kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mart 2013 Pazar

ARABESK YAŞAMIN BİR BAŞKA YÜZÜ: "FUTBOLCULUK"!(Çözüm'den Parça)


İçeriği açısından bugünde geçerliliğini koruyan, çok iyi yazılmış bu yazıyı, verdiği mesajın bugün sol tarafından unutulması üzerine ve o zaman değindiği konuların bugün tartışılmaz bir şekilde gerçekleşmesinden dolayı  okurun dikkatine sunuyorum.

Mayıs 1989, Sayı: 24

ARABESK YAŞAMIN
BİR BAŞKA YÜZÜ:
"FUTBOLCULUK"!

Mart ayının olağan günlerinden biri... Okullar birdenbire boşalıveriyor...Ne hastanelerde acil servis dışında doktor ve görevli bulmak olası, ne alışveriş merkezlerindeki kalabalığa rastlamak, ne de sokaklardaki her zamanki canlılığa tanık olmak! Kasap "kapalıyız" tabelası asmış kapıya... Bakkal, manav vd. esnaf kepenk kapama eyleminde adeta... Herkes kahvehanelere ve evlere koşuyor; heyecanlı, hızlı, yetişme telaşıyla... Hayır, bu genel bir alarm değil! Sokak kahvehanelerinden sesler geliyor. "En Büyük Türkiye!", "Re re
re, ra ra ra Gassaray Gassaray cim bom bom!" Bu sesler biraz sonra tüm sorunlarını "unutan" toplumun sesi olarak tüm Türkiye'den duyulacak, gecekondu
yıkımlarına ve işkencelere koşut...

"Futbolculuk" Statüsü Faşizmin Eski Ama Etkili Bir Silahı Olmaya Devam Ediyor

Bugün ülkemizde bir derby maçı gündeme gelmeyegörsün, adeta akansular duruyor. Meclis tatile giriyor. Bakanlar Kurulu toplantısı erteleniyor...Maçla ilgili tartışmalar, röportajlar her şeyin önüne geçiyor. Kitleler sorunlarını bir anda unutuveriyorlar! Çünkü günlerce öncesinden emekçi ve orta sınıflardan insanlar kendilerini maça konsantre ediyorlar. Zam yapılıyormuş, hayat pahalılığıymış, baskıymış, işkenceymiş, görünüşte onları pek ilgilendirmiyor. Kendi yaşamlarını tehdit eden, düzenden ve iktidardan kaynaklanan bu uygulamaları bir kenara bırakıyorlar. Maçlarla, takımlarla adeta özdeşleşiyorlar. Bütün duyguları, düşünceleri bu doğrultuda kanalize oluyor. Futbolun kitleleri bu ölçüde saran, adeta büyüleyen etkisi nereden geliyor? Nasıl oluyor da futbol hemen tüm kapitalist sistem içindeki ülkelerde ama özellikle yeni-sömürgelerde, diğer spor dallarından, moda akımlardan,
sanat etkinliklerinden çok daha fazla kitleleri peşinden koşturuyor? Ortam öyle bir hale getirildi ki, bugün bir maç üzerine milyonlar değil, neredeyse milyarlar harekete geçiriliyor. "Sağcısından "solcusu"na, burjuvazisinden işçisine hemen herkesi aynı nidalarla birleştiren futbolun bu cezbedici sihri nereden geliyor?

Egemen sınıflar, kitleleri ideolojik denetimleri altında tutabilmek için, kitleleri oyalayıcı, kendi sorunlarından uzaklaştırıcı, gerçekleri saptırıcı, dertlerini unutacakları düzen içi çeşitli kanallar açıyor. Kitlelerin duygularını eğlence, coşku, heyecan, öfke vb. biçimde ama ilkel ve kabaca tatmin edebilecekleri, enerjilerini boşa harcayacakları ve sömürü düzenine karşı çıkma potansiyellerini saptırıcı eğilimleri pompalıyor. 'Bunlar her zaman oligarşinin baskı ve terörüyle atbaşı gitmiş ve onunla iç içe gelişmiş, geliştirilmiştir. Özellikle faşizmin egemen olduğu ülkelerde, baskı ve terörle yıldırılan ve sindirilen kitleler, ideolojik olarak denetim altına alınırken en çok depolitizasyona ve depolitizasyonu besleyecek kültürel-sanatsal-
sportif etkinliklere başvuruluyor. Bilinç çarpıklığına yol açan, beyin yıkamaya hizmet eden ve kitlelerin potansiyelini boşuna harcatan bu düzen içi kanalların en önemlilerinden biri günümüzde, ne "sağcılık", ne "solculuk","futbolculuk"tur! Franco ve Salazar'ın sık sık "Futbol olmasaydı kitleleri yönetmek zor olurdu" deyişlerinin altında işte bu gerçek yatıyor.

Futboldaki depolitizasyonun sihrini İspanya ve Portekiz faşizminin keşfettiğini
söyleyebiliriz. Futbolun diğer depolitizasyon sacayakları Fado(*) ve Fiesta(**) ile birlikte etkili bir depolitizasyon silahı olarak kullanılması ve amacına ulaşması ilk İspanya ve Portekiz faşist yönetimlerince başarılmıştır. Geleneksel boğa güreşi yanında futbol, Franco ve Salazar'ın baştacıdır. Neredeyse faşizmle birlikte İspanya ve Portekiz'de futbol, bütün spor dallarını gölgede bırakmış ve ulusal spor ilan edilmiştir. Faşizmin futbola sarılması ve her şeyiyle desteklemesi tesadüf değildir. Bunun, doğrudan kitleleri kendiliğinden biçimde sarmış olması gerçeği ve kitlesel yaygınlık kazanmasıyla iigisi vardır. Faşizmin iyi tahlil edebildiği olgu, futbolla kitlelerin bu organik bağıdır. Futbolun depolitizasyonda etkin bir araç olarak kullanımının Latin Amerika'dan başlayarak sömürge ve yeni-sömürge diktatörlüklerine yayılması, İspanya ve Portekiz örneğinden sonradır. Bu ülkeler faşizmin depolitizasyon laboratuvarlarıdır. Latin Amerika faşist diktatörlükleri ve diğer yeni-sömürge oligarşileri, kitlelşrin ruhsal ve toplumsal şekillenmesiyle kaynaşan, kendi ülkelerine özgü depolitizasyon araçlarını yaratmada, İspanya ve Portekiz deneylerinden çok şey öğrenmişlerdir. Burada
sorunu mekanikleştirmemek ve toplumsal süreçleri aynılaştırmamak önem kazanıyor.

Emperyalizme bağımlılık nedeniyle, özde aynı olan, çarpık kapitalist ilişkilerin ortaya çıkardığı çarpık kültür, her ülkenin toplumsal formasyonuna, tarihsel gelişimine ve geleneklerine göre belirli farklılıklar gösterir. Birçok yeni-sömürge ülkede çarpık kültür odağında "futbolculuk" gibi farklı gelişimlerin ortaya çıkması doğal ve kaçınılmazdır. Bazı yeni-sömürge ülkelerde, kitleler içerisinde kendiliğinden gelişen futbol, uzun süre egemen sınıfların depolitizasyon aracı olarak bilinçli bir biçimde kullanımdan uzak kalmıştır. Futbolun yeni-sömürge ülkelerde kitlelerin peşinden koştukları bir spor haline gelmesini, doğrudan geri bıraktırılmışlıkla, yoksullukla ve kültürel çarpıklıkla açıklamak gerekir.
Geri bıraktırılmışlık olgusu kitleleri basit, kurallarının kolayca anlaşılabileceği, hemen hiçbir masrafı olmayan ve fazla araç-gereç gerektirmeyen, her yerde oynanabilen kitlesel sporlara yöneltmiştir. Bu anlamda sokak arasında, boş arsada iki taş parçasını kale yaparak ve fazla kural gerektirmeden, çok sayıda insanın iki gruba ayrılarak kolektif olarak eğlenebildikleri istisnai bir spor dalıdır futbol.

"Basitlik", "kolektiflik", "ekonomiklik" gibi avantajları futbolun yaygınlaşmasında, diğer spor dallarına kıyasla futbolun ayırt edici teknik ve kültürel özellikleridir. Futbol bu niteliklere uygun bir spor dalı olmasıyla kitleleri çekmiştir. Futbol yoksul sporudur diyebiliriz, popülerliği de buradan geliyor ve gelişiyor. Buraya kadar futbol ile kitleler arasındaki ilişkiler doğal seyrindedir. Yozlaşma yoktur ve futbol yeni-sömürge insanının spor ihtiyaçlarına cevap vermiştir. Sadece bu kadar değil, çeşitli toplumsal, psikolojik faktörlerin etkisiyle, seyrederek haz duyma ihtiyacını da karşılamıştır. Futbolun kitleselleşmesi, kitleleri sarsması ve seyircinin kitleselleşmesi birbirini bütünleyen gelişmelerdir. Tabii buradan tüm yeni-sömürge ülkelerde futbol kitleselleşti gibi bir sonuç çıkarılamaz. Ülkenin toplumsal gelenekleri, kültürel birikimi ve emperyalizmle girdiği ilişkilerle ilgili olarak futbol dışındaki kitlesel sporlar da popülerlik kazanmıştır. Ama bu futbolun yeni-sömürgelerde, kitleler nezdinde egemen spor dalı olmasıyla çelişmiyor. Tüm spor dallarını kitlesellikte yaya bırakan futbol, emperyalizmin daha fazla teşvikini gündeme getirmiş, getiriyor.

Sonuçta kitlelere mal olan spor dalları, yeni-sömürgeler genelinde egemen sınıflarca depolitizasyona hizmet edecek şekilde kullanılıyor. Her şeye rağmen, emperyalizm futboldan yana tercihini yapıyor, elindeki gücü ve olanakları yeni-sömürgelerde futbolun kitleselleşmesine harcıyor. Kitleselleşmesi ve kitleleri deşarj etmedeki önemli özellikleri, futbolun tercih edilirliğini pekiştiriyor. Burada "futbolun emperyalist-kapitalist ülkelerdeki yaygınlığı ve popülaritesini neye bağlamak gerekir?" diye sorulabilir. Özellikle Kıta Avrupası'nda futbolun popülerliği tartışmasızdır. Ama bu ülkelerde futbolun tüm spor dallarını gölgede bırakması, giderek silip süpürmesi söz konusu değildir. Futbolun ağırlığı olmakla birlikte, diğer spor dalları da etkisini sürdürmektedir. Her şeyden önce buralarda futbol, kitlesel depolitizasyonun aracı olmaktan uzaktır. Kapitalist ülkeler kendi iç dinamikleriyle gelişmiş, kültür düzeyi yüksek, demokrasi geleneği olduğundan, buralarda
depolitizasyonun işlevine farklı bakmak gerekiyor. Ya da depolitizasyonun olup olmadığını, varsa nasıl, ne ölçüde, hangi kanallarla olduğunu tartışmayı gerektiriyor. Bir yerde emperyalizmin, yeni-sömürge ülkeleri tek üründe uzmanlığa mahkum etmesi ve diğer alanlarda köreltmesi gibi, depolitizasyonla ilişkisi içinde sporda da kitleleri tek bir alana yöneltmeye çalışıyor. Çünkü oligarşiler için önemli olan "millileştirilmiş" bir depolitizasyon zemini yaratmaktır. Gelinen aşamada yeni-sömürgelerde egemen sınıfların depolitizasyon politikasının aracı sporda futbol olmaktadır. Eğer bütün emperyalist tekeller her şeyden önce reklamlarını en iyi şekilde yapmayı, kendi kârlarına kâr katmayı düşünerek milyarlara futbolu seyrettirecek kanallar açıyorlarsa, futbol dünyada en fazla ilgilenilen, seyredilen bir spor dalı haline geliyorsa, bu durumu başka türlü açıklamak mümkün değildir.

Baskı ve İşkencelerin Çığlıkları Futbol Naralarıyla Bastırılıyor!

İspanya ve Portekiz'den sonra Amerika'da özellikle Brezilya ve Arjantin gibi faşist diktatörlüklerin birbirini izlediği ülkelerde futbolun nasıl etkin bir depolitizasyon
aracı olarak kullanıldığı biliniyor. Faşist diktaların baskı ve terörü yoğunlaştırıp on binlerce komünist, ilerici ve yurtseveri "kirli savaş"ta kayıplara karıştırdığı bir sır değil. Bu ülkelerde sınıf mücadelesinin yükselmesiyle birlikte kitleleri futbol gibi şeylerle oyalayıp avutmak, sorunlarından ve sorunlarına çözüm yolu aramaktan uzaklaştırmak, baskı ve işkenceyi gizlemek özel bir önem kazanmıştır... Brezilya'da futbol öyle ileri götürüldü ki, üst üste üç dünya kupası kazanacak düzeye erişti. (1958-1962-1970 Dünya Futbol Kupası'nı Brezilya kazanmıştır.) Futbol efsaneleri, Pele gibi futbol kralları yaratıldı. Kitleler futbola tapınmaya
başladı ve özlemlerini futbolla özdeşleştirdi. Futbol Latin Amerikalılar için bir karnavaldı. Kitleler futbolla yendi, yenildi, ağladı, sevindi, coştu, eğlendi, boşaldı. Yani duygularına doyum yolu buldu. Futbolun Brezilya'da diktatörleri ayakta tutan dayanaklardan biri olmasının esprisi budur. 1976'da yönetime el koyan Arjantin faşist cuntası binlerce insanı işkenceyle katledip kayıplar listesine yazdırırken, tam bir korku toplumu yarattığı gibi, 1978'de kendi ülkesinde yapılan Dünya Futbol Şampiyonası'  kitleleri depolitize etmede önemli bir silah olarak kullanmıştı. Çeşitli hile ve maç satın almaya kadar varan sahtekarlıklarla her yola başvurarak Dünya Kupası'nı ülkesine kazandıran Videla, baskı ve terör altında bunalan, binlerce kaybının acısını yaşayan halkı günlerce festival havasına sokabilmiştir.

Arjantin'in Dünya Kupası'nı kazanması uzun süre Videla diktatörlüğünün güvencelerinden birine dönüştürülmüştür. Diğer Latin Amerika ülkelerinde de toplumsal işlevde konumlanışı farklı değildir futbolun. Milyonlarca aç insanın bulunduğu, sadece Meksiko şehrinde üç milyon insanın sokakta yattığı Meksika'da 1986'da yapılan Dünya Futbol Şampiyonası kitlelerin içinde bulundukları sefil duruma karşı tepkilerini pasifize etme ve kitleleri futbolla festival havasına sokarak oyalamayı amaçlıyordu. İşin ilginç tarafı milyonlarca insanın yoksulluk ve sefalet içerisinde yaşadığı Meksika gibi yeni-sömürge ülkelerde, Dünya Kupası gibi büyük bir organizasyonu hazırlayan emperyalizmdi. Emperyalizm bu gibi ülkelerde kitle mücadelesini başka kanallara akıtmak ve tepkileri bastırmak için devreye girerek bu tür organizasyonları da gerçekleştirmektedir.
Evren:
"Asmayıp da besleyecek miyiz?"
"As!.. As!.. As!..."(***)
Ülkemizin Latin Amerikalılaştığından söz ederken, egemen sınıflarca futbolun toplumsal işlevinin depolitizasyona göre dönüştürüldüğünü de söylemiş oluyoruz.
Nasıl mı dönüştürüldü?
Son yıllarda üçüncü ligin kurulması, profesyonel futbolun kasabalara kadar
yayılması, Meclis'te ve Bakanlar Kurulu'nda futbolun sürekli gündem maddesi haline gelmesi, milletvekillerinin, bakanların, hatta Başbakan'ın futbolun hamisi rolünü üstlenmesi, bütün spor dallarından daha fazla futbola para harcanması, tekellerin doğrudan futbola el atması, futbolun daha çekici hale gelmesi için transferlerde astronomik rakamların gündeme getirilmesi, günlerce reklamı yapılarak Avrupa'dan ünlü futbolcuların transfer edilmesi,
süper takımların kurulmaya çalışılması, spor basınının neredeyse futbol basınına dönüştürülmesi, TV spor programlarında futbolun giderek daha fazla yer alması, futbolculuğun özendirilmesi vb. vb. yöntemlerle dönüştürülüyor. Bunlar hep futbolu çekici kılmak ve kitleleri futbola kanalize ederek depolitizasyonu kolaylaştırmak ve hızlandırmak çabalarıdır.(****)

Bugünkü özellikleriyle futbol insanların fiziki-bedensel ve görsel ihtiyaçlarını karşılamak niteliklerinden soyutlanmış, politik, toplumsal ve kitle psikolojisini doğrudan etkileyen yeni işlevlere sahip bir olguya dönüştürülmüştür. Bu süreç çarpık kapitalist ilişkilerin gelişmesiyle başlamıştır. Ve hemen tüm hükümetler, dozu farklı olmak koşuluyla, bu araçtan kendi politikaları doğrultusunda yararlanmışlardır. Ama futbolun bilinçli ve etkili bir depolitizasyon aracına dönüştürülmesi, 12 Eylül faşizmiyle başlamış ve ANAP iktidarı döneminde üst noktaya varmıştır. 24 Ocak ve 12 Eylül'ün yeni statüler yarattığını söylerken, futbolun da bunun içinde önemli yer tuttuğunu anlatmak istiyoruz. Depolitizasyonu işte tam da bu noktada ele almak gerekiyor. Futbol ezilmiş ve horlanmış, yokluğa itilmiş ve yoğun sömürü altında tutulan işsiz ve toplumda kendine yer bulamayan, topluma yabancılaşan insanların, sorunlarını unutacakları, tepkilerini açığa vuracakları ve sınıf mücadelesinden uzaklaşacakları düzen içi bir statü olarak sivrilmiştir. Kitleler futbolla, yozlaşmış ve iyice arabeskleşmiş bir eğlence havasının sarhoşluğu içinde, belli bir süre hayal aleminde yaşayabiliyorlar.

Özellikle yeni-sömürgelerde geri kalmışlık kompleksi, futbol gibi araçlar milli davalara dönüştürülerek aşılmaya çalışılıyor. Ulusal maçlarda bunun etkisi hemen görülüyor. Kitleler sınıfsal konumundan uzaklaşıyor, toplum kaynaşmış, sınıf ayrımı olmayan bir havaya sokuluyor, hemen herkes ulusal gururu yükseltme ortak paydasında birleşiyor. Bu kaba bir milliyetçilikle bilinçli olarak körükleniyor ve sınıf mücadelesine karşı kullanılmaya çalışılıyor. Bunlar son yıllarda egemen sınıfların planları dahilinde futbol odaklı yaşanan olaylardır. Futbol, kitleleri saran bir hastalık halini almıştır. Bir histeri, bir saplantıdır. Kitleler futbolla afyonlanıp depolitize edilmektedir. Çarpık kültür içerisinde kendisini bu biçimde dışa vuran futbolun, arabeskle ilişkisinden de, daha başka deyişle arabesk bir karakter kazanmasından da söz etmek gerekiyor.

Arabeskleşen Futbol ve Arabesk: Bağırıp Küfrederek mi Boşalalım, Ağlayıp İnleyerek mi?

Arabesk ve futbol ilişkisi çok somuttur. Futbol sloganlarından şarkılarına kadar, maçlardaki her türlü eğlenceli tezahürat, arabesk motifleriyle donatılmıştır. İnsanlar "En büyük..." derken hastalıklı bir tutkuyla, kendini tuttuğu takımıyla özdeşleştirmektedir. Kendi kimliğini unutmuş, takım kimliğini bulmuştur. "Ne mutlu..." derken de, takım kimliğiyle övünç duymaktadır. Takımın yenilgisi onun için hayal kırıklığıdır. Stadı başı önde, üzgün terk eder. Yok eğer haksızlığa uğradığını düşünüyorsa, hakeme, karşı takım oyuncu ve taraftarlarına
bağırır ve küfreder. Hatta kendi takımına da iyi oynamadığını gördüğü anda aynı tavrı gösterir. Daha da öfkelendiyse tüm öfkelere öfkesini katar, kitle psikolojisi içerisinde şiddete başvurur. Yakar, yıkar, her türlü küfür ve hakareti yağdırır. Bütün enerjisini boşaltmış, duygularını değişik biçimde de olsa tatmin etmiştir. Diğer yandan yendiği zaman ise gururlanır.

"En büyük..." derken karşısındakini yenmiş olmanın, dolayısıyla bu başarı sayesinde, kendini ezen güçleri yendiği yanılsamasıyla hareket eder. Başı diktir, bütün dertlerini unutur. Sesi kısılana, enerjisi tükenene kadar tezahüratı sürdürür. Sokaklardan
zafer kazanmış bir asker gibi bayrağını sallayarak geçer. Bu da bilinçsiz tepkilerini yönlendirmenin bir diğer yüzüdür. Sonuçta yense de, yenilse de stadda duygularının tatminini sağlamış olur. Kelimenin mecazi anlamıyla "futbolculuk", arabesk yaşamın değişik bir
biçimi olarak karşımıza çıkar. Arabesk müzikte feleğe isyan eden, küfreden ve aslında acılarının nedeni olan mevcut düzene doğrudan küfredemediğinden feleği, tanrıyı, kaderi kullanan insan ile, Galatasaray, Beşiktaş ya da Fenerbahçe'yi kullanan, onlara öfkelenip küfreden, isyan eden insan arasında özde bir fark yoktur. Her ikisinin ortak paydası, gerçeklikten kaçış ve biçime sığınarak, (arabesk ya da futbol) onunla kendini ifade ediştir. Dolayısıyla sınıfsal ve devrimci, kendine güvenli bir öz taşımayan öfke savruktur. Ağlamaktan sevince geçişi çoğu zaman ayırt edemezsiniz. Bu sağlıklı olmayan ruhsal şekillenmeye sahip kitleler, yaşamda elde ettikleri bu kendini en son ifade etme biçimine karşı bir tavır alındığında -onunla kendini özdeşleştirdiğinde- köşeye sıkıştırılmış bir kedi gibi saldırganlaşabilmektedir.

Ne var ki, bu saldırganlık da istikrarlı ve tutarlı değildir. Çünkü temelinde kendine güven, cesaret değil korku vardır. Geçici, bilinçsiz parlama vardır. Korkudan ya da çarpık ruhsal şekillenmeden (lümpenleşme de diyebiliriz) dolayı yaşamı dağınık ve avaredir. Arabeskin hüznü, bu tiplerin genel ruhsal durumunu anlatan en iyi olgudur. Ruhsal şekillenmesini çizmeye çalıştığımız bu insanların, kendiliğinden sınıfsal bilince ulaşmaları olanaksızdır. İçine çekildikleri bu bataklık ancak devrimci mücadelenin yükseltilmesiyle kurutulabilir. Ahlaki çürüme, yozlaşma, lümpenleşme olarak çarpık kültür en uç noktada stadlarda dışa vuruyor. Küfür, argo, arabesk sloganlar kitlelerin stadlardaki dilidir. Eğer kitleler yaşamsal sorunlarını çözecek mücadeleden koparılıp futbolun cazibesine kapılıyor, sorunlarından kaçıyor, futbolla avunuyor, dertlerini unutuyor, bağırıp çağırıyor hatta kavga edip boşalıyorsa; takımı ile yeniyor, yeniliyor, gururu kırılıyor, seviniyor, üzülüyorsa; her şeyden çok gelecek maçın heyecanını yaşamaya başlıyor, gelecek maçta yeniden boşalmak için kendini hazırlıyorsa futbol depolitizasyon aracı olarak yerli yerine oturtulmuş, amacına ulaşmış demektir. Futbolun egemen sınıfların elinde kitlesel bir hastalığa ve depolitizasyon aracına dönüştürülmesinden bunu anlamak gerekiyor.

Toplu Bir Umut ve Sınıf Atlama Aracı Olarak Futbol!

Futbolun, düzenin sürdürülmesine hizmet ettiğini ve kitleleri oyaladığını, bu şekilde açıklamak yeterli değildir, eksiktir. Futbolun daha başka toplumsal, politik işlevleri de vardır. Futbolun politikaya alet edilmesi –kastedilen egemen sınıf temsilcilerinin politik oyunlarıdır- depolitizasyon politikasıyla çelişmiyor. Aksine onu tamamlıyor. Burjuva politikacılarının, bakanlarının, milletvekillerinin futbol takımlarının yöneticisi, başkanı olması, kendi takımlarının liglerden düşmesini engellemek ya da takımlarını şampiyon yapabilmek
için nüfuzlarını kullanarak politik oyunlara başvurmaları, yaşadığımız günlük gerçeklerdir.
Bu gelenek Latin Amerika diktatörlüklerine kadar uzanıyor. Burjuva politikacılarının kitlelerin futbola duydukları ilgiyi kendilerine tahvil etme amaçları, futbol konusunda politik nüfuzlarını kullanmayı gerekli kılıyor. Bütün bunları bir kenara bırakalım. Galatasaray maçı için tam mahalli seçimler arifesinde Köln'e kadar giden bir Başbakan'ın tavrını neyle açıklayacağız? Sporu politik oyunların aracı yapmada bundan somut örnek az bulunur. Spor hiçbir dönem bu ölçüde politik oyunların aleti olmamış, kitleleri depolitize etmek için
kullanılmamıştır.

Futbolun tekellere reklam aracı olması ve kârlarına kâr katması ölçüsünde aşırı özendirilmesi, transferlerde astronomik rakamların ortaya sürülmesi, ister istemez sınıf atlama özlemi içinde olan yoksul emekçi kesim gençliğini etkiliyor. Bu kesimlerden çıkan ve bir ölçüde sınıf atlamış istisna şöhretler de bu özendirmenin öznesi olarak reklam ediliyor. Futbol özendirildikçe tekeller futbolu devletin de yardımıyla semtlere kadar sokuyor ve gençlik futbola daha çok çekilebiliyor. yoldan bir yükselme kapısı olarak lanse ediliyor. Emekçi gençliği bu yöne kanalize etmek depolitizasyona açılan kapılardan biridir. Top peşinde koşan
gençlik içinde, istisna da olsa yükselme şansına sahip olmak isteyenler, kendi sorunlarından giderek uzaklaşmakta ve futbolu her şeyin önüne geçirebilmektedirler.

12 Eylül'den sonra bu konuda da faşizmin epey yol aldığını söyleyebiliriz. Futbolun ortaya çıkardığı bir başka sonuç da depolitizasyonu körüklemektir. 24 Ocak kararları ve 12 Eylül'den sonra köşeyi dönme, kısa yoldan zengin olma hayalleri öylesine işlendi ki, kitleler şans oyunlarına yönelirken, aynı zamanda yakın bir futbol izleyicisi olup çıktılar. Spor toto ve lotodan zengin olmayı hayal eden milyonlarca insan, maça gitsin gitmesin, TV'den
izlesin izlemesin, futbol hastalığına yakalandı. Değil takımları bilmemek, kimin nerede oynayıp, oynamayacağını öğrenmeye başladılar. Spor toto ve loto kuponu doldurmada, tahmin yapmada iyice uzmanlaştılar. Kahvehane ve meyhane köşeleri spor toto ve loto dolduran insanlarla doldu. Futbolun depolitizasyon anaforu onları da içine çekti.
... İşte futbolun çok yönlü kitle depolitizasyonu sağlayacak şekilde kullanılmasının sonuçları bunlardır. Bugün ülkemizde futbol yediden yetmişe bir hastalık halini almıştır. Ve bunun sürmesi için her şey yapılmaktadır. Böyle köklü ve kalıcı bir statünün giderek yerleşmesi, sınıf mücadelesi yönünde şimdiye kadar ettiğinden çok daha fazla engel teşkil edecektir.

Solun Pragmatizmi Futbolculuk Statüsünün Kırılmasına Engel Oluyor!

Son dönemlerde futbola özel önem verilerek, taşıma suyla elde edilen geçici başarılar abartılıyor. Kitlelerin futbola eğiliminin yaygınlığı ve futboldaki kıpırdanışlar, futbolun depolitizasyona hizrnet etmesi çabalarını bir kenara bırakmayı, futbolda atılım yapıldığını savunmayı getiriyor. Pragmatik tutumlar sergileniyor. Dejenerasyon, lümpenleşme ve depolitizasyon görmezden gelinerek kitlelerin nabzına göre şerbet veriliyor. Ne olursa olsun, soldan da olsa, bu tür yaklaşımlar kitlelere ters düşmemek adına objektif olarak egemen
sınıfların politikasına destek veriyor. Tehlikeli olan, solda gözüken ve demokrat olma iddiası taşıyan gazete ve dergilerde, futbolun depolitizasyona hizmet etmediğinin kanıtlanmaya çalışılmasıdır. Bu konuda daha da ileri gidilerek İspanya, Portekiz'in faşizm deneylerinde futbolun depolitizasyon aracı olarak kullanılmadığının dahi savunulmasıdır.

Futbola, "ulusal" bir spor olarak depolitizasyondaki etkin rolü unutulup sahip çıkılıyor. Ulusal bilinçle uluslararası futbol karşılaşmalarındaki taraftarlık özdeşleştiriyor. Bu sol adına bir bilinç çarpıtmadır. Bugün uluslar arası platformda Türkiye'yi temsil eden bir "ekonomik heyet"i desteklemek arasında özde bir fark yoktur. Ama bu platformlarda oligarşi hiçbir zaman ulusal davranmamış, ulusal onuru pazarlamıştir. Bu bilinç çarpıklığını Marksist-Leninistler sol adına kabul edemez. Solda en hafifinden son zamanlardaki bu gelişmelere karşı bir vurdumduymazlık, gözyumma gözleniyor. Giderek kangrenleşen ve kitleleri yozlaştıran, çürüten ve sınıf mücadelesinden uzaklaştıran bu toplumsal olguya radikal bir
tutum takınmak görevi unutuluyor. Tam anlamıyla bekle-gör politikası izleniyor. Futbolun toplumun bütün kesimlerinde devletin ve tekellerin özendirmesiyle olağanüstü yaygınlaşması, kitlelerin futbolun cazibesine kapılması karşısında, ister istemez sol da bundan etkileniyor.


Kararlı bir şekilde futbolun toplumumuzda yarattığı bu gerici statüyle radikal tarzda mücadeleye girişilmemesi, bu statünün dışına çıkılmamasını da beraberinde getiriyor. "Hayır
biz bu statüyü yadsıyoruz." denilse de, bugün sol, objektif olarak bu statüye çakılıp kalmıştır ve kitlelerden çok farklı bir tutum içinde değildir. Sorun lafta keskin olmak, statüleri reddetmek değildir. Bunu pratikte, yaşamımızda kanıtlayamadıkça, sözümüzle, özümüzle ve pratiğimizle teorimiz bütünlük sağlamadıkça, bunların hiçbir inandırıcılığı yoktur. Bu bize "imamın dediğini yap, yaptığını yapma" özdeyişini anımsatıyor. Sorun ideolojik tartışmaya geldi mi, futbol konusunda atıp tutanlar, futbolun kitleleri nasıl depolitize ettiğini bilimsel
olarak açıklamaya kalkışanlar, TV'de hiçbir maçı kaçırmıyorlar! Stadlara gidip kitleden biri gibi tepkilerini ortaya koyanları da yok değil.

Daha kötüsü,fanatik bir taraftar gibi davrananlar biie var. Birçok toplumsal olaydan daha fazla
tuttuğu takımın yenilgisine üzülen, devrimci kıpırdanışlardan daha çok maçlardan heyecan ve coşku duyanlar var. Futbol tartışmaları TV'den ve basından etkilenerek solda da günlük tartışmaların bir parçası olmuştur. İtirazları ve tepkileri duyar gibi oluyoruz: "Yanlış tanımlanıyor, öyle değil, sorun abartılıyor!" Kimseyi aldatmaya gerek yok. Her şey ortada, gözler önünde... Bugün futbolculuk statüsüne çakılıp kalmak ve bu anlamda düzenin politikalarına karşı alternatif koyamamak veya en hafifinden bunu küçümsemek solda nesnel bir olgudur. Sol futbolun depolitizasyon çemberini kırabilmiş, "futbolculuğa" ve depolitizasyona cephe alabilmiş değildir. Futbolculuğa depolitizasyonla bağlantısı içinde tavır almadan, bu statüyle bağlar kopartılıp atılmadan, yeni, sosyalist insan yaratılamaz. Bu noktada kalındıktan sonra, kitleden ne farkımız olduğu her zaman sorulacaktır, sorulmaktadır. Biz iktidarı almak ve kökten değiştirmek, yeni ve sömürüsüz, kitlelerin özgürce tüm yaratıcılıklarını geliştirecekleri bir düzen kurmak istiyoruz. Kitleleri bilinçlendirmek,
örgütlendirmek ve kendi sorunlarına kendilerinin sahip çıkmasını ve haklarını söke söke alma yollarını öğrenmelerini istiyoruz.

İşçi ve emekçi kitleleri düzenin tüm statülerinden çıkarmak ve yeni insanlar olarak eğitmek istiyoruz. Ama önce, bunu başarabilmek için kendimizi eğitmeli, bu statülerden kendimiz sıyrılmalıyız. Bu başarılmadan diğerinin başarılacağını söylemek kendimizi aldatmak olacaktır. Bu konuda kendimizi de sorgulamalıyız. Devrimci Sol Güçler olarak futbolun
üzerimizde etkisi yoktur diyebilir miyiz? Buna olumlu cevap vermek zor. Bizim saflarımızda da "futbolculuk" yaşama hakkı bulabiliyor. Yanlış anlaşılmasın, spor kimliği içerisinde futbolu yadsımıyoruz'. Spor olarak insanın fiziki özelliklerini geliştirme, insanı güçlendirme, moral değerlerine güç katma anlamında futbolun da olumlu işlevleri olduğu bir gerçektir.
"Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur." özdeyişimizde olduğu gibi ya da Lenin'in ifadesiyle "sıhhatli bir vücutta sıhhatli bir ruh" yaratmak da hedeflerimizin içindeyse -ki kuşkusuz öyledir-, bu sözler spora vermemiz gereken önemi göstermektedir. Biz gelecekte sağlıklı, güçlü, rnorali yüksek, dimağı dinç, yaratıcı, kendine güvenli, atak ve cesur kuşaklar yetiştirmek istiyoruz.

Bunun bir ayağını ise kolektif ve bireysel spor faaliyeti oluşturuyor. Bugünden bunun adımlarını atabilmeli, insanlara perspektif sunabilmeliyiz. Fakat spor faaliyeti de bugün diğer tüm yan uğraşlarımız gibi, temel siyasi faaliyetimizin bütünleyici ve geliştirici bir parçası olarak kavranmalıdır. Siyasi faaliyetimizi geliştirmede bugün bir unsur olarak, olabildiği ölçüde bu türden spor faaliyetlerini belli bir disiplin içinde kendimiz organize edebilmeliyiz.
Diğer yandan görsel olarak sporun estetik yanı da teknik, taktik, fizik ve kondüsyona dayalı bir amatör ruhla oynanan bir futbol maçının, seyredene bir spor dalı olarak haz verdiğini reddedemeyiz.

Biz başından beri anlattığımız gibi, futbolun insanı sportif işlevinden soyup, gerek müsabaka olarak, gerekse de seyreden insanların duygu ve düşüncelerini olumsuz yönde etkileyerek
yozlaştırmasına, çürümeye, depolitizasyona hizmet etmesine, kitleleri devrimci mücadeleye katmaktan ya da tam anlamıyla kendilerini vermekten alıkoymasına karşı çıkıyoruz.
Yalnız saflarımızda da futbola eğilimin var olduğu bir gerçektir. Bizim insanlarımız
futbolun getirildiği noktayı düşünce alanında çözümleyebiliyor. Fakat pratikte futbola bu işlevleriyle tavır alması ve mahkum edebilmesi, bugün  için tam anlamıyla gerçekleşebilmiş değildir. Taraftar gibi davranma, maçların heyecanına kapılarak zaman öldürme, TV'de futbol programlarını kaçırmama gibi yer yer rastlanılan davranışlar, bizim de "futbolculuk" statüsünden etkilendiğimizi gösteriyor. Geçmişte edindiğimiz futbola ilgi, yoğun futbol propagandasıyla körükleniyor, bir yerde dışa vuruyor. Bu sökülüp atılmalıdır.

Bu konuda örnek olacaksak, toplumun diğer bütün kesimleriyle kendimizi karşılaştıracaksak, şöyle demenin fazla bir değeri yoktur: "Biz Marksist-Leninistler, devrimciler futbolun depolitize etme işlevini görüyor, bundan fazla etkilenmiyoruz!" Bizim tutumumuz kesin, açık ve inandırıcı olmak zorundadır. Sorun nicel farkla ifade edilerek çözülmüyor. Biz farklıyız ama temelden nitelik olarak farklıyız. Bizim "futbolculuk"la, bu işlevle hiçbir bağlantımız olamaz, olmamalıdır. Olmaması için mücadele etmeliyiz. Kitlelerin depolitizasyonuna,
"futbolculuk" statüsünde çakılıp kalarak objektif olarak destek vermemiz düşünülemez.

Biz açıktan ve hiçbir pragmatizme kapılmadan, futbolun kendi üzerimizdeki olumsuz etkisiyle de mücadele ederek "futbolculuk"la açıktan hesaplaşmaya girmeliyiz. Bu statüyü öncelikle kendi saflarımızdan söküp atmak ve kitleleri bu yöndeki çürüme ve bataktan çekip çıkarmak için cepheden ideolojik bir mücadeleye girişmeliyiz. Hedefimiz iktidarı almak ve yeni bir düzen kurmaksa, düzenin tüm statüleri ve kurumlarıyla olduğu gibi, "futbolculuk"la da bu anlamda mücadeleyi başarmalıyız, başarmak zorundayız.

(*) ispanya ve Portekiz'de ülkemizdeki arabeske benzer bir müzik türü.

(**) Şenlik, karnaval, bayram gibi kitlesel eğlenceler ispanya ve Portekiz'de bu
adla anılıyor.

(***) 1982 Anayasa oylaması öncesi Evren'in Taksim'de yaptığı mitingdeki konuşmadan.

(****) 1988'de Özal'ın Naim Süleymanoğlu'nun Seul Olimpiyatları'na katılma hakkını
Bulgaristan'dan "satın alması" ve Naim'i hanedana manevi evlat olarak dahil
etmesi, ANAP'ın ve Özal'ın pragmatistlikte Latin Amerika diktatörlerinden hiç
de aşağı kalmadığını gösteriyor. Aslında bu tavır ANAP iktidarının sporun her
çeşidine ama özellikle futbola özel bir önem vereceğinin ipuçlarını veriyordu.

Mayıs 1989, Sayı: 24

25 Ağustos 2012 Cumartesi

SOSYALİST İNSAN KAPİTALİST HAYATTA BAŞARILI OLAMAYACAĞI İÇİN Mİ SOSYALİST OLUR?

SOSYALİST İNSAN KAPİTALİST HAYATTA BAŞARILI OLAMAYACAĞI İÇİN Mİ SOSYALİST OLUR? Kapitalizm, tarihinden bugüne hep aynı yaygarayı yapmıştır.İnsanlar çalışırsa başarılı olur çalışan adamı sistem ödüllendirir.Bu sistemin kurallarından biridir diye yırtar kendini.Gerçeği gizlemek pahasına olsa bile.Realiteye baktığımızda çalışan insan, çalmadıkça çırpmadıkça hep daha çok batmış, çalan, çırpan, ikiyüzlü davranan kuyu kazan ise hep zengin olmuştur. Hatta insanları o kadar soymuşlardır ki “”çok kutsal özel mülkiyet hakkı” toplumun 10’da 9’u için hayal olmuştur.İnsanları mülksüzleştirmenin en iyi örneğini bu sistem göstermiştir. Mülksüzleştirilen kesimler haklı olarak isyan ettiğinde kapitalizmin paçaları tutuşmuş ve dezenformasyon çalışmalarına hız vermiştir örnek olarak “ kapitalizme isyan edenler,çalışmalarını kapitalizme uyduramadıkları için başarısız olmuşlar bu onların potansiyelsizliklerinden gelmekte ve bu yüzden bu insanlar kolay yolu seçip isyan etmektedir. Halbuki bu sistemde çalışan herkez başarıya ulaşabilir!”.Böylece kapitalizm manevra yaparak şuçu kendinden yabancılaştırarak işlediği bütün günahlarından kendini arındırmaya kalkmıştır. Burjuva ideologları bu tezleriyle bile bile yalan söylemektedirler.Bir insan potansiyelsiz olsa, gerçek anlamda başarısız biri olsa o kişi güçlünün arkasına yapışır, kaypak olur,fırıldak olur, bütün değerleri satılık bir insan olur.güçlü bir grup,güçsüz bir kişi veya grubu eziyorsa başarısız insan neden ezildiğini sorgulamadan kim güçlüyse o grubun arkasına takılır,ezlien gruba karşı barbarlığın en üst aşamasını gösterir.O grubu ezmek ve ezenlerin gözüne girmek için elinden ne geliyorsa yapar.Bunu yapmasının nedeni toplumsal statü elde etmek içindir.Bu tip insanlar hem linç olaylarında, hemde patrona yaranmak isteyen şeflerde ya da müdürlerde ve diğer benzer örneklerde görülebilir. Kapitalizmin istediği budur çünkü kapitalizmde gerçek başarı aslında başarısızlıktır.Kapitalizm insanların başarısızlıklarından güç alır ve herkesi başarısız yapmak için bütün silahlarıyla uğraşır.Bir sosyalist ise bunun tam tersidir.Mevcut olduğu durumda ezen burjuvaziden ve tarihsel olarak ezen bütün sömürücü sınıfların karşısındadır.Sosyalist günümüzde ve geçmişte ezilen sınıfların yanında olmuş kapitalizm koşullarında proletaryanın çıkmasıyla en fazla sosyalist bu kesimden çıkıp dayanılan temel sınıf proletarya olmuştur.Çünkü günümüzde en zor şartlarda yaşayan,en çok ezilen,sisteme başkaldırma potansiyeli en fazla olan sınıf odur. Müttefikleri öbür ezilen sınıflardır.Burjuvazi tarafından kandırılma ihtimaline rağmen, kendi çıkarlarının bireysel değil sınıfsal mücadelede olduğunu en başta kavrama yeteneğine sahip sınıf odur.Kavrama yeteneğinden dolayı düşünme yeteneği gelişmiştir. Sosyalistin kafasında her zaman şu düşünce vardır “ben burjuvazinin kuyruğuna takılmadan ona uşaklık etmek yerine kendi kurtuluşumu nasıl sağlarım, bu düzeni nasıl yıkarım?” diye düşünür.Bundan dolayı ona göre ürünler verir ona göre hareket eder.Teorisini,sanat anlayışını,edebiyatını, mücadale biçimini ve diğer gerekli unsurları proletaryanın sınıf çıkarının yararına kullanır.Orta yolculuk yapmaz proletarya diktatörlüğü için çaba harcar.Yaşadığı sistemin adının cumhuriyet ya da kraliyet olması onun için önemli değildir. Hepsi son noktada burjuva diktatörlüğünün birer parçasıdır. Bu yüzden saf demokrasi saf özgürlük anlayışlarının onun boğazlanması için demokrasi ve özgürlük olduğunu bilir.Kapitalizmin adaletli gelir dağılımı safsatasının burjuva diktatörlüğün yıkmına karşı işçiye verilen bir rüşvet olduğunun farkındadır. Bu yüzden burjuvazi ile uzlaşmazdır sekterdir.Burjuva düşüncesinde biri ise kendini kurtarmak için burjuvaziye yalakalık yapar. Bütün ürünlerini köşeyi dönmek için yapar.(zengin biri için keyiften sanat icra ettiği zamanlar istisnadır ama özü aynıdır burjuvazinin yararınadır. onun devamı için çaba sarf eder) yeri gelir kibar ve nazik olurlar,yeri gelir altındaki elamanı ezerler,yeri gelir o pis sanatlarını icra ederler,yeri gelir aydın olurlar, yeri gelir başkasını linç ederler.Linç konusunda parası olup olmaması önemli değildir bazen sistemin yoz sanatçıları bile “vatanperver” görünmek, burjuvazi ve toplumun gerici unsurları tarafından benimsenmek ve daha çok para kazanmak için linçe başvururlar. Bütün kibarlıkları gider içlerindeki gerçeklik yani hayvanlık ortaya salınıverir tıpkı Ahmet Kaya’ya ödül gecesinde saldıran o “kibarcıklar” gibi. En ilginci ise zaman değiştiğinde onlar kaypaklıklarını göstererek bir anda günah çıkarırlar ve özür dilerler.Sanatçı bu anda sazan avlayan bir balıkçıyla aynı yerdedir toplumdaki sazanları avlayıp geliri için hammadde temin eder.Çünkü herşey para içindir. paranın efendisi burjuvazi olduğu için bu tip insanlar için “herşey burjuvazi içindir”.Bu insanlar sığdır, boştur yaratıcı değildir.Burjuvaziye yaranıp insanların sömürülmesine karşı çıkmayıp bu sömürü düzeninin devamı için kendi sığlıklarında derinlik arayan insanlardır,devekuşlarıdırlar, manipulatördürler.Sosyalist ise zor olanı seçmiştir kapitalizme yaranmak yerine onun adaletsizliğini sorgular teorilerini,sanatını, mücadele biçimini asalaklara yaranmak için değil, asalaklığı yok etmek için çabalar.Teorisi ve sanatı onun zırhıdır onu burjuvaziden korur, bütün burjuva dezenformasyon ve propagandasına rağmen direnir.Kolay yolu değil onurlu ve zor yolu seçmiştir çok hırslıdır kolay olmayan yolu başarmaya çalışır.Hiç potansiyeli olamayan insan bu kadar zor yolu seçer mi? Ne kadar büyük bir başarma istediğidir bu böyle hangi burjuva şakşakçısı bu kadar büyük bir risk alır? Artık gün gibi açıktır hiçbir potansiyelsiz adam bu işe girişemez. Başarısız ve potansiyelsiz adam burjuva ideolojisine sahip biri olarak hayatına devam eder. Başarılı adam ve başarma potansiyeli olan adam ise sosyalist olur.Hareketlerin başarılı olduğu durumlarda güce tapan insanları yanına çeker ama bu güce tapıcılara asla sosyalist denemez.Teorisi ona bazen tarihin çarklarının geri sarılabileceğini söyler

“Daha kaba bir halk tarafından her fetih,açıkça ekonomik gelişmeyi sarsar ve birçok üretici gücü ortadan kaldırır.Ama sürekli fetih olaylarının büyük bir çoğunluğunda, daha kaba fatih,fetihten çıktığı biçimiyle, daha yüksek “ekonomik durum”a uymaya zorlanır.” (Engels,Anti Dühring,sayfa:272,sol yayınları).

Günümüzde kapitalizm sosyalizmi fethetmiştir fakat kapitalizme göre daha yüksek bir biçim olan, sosyalizm, kapitalizmi kendisine uymaya zorlayacak ve çıkan çatışmada kapitalizmi yok edecektir.Bir sosyalistin gücü teorisine inancından gelir.Bir sosyalist asla zaferden şüphe etmez kendi yaşadığı zamanda sosyalizmin kurulacağını göremese bile çocuklarının sosyalizmi görme ve bu sistemde rahat yaşama imkanından dolayı sosyalizme katkı sağlayacak her alanda çalışır ve katkı sağlar. Sonuç olarak sosyalist kapitaliste göre daha ileri görüşlü,daha fedakar ve daha başarılıdır.Başarısı mücadeleye duyduğu inançla doğru orantılıdır.her sabah şöyle uyanır “Bugün devrime 1 gün daha yaklaştık.”

26 Temmuz 2012 Perşembe

KAPİTALİZMİ RESTORE ETMEKTEN SORUMLU MELEKLER:TROÇKİ VE HEMPALARI


KAPİTALİZMİ RESTORE ETMEKTEN SORUMLU MELEKLER:TROÇKİ VE HEMPALARI

 Bugünde sol gruplarda egemen olan ve neredeyse her sol örgüt tarafından kullanılan bir kavramın tarihte nasıl sorunlara yol açtığından bahsedeceğim. Bu kavram çok pozitif bir şeymiş gibi görünen‘demokrasi’dir.Demokrasi kavramının nasıl çarptırıldığını,nasıl halka karşı kullanıldığını,nasıl gerici amaçlara hizmet ettiğini aşağıda açıklamış olacağım. Bu konuyu Lenin’in, Troçkiye karşı yöneltmiş olduğu eleştirilerle açıklığa kavuşturacağım. Lenin,Troçkinin savunduğu sendikaların yönetime katılması  ve idari merkezlere zorunlu atama yapması gerektiği görüşünü şiddetle eleştirip bunun bir kafa karışıklığına yol açtığını şöyle belirtmiştir:

“Proletarya diktatörlüğü ise, bütün proletaryayı kapsayan bir örgüt tarafından gerçekleştirilemez, çünkü sadece bizde, en geri kapitalist ülkelerden birinde değil, aynı zamanda tüm diğer kapitalist ülkelerde de proletarya hâlâ öyle dağınık, öyle ezilmiş, (tek tek ülkelerdeki emperyalizm tarafından) yer yer öylesine bozulmuştur ki, bütün proletaryayı kapsayan bir örgüt, proletaryanın diktatörlüğünü doğrudan gerçekleştiremez. Diktatörlüğü ancak sınıfın devrimci enerjisini içine almış öncü gerçekleştirebilir. Böylece bir dizi çarka benzeyen bir şey ortaya çıkar. Proletarya diktatörlüğünün esas temelinin, kapitalizmden komünizme geçişin en derin özünün mekanizması da böyledir. Daha buradan,Troçki yoldaş birinci tezde, “ideolojik karmaşa”ya işaret ederek, özellikle ve öncelikle sendikaların krizinden söz ettiğinde,ilkesel açıdan temel bir yanlış olduğunu görmemiz yeterlidir.
 Bir krizden söz edilmek isteniyorsa, bu ancak politik durumun tahlilinden sonra yapılabilir.“İdeolojik karmaşa” aslında Troçki’de vardır, çünkü o kapitalizmden komünizme geçiş bakış açısından sendikaların rolü temel sorununda, burada basit bir sistemin olamayacağını, birçok çarklıdan oluşan karmaşık bir sistemin söz konusu olduğunu, çünkü proletarya diktatörlüğünün bütün olarak örgütlenmiş proletarya tarafından gerçekleştirilemeyeceğini dikkate almamış, gözden kaçırmıştır. Diktatörlük, öncüden ileri sınıfın kitlesine ve ondan emekçiler kitlesine bazı “transmisyonlar” olmadan gerçekleşemez“ (Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,sendikalar,mevcut durum ve troçki yoldaşın yanlışları,agora yayınları,sayfa:62).

Peki o zaman sendikalar bir yönetim organı değilse nedir? Lenin bu konuyu şöyle açıklamaktadır:

“Buraya kadar söylenenlerden proletarya diktatörlüğünün hayata geçirilmesinde sendikaların rolünün son derece önemli olduğu anlaşılmaktadır. Fakat bu nasıl bir roldür? Temel teorik sorunlardan biri olan bu sorunun müzakere edilmesine geçerken bunun son derece özel bir rol olduğu sonucuna varıyorum. Sanayi işçilerinin tümünü kapsayan ve onları örgütlenmeye çeken sendikalar, bir yandan egemen, iktidarı kullanan, yöneten sınıfın, diktatörlüğü gerçekleştiren sınıfın, devlet zorunu uygulayan sınıfın örgütüdür. Fakat sendikalar bir devlet örgütü, bir zor örgütü değil, eğitici bir örgüt, saflara kazandıran, eğitim örgütüdür; bir okul, bir yönetim okulu, ekonomi yönetiminin bir okulu, bir komünizm okuludur“( Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,sendikalar,mevcut durum ve troçki yoldaşın yanlışları, agora yayınları,sayfa:60).

Görüldüğü gibi sendikalar ileride partiye adam kazandıracak bir eğitim yuvasıdır ve eğitimi bitmemiş birinin yönetimde söz sahibi olması demek ülkenin felaketlere süreklenmesi hatta ülkenin yıkılmasına yol açabilecek sonuçlara neden olabilecek hatalar yapabilme ihtimalinin daha fazla olması demektir.İşte troçkinin ali cengiz oyununun sebebi burada açığa çıkmıştır.Sonunda ortaya arabulucu olarak buharin çıkmıştır yalnız buharin ara bulucu değil bizzat sendikalizmin çıkarlarını savunmak için böyle sahte bir rol değişikliğine gittiğini Lenin söyle dile getirmektedir.
“Tampon” grubunun başını çeken Buharin yoldaş, Preobrajenski ve Serebryakov’la birlikte MK’daki tehlikeli bölünmeyi görünce, bir tampon oluşturmaya koyuldu, bu tamponu karakterize etmek için parlamenter bir ifade bulmakta zorlandığım türden bir tampon. Buharin yoldaş gibi karikatür çizebilseydim, Buharin yoldaşı şöyle çizerdim: Elindeki bir bidon dolusu benzini ateşe döken bir adam; altına da şöyle yazardım: “Tampon benzini”. Buharin yoldaş bir şeyler yapmak istiyordu; bunun çok dürüstçe ve çok “tamponca” bir istek olduğuna, kuşku yok.Fakat bir tampon yaratabildiği söylenemez,bunun tersine siyasal durumu gözden kaçırdığını ve üstelik bazı teorik yanlışlar yaptığını söylemek daha doğru olur”( Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,
sendikalar,mevcut durum ve troçki yoldaşın yanlışları, agora yayınları,sayfa:81).

Konuyu daha iyi açıklamak için konuyla ilgili bir alıntı daha yaparak,teorik yanlışlarının kaynağını ve sendikalizme geçişinin nedenini tam olarak açıklayalım:

“üretim demokrasisi’ gibi teorik açıdan yanlış, kafa karışıklığından başka bir şey içermeyen şiarları mümkün olduğunca az seçin.”Gerek Troçki, gerekse de Buharin, ikisi de bu kavramı teorik olarak net biçimde düşünmemiş ve dili diline dolanmışlardır. “Üretim demokrasisi” onların etkilendiği düşünce halkasına kesinlikle ait olmayan düşüncelere yol açıyor. Onlar üretimi öne çıkarmak, dikkatleri üretim üzerinde yoğunlaştırmak istiyorlardı. Herhangi bir şeyi bir makalede, bir konuşmada vurgulamak bir şeydir; fakat bu teze dönüştürülür ve Parti seçim yap­mak durumunda bırakılırsa şunu söylerim: Buna karşı çıkın, çünkü bu kafa karışıklığıdır. Üretim vazgeçilmezdir,demokrasi ise vazgeçilmez değildir.Üretim demokrasisi tamamen yanlış fikirler üretiyor.üretimde tek adam yönetimi daha yakın bir zaman önce savunuluyordu.meseleleri bulamaca çevirip,insanların kafasını karıştırmamamız gerekiyor:Ne zaman demokrasi,ne zaman tek adam yönetimi,ne zaman diktatörlük istediğimizi insanlar nasıl bilecekler? Ama diktatörlükten de asla vazgeçilmemelidir” (Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,sendikalar,mevcut durum ve troçki yoldaşın yanlışları,agora yayınları sayfa:69).

görüldüğü gibi Buharin,troçki ile kitlelerin kafasını karıştırmakta ve kitleleri provake etmekte yol arkadaşlığı yapmakta hem de İç savaşın mevcut olduğu koşullarda bu yapılan kelimenin tam anlamıyla hizipçiliktir.İşin daha kötüsü hizipçiler ittifak kurarak RKP’sinden istediklerini elde etmeyi de başarmışlardır Lenin hizipçiliğin geçmişini ve RKP’si kararına isyanını şöyle dile getiriyor:

“RKP programı şöyle der: Sendikalar nihayetinde tek bir ekonomik birim olarak bütün ülke ekonomisinin bütün yönetimini fiilen kendi elinde temerküz etmelidir Ve RKP programının sonraki cümleleri "merkezi devlet idaresi" ile "geniş emekçi kitleler" arasındaki  "bağ"dan, "sendikaların ekonominin yönetimine katılımından sözeder.”Eğer sendikalar, yani partisiz işçilerin onda dokuzu sanayi yönetimini atarsa ("zorunlu adaylık") Partiye ne gerek var? ( Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,parti krizi, agora yayınları,sayfa:94).

“Tersine, hizip mücadelelerinin kendi nesnel bir mantığı vardır ve bu mantığın, yanlışlarında diretmeleri durumunda, en iyi unsurları bile ilkesiz demogojiden pek bir farkı kalmayan bir duruma sürüklemesi kaçınılmazdır.Bütün hizip mücadeleleri tarihinin bize öğrettiği ders budur(örneğin,Vperyodcularla  menşeviklerin bolşeviklere karşı ittifakı).İşte bu sebeple anlaşmazlıklar yalnız soyut düzlemde değil, aynı zamanda mücadelenin çeşitli aşamalarındaki somut gelişmeleri ve değişimleri bakımından da incelemek zorundayız. Bu gelişim 17 ocak tartışmasında özetlendi.Artık ne ‘baştan aşağı değiştirme’ ne de yeni üretim görevleri savunulabilir(çünkü işe yarar mantıklı fikirlerin hepsi Rudzurak’ın tezlerinde cisimlenmiştir).Dolayısıyla geriye tek bir seçenek kalıyor:Yanlışı kabul etmek,düzeltmek ve RKP tarihinin bu sayfasını kapatmak için gereken (Lassalle verdiği adla) ‘fiziki zihin gücünü’ (ve güçlü karakteri) bulmak, ya da bunu yapmak yerine,kim olup olmadıklarına bakmadan mevcut müttefiklerine sarılıp kalmak ve ilkeleri tümden ‘göz ardı etmek’. Geriye bir tek,gına getirecek derecede ‘demokrasi’ yandaşları kalıyor işte Buharin de onlara ve sendikalizme yanaşıyor.
Biz ‘demokratik’ İşçi Muhalefeti’nde sağlıklı olan bütün öğeleri yavaş yavaş özümserken,Buharin sağlıksız olan öğelere sarılmak zorundadır.17 Ocak’ta önde gelen Tsektrancı ya da Troçkicilerden biri olan Bumanji yoldaş,Buharin’in sendikalist önerilerini kabul etmeye hazır olduğunu söyledi. ( Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,parti krizi, agora yayınları,sayfa:95-96). Bu karar uygulanırsa ne olur?

 Hizipçilerin bu kararı uygulanırsa demokrasinin son aşamasına varılmış mı olur ? yoksa proletarya diktatörlüğü için bir felakete mi sebep olur ? işte Lenin’in neden sendikaların yönetime katılamayacağını ve katılırsa nasıl felaketlere yol açabileceğini çok açık bir şekilde koyduğu durum tespiti:

“Her işçi, devletin nasıl yönetileceğini biliyor mu? Pratik alanda çalışma yürüten insanlar bunun doğru olmadığını,milyonlarca örgütlü işçinin bizim her zaman sendikalarla ilgili söylediğimiz şeyleri,yani sendikaların bir komünizm ve yönetim okulu olduğunu bugün yaşayarak öğrendiğini biliyorlar. Bu okula birkaç yıl devam ettikleri takdirde.yönetmeyi öğrenmiş olacaklar,ama süreç yavaş ilerliyor.Daha herkesi okuryazar hale getirmeyi bile başaramadık.Köylülerle temas halinde olan işçilerin proleter olmayan sloganlara açık olduklarını biliyoruz.Bugüne kadar kaç işçi devlet yönetimi kademesinde yer aldı? Bütün Rusya’da taş çatlasın birkaç bin.Eğer partinin değil de sendikaların adayları belirlemesi ve yönetmesin söylersek,bu söz kulağa çok demokratik gelebilir ve birkaç oy toplamanıza yardımcı olabilir, ama bu durum çok uzun sürmez.Proletarya diktatörlüğünün sonu gelince görürsünüz”( Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,ikinci tüm rusya madenciler kongresi , agora yayınları,sayfa:109-110).

Açık bir şekilde belirtilmiştir ki eğer bu karar uygulanırsa proletarya diktatörlüğünün sonu olacaktır .Bu arada Lenin,kraliyet istiyordu yanılgısına düşmemek için şunu açıklamakta fayda var Lenin kraliyetin sosyalizm için sıkıntı olmadığını ancak somut reel durumda bu tartışmanın bir manası olmadığını bu gün için böyle ihtiyacın olmadığını ancak bunu teorik olarak reddetmenin de hatalı olduğunu şöyle dile getirmektedir:

“Dördüncü husus, ‘üretim demokrasisi’ tabirinin yanlış yoruma açık olmasıdır.Diktatörlüğün ve bireysel otoritenin reddi olarak yorumlanabilir.Olağan demokrasinin askıya alınması ya da ondan kaçınmanın bir bahanesi olarak yorumlanabilir.İki yorum da zararlıdır ve uzun,özel değerlendirmeler yapmadan bundan sakınmak mümkün değildir”.( Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,bir kez daha sendikalar,mevcut durum ve troçki ve buharin yoldaşın yanlışları, agora yayınları,sayfa:125)

Konumuza dönecek olursak troçkistler bu üretim demokrasisi ve üretim atmosferi tezlerini neden savunuyorlar cevap basit:bürokratizme karşı mücadele.bakalım Lenin bu bürokratizm mücadelesi şiarını nasıl değerlendirmiştir:

“Troçki’nin dediği gibi Lenin değil “dikkat! Yeni bir hastalık var” diyen partiymiş.Preobrajinski bu sorunu Temmuz’da gündeme getirdi; Ağustos’ta Zinovyev’in mektubu çıkageldi;Eylül’de Parti Konferansı oldu ve Aralık’ta Sovyetler Kongresi’nde bürokratik uygulamalar üzerine uzun bir rapor okundu.Hastalık burada.1919 Programımızda bürokratik uygulamalar olduğunu yazmıştık.Şimdi çıkıp “bürokratik uygulamalara son” diyen biri,her kim olursa olsun,demagogdur.Biri size “bürokratik uygulamalar son verin” çağırısında bulunuyorsa,bu bir demagojidir.Saçmalık daha uzun yıllar bürokrasinin kötülüklerine karşı savaşacağız ve bu başka türlü düşünen birinin yaptığı demagojiden ve aldatmadan başka bir şey değildir”( Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,ikinci tüm rusya madenciler kongresi ,agora yayınları,sayfa:117).

Bu kadar da değil Lenin bu kişileri yukarda belirttiğimiz gibi proletarya diktatörlüğünü felakete sürüklemekle,hizipçilik yapmakla,kitleler arasında huzursuzluk çıkarıp kitleleri galeyana getirmekle suçlamıştı.Şimdi bunların kimliklerini düşürmek şart olmuştur bakalım Lenin bu kişilerin ne olduğunu nasıl açıklıyor ve yaptıkları şeylerin kime hizmet ettiğini nasıl belirtiyor:

“Sonuç: Troçki ve Buharin’in tezleri bir dizi teorik hata, bir dizi ilkesel yanlışlık içeriyor. Siyasi olarak, meseleye tüm yaklaşım tarzı tam bir densizliktir. Troçki yoldaşın “tez”leri politik olarak zararlıdır. Onun politikası son tahlilde sendikaları bürokratikçe hırpalama politikasıdır.” ( Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete, sendikalar,mevcut durum ve troçki yoldaşın yanlışları, agora yayınları,sayfa:84)

“Hiç kuşkusuz partideki hastalığı fırsat bilerek kapitalist müttefik güçler yeni bir saldırıya, Sosyalist-Devrimciler de komplolara ve isyanlara girişmeye çalışacaklardır”(Lenin,Kronstadt’tan parti içi muhalefete,parti krizi, agora yayınları,sayfa:98)

görüldüğü gibi gerçek bürokratlar aslında bürokratizmle mücadale şiarını açanlardır ve yaptıkları iş:proletarya diktatörlüğünü yıkmak ve emperyalistlere hizmet etmek için çaba sarf etmektir bunun içinde ‘demokrasi’ şiarını kullanmaktadırlar.Kulağa hoş gelen her şiarın peşinden gitmeyelim yoldaşlar yoksa sonu felaketle sonuçlanacaktır bu yüzden eğer devrimcik yapacaksak şu sözler aklımızın bir köşesinde bulunsun “devrimci teori olmadan devrimci hareket olmaz” bu sözün doğruluğu bu yazıdan elde edilecek anlamla daha da somutlaşıp anlaşılır hale gelmektedir. Yazımın en sonunda hepinizin aklında olan şu soruya cevap vereceğim” o zaman Troçki ve hempaları neden tasfiye edilmediler?” işte bu soruya Lenin,Molotov’a yazdığı mektuplarda açıklık getirmiştir:

“Parti’ye yeni üyeler alırken adaylık süresinin uzatılmasını son derece önemli görüyorum.Zinovvyev’de bu süre işçiler için altı ay,diğerleri için bir yıl olarak saptanmıştır...Ben zinovyev tarafından önerilen kısa süreleri değiştirmeden kabul etmeyi son derece tehlikeli buluyorum.hiç kuşku yok ki bizde büyük sanayi anlamında
en ufak ciddi eğitimden geçmemiş insanlar sürekli işçi olarak nitelenmektedir.Çoğu zaman,tesadüfen ya da kısa süre için işçi durumuna gelmiş katıksız küçük burjuvalar işçi kategorisine giriyorlar”(Lenin,seçme eserler cilt:9,inter yayınları, sayfa:351-252).

Lenin açık bir şekilde proleter öğretiden yoksun işçi görünümündeki kimselerin partiye girme tehdidinden bahsediyor eğer zinovyev’in önerileri kabul görürse bu yığın artacak,partinin devrimci özelliğini yok edecek ve sonunda nasıl troçki ve buharin sendikalizmle proletarya diktatörlüğünü yıkmak için çaba sarf etmişlerse zinovyevde yıkımı kaçınılmaz kılmak için, proleter olmayanları partiye almaya kalkmıştır. Bunların  işçi gibi görünmeye başlaması ise şöyle olmuştur:

“şu an üyelerin ezici çoğunluğu itibariyle Partimizin yeterince proleter olmadığına kuşku yoktur.Bunu kimsenin reddedemeyeceğini düşünüyorum ve istatistik temelinde yapılacak basit bir karşılaştırma bu iddiayı doğrulayacaktır.Savaştan beri rusya’da fabrika işçileri eskisinden çok daha az proleter durumdadır,çünkü savaş sırasında fabrikalara askerlik hizmetinden kaçmak isteyenler girdiler.”(Lenin,seçme eserler cilt:9 ,inter yayınları,  sayfa:353).

Görüldüğü üzere bu kişiler gerçek işçi değildir işçilikle hiçbir alakası olmayan asker kaçağı burjuvalardır bunları partiye almak demek yıkım demektir ve bu kişiler partiye girmeyi ciddi bir biçimde istemektedirler süreci Lenin’den dinleyelim:

”proleter her şeye çok uzak olan kimlerin Bolşeviklerin başarılarından etkilendiğini görmek için “smena vek”çilerin yazınsal ürünlerini göz önüne getirmek yeter.Cenova konferansı’nda yeni bir politik başarı elde edersek,proleter her şeye doğrudan düşman ve küçük burjuva unsurların parti’ye akını dev boyutta artacaktır.İşçiler için altı aylık bir adaylık süresi bu akını hiçbir şekilde durduramayacaktır.Çünkü böyle kısa bir adaylık süresince yapay davranmak kadar kolay bir şey yoktur,hele ki bizim koşullarımız altında birçok aydın ve yarı-aydın unsur için işçi olmak hiç de zor olmayacaktır”(Lenin,seçme eserler cilt :9, inter yayınları,sayfa:353)

görüldüğü gibi süreç böyledir fakat Lenin daha da önemli şeyler söylemekte:partideki burjuva etkisinin hala devam ettiğini ve etkisinin kırılmasının şart olduğunu açıklamaktadır.

“gözlerimiz gerçeğe kapamak istemiyorsak,bugün parti’nin proleter politikasının parti’nin bileşimi tarafından değil,parti’nin eski muhafız kıtası denebilecek son derece ince katmanın muazzam,eksilmemiş otoritesi tarafından belirlendiğini kabul etmek gerekir.Bu katman içinde küçük bir iç mücadele,bu katmanın otoritesinin yok olmasa bile zayıflamasına ve artık kararları bu katmanın belirleyememesine yetecektir”(Lenin ,seçme eserler cilt:9,inter yayınları,sayfa:354).

 Bu demek değildir ki Lenin bu grupların partiden atılmasına karşı idi işte Lenin’in bu konudaki görüşü:

“partinin,proleter politikayı tam bilinçle uygulayan komünist olmayan parti üyelerinden kurtulmasını kolaylaştıracak başka önlemler hazırlanmalıdır.parti için yeni bir genel temizlik önermiyorum,çünkü bunun şu an pratikte uygulanamaz olduğuna inanıyorum,fakat parti’nin fiilen temizlenmesi,yani mevcudunun azaltılması için herhangi bir yol bulunmalıdır,ve bu konu üzerine düşünülürse,inanıyorum ki bir dizi uygun önlem bulunabilecektir” (Lenin seçme eserler,cilt:9, inter yayınları,sayfa:354)  Lenin bu yazıyı yazdığında yıl 26 mart 1922 idi yani yaşamının son yıllarını yaşıyordu.Bu yüzden bu kadroları(troçki,buharin,zinovyev,kamanev ve bunların alt kademedeki hempaları)tasfiye etmek Stalin’e nasip oldu keza Stalin’de bu kadroları tam anlamıyla tasfiye edemeyecek ve ardından gelen kurşçev önce bu kadrolara(troçki ve hempalarına) iadeyi itibar edecek ve sonrada sovyetler birliğinde kapitalist restorasyonu başlatacaktır.troçki ve hempalarının restorasyon girişimleri ve Leninizmle mücadeleleri tarihsel olarak böyle gelişmiştir. Umarım bu yazıdan sonra troçki ile önderimiz olan Lenin’in aynı kefeye konma işleminin yok olmasının başlangıcı olur.