınıfı olmaktadır ve küçük burjuvazinin yolunu da onlar aydınlatacaktır. Moberg de benzer bir halk hareketinden bahsetmektedir. 1999 Eylülünde Bolivya'da Cochabamba şehrinde içme suyu sisteminin özelleştirilmesine karşı çıkan halk ayaklanması çok uluslu bir Amerikan inşaat şirketine karşı elde edilen başarı olarak tarihe geçmiştir. [16]

Küreselleşme ile ilgili olarak fikir üreten pek çok bilim insanı ve yazarda sınıfsal yaklaşımdan ziyade yaş, cinsiyet yada eğitim durumlarını ön plana çıkaran yaklaşımlar görüyoruz. Bunlardan biri olan Petmann da küreselleşmenin bir sonucu olan kamu hizmetlerinin özelleştirilmesinden en çok kadın ve çocukların zarar gördüğünü söyleyerek konunun ana ekseninden kaymaktadır. [17]

Gerçekte, Üçüncü Dünya ülkelerinde, kadın, erkek ve her iki cinsiyetten çocuklar aynı biçimde yoksullaştırılmakta ve sömürülmektedir. Engels'in deyişiyle: "... kadınla erkeğin gerçek eşitliği, her ikisinin sermaye yoluyla sömürülmesinin ortadan kaldırılmasından ve özel ev işinin kamusal sanayiye dönüşmesinden sonra gerçekleşebilecektir."[18]

Kadının kurtuluşunun ön koşulu, bütün kadın cinsinin yeniden toplumsal üretime dönmesidir...[19]

Küreselleşmenin olumsuz etkilerine en çok maruz kalanlardan olan küçük burjuvazi neden bağımsız bir pozisyon belirleyemez? Neden işçilerin önderliğine ihtiyaç duyar? Kendi başına kalırsa sonuç nasıl olacaktır? Daha açık ve net bir biçimde söyleyelim küreselleşmeyi durdurmaktan öte yok etmek için işçilerin küçük burjuvaziyi kendi saflarına geçirmesi gerekmektedir. Yoksa küçük burjuvazi küresel tekellerin kendilerine verdiği rüşveti kabul edecek ve sonuç olarak ne kendini kurtaracak ne de işçi sınıfına yardımcı olabilecektir. Küreselleşme küçük burjuvazinin sınıf çıkarlarına da karşıdır amacı küçük burjuvaziyi minimum seviyeye indirmektir. Küçük burjuvazinin kurtuluşu, refaha kavuşması küreselleşen kapitalizm içinde olamaz. Küçük burjuvazinin gerçekte kendi zararına olmasına rağmen küreselleşme sürecinde aldığı sermaye ve sermayenin yaygınlaşması tavrının nedenlerine, küçük burjuvaların dünya ekonomisindeki yeri ve hayatlarını kazanma biçimlerine de  bakmamız gerekiyor.

George Thomson'a göre."Küçük burjuva ideolojisinin belli başlı özellikleri, küçük mülk sahibi olarak küçük burjuvazinin toplum içindeki durumundan kaynaklanır. Sözgelimi, küçük burjuvanın burjuva toplumunda kazanılmış hakları vardır; ama öte yandan da büyük mülk sahipleri tarafından sömürüldüğü için her zaman yıkıma uğrama ve proletaryanın yanına itilme tehlikesi altındadır.

Gorki ise, "Küçük burjuva; uzun yıllar sürecinde oluşmuş düşünce ve alışkanlıkların dar çemberi içinde sıkışıp kalmış, bu çemberlerin dışına çıkamayıp, kurulu makine gibi düşünen bir varlıktır. Ailenin, okulun, kilisenin, "insaniyetçi"edebiyatın etkisi, "kanunların ruhu", burjuva "gelenekleri"denilen bütün şeylerin etkisi küçük burjuvaların kafalarında bir saatin çarklarına benzer. Küçük burjuva düşüncelerinin küçük çarklarını, küçük burjuvanın rahatına düşkünlüğünü harekete getiren bir zemberek, pek karmaşık olmayan bir cihaz yaratır. Küçük burjuvaların bütün duaları belagat niteliklerini hiç kaybetmeyen şu kelimelerden ibarettir: "Tanrım, bize acı!"
Bu dua biraz daha yetiştirilip, devlet ve toplum karşısında bir hak ve istek olarak ifade edilecek olursa, şu şekli alır : "Beni rahat bırakın, dilediğim gibi yaşayayım." [20]

Oysa bugün küçük burjuva hiç de dilediği gibi yaşayamıyor. Küresel ekonominin kıskacında can çekişiyor. Gelir durumlarına bakarsak, kendilerini ve ailelerini ancak geçindirirler. Devlet sektöründe çalışan memurlar da küçük burjuva sınıfından sayılırlar. Üst kademeden olanlar burjuvazi ile sıkı ilişkiler içinde olup sermayenin en sadık işbirlikçilerinden olmuşlardır.

Burjuvazi küçük-burjuvaziden, ekonomik ve politik deneyiminden hareketle, kapitalist rejim altında “düzen”in (yani kitlelerin köleleştirilmesinin) korunması için gerekli olan koşulları kavramayı öğrenmiş olmasıyla ayrılır. Burjuvalar işadamıdır, politika sorularına da katı ticari, sözlere karşı kuşkuyla yaklaşmaya alışkın ve boğayı boynuzundan yakalamayı bilen büyük ticari hesap sahibi insanlardır. [21]  

Homojen bir gelir türü ve aynı sınıf bilincine sahip olmayan küçük burjuvaziyi Wallerstein'in de belirttiği gibi modern dünyada farklı gelir türleri içerisinde ele almak gerekir. Wallerstein beş tür gelir olduğundan bahsetmektedir: Ücret-gelir türünde kişi hanehalkının dışında, belirli bir üretim sürecinde çalışarak bir gelir elde eder. Bu sistemde işveren ihtiyacı olmadığı zamanlarda işçilere ödeme yapmama avantajına sahiptir. Ancak gerektiğinde de hemen işçi istihdam etme garantisi yoktur..Bir diğer gelir türü kırsal kesimde hayatını sürdürecek kadar tarımsal üretim yapılarak elde edilen gelirdir ki modern dünyada düşüş eğilimindedir. Ancak insanların hayatlarını devam ettirmek için zorunlu olarak yaptıkları işler karşılığı kazandıkları gelir de bu grup içinde sayılıyor. Hanehalkının küçük meta üreterek elde ettiği gelir nakit karşılığı sattığı ürünlerden elde ettiği gelirdir ve yoksul ülkelerde yaygındır. Mülkiyet üzerinden kazanılan gelir yani rant da bir diğer gelir çeşidi. Çalışmadan bir mülk yada sermaye sahipliliğinden elde edilir. Son olarak da transfer ödemeleri şeklindeki gelirden bahsedebiliriz. Bu gelir devletin çabası ile gerçekleşir. Hanehalkı içinde bir kuşağın diğerine sağladığı gelir ya da sigorta sisteminden sağlanan gelirler olarak karşımıza çıkar.[22]

Bu sınıflandırmadan da görüyoruz ki küçük burjuvaziyi bu beş tür gelir grubu içinde inceleyebiliriz. Genel olarak proleteryadan daha iyi bir gelir seviyesinde olduğundan, küreselleşmenin getirdiği standardizasyon, piyasaya sunulan mal ve popüler kültür ürünlerine daha fazla maruz kalan küçük burjuva, tarihsel süreçte sahip olduğu yapısal özellikleri nedeniyle kültürel yozlaşmaya da daha fazla uğramaktadır.

Engels, Köylüler Savaşı'nda " Bizim büyük burjuvalarımız, 1870'te tastamam orta burjuvaların 1525'te davrandıkları gibi davranıyorlar. Küçük burjuvalara, zanaatçılara ve dükkancılara gelince, onlar da hep aynı kalacaklardır. Onlar büyük burjuvazi katına yükselmayi umar, proletarya içine düşmekten korkarlar. Korku ile umut arasında, savaşım sırasında postlarını kurtaracak ve sonra da kazananla birleşeceklerdir; onların özelliği budur" demektedir.[23]

Yayınlandığı dönemde yeterli ilgiyi görmeyen Oğuz Atay'ın 'Tutunamayanlar' romanında, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ağırlıklı olarak burjuvanın yanında yer alan küçük burjuva aydın kesimin batılılaşma yönündeki eğilimleri kendine yabancılaşma ve yozlaşma olarak değerlendirilerek alaya alınmaktadır. Uzun bir unutuluş sürecinden sonra, romanın tekrar gündeme getirilip tartışılıyor olması  bize küçük burjuvazinin geleneksel yapısının hiç değişmediğini göstermiyor mu?  

Sınıf bilincinden yoksun, emeğinin değerini bilemeyen, sınıf atlama hevesi içinde olup sürekli kan kaybeden küçük burjuvazi  güncel dünya tarihindeki en dinamik sınıf olan proletaryanın önderliğine ihtiyaç duyar. Doğası gereği geçmişte olduğu gibi gelecekte de yalpalamaya ve proletaryanın kurtuluşuna engel olma potansiyeline sahip yegane sınıf küçük burjuvazidir. Bu yüzden küreselleşmenin geleceğini küçük burjuvazinin yapacağı seçim belirleyecektir. Ya küresel tekellerin egemenliğine girecek ve belli bir zaman periodu içinde yok olacak ya da proletaryanın saflarında ve ezilenler cephesi içinde küresel sermayenin yoksullaştırıcı baskısından kollektif olarak kurtulacaktır.


[1] Giddens, A. (1994) "Modernliğin Sonuçları", Ayrıntı Yayınları, İstanbul, p.62.
[2] Wallerstein, I. (2008) "The Modern World System as a Capitalist World Economy" in F.J. Lechner   
       & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford. p.55.
[3] Wallerstein, I. (2008) "The Modern World System as a Capitalist World Economy" in F.J. Lechner   
       & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford. p.56.
[4] Wallerstein, I. (2008) "The Modern World System as a Capitalist World Economy" in F.J. Lechner   
       & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford. p.57.
[5] Wallerstein, I. (2008) "The Modern World System as a Capitalist World Economy" in F.J. Lechner   
       & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford. p.57.
[6] Ohmae, K. (2008) " The End of the Nation State" in F.J. Lechner   & J. Boli (eds) The   
     Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford. p 227.
[7] Wallerstein, I. (2008) "The Modern World System as a Capitalist World Economy" in F.J. Lechner   
       & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford.  p.57.
[8] Wallerstein, I. (2008) "The Modern World System as a Capitalist World Economy" in F.J. Lechner   
       & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford. pp.55-56.
[9] Wallerstein, I. (2008) "The Modern World System as a Capitalist World Economy" in F.J. Lechner   
       & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford. p.58.
[10] Wallerstein, I. (2008) "The Modern World System as a Capitalist World Economy" in F.J.     
        Lechner  & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford.   
        p.58.
[11] Wallerstein, I. (2011) " Dünya-Sistemleri Analizi ; Bir Giriş"  bgst Yayınları, İstanbul, pp.60-63
[12] Wallerstein, I. (2008) "The Modern World System as a Capitalist World Economy" in F.J.
       Lechner  & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford.
       p.58.
[13] Choussudovsky, M. (2005) " The Globalization of Poverty "  in P.S. Rothenberg (ed) Beyond Borders: Thinking Critically about Global Issues, Worth Publishers. p.454
[14] Choussudovsky, M. (2005) " The Globalization of Poverty "  in P.S. Rothenberg (ed) Beyond Borders: Thinking Critically about Global Issues, Worth Publishers. p.455
[15] Choussudovsky, M. (2005) " The Globalization of Poverty "  in P.S. Rothenberg (ed) Beyond Borders: Thinking Critically about Global Issues, Worth Publishers. p.455
[16] Moberg, D. (2005)" Plunder and Profit" in P.S. Rothenberg (ed) Beyond Borders: Thinking Critically about Global Issues, Worth Publishers. p.446
[17] Petmann,J.J. (2005) " On the Backs of Women and Children" in P.S. Rothenberg (ed) Beyond Borders: Thinking Critically about Global Issues, Worth Publishers. pp.437-39
[18] Marx, Engels, Lenin, (2008) "Kadın ve Aile", Sol Yayınları, Ankara, p.128
[19] Engels, F. (1978)  "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni", Sol Yayınları, Ankara, p.99
[20] Gorki,M. ( 1980 ) " Küçük Burjuva İdeolojisinin Eleştirisi", Ortam Yayınları, İstanbul, p.5
[21] Lenin, V.I. (1995) " Seçme Eserler Cilt 6", İnter Yayınları, İstanbul,p. 186
[22] Wallerstein, I. (2011) " Dünya-Sistemleri Analizi ; Bir Giriş"  bgst Yayınları, İstanbul, p.66-71
[23] Engels, F. (1999) "Köylüler Savaşı", Sol Yayınları, Ankara, p. 17

9 Şubat 2013 Cumartesi

Kılavuzu Troçki olanın burnu burjuvaziden kurtulmaz(Brest-Litovsk ve askeri sorunlar)


Lev Troçki kimileri için bir deha, kimileri için bir hain, kimileri için bir Alman casusu olan Sovyet bürokratıdır. Troçki, Stalin’i sevmeyen hizipler tarafından hep örnek gösterilen figürlerden biri olmuştur. Özellikle Sovyetlerin 1991’de yıkılmasından sonra bu hizipler ‘Troçki haklıydı devrim tek ülkede olursa asla başarıya ulaşmıyor’diye veryansın edip Troçki’yi geleceği gören adam olarak ilan ettiler. Bu hiziplerin haksız olduğunu Troçki’nin Hayatım kitabının eleştirel bir okumasıyla çürütebiliriz. Troçki eğer Sovyetlerin mutlak hakimi olsa ne gibi felaketler çıkacığını aşağıda göreceğiz. (Bir makale yazdığımızdan dolayı Troçki’nin bu hatalarını Brest dönemi ve Kolçak sorunu ile sınırlandırmış bulunmaktayız. Buna rağmen makale çok uzun olacaktır). Troçki Brest’te barış yapmamak için can atarken siperlerin durumu şöyle idi:

“Brest-Litovsk’a giderken cephe çizgisini ilk olarak geçiyordum, siperlerde bulunan ve bizim gibi düşünen arkadaşlar, Almanya’nın korkunç isteklerine karşı, pek önemli olmasa bile bir gösteri düzenleyecek durumda değildiler: siperler hemen hemen boştu. Buchanan- Kerenskiy sınamasından sonra, kimse savaş hazırlığı sözünü ağzına almıyordu artık. Barış, nasıl olursa olsun barış!” (Troçki,hayatım,sayfa:404,Yazın Yayıncılık)

Düşünün cephede siperler boş ve Troçki barış yapmamak ve işi yokuşa sürmek için elinden geleni yapıyor. Bu ne demektir? Alman işgaline ortam hazırlamak ve Alman emperyalizmine yardım etmektir. Troçki’nin işi yokuşa sürüklemesinin akışı şöyle gerçekleşmiştir:

“ General Hoffman’ın kurmayı esirler için Ruski Vestnik adında bir gazete çıkarıyordu: bu gazete ilk zamanlar bolşevikleri göklere çıkarmaktaydı. “Okuyucumlarımız, diye yazıyordu Hoffman, bizden Troçki’nin kim olduğunu soruyorlar…” Ve insanın yüreğine işleyen sözlerle benim Çarlığa karşı verdiğim savaşı anlatıyor, Almanca kitabım Russland in der Revolution’u anıyordu. “Devrim dünyası mutlu kaçışını büyük bir coşku ile öğrenmişti.” Ve daha ötede şunlar yazılıyordu: “Çarizmin devrilişinden sonra, Troçki uzun yıllar kaldığı sürgünden döndü ve az sonra da Çar rejiminin gizli taraftarları onu hapse attılar.” Sözün kısası, Prusya’da Bavyera prensi Leopold ile Hoffman’dan daha coşkun devrimci bulunumazdı. Bu sevgi uzun sürmeyecekti. 7 şubat toplantısında, ki hiç de dostça bir toplantı değildi, şunları söyledim Alman ve Avusturya-Macaristan resmi basınının bize vaktinden önce övgüler düzmüş olmasından üzüntü duymaya başladık. Barış görüşmelerinin iyi yürümesi için hiç de zorunlu değildi bu.” (Troçki,hayatım,sayfa:386,Yazın Yayıncılık)

Diplomasiden bi haber Troçki bütün barış görüşmelerinde onu bunu bozarak işi yokuşa sürüklüyordu. Hatta kendisine nezaketen yapılan kitaplarınız karşılığı şu insanlara ayrıcalık tanıyın denilen diplomatik teklifi getiren Almanı tersliyordu. Troçki’nin bu tutumu ancak masaya oturan güçlü bir taraf iken yapılacak bir harekettir. Yoksa sonuçları felaket olacaktır. Troçki şu sözleriye kime hizmet etmektedir?

“Brest-Litovsk’a işte bu düşüncelerle ve şöyle özetlenebilecek formülle geliyordum:savaşı keseceğiz, askerkere tezkere vereceğiz, ama barışı imzalamayacağız.” (Troçki,hayatım,sayfa:405,Yazın Yayıncılık)

Cephede asker yok iken üstelik bunun üstüne askere tezkere verip cepheyi bomboş bırakma planı yapan Troçki’ye sormak lazım barış yapmadığın takdirde Almanların saldırmayacağının bir garantisi var mı? Yok tabi ki ama burada  Troçki’nin can simidi burada devriye giriyor ‘Dünya devrimi!’

“Lenin’e durumu  yazı ile bildirdim “Moskova’ya geldiğinizde görüşürüz” diye cevap verdi. Kanıtlarımı ortaya koyduğum zaman da şöyle dedi:
Lenin-Eğer general Hoffman üzerimize yürüyebilecek durumda değilse pek ala. Ama bu umut azdır. Bayera kulak’ları arasından seçme alaylar çıkarabilirler. Bize karşı bu kadarı yetmez mi? Siz kendiniz söylüyorsunuz ki siperler boşalmıştır. Ya Almanlar saldırıya geçerlerse?
Troçki- O zaman barışı imzalamak zorunda kalırız. Ama herkes anlar ki başka çaremiz kalmamıştır. Bizim Hohenzollern’le gizli ilişkilerimiz masalı da böylece ortadan kalkmış olur.
Lenin- Doğru, bunun da yararı var elbet. Ama çok tehlikeli. Alman devriminin zaferi için bizim mahvolmamız gerekiyorsa, bunu yapamayız. Alman devrimi bizimkilerden çok daha önemli olacaktır. Ama ne zaman olacak bu devrim? Kimse bilmez. Bu gün için dünyada bizim devrimimizden daha önemli bir şey yoktur. Ne yapıp yapıp onu kurtarmak gerekir.” (Troçki,hayatım,sayfa:405-406,Yazın Yayıncılık)

Lenin, Troçki’nin bizzat kendi satırlarıyla yazdığı cümlelerde bile Sürekli devrime karşı çıkıyor. Troçkistlere sormak lazım. Nasıl Troçki okuyup Lenin’le Troçki’nin aynı düşündüğüne kanaat getiriyorsunuz? Pes! Troçki bazı şeyleri gizliyor. Almanlar şu sözü söyledikten sonra neden saldırmasınlar?

“Hiç şüphesiz Kühlmann, kuliste kendilerine, bizim zaten birkaç haftalık ömrümüz olduğunu, bu kısa süreden yararlanarak, sonuçları bolşeviklerden sonra gelecek olanların sırtına çökecek bir “Alman” barışını çabucak elde etmek gerektiğini söylemekte idi.” (Troçki,hayatım,sayfa:397,Yazın Yayıncılık)

Troçki bu koşullara rağmen barış yapmıyor ve utanmadan Lenin’le aynı düşünüyorum diyor.

“ Parti içinde çekişme günden güne kızışıyordu. Sonradan yayılan sözlerin tersine, çatışma benimle Lenin arasında değil, Lenin’le partinin yönetici örgütünün ezici çoğunluğu arasında idi. Tartışma konusu olan belli başlı sorular şunlardı: Bu gün için bir devrim savaşı yapabilir miydik ve genel olarak devrimci bir hükümetin emperyalistlerle bir anlaşma yapması doğru olur muydu? Bu iki noktada tastamam ve aynen Lenin’in yanında idim, ikimiz de birinci soruya hayır, ikincisine evet diyorduk.” (Troçki,hayatım,sayfa:406,Yazın Yayıncılık)

Troçki yalan söylüyor madem aynı görüşteydin neden barış antlaşmasını imzalamadın? Diye sormak gerek. Aşağıda da göreceğimiz gibi 20.yy’ın Brütüs’ü(Troçki) Lenin’i arkadan bıçaklayacaktı:

“ 17 Şubatta merkez komite toplantısında Lenin oylama yaptı “Bir Alman saldırısı karşısında kalırsak ve Almanya’da bir devrimci ayaklanma olmazsa, barış yapacak mıyız?” Böyle temel bir soruda, Buharin ve taraftarları çekimser oy kullandılar. Krestinskiy de onlara katıldı. Yoffe hayır dedi. Lenin ve ben evet dedik. Ertesi sabah Lenin’in barışı imzalamaya hazır olduğumuzu bildiren bir telgraf çekilmesi için yaptığı öneriye karşı oy kullandım.” (Troçki,hayatım,sayfa:412,Yazın Yayıncılık)

Ne kadar da aynı görüşten olan insanların birbirlerine yapacakları hareketleri yapıyor Troçki Lenin’e. Tabi ki biz “Stalin’i seven insanlar kötü niyetliyiz” o yüzden böyle şeyler yapıyoruz hiç “iyi niyetli bir insan” buradan benim çıkardığım sonucu çıkarır mı? Polyanacılığın gereği yok. Troçki Lenin’i rakibi olrak görmekte ve her fırsatta onun kuyusunu kazmak istemektedir. Troçki’nin işi mundar ettikten sonra kankası Buharin’in ona sarılıp ağlaması bir fayda getirmiyor:

“ Toplantıdan çıktığımızda, Smolnıy’in uzun koridorunda Buharin beni yakaladı, kollarını boynuma dolayıp boşandı, hüngür hüngür ağlamaya başladı.
-  Biz ne yapıyoruz! Diyordu, partiyi tezek yığını haline getirdik! Gözü suludur Buharin’in genellikle, natüralist deyimleri de sever. Ama bu sefer durum sahiden kötüydü. Devrim örsle çekiç arasında kalmıştı.” (Troçki,hayatım,sayfa:414,Yazın Yayıncılık)

“ Deleglerimiz 3 Martta barış andlaşmasını okumadan imza etti. Clemenceau’nun düşündüğünden de beter bir şeydi bu Brest barışı, darağacı düğümü gibi bir şey. 22 Martta Reichstag andlaşmayı onayladı.” (Troçki,hayatım,sayfa:414,Yazın Yayıncılık)

Troçki’yi üstün ileri görüşlülüğünden dolayı tebrik ediyorum bir insan ancak bu kadar iyi ülkesine hizmet eder! 
Görüldüğü gibi önder Troçki olsa imiş Sovyetler 2 sene yaşaması bile mucize olacakmış. Troçki kontrol altında bu kadar felakete yol açıyorken, siz düşünün bu akıl hastanesinden kaçmış adamın Sovyetlerin başında olsa ülkenin geleceği nasıl olabilirdi diye?

Hastahane kaçkınından Stalin’e saldırılar

“ Stalin’in tutumu neydi? Her zaman olduğu gibi, bir tutumu yoktu. Bekliyor ve bir şeyler tasarlıyordu. Bana başıyla Lenin’i gösterip “İhtiyar barış sevdasında, ama yapamayacak” diyordu. Sonra Lenin’e koşuyor, şüphesiz onun için bana söylediklerini benim için de ona söylüyordu. Stalin hiçbir yerde ağzını açmıyordu. Sözüne kulak asılmazdı. Benim baş kaygım, yani bu barış işindeki tutumumuzun dünya proletaryası tarafından iyice anlaşılması noktasındaki didinişim, onun gözünde ikinci sıradan bir işti. Onu ilgilendiren “bir tek ülkede barış”dı, nitekim sonraları da “tek bir ülkede sosyalizm” diyecekti. Son oylamada Lenin’e oy vermişti. Ancak birkaç yıl sonradır ki, Troçkizme karşı daha iyi savaşabilmek için, Brest olayları üzerine bir görüş edinmek gereğini duymuştur.” (Troçki,hayatım,sayfa:417,Yazın Yayıncılık)

Daha önceki Troçki eleştirilerimizde Stalin’in tek bir ülkede sosyalizm derken bunun nihai zaferi dışlamadığını söylemiştik. Ayrıca bu düşüncenin Lenin’e ait olduğunu da bildirmiştik. Üstelik şaşılacak bir şey söz konusu, yukarıda Troçki Lenin’le dialogunu verirken bunun tek ülkede sosyalizm düşüncesini yansıttığını nasıl anlamıyor? Herhalde yanlışlıkla koydu diye düşünmeden kendimi alamıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse Troçki ne yazdığını bilmeyen bir dengesizdir. Stalin’in adını duyunca kuduz köpekler gibi ona buna saldırmakta ve Stalin’in olmayan teorileri, Stalin’inmiş gibi gösterip Stalin’e hakaret etmektedir. Halbuki bu teori Lenin’in teorisidir. Bu Troçkinin ilk yanlışıdır. İkinciye aşağıda değineceğiz ama önce Lenin’in bu konudaki görüşünü verelim:

 Bununla birlikte, daha gelişmiş ülkelerde sosyalist devrim zafere ulaşıncaya dek dayanmak, sadece bu düşünceye olan güvenin yardımıyla dayanmak kolay değil, Batı Avrupalı kapitalist güçler, kısmen bilerek, ve kısmen bilinçsizce, ülkeyi ellerinden geldiği kadar yıkıma uğratmak için Rusya'daki iç savaş unsurlarını kullanarak bizi geriye püskürtmek için yapabilecekleri her şeyi yaptılar. Biraz da şöyle tartışıyorlardı. "Eğer Rusya'daki devrimci düzeni yıkamazsak, her halükarda, onun sosyalizme doğru ilerlemesini engelleyeceğiz:". Batı Avrupalı kapitalist ülkeler sosyalizme doğru gelişimlerini tamamlayıncaya dek dayanabilecek miyiz? Onlar bu gelişimlerini, sosyalizmin yavaş yavaş "olgunlaşması" yoluyla değil, bazı ülkelerin diğerlerini sömürmesi yoluyla, emperyalist savaşta yenilen ülkelerden ilkinin sömürülmesi ile birlikte Doğunun tümünün sömürülmesi yoluyla  tamamlıyorlar.  Mücadelenin sonucu Rusya'nın, Hindistan'ın, Çin'in vb. dünya nüfusunun ezici çoğunluğunu meydana getirmeleri olayına bağlıdır. Ve birkaç yıldan beri de inanılmaz bir hızla kurtuluşu için mücadeleye sürüklenen bu nüfus çoğunluğudur; bu bakımdan, dünya çapındaki mücadelenin sonucundan hiç kuşku duyulamaz. Bu anlamda sosyalizmin kesin zaferi, mutlak bir biçimde ve bütünüyle güvence altına alınmıştır. Ama bizi ilgilendiren hiç de sosyalizmin kaçınılmaz nihai zaferi değildir. Bizi, Rusya komünist partisini, Rusya Sovyetleri iktidarını ilgilendiren, Batı Avrupa'nın karşı-devrimci devletlerinin bizi ezmesini engellemek için izlememiz gereken taktiktir.” (Lenin,İşçi Sınıfı ve Köylülük,Az Olsun Temiz Olsun,Sayfa:461-464,Sol Yayınları)

Lenin’in görüşü çok net. Şimdiki konumuz ise yukarıdaki ikinci hata olan Stalin’in tutumu olmadığına yönelik eleştiridir. İdrak yoksunu Troçki 11 Şubatta masadan kalkarken bundan bir ay önce 11 Ocakta Stalin görüşünü dile getirmişti:

“Stalin yoldaş, devrimci savaş şiarını kabul etmekle emperyalizmin eline koz verdiğimiz görüşündedir. Troçki’nin tavrını bir görüş açısı olarak nitelendirmek imkansızdır. Batıda devrimci bir hareket yoktur, devrimci bir hareketi söz konusu yapan hiçbir olgu mevcut değildir, bu sadece potansiyel olarak vardır; fakat biz saldırı pratiğimizde potansiyellere güvenmeyiz. Almanlar bir saldırı başlattıklarında, bu bizde karşı-devrimi güçlendirecektir. Almanya kendi Kornilov birliklerine ‘Muhafızlar’ sahip olduğu için, saldırabilcektir. Ekim’de emperyalizme karşı kutsal savaştan söz ediyorduk, çünkü bize tek başına ‘barış’ sözcüğünün bile, Batıda devrimi başlatacağı söyleniyordu. Ancak bu doğrulanmadı. Bizim gerçekleştirilmesi için zamana ihtiyacımız var. Eğer Troçki’nin politikasını kabul edersek, Batıdaki devrimci hareket için en kötü koşulları yaratmış oluruz. Bu yüzden Stalin yoldaş, Lenin’in Almanlarla barış yapma teklifinin kabul edilmesini öneriyor.”(Stalin Eserler cilt:4,sayfa:38,RSDİP(B) Merkez Komitesi Oturumunda Almanlarla Barış Sorunu Üzerine Konuşma,11 Ocak 1918, İnter yayınları)

“Biz kötü niyetliyiz!” Hay Allah görüyormusunuz gene “Troçki’yi yanlış anladık” Troçki’yi sevenlere sözüm şudur: Sizi gidi yalana tapıcılar sizi! Stalin’le aranızdaki sorun şimdi anlaşıldı çünkü o yalan söylemiyordu ve bu da sizin inançlarınıza aykırı tabi. İşte şimdi taşlar yerine oturdu!

Akıl Hastanesinden Kaçmış Bir Adamın Halüsinasyonları

“Voroşilov’un resmi biyografisinde 1914-1917 arası boş bırakılmıştır; bugünkü yöneticilerin pek çoğu için de böyledir. Çünkü bunlar savaş yıllarında yurtsever kesilmişler, devrimci eylemden ellerini çekmişlerdir.” (Troçki,hayatım,sayfa:463,Yazın Yayıncılık)

“Bunlar aşırı devrimci demokratlardı, ama hiçbir zaman enternasyonalist olmamışlardı. Genel bir kural olarak şöyle bir şey söylenebilir, bolşeviklerin savaş yıllarında yurtsever ve Şubat devriminden sonra demokrat olanları şimdi Stalin nasyonel sosyalizminin partizanları olmuşlardır. Voroşilov da bunlardan birisidir.” (Troçki,hayatım,sayfa:463-464,Yazın Yayıncılık)

Ah be Troçki! Ah be halüsinasyon gören meczup! Kendi anılarını Voroşilov’la karıştırıyorsun. Yemin ederim Sovyetler zamanında yaşasaydım bunun akli dengesi yoktur diye suikaste kurban gitmene karşı çıkardım. Bak bakalım Lenin amcan senin için ne diyor?

“Peki, ya bu yenilgi “şiarı”nın yerine ne önerilme isteniyor? “Ne zafer, ne yenilgi” parolası. Fakat bu, “anavatan savunması” parolasının değişik bir yazımından başka bir şey değildir! Bu ise, sorunu kendi hükümetine karşı ezilen sınıfların mücadelesi alanına değil, hükümetler arası savaş alanına taşımak demektir.Bukovoyed ve Troçki ile birlikte “ÖK”cılar “Ne zafer, ne yenilgi” parolasını savunurken tümüyle ve bütünüyle David’in zemininde duruyorlar! Savaştan önce İtalyan sosyal-demokratları kitle grevi sorununu ortaya attıklarında burjuvazi –kendi açısından son derece haklı olarak- şu yanıtı verdi: Bu vatana ihanet olacak ve sizlere de hainlere davranıldığı gibi davranılacaktır. Bu gerçektir, tıpkı siperde askerlerin kardeşleşmesinin vatana ihanet anlamına geldiği gibi. Kim Bukvoyed gibi “vatana ihanet”e ve Zyemkovski gibi “Rusya’nın çöküşü”ne karşı yazılar yazıyorsa, o proleter bakış açısını değil burjuva bakış açısını savunuyor demektir. Bir proleter “vatana ihanet” etmeden kendi emperyalist “büyük”gücünün çöküşüne katkıda bulunmadan, ne kendi hükümetine bir darbe vurabilir, ne de kardeşine “bizimle” savaş içinde olan “yabancı” ülkenin proleterlerine gerçekten alini uzatabilir. Kim “Ne zafer, ne yenilgi” şiarını savunuyorsa, o bilerek ya da bilmeyerek bir şovenisttir, en iyi ihtimalle uzlaşmacı bir küçük-burjuva, ama her halükarda proleter politikanın bir düşmanı, bugünkü hükümetlerin, bügünkü egemen sınıfların bir yandaşıdır.”(Lenin,Seçme eserler cilt:5,sayfa:156-158,İnter yayınları)

Bu garip atışmanın nedeni ise Troçki’nin Çariçin’de Stalin ve Voroşilov’la yaşadığı polemiktir. Aralarındaki sorun Troçki’nin en çok cepheneyi Çariçin’e(Stalingrad) göndermelerine rağmen neden Stalin’in hala zafer kazanmadığı yönünde yaptığı eleştiriden gelmekte. Ve Troçki tartışma sonunda elinizdekiyle yetinin demektedir. Ayrıca “emirlerime” uyulması yönünde Voroşilov ve Stalin’i tehdit etmektedir. Stalin, Lenin’e mektubunda şöyle demektedir:

“ Eğer bize pilotlarla birlikte uçak, tank ve onbeşlik toplar vermezseniz, o zaman Çariçin cephesi tutunamayacaktır ve demiryolunu uzun bir süre için kaybedeceğiz”(Stalin, Eserler cilt:4,sayfa:117,İnter Yayınları)

Lenin bir zaman sonra Stalin’e hak vermiştir:

“ Stalin bu gün geldi; Çaritsin’deki birliklerimizin kazandıkları üç büyük zaferin haberini getirdi.(1) Stalin üstün değerde ve eşsiz savaşçılar saydığı Voroşilov ve Minin’i yerlerinde kalmaya ve merkezin emirlerini tamamıyla uymaya razı etmiştir; bunların hoşnutsuzluklarının tek nedeni, Stalin’e göre, fişek ve cephane gönderilmesinde görülen gecikmeler ya da bunların hiç gönderilmemesidir, maneviyatı pek iyi olan ikiyüzbin kişilik güçlü bir ordu olan Kafkas ordusu da sırf bu yüzden kaybedilmiştir.(2) Stalin güney cephesinde çalışmayı çok istiyor. Düşüncesinin doğruluğunu iş başında ispat edebileceğini umuyor.”  (Troçki,hayatım,sayfa:467,Yazın Yayıncılık)

Troçki Lenin’den bu alıntıyı verdiğinde iki dipnot koyuyor ve Stalin’i kıskanıyor:

“ 1 Bu “zaferler” gerçekte ikinci sıradan başarılardan başka bir şey değildi.
  2 Bu partizan ordusu dövüşecek halde değildi ve ilk yumrukla dağılıvermişti.” (Troçki,hayatım,sayfa:467,Yazın Yayıncılık)

İlk dipnot kıskançlığın bir göstergesidir. İkincisi ise daha ağır bir suçun yani orduyu savaşamayacak durumda bıraktığı için Stalin’in doğru uyarılarını dinlemediği için Troçki suçludur. Troçki Stalin’in sözde küçük zaferine göndermede bulunuyor fakat Kolçak sorununda takındığı tutum Uralları Kolçak’a bırakıp Volga’nın Kolçak’ın eline geçmesine sebep olacak planı, askeri ve diplomatik başarısızlıklarında da aynı sert eleştirileri kendisi için yapmıyor. Hep ‘hataydı’ ‘hatamı kabul ediyorum’ gibi laflarla işten sıyrılmaya çalışıyor. Ayrıca Kolçak konusunda hatasını kabul ettikten sonra (bknz: Troçki, hayatım,sayfa:476) bir bakıyorsunuz iki sayfa çeviriyorsunuz “Benim savunduğum plan bunun tam tersiydi” diye bir fırıldaklığa şahit oluyorsunuz. Ama biliyoruz ki Sovyetler Birliği Troçki’nin elinde olsa 2 sene bile duramazdı. Bir insan ancak hain ise bu kadar kusur ve hatası olur.

Troçki’nin Bolşevik olma hezeyanı

“Lenin demişti ki, Troçki, menşeviklerle anlaşmasının mümkün olmadığını anladığı günden beri “en iyi bolşeviktir””. (Troçki,hayatım,sayfa:356,Yazın Yayıncılık)

Troçki, bu iddiasını kanıtlamak için Stalin’e suç atıp 1 Kasım 1917’deki konuşmaları sakladığı için bilinmediğinden dem vuruyor. Senelerden 2013’te Troçki’nin iddiasını araştırmak için Lenin’in toplu eserlerinin ingilizcesine baktım. Ve gördüğüm kadarıyla ingilizcesinde bile 1 Kasım 1917’deki yazıda Troçki’nin en iyi bolşevik olduğundan bahsetmiyor hatta yazıda Troçki’nin adı bile yok! İşin ilginci ne Sovyetler Birliği kaldı ne de Stalin şayet öyle bir yazı olsa Stalin düşmanları tarafından çoktan açığa çıkarılmış olması lazımdı. Ama okuyucuya bilinemezde bırakmak istemiyorum o yüzden Troçki’ninde çok sevdiği yazılardan olan Lenin’in vasiyetinden bir parça aktarıp bu tartışmayı da kapatacağım:

“Merkez komitesinin öteki üyelerinin kişisel yetenekleri üzerinde tek tek durmayacağım. Ancak bu arada, Zinovyev ile Kamenev’in Ekim olayının tabii ki rastlantısal olmadığına değineceğim. Fakat nasıl Troçki’nin Bolşevik olmadığını kişisel bir suç olarak hesaba katmazsak, bu olayı Zinovyev ile Kamenev’in kişisel suçu olarak hesaba katamayız”(Lenin, 25 Aralık 1922)

Lenin burada sırf Bolşevik olmadığı için suçlayamayız diyor. Oysa ki daha önceki yazılarıma bakarsak Lenin’in bu kadroyu tasfiye etmek istediğini görebiliriz. Konumuz bu olmadığı için ve daha önce de tartıştığımız için bu konu hakkında şimdilik daha fazla yazmayacağım. Ama en azından Lenin vasiyeti, Troçki’nin sözde açıklanmayan, gizlenen metin iddiasını çürütmeye yeter. Sovyetleri yıkmak için diplomatik, askeri, ajanlık işlerine giren Troçki’nin pratik alanda yaptığı hatalarının bir kısmını inceledik. Sormak istiyorum bu kadar hatası olan bir adam Lenin’den sonra ya da Lenin’i devirip iktidara gelse Sovyetler kaç yıl dayanabilirdi? Yalana tapıcıların yaptığı gibi cevabı yanlış seçmemeniz dileğiyle.