26 Ocak 2013 Cumartesi

EZLN’nin Rüyalar Alemindeki Sosyalizmi


Latin Amerika, günümüzde dünyadaki en hareketli devrimci mücadelenin yürütüldüğü alanların başında gelir. Bu kıtadaki hareketler genellikle Maoist olma özelliğini taşımaktadır. Bu hareket içinden Meksika’daki EZLN hareketinin yeri bir başkadır. Bu hareket sosyalist blokun yıkılmasından sonra 1994’te son biçimini almış olmasının yanında Sovyet tipi devrimcilikten uzak olmasıyla günümüzün silahlı devrimci mücadelesinde önemli bir yerde durmaktadır. EZLN  neo-liberalizme karşı mücadelesiyle tanınan bir örgüttür. Finans kapitalin egemenleri tarafından pompalanan küreselleşmenin olumlu olacağı olgusuna karşı, belki de modern zamanın neo-emperyalizmi olan bu sürece karşı, EZLN’nin aldığı tutum birçok kesimin, küreselleşme ve bunun ekonomik ağayı olan neo-liberalizm’in gerçekte ne olduğu konusunda ciddi bir aydınlanmasını sağlamıştır. Burada dikkat edilmesi gereken unsur, EZLN Sovyet tipi devrim stratejisini bırakıp yerine, yeni bir strateji ile başka bir sosyalizm kurmanın mümkün olduğunu iddia etmekle proletaryanın ve müttefiklerinin çıkarlarını sağlayabilme potansiyeline sahip olabilir mi? EZLN hareketinin başarısı bu sorunun cevabına bağlıdır. EZLN ne kadar sosyalisttir ne kadar neo-narodniktir?  Narodnizm ile dünyadaki ürünleri yaratan sınıfın lehinde bir sonuç alınması mümkün müdür? EZLN kendini narodniklikle ayırmadığı sürece neo-liberal hareketten kendini ayırabilir mi? İşte bütün bu sorular mücadelenin başarısını tayin edecek temel sorunlardır. EZLN’nin neden narodnik özelliklere sahip olduğunu incelemeye başlarsak. Narodnik hareket küçük burjuva devrimci özelliğe sahip Çarlık Rusya’sında faaliyet sürdürmüş bir oluşumdur. Amacı mülksüz köylülüğe toprak vererek herkesi toprak sahibi yapmak ve bu dağıtımla sosyalizmi kurmaktır. Narodnik hareketin sorunu burada yatmaktadır. Narodniklerin bu düşüncesi ile ancak kapitalizmin gelişmesini sağlamaya yarayan bir sonuç doğacı kesindir. Çünkü mülkiyet hakkını kaldırmadan herkesi toprak sahibi yapmak kapitalizmi geliştirecek bir unsurdur ve nihai olarak zaman içinde dağıtılan topraklar gene bazı insanların tekelinde toplanacaktır. Narodniklerin bu yaptıkları ancak tarihin çarklarını geri sarmaktan başka bir şey olmayacaktı. Bundan dolayı narodnikler Bolşevikler tarafından eleştirilmişlerdi. EZLN ile narodnizm arasında bağlantı kurmak gerekirse önce egemen sınıfa karşı sol söylemlerle bir eleştirinin olması gerekir bu da EZLN’de mevcuttur:

EZLN’deki Narodnizm

“ Güneydoğu milli sermayesinin üçte ikisi enerji sektörüne ayrıldı. Ama bu ülke sadece beş yıllık planlardan sıkıntı çekmiyor, o, bu tür yağma ve işletme deneyimlerini yüz yıllardır yaşıyor. Tıpkı bugünkü gibi, keresteler, meyveler, hayvanlar ve insanlar, çok eskiden de, metropollere akıyordu. Tüm muz cumhuriyetlerinde olduğu gibi, neo-liberalizm ve ‘liberal devrim’ söylemleriyle, Güneydoğu, ihtiyaç malzemelerini, el zanaatlarını beş yüz yıldan beri yaptığı gibi, ithal ediyor ve kapitalizmin temel ürününü ihraç ediyor: sefalet ve ölüm.” (Ya Basta! Artık Yeter!, İsyancı Komutan Yardımcısı Marcos,Belge yayınları,sayfa:46)

Mevcut sistem eleştirisi narodnizmin ilk aşamasını temsil ediyordu. ikinci ihtiyaç nesnemiz  köylü sloganıdır:

“Köylünün tarım için tek bir ağacı kesemediği topraklarda dinamitler patlıyor, ağaçlar birbiri ardına devriliyor. Her kesilmiş ağaç onlara en azından on maaşları kadar bir paraya ve hapis cezasına mal oluyor. Yoksul ağaç kesemez; her seferinde biraz daha yabancı olan ellerin arasındaki petrolcü hayvan ise, evet. Köylün yaşamak için kesiyor; hayvan yağmalamak için kesiyor.” (Ya Basta! Artık Yeter!, İsyancı Komutan Yardımcısı Marcos,Belge yayınları,sayfa:43)

Bir sonraki aşamada bir sosyalizm iddiası gelmesi gerekmektedir :

“Sosyalizm öldü. Yaşasın sermaye. Radyo, basın televizyon hep bunu söylüyor, akla geri dönmüş ve pişman olmuş bazı eski sosyalistler bunu tekrarlıyor. Ama herkes umutsuzluğun ve konformizmin sesini dinlemiyor. Herkes kendini cesaretsizliğin kızağında kaymaya bırakmıyor. Çoğunluk, milyonlar, iktidarın sesini dinlememeye devam ediyor, ve duyamıyorlar, onlar, kulaklarının içine ölümün ve sefaletin çığlıklarını atan kan ve gözyaşlarıyla sağırlaşmışlar. Ama bir dinlenme anında, çünkü bu hala mümkün, başka bir sesi dinliyorlar, yukarıya ait olmayan, aşağılardan esen, dağlardaki yerlinin yüreğinde doğan bir rüzgarla taşınan ve onlara adaletten, özgürlükten bahseden, onlara sosyalizmden bahseden, umuttan, dünyadaki yegane umuttan bahseden sesi.” (Ya Basta! Artık Yeter!, İsyancı Komutan Yardımcısı Marcos,Belge yayınları,sayfa:56)

EZLN ilginç bir şekilde günümüzde sosyalizmin ölmediğini dile getirmektedir. Fakat aşağıda da göreceğimiz gibi EZLN her ne kadar sosyalizm ölmediğini savunsa da kendisinin izlediği taktiğin bizzat sosyalizmi mezara koymanın bir başka biçimi olduğunu, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde unutuyor.

EZLN’nin Doğasında Olan İşbirlikçilik 1

“Silahlı mücadele biçimimiz haklıdır ve doğrudur. Eğer tüfekleri almamış olsaydık, yönetim, hiçbir zaman, topraklarımızdaki yerlilerle ilgilenmeyecekti ve biz hala sefalet ve terkediliş içinde olacaktık. Şimdi ise, yönetim yerlilerin ve köylülerin sorunlarına çok kafa yoruyor, ve böyle olması iyidir. Ama Meksika’nın Chiapas yoksullarının sesini dinlemesi için Zapatist tüfeklerin konuşması gerekmektedir” (Ya Basta! Artık Yeter!, İsyancı Komutan Yardımcısı Marcos,Belge yayınları,sayfa:102)

Çok önemli bir noktaya dikkat çekmek gerekiyor EZLN yukarıdaki alıntıda silah kullanmayı meşrulaştırmada hükümetin dikkatini çekme konsepti ile bağdaştırıyor. Gerçek bir sosyalist örgütün silah kullanmayı meşrulaştırması ise hükümetin dikkatini çekmek için değil bizzat hükümetin burjuvazinin uşağı olduğunu açıklayıp bunun yerine sömürüsüz bir toplum kurma yolunda iktidar talep etmek ve bu iktidarı almak için tek yol olan silahlı mücadeleye girişmek. Şeklinde bir yol haritasıyla silahlı mücadelenin meşrulaştırılması olmalıydı. EZLN’nin yaptığı egemen sömürücü gücü kabul etmekten başka bir anlam taşımıyor.

“ Meksika tarihinde, halkın çıkarlarıyla ve iradesiyle ilgisi olmayan diktatörlere karşı bir halk devriminin zaten olduğunu hiç kimsenin unutmaması gerekmektedir. Ve bu devrimin ardından, Meksikalılar 39. Maddesi ‘halk, her zaman, yönetim biçimini feshetmek ya da değiştirmek hakkına mutlak olarak sahiptir’ olan bir anayasayı onaylamıştır. İşte bu yüzden, Federal Birlik güçlerini, hizmet etmek zorunda oldukları halkın bu talebine karşılık vererek, sorumlu bir biçimde, politik görevlerini yerine getirmeye çağırıyoruz. Anayasayı uygulamadıkları ve 39. Maddeye uymadıkları sürece, silahları konuşturmaktan başka çözüm yolumuz olmayacaktır.” (Ya Basta! Artık Yeter!, İsyancı Komutan Yardımcısı Marcos,Belge yayınları,sayfa:98)

EZLN egemen güç olarak hükümeti tanımakla kalmıyor burjuva anayasını kendine referans alıyor ve bu yasadan hareketle direnmeyi meşru kılıyor. EZLN dikkat etmesi gereken hususu gözden kaçırmıştır. Burjuvazinin yönetimindeki devletler eğer o ülkenin geleneğinde bir direniş geleneği varsa, burjuvazi kendisini egemen kılmak için bazı sembolik önemdeki ve halkın yüreğini okşamak için bazı sempatik önermeleri anayasaya yazar. Bu sembolik önemdeki kanunları hep ‘ama’lar takip eder. Örnek olarak Türkiye’de toplantı ve gösteri hürriyeti vardır ama yasaya bir ‘ama’ ekleyerek o hakkı engellerler. Yunanistan’daki direniş yasası benzer bir sembolik haktır. Meksika’daki bu madde de semboliktir. Bu davranışla EZLN işin sınıfsal özelliği kaybettirmekte ve burjuva devletinin bütün yasalarının ancak burjuvazinin lehine çıkacağı ilkesini ayaklar altına almaktır. EZLN’nin bu hareketi, düzen içinde kalmanın bir başka şekilde söylenmesidir.

EZLN’nin Doğasında Olan İşbirlikçilik 2

“Federal hükümet ise EZLN’yi herhangi bir biçimde tanımayı bile reddediyor. O halde, biz de, EZLN’mizin ‘savaşan güç’ olarak tanınmasını sağlamak ve bu biçimde, tüm uluslar arası anlaşmalar çerçevesinde oturtmak için, şu andan itibaran, uluslar arası mahkemelere başvuracağımızı ilan ediyoruz… Dışlama ve nefret bize yöneldiğinde, zaten iktidarın ağzındaydı. Güvensizlik bir konum, biz bunu yaşıyoruz ve beşyüzyıldır ölüyoruz. Değişen nedir? Bizim ikilemimiz ‘demokratik’ bir seçim ya da şiddet arasında değildir. Gerçek seçim, bizim için, onurlu bir barış ya da onurlu bir savaş içindir.” (Ya Basta! Artık Yeter!, İsyancı Komutan Yardımcısı Marcos,Belge yayınları,sayfa:123-124)

EZLN sırf Meksika hükümetiyle işbirlikçilik içine girmiyor ayrıca çok eleştirdiği neo-liberal politkaların hakkını savunmakla yükümlü mahkemelere başvurarak hak talebinde bulunuyor O zaman EZLN’ye sormak lazım bu nasıl neo-liberalizm karşıtlığı? Tıpkı Narodniklerin İngilizlerle işbirliği altında Bolşeviklere karşı iç savaşta savaşması ve işbirliğine girmesi gibi EZLN’de işbirliğini başka bir bağlamda küresel güçlerle oluşturuyor.

EZLN’nin Devrim Karşıtlığı

“Meksika’daki devrimci dönüşümün, kelime anlamıyla bir eylemin meyvesi olmayacağını düşünüyoruz. Yani, gerçek anlamıyla, bir askeri ya da sivil bir devrim olmayacak. Aslolarak, birçok sosyal cephe üzerinde, çeşitli yöntemlerle, değişik sosyal formlar altında ve çeşitli derecede katılımlarla ve sorumluluklarla gerçekleşen bir mücadelenin sonuçlandırdığı bir devrim olacak. Bu sonuç, belli bir sosyal öneri taşıyan bir partiye, bir örgüte ya da örgütler topluluğuna ait olmayacak, ama çeşitli politik öneriler içinde sağlanan demokratik çözüm alanına ait olacak. Bu demokratik çözüm alanı, şimdiden tarihsel olarak ayrılamayan üç temel kaide ile hudutlanacak: ağırlıkta olan sosyal talebi belirlemek için demokrasi, şu ya da bu öneriyi seçmek için özgürlük, ve tüm önerilerin kendilerini koruyabilmeleri için adalet.” (Ya Basta! Artık Yeter!, İsyancı Komutan Yardımcısı Marcos,Belge yayınları,sayfa:109)

EZLN bu tutumuyla açıkça proletarya diktatörlüğüne karşı tutum takınmış oluyor. Bir Marxist örgütün hiç kullanmayacağı saf demokrasi,adalet,özgürlük laflarını kullanıyor. O zaman EZLN’ye sormak lazım sosyal talep olarak burjuvazinin lehine olan bir şey toplum tarafından benimsenirse ne yapacaksınız? Kabul mü edeceksiniz? EZLN devrimi dışlayarak demokratik çözümü ön plana koyarak burjuvazinin tahakkümünü kabul etmekte ve bir sosyal demokrat partiden farksız hareket etmektedir.

EZLN’nin mücadelesinin Sınıf Savaşımından Ücret savaşımına dönüşümü

“ADALET! ÖZGÜRLÜK! DEMOKRASİ! İşte üç zincirin üç anahtarı. Onurlu ve iyi ücretli bir iş hakkı için adalet. Egemenden ve onun sözcülerinden bağımsız olarak örgütlenebilme hakkı için özgürlük. İktidar bize itaat etsin diye talepte bulunma hakkı için demokrasi. İşte, bu toprakların en küçükleri olan bizlerin istediği şeyler. İşte istediklerimiz: üç hak, üç savaş, üç güneş. Tek bir gelecek: yeni bir Meksika’nınki.” (Ya Basta! Artık Yeter!, İsyancı Komutan Yardımcısı Marcos,Belge yayınları,sayfa:255)

EZLN’nin bu burjuva demokratik talepleri için yürüttüğü savaşım yüzünden neden neo-liberal mahkemelere başvurduğunu anlamak şimdi daha kolay. Bir zamanlar narodnikler nasıl sözde sosyalist ise EZLN’de bugün odur. EZLN sosyalizmi bu talepleriyle anca rüyasında görür.

EZLN’nin Rüyalar Alemindeki Sosyalizmi

“Rüyalarımızda, başka bir dünya görmüştük. Gerçek bir dünya, halen yaşadığımızdan radikal olarak daha adaletli bir dünya. Bu dünyanın silaha ihtiyacı olmadığını, orada barışın, adaletin ve özgürlüğün hakim olduğunu,hem de öyle bir doğallıkla ki, onlardan uzak bir şey gibi değil, ekmek, kuşlar, hava ve su dermiş gibi, ses ve kitap dermiş gibi bahsedildiğini düşledik. Ve bu dünyada sağduyu ve çoğunluğun iradesi hakimdi, ve yönetenler düşünen kişilerdi, itaat ederek yönetiliyorlardı; bu hakiki dünya geçmişe ait bir rüya değildi, bize atalarımızdan gelmiyordu. Geleceğin dünyasıydı, atacağımız bir sonraki adımdı. İşte böyle yürümeye koyulduk, evimizi aydınlatması için, tarlalarımızı büyütsün, çocuklarımızın kalbini yıkasın, terimizi silsin, tarihimizi temizlesin ve herkes için olsun diye bu rüyayı masamıza taşımak için yola koyulduk. İstediğimiz budur. Ne daha az, ne daha çok.”(Ya Basta! Artık Yeter!, İsyancı Komuntan Yardımcısı Marcos,Belge yayınları,sayfa:196-197)

EZLN romantik duygularla hareket ediyor ama gerçek şu ki EZLN istediği kadar yola koyulsun bu taleplerle halkının boğazlanmasından başka bir sonuç elde edemeyecek. Ve anca rüyasında böyle bir dünyada yaşayabilecek. Ne daha az, ne daha çok. Sonuç olarak bütün Marxist örgütler Narodnik rüyalarından uyanıp gerçek kurtuluşa nasıl gidilir diye kafa yorsalar dünyadaki devrimci proletarya için daha hayırlı olacaktır. Saçma sapan talepler için onla bunla işbirliği yaparak, onun bunun egemenliğini kabul edip, onun bunun kanunu kendine referans almak yerine.

20 Ocak 2013 Pazar

HANGİ SINIF İÇİN DEMOKRASİ İSTEDİĞİMİZİN FARKINDA MIYIZ?


Şu son zamanlarda etrafta ciddi biçimde “demokrasi” “eşitlik” “özgürlük” lafları dolaşmakta herkes özgürlüğümüzü kısıyorlar bize zulm ediyorlar ne demokratikiz ne eşitiz nede özgürüz diyorlar. hatta bundan dolayı bu ülkede faşizm egemen olmuş. liberalizm‘in ve demokrasi‘nin rafa kaldırıldığını ve DİKTATORYA altında yaşadığımızı bile iddia edenler var.Bir noktada haklılar şu anda diktatorya var ama liberalizm‘de diktatorya olabilir mi olursa nasıl bir diktatoryadır sorusu yanıt bekliyor.İşte bunu açıklamaya başladık mı “eşitlik” “özgürlük” ve “demokrasi” kavramlarını açıklamış ve ne diktatoryası kime eşitlik kime özgürlük kime demokrasi var olduğunu açıklamış olacağız .(bütün alıntılarımı Leninden ve Marxist bakış açısıyla vereceğimi şimdiden belirteyim)

İlk önce diktatorya “Diktatörlük, doğrudan doğruya zora dayanan ve hiçbir yasa ile bağlı olmayan bir iktidardır.”(Lenin,Proleter Devrim ve Dönek Kautsky,Sayfa:19,İnter yayınları)

Tanım çok açık ve net kanımca kimse buna karşı çıkmayacaktır peki bu diktatörlük niye kurulur amacı nedir ?kurulunca ne elde edilmiş olur demokrasi bu diktatörlük altında olabilir mi cumhuriyette diktatörlük olabilir mi? Hepsi kafamızda olan mevcut sorulardır ama önce şunu açıklamak gerekir  “HANGİ SINIF İÇİN DEMOKRASİ VE DİKTATÖRLÜK”

“ İkincisi, açıkça yanlış bu. Bir liberalin genel olarak "demokrasi"den söz etmesi doğaldır. Bir marksist ise: "hangi sınıf için?" diye sormaktan hiçbir zaman geri kalmayacaktır. Örneğin, ilkçağ kölelerinin ayaklanmaları ve hatta büyük kaynaşmalarının, ilkçağ devletinin özünü, yani köleciler diktatörlüğünü hemen açığa vurduklarını herkes -ve "tarihçi " Kautsky de- bilir. Bu diktatörlük, köle sahipleri arasındaki, onlar için demokrasiyi ortadan kaldırıyor muydu? Herkes bilir ki, hayır.” (Lenin,Proleter Devrim ve Dönek Kautsky,Sayfa:17,İnter yayınları)

Buradan da anlaşılacağı gibi diktatörlük bir sınıfı ezmek ve kendi çıkarlarını uygulamak için kurulur ve bu hiçbir yasa ile bağlı olmayan zora dayanan bir oluşumdur ve bu sınıfın temsilcileri arasında eşitliği ortadan kaldırmaz bu sınıfın üyeleri arasında demokrasi devam eder.Çok güzel bir şekilde diktatörlüğü açıkladıktan sonra gelelim günümüz kapitalist ve cumhuriyetle yönetilen toplumlarında demokrasi ve eşitliğin nasıl olduğuna ve bir diktatorya yönetimi altında olup olmadığına

“ Burjuva rejim (yani toprak ve üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin henüz varlığını sürdürdüğü rejim) ve burjuva demokrasisi rejimi dönemindeki "özgürlük ve eşitlik" biçimsel olarak kalırlar; bunlar gerçekte (biçimsel olarak özgür, biçimsel olarak eşit haklara sahip) işçilerin ücretli köleliği ve sermayenin mutlak iktidarı; emeğin sermaye tarafından ezilmesi anlamına gelirler. “.”(Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü,Sayfa:169,Sol yayınları)


Anlaşıldığı gibi sermeyenin mutlak egemenliği olduğu için diktatoryadır çünkü diktatörlük kesin egemenlik esasına dayanır peki neden biçimsel özgürlük denmektedir Şimdi bunu açıklayalım:

“Zengin köylüler, kulaklar, birinci yolu seçecek, işçilere karşı, yoksullara karşı, kapitalistler ve toprak sahipleri ile ittifak yaparak, talihlerini denemek isteyeceklerdir. Ama Rusya'da, bu köylüler azınlıkta kalacaklardır. Çoğunluk, kapitalistlerin iktidarının yeniden kurulmasına karşı, "zenginler için daha da zenginleşme özgürlüğü"ne karşı, "yoksul için açlıktan kıvranma özgürlüğü"ne karşı, "eşitlik" (buğday fazlalarını alan tokun, aç ile eşitliği) üzerindeki cafcaflı sözlerle, bu kargışlı kapitalist "özgürlük"ü (açlıktan ölme özgürlüğü) maskelemeye yarayan yalana karşı, işçiler ile ittifak yapmadan yana olacaktır.”(Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü,Sayfa:167-168, Sol yayınları)

Biçimseldir çünkü görünüşte eşittir biri zengindir biri fakir biçimseldir çünkü biri açtır biri gereğinden fazla tok. Aç insanın tek özgürlüğü açlıktan ölme özgürlüğüdür. Kapitalizmde bir diktatoryal yönetim olduğunu ve kendi sınıfı altında eşit demokratik ve özgür olduğunu açığa kavuşturduğumuza göre bunun diğer diktatoryal yönetimlerden farkı nedir?

“ Her yumurcak,krallık ile cumhuriyetin iki ayrı hükümet biçimi olduğunu bilir. Bu iki hükümet biçiminin her ikisinin de, kapitalist rejimdeki bütün öbür geçici "hükümet biçimleri" gibi, burjuva devletin, yani burjuvazi diktatörlüğünün çeşitlerinden başka bir şey olmadıklarını Bay Kautsky'ye tanıtlamak gerek.” (Lenin,Proleter Devrim ve Dönek Kautsky,Sayfa:20,İnter yayınları)

Görüldüğü gibi burjuvazinin yönetimi için hangisi uygunsa ona yönelik bir hükümet biçimi uygulanmaktadır. Yani bizim cumhuriyet ile yönetiliyor dediğimiz modern devletlerimiz sadece azınlık sınıfının çıkarlarını korumakla görevli bir devletin hükümet biçimidir ve ona göre yönetilecektir. Kraliyetten farkı Şekil yönündedir özü aynıdır: her ne koşulda olsun burjuvaziye hizmet.  Artık kimse bu açıklamalardan sonra diktatörlüğe gidiyoruz eşitliğimiz demokrasimiz tehdit altında özgürlük kalmadı ne olacak bizim halimiz gibi sloganlara kulak vermeyecektir çünkü kapitalizmin özünde diktatörlük vardır burjuva sınıfının üyesi değilsen aç kalma hakkından başka hiçbir hakkın bulunmamaktadır peki günümüzün ergenekoncuları neden eşitlik ,demokrasi diye ayağa kalkmaktadır çünkü kapitalizmin genel kuralı gereği sömürücü sınıf zaman içinde azalır bu azalmada sınıftan çıkacak olan grup üyeleri mevcut haklarını kaybetmemek için çırpınır bunun için mücadele eder ve bunun için desteğe ihtiyaç duyar desteği proletaryadan yada yoksul köylülükten bulmaya çalışır. Bu sınıfın geleceği bu yığınları kendine çekmeyi becerebilmesine bağlıdır( bu yüzden proleterleri ve yoksul köylülüğü eşitlik ve demokrasiyle kandırmaya çalışır). Fakat proleterler bu sınıfın(ergenekoncuların) ve karşısındakilerin(iktidardakiler) oyununa gelmemelidir çünkü proleterler hiçbir zaman bu kesimleri destekledimi rahata erişemeyecektir. Proleterler için tek yol kendi diktatoryalarını kurup (yani çalışanın rahat edeceği düzen) için mücadele etmelidirler kendi devrimci teorileri onların özgürlüğünün temel taşıdır mücadele onların rahata erişmelerinin zorlu ama tek yoludur proleterler bu mücadelede yılmamalıdır yoksa tek özgürlükleri aç kalma özgürlükleri olacaktır ve Lenin'in sözleri akıllarından çıkmamalıdır.

"Devrimin ne zaman ve hangi koşullar altında gerçekleşeceği, belli bir sınıfın isteğine bağlı değildir; ama yığınlar içerisinde yürütülen devrimci çalışma hiç bir zaman boşa gitmez. Yığınları sosyalizmin zaferine hazırlayan tek eylem türü budur. " (Lenin, Marx Engels Marksizm,Sayfa:301,Sol yayınları)

Son olarak demokrasi,özgürlük,eşitliğin hangi sınıf için olduğu akıldan çıkmamalıdır. Proleterler için, özgürlüğün ve demokrasinin tek yolu vardır o da devrimdir ve bunu yapabilmek için emekçilerin çıkarına hizmet edecek tek diktatorya biçimi olan, proletarya diktatörlüğünü kurmak ve onu yaşatmak gerekmektedir.Bu yazıyı yazmamdaki amaç proleterlerin mevcut olduğu bilinç seviyesinin düşüklüğü ve kendi çıkarlarına olmayan şeyleri bilinçsizlikten ötürü yürekten destekleyip benimsemeleridir yazım sadece sloganlara takılmadan neyin ne olduğunu açıklamaktan ibarettir ve hangi sınıfı destekliyorsak sınıfımızın sonuçta kazanması ve kaybetmesi bizim geleceğimizi belirleyecektir biz sınıfsız olamayız ancak hangi sınıfı ne için desteklediğimizi saf haliyle bilmeliyiz ve bu yüzden bunun bilincinde olup ona göre destek vermeli ve mücadeleden sonra başımıza gelecek sonuçların bari bizim lehimize olan bir şey yüzünden gelmesi için yazılmıştır.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Pragmatikliğin ve tutarsızlığın kendi içinde içselleştirilmiş hali: Mao Ze Dung




Mao Ze Dung dünya devrimci hareketine damgasını vurmuş önemli bir figür olmasının ötesinde yarattığı teorik ve pratik miras dünya devrimci hareketini geçmişte etkilemiş ve şimdi de etkilemektedir. Mao’nun dünya devrimci hareketine olumlu etkilerinden ötürü her devrimcinin Mao’nun mücadeleye sunduğu katkılarından dolayı teşekkür etmesi gerekmektedir. Bunun yanında yarattığı muğlak ekonomik teorilerinden ve aşırı pragmatikliğinin getirdiği devrimci vebadan ötürü eleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mao’u eleştireceğimiz ilk konuya gelirsek, Anadolu coğrafyasındaki, devrimci hareket içindeki genel kanı, Stalin’in Çin devrimine yardım etmediği ve devrimin gerçekleşmesinin önünde engel olduğu ve Mao’nun buna rağmen devrimi gerçekleştirdiği yönünde bir algı mevcuttur. Bu algının yanlış olduğunu bizzat Mao’da görüyoruz. Yalnız devrim zamanında bile Sovyetler olmasa Çin’de devrim olamazdı diyen Mao’nun, Sovyet İktisadının eleştirisi kitabında Stalin’i Marksizm-Leninizm’den saptığını söylemesinde yatan olgunun mantıki bir açıklaması olduğunu düşünmüyorum 1939’dan ve daha sonraki döneme ilişkin Mao’nun Stalin ve Sovyetler algısı aşağıdaki gibidir:

Mao’nun tarihsel süreçler içinde değişen Stalin ve Soveyetler Birliği algısı:

“Aralık ayının yirmi birinde Stalin yoldaş altmış yaşında olacak. Stalin yoldaşın doğum gününün, dünyanın dört bir yanında bu olaydan haberli olan bütün devrimci insanların yüreğinde sıcak ve coşkun kutlama duyguları uyandıracağından emin olabiliriz. Stalin'i kutlamak bir formalite değildir. Stalin'i kutlamak demek, onu ve onun davasını desteklemek, sosyalizmin zaferini desteklemek, Stalin'in insanlığa gösterdiği ilerleme yolunu, desteklemek ve sevilen bir dostu desteklemek demektir. Çünkü bugün insanlığın büyük çoğunluğu acı çekmektedir ve insanlık kendisini acı çekmekten, ancak Stalin'in gösterdiği yolda ilerlemekle ve onun yardımıyla kurtarabilir. Tarihimizin en acılı bir döneminde yaşadığımız bugünlerde, biz Çin halkı, başkalarının yardımına acil bir ihtiyaç duyuyoruz. Kasideler Kitabı'nda şöyle bir söz vardır: "Kuşlar, sesleri; dostlarında yankı bulsun diye öterler". Bu söz, bizim şimdiki durumumuza tamamen uymaktadır. Öyleyse, bizim dostlarımız kimlerdir? Çin halkının, kendi kendini dost ilan eden bazı sözde dostları vardır, hatta bazı Çinlileri bile düşünmeden bunları dost kabul ederler. Ama böyle dostlar, olsa olsa Tang Hanedanının "tatlı dilli bir cani" olarak ün salan baş veziri Li Lin-fu'yla aynı kefeye konulabilir. Gerçekten de bunlar, "tatlı dilli birer cani olan dostlardır". Kimdir bunlar? Bunlar, Çin'e yakınlık taslayan emperyalistlerdir. Buna karşılık, başka türden dostlar da vardın bize gerçekten yakınlık duyan ve bizi kardeş bilen dostlar da vardır. Bunlar kimlerdir? Bunlar Sovyet halkı ve Stalin'dir. Sovyetler Birliği dışında hiç bir ülke Çin'deki imtiyazlarından vazgeçmedi; sadece Sovyetler Birliği vazgeçti. Birinci Büyük Devrimimiz sırasında bütün emperyalistler bize karşı çıktılar; sadece Sovyetler Birliği bize yardım etti. Japonya'ya Karşı Direnme Savaşı patlak verdiğinden bu yana hiç bir emperyalist ülke hükümeti bize gerçekten yardımda bulunmadı; Çin'e uçağıyla, malzemesiyle sadece Sovyetler Birliği yardımda bulundu. Mesele yeterince açık değil mi? Çin milletinin ve Çin halkının kurtuluş davasına, gerçek yardımı önderleri ve halkıyla, sosyalist düşünürleri, devlet adamları ve işçileriyle ancak sosyalizmin anavatanı yapabilir ve onların yardımı olmadan davamız nihaî zafere ulaşamaz. Stalin, Çin halkının kurtuluş davasının gerçek dostudur. Ayrılık tohumları ekmek için girişilen hiç bir çaba, hiç bir yalan ve iftira, Çin halkının Stalin'e olan yürekten sevgi ve saygısını ye bizim Sovyetler Birliği'yle olan gerçek dostluğumuzu sarsamaz”
(Mao Ze Dung,Seçme Eserler cilt:2,Çin Halkının Dostu Stalin,sayfa:321-322,eriş yayınları)

Mao 1939’da Stalin’i ve Sovyetleri bir güzel övüyor. Çin devriminden 1 sene önce Maonun yaptığı Sovyet övgüsü çok düşündürücüdür:

“Çin Komünist Partisi, Sovyetler Birliği Komünist Partisi örnek alınarak kurulmuş ve geliştirilmiş bir partidir..Dolayısıyla her ülkenin devrimci güçleri ve aynı şekilde bütün ülkelerin devrimci güçleri birleşmeli, Sovyetler Birliği’nin önderliğinde antiemperyalist bir birleşik cephe oluşturmalı ve doğru siyasetler izlemelidirler, yoksa zaferin kazanılması mümkün olmaz.”(Mao Ze Dung,Seçme Eserler IV,Dünyanın Devrimci Güçleri Birleşin Emperyalist Saldırıya Karşı Savaşın,sayfa:271-272)

“Ekim Devrimi’nin parlak güneşi bizleri aydınlatıyor. Uzun zamandan beri acı çeken Çin halkı, kurtuluşunu kazanmak zorundadır ve kazanacağına kesinlikle inanmaktadır. Geçmişte daima tecrit edilmiş olan Çin’in devrimci mücadelesi Ekim Devrimi’nin zaferinden bu yana kendini hiç de tecrit edilmiş hissetmemektedir. Biz, bütün dünyadaki Komünist Partilerin ve işçi sınıfının desteğine sahibiz. Bu nokta, Çin devriminin müjdecisi olan emperyalizme karşı Sovyetlerler Birliği ile ittifak siyasetini benimseyen Dr. Sun Yatsen tarafından kavranmıştı. Dr. Sun Yatsen ölüm döşeğinde vasiyetinin bir parçası olarak Sovyetler Birliği’ne bir mektup yazmıştı. Sun Yatsen’in siyasetine ihanet eden, emperyalist karşı devrimci cephenin yanında yer alan ve kendi ülkesinin halkının karşısına dikilen, Guomindang’ın Çan Kayşek haydut çetesidir.” .”(Mao Ze Dung,Seçme Eserler IV,Dünyanın Devrimci Güçleri Birleşin Emperyalist Saldırıya Karşı Savaşın,sayfa:273)

Kötü niyetli olsak son alıntıdan sonra Mao’yu tarihsel gelişme süreci içinde benimsediği Stalin karşıtı tutumu yüzünden bu yazısından yola çıkarak ona kendi deyimiyle karşı devrimci diyebilirdik ama bu yapılan tarihsel metot açısından doğru olmazdı. Burada önemli olan devrimden bir sene önce bile Sovyetlerin Çin’deki devrimci mücadeleyi desteklediğinin bizzat Mao tarafından kabul edilmesidir. Devrimden birkaç ay öncesine gelirsek bakalım Mao’nun Stalin ve Sovyetle ilgili düşünceleri nasıl değişti:

“Birinci Dünya Savaşı yeryüzünü sarstı. Ruslar Ekim Devrimi’ni yaptılar ve dünyanın ilk sosyalist devletini kurdular. Büyük Rus proletaryasının ve emekçi halkının o güne kadar gizli kalmış ve yabancıların gözünden kaçmış devrimci gücü Lenin’in ve Stalin’in önderliğinde bir volkan gibi patladı; Çinliler ve bütün insanlık, Rusları yeni bir ışık altında görmeye başladı. İşte ancak o zamandır ki, Çinlilerin düşüncesinde ve hayatlarında yepyeni bir çağ başladı. Evrensel gerçeği, Marksizm-Leninizmi buldular ve Çin’in çehresi değişmeye başladı. Çinliler, Marksizmi Ruslar aracılığıyla buldular. Ekim Devrimi’nden önce Çinliler sadece Lenin’i ve Stalin’i değil Marks’ı ve Engels’i bile bilmiyorlardı. .”(Mao Ze Dung,Seçme Eserler IV,Demokratik Halk Diktatörlüğü Üzerine,sayfa:390)

“Bir düşünün:Eğer Sovyetler Birliği olmasaydı; Japon emperyalizmi yenilgiye uğratılmış olmasaydı; Halk demokrasileri kurulmasaydı, Doğu’nun ezilen milletleri mücadeleye girişmeseydi; ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya ve öteki kapitalist ülkelerdeki halk kitleleri gerici yöneticilere karşı mücadele etmeselerdi; eğer bütün bunlar bir arada gerçekleşmeseydi, tepemizdeki uluslar arası gerici güçler kesinlikle şimdikinden kat kat güçlü olurlardı. Bu koşullarda zaferi kazanabilirmiydik? Elbette hayır.” .”(Mao Ze Dung,Seçme Eserler IV,Demokratik Halk Diktatörlüğü Üzerine,sayfa:394)

Mao övgüde vites düşürse bile hala Sovyetlerin ve Stalin’in hakkını teslim ediyor. Mao devrim anından yaklaşık 1 ay önce 30 Eylül 1949’da bile Sovyetlerle ittifaktan bahsediyor. Bu yüzden Stalin’in ve Sovyetlerin Çin devrimine bu kadar katkısından sonra yapılan eleştiriler benim için bir anlam taşımıyor. Mao’nun aşağıda Stalin’ e söylediği şu sözlerinin içinde nankörlük tohumları vardır:

“Kitap, bir mülkiyet sisteminin bir diğerine dönüşmesi, bir üretim ilişkileri türünün bir diğerine dönüşmesi kavramları yerine, ‘tekrar ilişkiye girmek’, ‘uygunluk göstermek’ gibi muğlak terimler kullanıyor. Kitap, bu açılardan, ciddi hata ve yanlışlar yapmış ve Marksizm-Leninizm’den kısmi olarak sapmıştır.”(Mao Ze Dung,Sovyet İktisadının Eleştirisi,Birikim yayınları,sayfa:115)

Stalin’in SSCB’de  Sosyalizmin İktisadi Sorunları isimli kitabına Marksizminden sapmış demek Mao gibi tutarsız teorileri olan bir insanın haddine değildir! Aşağıda Mao’nun dediklerinde mi? Yoksa Stalin’in dediklerinde mi? Sorun olduğunu inceleyeceğiz. Mao’ya sormak gerekirdi vaktinde  “Madem Marksizmden sapmış idi neden bunca zaman onu övdün?”

“Stalin’in SSCB’de Sosyalizmin İktisadi Sorunları, diğer eserleri gibi hatalı iddiaları içermektedir” (Mao Ze Dung,Sovyet İktisadının Eleştirisi,Birikim yayınları,sayfa:112)

Hadi Marx’ı Engels’i Sovyetlerden öğrendin Stalin’in diğer eserlerindeki hataları da yeni mi okudun da Stalin’in düşüncelerin yanlış olduğu kanısına vardın? Eğer yeni okumadıysan neden geçmişte Stalin’i övdün de övdün? Bu bölüm Mao’nun pragmatikliğinin bir sonucu olarak siyasette rüzgar hangi yerden esiyorsa o yöne doğru savrulmasının bir örneği olabilir. 20. Kongreden sonra revizyonist Sovyetleri eleştirmek başka şeydir. Stalin’i itibarsızlaştırmak başka şeydir. İkinci bölüme geçersek bu bölümde  Mao’nun Sovyet iktisadını eleştirirken nasıl büyük bir hata yaptığını ve kendini revizyonist Kruşçev ile nasıl aynı yerde bulduğunu inceleyeceğiz ve tartışmada tarihsel gerçeklerden giderek kimin haklı olduğunu göreceğiz:

Mao’nun kitabındaki ekonomik çelişki

“Uzun yıllar sonra, halk komünlerinin mülkiyeti tüm halkın mülkiyetine dönüşünce, tüm ülke, bölünmez bir tüm halk mülkiyeti sistemi haline gelecek. Bu, üretim güçlerinin gelişmesini büyük ölçüde mahmuzlayacak. Bir süre için bu, sosyalist bir tüm halk mülkiyeti sistemi halinde kalacak, ve ancak bir süre sonra komünist bir tüm halk mülkiyeti sistemi haline gelecek. Böylece, halk mülkiyetinin kendisi emeğe göre dağılımdan, ihtiyaca göre dağılıma geçecek” .”(Mao Ze Dung,Sovyet İktisadının Eleştirisi,Birikim yayınları,sayfa:68)

“Marx dağılım ‘Dağılım her şeyden önce üretim araçlarının dağılımı olmalıdır:Üretim araçları kimin elindedir? Belirleyici soru budur.” (Mao Ze Dung,Sovyet İktisadının Eleştirisi,Birikim yayınları,sayfa:80)

“Kitap kolektif mülkiyetten tüm halkın bölünmez mülkiyetine geçmenin gerekli olduğunu söylüyor. Fakat bizim bakış açımıza göre, ilk önce kolektif mülkiyeti tüm halkın sosyalist mülkiyetine çevirmek gerekmektedir; yani tarımsal üretim araçlarını tümüyle devlet mülkiyetine geçirmek ve köylüleri tümüyle devlet için ücret karşılığı çalışmak üzere aynı tarzda sözleşmiş işçiler haline çevirmek.” (Mao Ze Dung,Sovyet İktisadının Eleştirisi,Birikim yayınları,sayfa:107)

Bu noktaya kadar Stalin’in yaptıklarının yetersiz ve eksik olduğunu belirtip. Adeta boynuz kulağı geçer hesabı Stalin’e sen yanlış yapıyorsun bu iş böyle olmaz diyor. Mao herhalde ilerde hatasını anlamış olacak ki bu dedikleriyle çelişkiye düşmek pahasına yukarıda söylediklerinin tam tersini aynı kitabın başka bölümünde söylemektedir. O zaman Mao’ya sormak lazım hani üretim araçları kimin elindeyse belirleyici olan o oluyordu?  Yoksa Marx mı haksızdı? Mao acaba Marx haksızdır da mı karar kıldı bu sefer?

-Mao’nun Kruşçev ile fikir birliği

İlginç gelmiş olabilir ama Mao Stalin’in yaptıklarını yetersiz bulduğu için komünist bir halk mülkiyetine geçmek için çözüm yolu olarak Kruşçev’le aynı rotayı öneriyor:

“Üretim araçlarının alınıp satılması hiçbir şekilde mülkiyetin niteliğini değiştirmez. İkinci olarak kitap, değer yasasının üretim alanında ve dolaşım sürecinde değişik işlevler gördüğünü kabul etmeliydi. Bu iddiaların hiçbiri Stalin’inkilerle çelişmez. Stalin ile Kruşçev arasındaki gerçek bir fark, Stalin’in kolektif çiftliklere traktör, v.b gibi üretim araçlarının satılmasına karşı çıkmasına rağmen, Kruşçev’in bunları satmasıdır.” (Mao Ze Dung,Sovyet İktisadının Eleştirisi,Birikim yayınları,sayfa:113)

“Eğer tarım ürünleri metalardan oluşmuşken, sanayi ürünleri de metalardan oluşmazsa değişim nasıl yapılacak? Eğer ‘ülkemiz’ kelimesinin yerini ‘Çin’ alırsa, paragrafı okumak daha da ilginç oluyor. Çin’de sadece tüketim malları değil, aynı zamanda tarımsal üretim araçları da arz edilmeli. Stalin köylülere hiçbir zaman üretim araçları satmadı. Kruşçev bunu değiştirdi.” (Mao Ze Dung,Sovyet İktisadının Eleştirisi,Birikim yayınları,sayfa:159)

Herhalde Mao Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 20. Kongre’den sonra oluşmuş olan partiyi ve kadrosunu örnek almış olsa gerek. Hani üretim araçlarının dağılımı her şeyi belirler idi? Üretim araçlarının alınıp satılması mülkiyetin niteliğini değiştirmiyorsa o zaman mülkiyetin niteliğini değiştiren şey nedir? Mao, Stalin’in kitabını dikkatli okumuş olsa idi üretim araçlarının dağılımının nasıl mülkiyet sistemini etkilediğini görecekti:

“Burada sözkonusu olan yalnızca genel olarak teknik değildir; gerçek şudur ki, teknik, hareketsiz kalamaz, durmadan yetkinleşmek zorundadır; eski teknik ıskartaya çıkartılmalı ve sırası gelince daha yeni bir tekniğe yerini bırakacak olan, yeni bir teknik ile değiştirilmelidir. Aksi halde, sosyalist tarımımızın gelişmesi düşünülemez, büyük rekolteler, tarımsal ürünlerin bolluğu düşünülemez. Ancak yüzbinlerce tekerli traktörü ıskartaya çıkarmak ve onların yerine paletli traktör koymak, zamanı geçmiş onbinlerce biçerdöveri yenileri ile değiştirmek, örneğin sanayi bitkileri için yeni makineler icat etmek ne demektir? Bunlar, ancak altı ya da sekiz yılda geri alınabilecek milyarlar düzeyinde bulunan masraflar demektir. Kolhozlarımız, milyoner kolhozlar da olsalar, bu masrafları karşılayabilirler mi? Hayır karşılayamazlar,  çünkü ancak altı ya da sekiz yılda geri alınabilecek milyarlar sarf edecek durumda değildirler. Bu masrafları yalnız devlet yüklenebilir; çünkü yalnız o, eski makinelerin ıskartaya çıkartılıp yenileri ile değiştirilmesinin yaratacağı zararlara tahammül edebilecek durumdadır; yalnız o, bu zararlara altı ya da sekiz yıl dayanacak ve masraflarının geri alınması için bu sürenin geçmesini bekleyebilecek durumdadır. Bütün bunlardan sonra MTİ'nin kolhozlara öz malları olarak satılmasını istemenin anlamı nedir? Bunun anlamı, kolhozlara olağanüstü zararlar verdirmek, onları iflâs ettirmek, tarımın makineleşmesini tehlikeye sokmak, kolhoz üretiminin düzününü yavaşlatmaktır. Buradan şu sonuç çıkar: MTİ'nin kolhozlara satılmasını önermekle, Sanina ve Venger yoldaşlar, geriye bir adım atıyorlar ve tarihin çarkını geriye döndürmeye uğraşıyorlar”(Stalin, Son Yazılar,sayfa:148-149,sol yayınları)


“Bir an için Sanina ve Venger yoldaşların önerisini kabul ettiğimizi ve kolhozlara öz malları olarak esas üretim araçlarını, Makine ve Traktör İstasyonlarını satmayı kabul ettiğimizi düşünelim. Bunun sonucu ne olur? Bunun sonucu şu olur ki, önce, kolhozlar başlıca üretim araçlarının sahibi olurlar, yani ülkedeki hiç bir işletmenin sahip bulunmadığı olağanüstü bir duruma girmiş bulunurlar, çünkü bilindiği gibi ulusallaşmış işletmeler bile ülkemizde üretim araçlarının mülkiyetine sahip değillerdir. Kolhozların bu olağanüstü durumunu, nasıl, hangi ilerleme ve ileriye gidiş düşüncesi ile haklı gösterebiliriz? Bu durumun, kolhoz mülkiyetinin, ulusal mülkiyet düzeyine yükseltilmesine katkıda bulunduğu, toplumumuzun sosyalizmden komünizme geçişini hızlandırdığı söylenebilir mi? Bu durumun, ancak, kolhoz mülkiyetini ulusal mülkiyetten uzaklaştırabileceği ve komünizme yaklaştırmak yerine bizi ondan uzaklaştırmaya varacağını söylemek daha doğru olmaz mı?” (Stalin, Son Yazılar,sayfa:149,sol yayınları)

Bir an olsun kendimi Brejnev’in konuşmasını dinler gibi oldum. Brejnev meşhur bir konuşmasında artık komünist aşamaya geçmiş bulunmaktayız diye böbürlenmekte idi fakat değil komünist aşama daha sosyalist aşamada bile değildi o dönemde Sovyetler Birliği.Çünkü, kapitalizm Kruşçev’in açtığı o derin yarıktan içeri girmiş ve kapitalizmin restorasyonu başlamış idi. Görüldüğü üzere Mao tarihsel olarak Marxist başladığı yola maalesef şartların gereği Marxist olarak sonlandıramıyor. Devrim pratiği konusunda yarattığı kazanımlarından dolayı önünde saygıyla eğiliyorum ama sosyalist inşadaki tutumundan ötürü kendisini eleştirmekteyim. Bazı insanlar iyi bir savaşçı olamaz ama iyi bir yönetici olabilir bazıları da iyi bir yönetici olamaz ama iyi bir savaşçı olabilir. Mao Ze Dung ise tarihte ancak iyi bir savaşçıya örnek olabilir daha ötesi değil.

22 Aralık 2012 Cumartesi

Metin Kayaoğlu’ndan Aydınlanmadan bunalıma! Kronik gericilik yıllarının doğurduğu bunalım teorilerine iyi bir örnek


Metin Kayaoğlu’nun Teori ve Politika’nın 60. Sayısında çıkan “Marksizmin Furkanı İslamın Ayıracı” isimli yazısında Marksizmi dinle yakınlaştırmaya çalışmakta ve kendince dini Marksizmin tekeline sokmaya çalışmaktadır. Bunu kanıtlamak için Marksizmin daha önce Aydınlanmacı ve ulusalcı akımların etkisinde olduğunu dile getirerek yapmakta ve bunun yerine çözüm olarak yerine dinin konulmasını önermektedir ve kendince ciddi bir Aydınlanma eleştirisi vermektedir.

“Türkiye’de Marksistler, yeterince laik, ateist, ulusalcı, kozmopolit ve ideolojik modernist olmuşlardır. Bu sıfatlarla Marksizim ne kadar mümkünse, “dinsel, teist, yerel” Marksizm de en azından o kadar mümkündür.” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:7)

Sorunda zaten bu bir insan laik ve ulusalcı olup Marksist olamaz. Ateizmi bir burjuvanın ateizmine benzemez onun ateizmi “Marksist ateizmdir” o yüzden tek bir ateist tanımı yapmak Marksist düşünceye uygun değildir ve bu aydınlanmadan izler taşımaktadır. Modernist olgusunda ise Marksistler modernizmi güncel koşullar içinde en gelişmiş üretim biçimi olarak algılarlar ve Marksistler için modern olmanın tek bir koşulu vardır o da sosyalist sistemde yaşamak ve sosyalist yaşam tarzını benimseyip ona uygun davranmaktır. Bu kendini daha sonra daha üst sistem olan Komünizme götürecektir o zamana kadar modern algısı sosyalist tarz bir algıdır. Yani yazarın anladığı tarz bir modernizim Marksizme uygun değildir. Bu yüzdende bir Marksist, yazarın anladığı tarzda bir modernist olamaz. Olursa Marksist değildir. Bundan dolayı yazarın birinci önermesindeki Marksizim mümkün olmadığı için ikinci önermesindeki Marksizimde mümkün değildir. Marksist modernite ilgili daha fazla bilgi için okuyucuların “G.Osipov, Toplumbilim” isimli kitabı okumalarını öneririm. Yazarın içindeki aydınlanma düşmanlığına rağmen yazıda ciddi aydınlanmacı öğeleri görmek beni gerçekten şaşırttı aşağıda bu noktalara değinip yazarın aydınlanma eleştirisi yapabilecek durumda olup olmadığını sorgulayacağız.

Yazardaki Aydınlanma Esintileri
“Bu çalışma, bir islami yönelimle alaşım olanaklarını sınama üzerinedir. Aradığımız, oluşmakta olduğuna ilişkin işaretler gördüğümüz ezilenlerin(devrimci) İslamıdır. Biz, Marksizmin içinden yoldaşlaşma sürecindekilere el uzatıyoruz.(Kahinler, kolumuzu kaptıracağımızı söyleyecek!)” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:8)

Yazar “Kahinler, kolumuzu kaptıracağımızı söyleyecek!”sözü ile Kahinlere bir aşağılamada bulunuyor. Bildiğim kadarıyla ,kahinlikten nefret, aydınlanmanın temel yapıtaşlarından biridir. Her ne kadar yazar burada aydınlanmacılardan da bahsetse kahinlik olgusuna karşı aldığı tutum onu aydınlanmacılarla aynı safta tutuyor. Lenin asla kahinliğe karşı çıkmamıştı görüldüğü üzere:

“Mucizeli kahinlik bir masaldır. Ama bilimsel kahinlik bir olgudur. Ve, çevremizdeki utanç verici kederler ve hatta umutsuzlukla pek sık karşı karşıya geldiğimiz şu günlerde doğru çıkan bilimsel bir kehaneti anımsamakta yarar vardır.”(Lenin,Marx Engels Marksizm,Kahince sözler,sayfa:408,sol yayınları) Marksist tarzdan kahinliğe bakış böyledir. Şimdi diğer aydınlanmacı bakışlarına değinelim.

“Marksizm, özgülleşmenin çok önemli bir kaynağı temin etti. Ama Aleviler Markist saflara Aleviliklerinden soyunma koşuluyla kabul edildiler. Nesnel karşılığı olduğu için Alevilik kendini çeşitli yollarla burada da gösterdi gerçi, ama amaç Marksizmin bu gelişmeye maruz kalması olmamalıydı” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:15)

“Sünni Müslüman ezilen kitleye dönük Marksist ilgi bazı önemli itirazlarla karşılaşacaktır: Bu kitle esas olarak işçi ve emekçilerden oluşan, dolayısıyla Sünni Müslüman olarak nitelenmesi gerekmeyen bir kitledir. İlişkilenme gerekirse, dininden ayırt edilerek ilişkilenmelidir. Gerici bir dinsel inancın varlığı koşullarında bu kitle, gericiliğin önder güçlerinin hegemonyasından kurtulamaz. Üstelik, bu kitle ideolojik kimliğiyle ezilen değil ezen konumundadır.” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:15)

“Bu anlamda, örneğin, “ortak sınıf paydası” ezilenin öznellik niteliğine kayıtsızlıktır, ve cevabını almıştır ve alacaktır.” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:16)

Yazarın yaptığı şey kimlik siyasetidir ve kimlik siyaseti de aydınlanmadan alınmış bir olgudur. Bir Marksist sınıf siyaseti güder kimlik siyaseti değil. Sünni ezilen müslümanı kazanamazsanız devrim yapamazsınız çünkü kimlik siyaseti ile ezilen alevi veya kürt bujuvazisini özel mülkiyetin kaldırılmasına ikna edemezsiniz çünkü bir kişi nasıl yaşarsa öyle düşünür. Sünni proletaryadan da ümidinizi kestiğinizde yaptığınız şey, küçük burjuva tarzı bir devrimci maceracılıktır. Bunun sonucunda ya ulusal kurtuluş savaşı veren birleşik cephe siyasetine dahil olursunuz ya da ezilen bir grubun burjuva demokratik hakları üzerine mücadele eden bir grubun siyasi temsilcisi olursunuz ama asla proletaryanın ve onun ideolojisi olan Marksizmin, sesi, bayrağı ve çıkarı için mücadele edenlerin temsilcisi olmazsınız. Karşı aydınlanmadaki aydınlanmayı tespit ettikten sonra proletaryanın tarihsel kazanımlara karşı yapılmış çarpıtmaları açıklayalım.

Proletaryanın tarihsel kazanımlarına yapılmış hakaretler
“Bir anlamda, her ne kadar, aksi ve geleneksel anlayış yaygın olarak dile getirilmeye devam edilse de, işçilerin ötekiler ve köylüler üzerindeki hegemonyası değil, komünist partinin işçiler ve öteki bütün ezilenler üzerindeki hegemonyası ima edilmektedir böylelikle.” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:13)

Bu yapılan Marksizmin liberal bir tahrifatıdır. Bu konu Stalin zamanında da tartışılmış ve bugün bile hiç kimse Stalin’in söylediği“S.S.C.B bir proletarya diktatörlüğüdür, parti diktatörlüğü değil” tezini çürütememiştir. Bu yüzden okuyuculardan bu önemli konuda yapacağımız uzun alıntılardan dolayı özür dileriz.

Örneğin Sorin şöyle diyor: "Proletarya diktatörlüğü, Partimizin diktatörlüğüdür." Görüldüğü gibi bu tez,"Parti diktatörlüğü"nü, proletarya diktatörlüğüyle özdeşleştiriyor. Leninizm zeminini terketmeden, bu özdeşleştirmeye doğru denebilir mi? Hayır, denemez.” (Stalin,Leninizmin Sorunları,sayfa:165,İnter yayınları)

“Birincisi. Lenin'in Komintern II. Kongresi'ndeki konuşmasından yukarıya aktarılan alıntıda Lenin, partinin önder rolünü asla proletarya diktatörlüğüyle özdeşleştirmiyor. O sadece, "yalnızca sınıf bilinçli azınlığın (yani partinin —J. St.) geniş işçi kitlelerini yönetip önderlik edebileceği"nden, işte bu anlamda "proletarya diktatörlüğünden, esasında onun örgütlü ve sınıf bilinçli azınlığını anladığı"mızdan söz ediyor.” (Stalin,Leninizmin Sorunları,sayfa:165, İnter yayınları)

“İkincisi. Proletaryanın kitle örgütlerinin bir tek de olsa hiçbir önemli kararı, Parti'nin yönergeleri olmaksızın alınmaz. Bu tamamen doğrudur. Ancak bu, proletarya diktatörlüğünün, Parti'nin yönergelerinde tükendiği [sadece bunlardan ibaret olduğu —ÇN] anlamına mı gelir? Bu, Parti'nin yönergelerinin bu sebepten ötürü proletarya diktatörlüğüyle özdeşleştirilebileceği anlamına mı gelir? Elbette değil. Proletarya diktatörlüğü, Parti'nin yönergeleri, artı bu talimatların proletaryanın kitle örgütleri tarafından uygulanması, artı halk tarafından hayata geçirilmesinden oluşur. Görüldüğü gibi burada, proletarya diktatörlüğünün hiç de önemsiz olmayan bir momentini oluşturan bir dizi geçişler ve ara basamaklar söz konusudur. Parti'nin yönergeleri ile, onların hayata geçirilmesi arasında, bundan dolayı, yönetilenlerin irade ve eylemleri, sınıfın irade ve eylemleri, böylesi talimatları desteklemeye hazır olmaları (ya da reddetmeleri), bu talimatları uygulama yetenekleri (ya da yeteneksizlikleri), bu talimattan tam da durumun gerektirdiği gibi uygulama yetenekleri (ya da yeteneksizlikleri) yatar.” (Stalin,Leninizmin Sorunları,sayfa:166, İnter yayınları)

“Üçüncüsü. "Proletarya diktatörlüğü", diyor Lenin, "zafer kazanmış ve siyasi iktidarı ele geçirmiş olan proletaryanın sınıf mücadelesidir" (Bkz. Lenin, Bütün Eserler, C. 24, s. 311, Rusça). Bu sınıf mücadelesi ifadesini nerede bulabilir? Devrilmiş burjuvazinin saldırılarına ya da yabancı burjuvazinin müdahalesine karşı proletaryanın bir dizi silahlı eyleminde ifadesini bulabilir. Proletaryanın iktidarı henüz sağlamlaşmadıysa, iç savaşta ifadesini bulabilir. İktidar sağlamlaştıktan sonra, bu esere geniş kitleleri de çekerek proletaryanın geniş kapsamlı örgütlenme ve inşa çalışmasında ifadesini bulabilir. Bütün bu hallerde aktör, sınıf olarak proletaryadır… Genelde o bu eylemleri sadece yönetir, ve bunu da sınıfın desteğine sahip olduğu ölçüde yapar. Çünkü Parti sınıfla örtüşemez, sınıfın yerine geçemez. Çünkü Parti, tüm önemli, önder rolüne rağmen, yine de sınıfın bir parçası olarak kalır. Bu yüzden, kim Parti'nin önder rolünü proletarya diktatörlüğüyle özdeşleştirirse, o, sınıfın yerine Parti'yi geçirmiş olur.” (Stalin,Leninizmin Sorunları,sayfa:166-167, İnter yayınları)

Bu nedenlerden dolayı yazarın yaptığı proletaryanın tarihine bir hakarettir. Doğru olan bir şeyi bozma girşimidir. Temelsiz argümanı vur kaç özelliği taşımaktadır. Yazarın diğer bir saptırmasına değinirsek şöyle desek herhalde yerinde olur ‘Bu konuda Troçkiden sonraki en inandırıcı çarpıtma’

“Marx-Engels’in Komunist Manifesto’daki bütün ülkelerin işçilerine dönük birleşme çağrısına ezilen halklar da katılmıştır. Bunun Marksizmin içinde bir devrim olduğu daha net anlaşılmaktadır, açıktır. Marksizm sürekli kendi sınırları dışına çıkmıştır.” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:13)

Yazarın teorik felaketi hat safhalarda bakalım Marx bu konuda ne diyor:

Köylülerin sömürüsü, sanayi proletaryasının sömürüsünden yalnızca sömürünün biçimiyle ayırdedilir. Sömüren aynıdır: Sermaye. Tek tek kapitalistler, tek tek köylüleri, ipotekler yolu ile ve tefecilik yolu ile sömürürler. Kapitalist sınıfı, köylü sınıfı, devlet vergisi yolu ile sömürür. Köylülüğün mülkiyet hakkı,sermayenin bugüne dek onu büyüsü altında tutmak için kullandığı tılsım,onu sanayi proletaryasının karşısına dikmek için öne sürdüğü bahanedir.ancak sermayenin yıkılması köylülüğü kalkındırabilir;ancak sermayeye karşı bir hükümet,bir proleter hükümet onun ekonomik sefaletine,sosyal zilletine son verebilir.anayasal cumhuriyet onun birleşik sömürücülerinin diktatörlüğüdür;sosyal demokratik,kızıl cumhuriyet onun müttefiklerinin diktatörlüğüdür."( Karl Marx, Fransada Sınıf Mücadeleleri, 13 haziran 1849’un sonuçları, sayfa 136-137)

Bir insan Marx’ın düşüncesini sırf Manifestodan öğrenmeye kalkarsa sonu felakettir. Yazarın bu teorik hatası konusunda ne desek boş.

Kuran’da materyalizm arama gafleti

“Materyalist yaklaşım Kuran’da materyalizm bulur” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:20)

Bu bakış saçmadır çünkü Marx ile Engels’in şu lafından her şeyden materyalizm bulunabileceği bize gösterilmiştir:

“Bu bakımdan ahlak, din metafizik ve ideolojinin tüm geri kalan kısmı ve bunlara tekabül eden bilinç biçimleri, artık o özerk görünümlerini yitirirler. Bunların tarihi yoktur, gelişmeleri yoktur, tersine maddi üretimlerini ve karşılıklı ilişkilerini geliştiren insanlar, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini, hem de düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler. Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine bilinci belirleyen yaşamdır.” (Marx-Engels,Alman İdeolojisi,sayfa:45-46,sol yayınları)

Bu yüzden dinlerin çıkışı konusunda araştırma yapan biri Kuran’danda materyalist şeyler bulur ama yazarın dediği gibi bir materyalizm bulmak imkansızdır. Aşağıda görüldüğü gibi:

“ Kıvılcımlı bu bağlamda şöyle der:
“ Hala ‘cennet’ ideali, Allah ülküsüyle; inanılmaz bir imanla hayata muhalefete sarılan köylü uluslar-halklar ve yığınlar, tarafından savunuluşu resmi sosyalizmlerce, değme Marksistlerce ve laiklerce anlaşılmaz kalır… “Ve Muhammed’in görünmeyen bir Allah ve Melekleriyle konuşması – vahiy alması- göğe çıkıp bütün Allah sistemini görmesi – peygamberleri tanıması- biraz laikleşmiş veya maddeciliğe ulaşmış beyinlere ‘saçmalık’ olarak görünür.”
Anlatıldığına göre kendini sorgulayanYahudilere Muhammed, bulutların görevli melekler tarafından kamçıyla hareket ettirildiğini, gök gürültüsünün de meleklerin bulutlara bağırması olduğunu söylemiş. Bu anlatımın, günümüz malumatı bakımından saçmalığı açık, ancak bu gibi örneklerin bile mecazi olduğu söylenebilir. Nitekim, Yahudiler de bu anlatımdan ikna olmuştur anlattığına göre… Yani, ortak bir simgeler ve mecazlar düzenine göre konuşuyor Muhammed.” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:21-22)

Yukarıda söylediğimiz gibi çok üstelersen herşeyden materyalizm bulursun ama bu onun özünde idealist olduğu gerçeğini değiştirmez bu anlatılanda buna iyi bir örnektir. Mecazlar yoluyla ite kaka materyalizm bulmak! Tam anlamıyla emek ziyanı. İlla Materyalizm aranacaksa bunu Muhammed’in düşmanlarında arayabiliriz ve rahatlıkla buluruz.

“Görüldüğü gibi, İslamı, bugünün rasyonalitesi ve apaçık gerçeklerle eleştirdiğini sananlara ilk cevap bizzat Kuran’dan geliyor. Muhammed’in peygamberliğini ilan ettiği zaman da benzer ya da aynı itirazlar, aynı tarz ve şekilde dile getirilmiştir. Sağduyunun akıllı itirazlarınız Peygamber karşılayamamış ve sadece herkes gibi bir insan olduğunu söyleyebilmiş. Zamanın egemenleri, bu nasıl Allah’mış ki, kendine inananlar zavallı bir ömür sürüyor, inananlarını nasıl oluyor da korumuyor,diyormuş; Kuran’dan öğreniyoruz. Muhammed’in buna cevabı ikili: Bir yandan, Allah’ın inananlarını sevgili kullarını bu dünyada sınamaya aldığını söylüyor. Diğer yandan, öte dünyada inananlara mutlu ve iyi bir yaşam müjdeliyor ve inanmayanlara azap duygusu yapıyor.Ama sağduyuyu tatmin edemiyor hiçbir zaman…” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:24)

Anlaşıldığı üzere Muhammed'in düşmanları Muhammedin mistik yorumlarına gayet materyalist tarzda eleştiriler getirirken Muhammedin cevabı gene idealizmin pençesinden kurtulamıyor ve metafizik boyutlarına yeni boyutlar katıyor. Eğer amaç materyalist aramak ise bu Muhammed değil aksine Muhammedin düşmanları olmalıdır ama burada amaç farklı.
İpe sapa gelmez bir iddiada İslamdaki ateizm konusu

“Sorunu aşmak için bir tersine çevirme işlemi önerilecektir. Bazı düzlemlerde islamın aslında teist değil ateist olduğu, Marksizmin ise teist olduğu…”(Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:32)

Açıklamaya bile değmez ama birazdan aşağıda islamda ateizme değineceğim.

“İlk hristiyanlar gibi ilk Müslümanlar da “Biz atalarımızı bir din üzerine bulduk. Onları izleyeceğiz diyen Mekke egemenleri tarafından ateizmle suçlandı. Çünkü “ateizm daima geçerli tanrısallık kavramının”, aynı anlamda verili iktidar ilişkilerinin “inkarı olmuştur. ”” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:32-33)

Açıklama eksik burada herkesin anladığı ateizm yok. Buradaki ateizm mevcut dinin tanrılarını reddetme anlamındaki ateizmdir. Tanrı tanımazlık değildir. Herkes kavramların tarihini bilmeyebilir bu kadar kelimelerin etimolojik kökenlerini kimse bilmek zorunda değil. Yapılan tam anlamıyla kitlelerin manipülasyonudur ve çok kaba bir biçimde söylersek burjuvazinin en sevdiği yöntemlerden biridir. Bir Marksist diğer konular üzerine gereksiz bir şekilde sayfalar yazıp bu konu üzerinde iki satır bir şey yazıp ucunu açık bırakıyorsa bu kötü niyet göstergesidir.

Kuran, Allah’ın varlığını materyalist argümanlarla ortaya koyuyor. Teist bir materyalizmin örneğini veriyor.. Kuran’da mucize materyalizmin , doğanın öznesizliğinin kendisidir.”Mucize, ‘aciz bırakılan şey’demektir. Allah dışında özneliğe heves eden hiçbir varlık olamaz; her şey acizdir, her şey, maddenin Allah tarafından vazedilen yasalarına tabidir.” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:33)

“Kuran’ın materyalist manifestosu şu ayetlerdedir: “Göklerin ve yerin mülkü O’na aittir. Çocuk edinmemiştir. Mülkiyetinde ortağı yoktur. Her şeyi yaratmış ve yarattığı her şeyin doğasını ve kapasitesini belirlemiştir.”(Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:34)

Burada tek kelime ile “idealist bir jakobenlik” vardır idealist alandan materyalist alan üzerinde hakimiyet kurma konusu vardır. Yani materyalizmin esamesi bile okunmuyor burada manifestosu nereden çıksın!

Bolşevizme haksız bir hakaret

“Rusya’da Bolşeviklerle Menşeviklerin arasında ortaya çıkan partiye üyelik ölçütleri tartışmasının “dinsel” olmadığı ileri sürebilir mi? Eğer, dinsel olmayan- aynı anlama gelmek üzere, ideo-politik örgüsü gevşek- bir partiden söz edilecekse, tam da Menşeviklerin savunduğu görüş geçerli olmalıydı. Lenin havariler arıyordu; Martov akıllı veya romantik taraftarlar” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:43)

Baştan aşağıya hakaret bunu kanıtlayacak örnekler vermeli. Bu haliyle hakaret olarak kalıyor neden bu konuda alıntı yapamadığını ben söyleyeyim çünkü yok öyle bir şey yazar fantezi aleminde yaşıyor.

SONUÇ

“İdeolojisiz hiçbir toplum olmaz ve ideoloji, ne bilimsel biçimlere ne de bilime bağlıdır. İdeoloji, Marksizm gibi “düşünülmüş” örneklerinde bile “derinden bilinç dışıdır”. O halde, Marksizmimizde, bilinç dışı için bir yer bırakalım. Marksizmin bilinç dışından da geçtiğini kabul edelim.. Din bir tür ideoloji olarak bilinçaltında işliyorsa, varsın bizim bilinçaltımızda bu egemenliğe girsin.” (Teori ve Politika,sayı:59-60,sayfa:44)

Din egemenliğinde Marksizm! Bu tam anlamıyla ihanettir. Hiçbir altyapısı olmayan bu tezi aklı selim sahibi kişilerin vicdanına bırakıyorum. Yoldaş Gonzalo neyin tahrifat olduğunu neyin gereklilik olduğunu çok güzel bir şekilde açıklıyor:

“Marks’ın bu muhteşem eseri, yeryüzünün görmüş olduğu ve göreceği en yüksek kavrayıştır. Başta sınıfımız ve halklar olmak üzere, insanları dünyayı dönüştürmek için teorik ve pratik bir araç ile ilk kez kuşandıran dünya görüşü, bilimsel ideolojidir.” (Başkan Gonzalo konuşuyor,sayfa:5,Belge yayınları)

“Marks bize şunu öğretmiştir: “Din halkın afyonudur”. Bu bugün bütün gücüyle geçerli olan Marksist bir tezdir ve yarın da öyle olmaya devam edecektir. Marks,dinin, sömürünün ürünü olan toplumsal bir olgu olduğunu, ve sömürü ortadan kaldırılıp yeni bir toplum ortaya çıktıkça kendi kendine söneceğini de belirtmiştir… Marks’ın tesis ettiği kanun kendini dayatacaktır: sömürü ve baskı yerle bir edilip yok oldukça, din ortadan kaybolacaktır. Papalık, sömürücü sınıflara hizmet ettiği için, ve gelecekteki, sömürücü bir sınıf olmadığı için, Papalık hayatta kalmayacak ve dinin kendisi yok olacaktır. O zamana kadar, yeni objektif şartlar içerisinde ilerleyen insanlık, açık bilimsel ve dünyayı dönüştürücü bir bilinç elde edene dek, dini inanç özgürlüğü tanıma zorundadır.”(Başkan Gonzalo konuşuyor,sayfa:9-10,Belge yayınları)

Görüldüğü gibi bir Marksistin yapması gereken dinin egemenliğine girmek değil dini söndürmek için yollar aramaktır. Bu yapılan Marksizmin katlidir. Teoriyi güncel koşullara uyarlamanın ötesinde teoriyi güncel yollardan revize etmenin ve opotunizmin dümen suyuna girmenin bir örneğidir ya da talihsizce yazılmış bir yazıdır. Ne yazarsak yazalım ne dersek diyelim son sözü Proletarya söyleyecek o ne derse, ne yaparsa öyle olacak. Bu konuda daha fazla tartışmanın gereği yok proletarya sokağa dökülmedikçe yapılanlar ütopya üretmekten öteye geçemeyecek.Bu yüzden yapılan şey emek israfıdır. Yazarın islami hayranlığından ötürü daha fazla israf etmemesini öneriyor ve yaptığı israftan ötürü günaha girdiğini hatırlatıp kendisinin üzerinde Allah'ın selamının daimi olmasını dileyip yazıya son veriyoruz.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Oksimoron Bir Yazıdan Çıkarılan Büyük Kurgular Her Zaman Tarihin Çöplüğüne Yollanır(Samuel P. Huntington ürerine)


Huntington’ın yazdığı medeniyetler çatışması tezi aslında toplumdaki bir boşluğu doldurdu. O boşluk, insanların gerçeklikten uzak metafizik olgulara olan zaafının sosyal bilimlerde yeterince etkili bir şekilde günümüzde bir karşılığı olmamasından kaynaklanıyordu. Sonunda isteklerini uygulatacak bir çılgın buldular. Bu çılgının ve tarihin çöplüğüne gidecek talihsizin ismi Huntington idi. Huntington hizmetkarı olduğu tekellerin çıkarlarına uygun olan çalışmasında insanoğluna(sazanoğluna) gelecekte kimin kimle çatışacağını şöyle buyuruyor:

“Medeniyet kimliği, gelecekte gittikçe artan bir şekilde ehemmiyet kazanacak ve dünya büyük ölçüde, belli başlı yedi veya sekiz medeniyet arasındaki etkileşime şekillenecektir. Bunların içine, Batı, Konfüçyus, Japon, İslam,Hint,Slav-Ortadoks, Latin Amerika ve muhtemelen Afrika medeniyetleri giriyor. Geleceğin en mühim mücadeleleri, bu medeniyetlerin birini diğerinden ayıran kültürel fay kırıkları boyunca meydana gelecektir.”     ( Samuel P. Huntington,Medeniyetler Çatışması,Vadi yayınları,sayfa:26)

Gerçekten insan bu cümleden sonra dünya ne kadar homojen olmuş diye düşünmeden edemiyor. Sanki günümüzde ekonomik çıkarları için aynı kültüre ya da yakın kültürlere mensup devletler birbirini satmıyor. Örnek olarak İslam medeniyeti tarihinde ve günümüzde ne zaman yek vücut hareket etti? Bu görülmüş bir şey midir? Bu söylediğim şey diğer bütün medeniyetler için geçerlidir. Medeniyetler hiçbir zaman ortak hareket etmemiştir aynı kültürden gelseler bile bu böyledir. Kendi ülkelerindeki burjuvazinin ekonomik çıkarlarının yarattığı rüzgar nereye gidiyorsa medeniyetlerde oraya gidiyor. Bu yüzden Huntington’ın anladığı anlamdaki medeniyet daha dünya üzerinde görülmedi. Sabret Huntigton 1 milyon yıl sonra senin dediğin olacak!

“Farklılıklar illâ da çatışma demek değildir ve mücadelede kesin olarak şiddet kullanılacağı anlamına gelmez. Gerçi yüzyıllar boyunca en uzun ve şiddetli çatışmaları, medeniyetler arasındaki farklılıklar oluşturmuştur.” ( Samuel P. Huntington,Medeniyetler Çatışması,Vadi yayınları,sayfa:26)

Huntington bir anda 180 derece dönüşle kendini tam ters istikamette bulup sonra yanlış yere gittiğini düşünüp bir 180 derece daha dönüp kendini aynı yerde buluyor. Kendi zigzaglarını bir tarafa bırakırsak. Huntington Osmanlının aynı ya da  benzer medeniyetten gelen Safevilerle(Huntington bu farkı anlamayacak kadar cahil olduğu için ikisini de aynı kefeye koyuyor ona göre ikisi de İslam.Şii ve Sünni diye bir ayrım gözetmiyor medeniyetler çatışmasında) neden savaştığını bu yukarıdaki sözle nasıl açıklayabilir? Ya da Haçlı seferlerinde bir takım müslüman grupların haçlılara yardım etmesini ve onları desteklemesini, en şiddetli çatışmaların medeniyetler arasındaki farklardan dolayı ortaya çıktığı tezi ile nasıl iddia edebilir?  Gelelim başka bir garipliğe:

“Eski Sovyetler Birliği'ndeki komünistler demokrat, zenginler fakir ve fakirler zengin olabildi; fakat Ruslar Estonyalı veya Azeriler Ermeni olamadılar. Sınıf ve ideoloji mücadelelerindeki anahtar soru, "Sen hangi taraftasın?" biçimindeydi ve insanlar taraflar arasında tercihte bulunabilir, bulunur ve taraf değiştirebilirdi. Medeniyetler arasındaki çatışmalarda ise bu soru, "Sen nesin?" şeklindedir. Bu ise bir veridir ve değiştirilemez. Bosna'dan Kafkasya ve Sudan'a kadar bildiğimiz gibi, söz konusu soruya verilecek yanlış bir cevap kafaya yenecek bir kurşun anlamına gelebiliyor. Hatta, etnisiteden daha fazla olarak din, insanlar arasında keskin ve dışlayıcı şekilde bir ayırım yapıyor. Bir insan yarı Fransız ve yarı Arap ve aynı anda iki ülkenin bile vatandaşı olabilir. Bundan daha zor olan şey, yarı Katolik ve yarı Müslüman olmaktır.” . ( Samuel P. Huntington,Medeniyetler Çatışması,Vadi yayınları,sayfa:28)

“İran, Pakistan, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan ve Afganistan gibi Arap olmayan 10 Müslüman ülkeyi bir araya getiren Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın temelini de kültür ve din oluşturuyor. Esas olarak 1960'larda Türkiye, Pakistan ve İran tarafından kurulan bu teşkilatın diriltilmesi ve genişletilmesindeki nedenlerden biri, bu ülkelerdeki muhtelif liderlerin, Avrupa Topluluğu'na kabul edilme şanslarının olmadığını kavramalarıdır.” ( Samuel P. Huntington,Medeniyetler Çatışması,Vadi yayınları,sayfa:30)

Huntington 1. Alıntıda “Sen nesin?” sorusunun önemli olduğunu “Sen hangi taraftasın?” sorusunun önemini yitirdiğini ispatlamak için elinden geleni yapıyor. İki aktörü ele alalım,ve yargıç Huntington sorsun “Ey Türkiye sen nesin?”diye sorduğunda Türkiye’nin cevabı basittir “Ben Müslümanım”. Yargıç Huntington  İran’a dönsün ve sorsun “Ey İran sen nesin?” İran cevaplasın “Ben Müslümanım”. Huntigton bu sefer dünyanın sırrını çözdüğünden emin bir şekilde ikisine birden soruyor “Siz aynı yerde duruyorsunuz o zaman dimi?”desin İran kızsın “Ben o kafirle aynı yerde durur muyum hiç. Ben Suriye'de Esat’ı destekliyorum ve arkama Rusya’yı alıyorum” Türkiye İran bir kızdığı için bin kızsın ve şöyle desin “Olmaz one minute Sayın Huntington! Benim ülkem dünyada islamiyetin doğru uygulandığı tek ülke o yüzden biz Suriye’de ÖSO’yu destekliyoruz ve kafir Esat’ın gitmesi için cihat ortağı olarak arkamıza A.B.D’yi alıyoruz”.Görüldüğü gibi içine ironik olaylar gizlediğimiz yazıdan bile hala dünyada “sen hangi taraftasın?” sorusu “sen kimsin?” demekten daha önemli bu yüzden 2. Alıntının konjonktürel bir şey olduğu sonucu çıkıyor. Unutmayalım, Sermayenin, çıkarı gereği yatmayacağı adam yoktur. Sermayeyi kim daha çok kar kazandıracağına ikna ederse sermaye o yöne savrulur ,ne olduğu, kim olduğu onun için önemli değildir. Sermaye doğası gereği şöyle der “ışığı kapayınca hepsi aynı.” Maalesef görüldüğü gibi sermaye, Huntington kadar ahlakçı kesilemedi! İşte Huntington’a göre bütün sorun bu! Gelelim Huntington’ın oksimoron yanına bütün yazısında çatışmaların medeniyetler arasında çıkacağı konusunda yakındı durdu. Bakalım bu alıntısında çatışmaların çıkma sebebini kültür olarak mı açıklayacak yoksa ekonomik olarak mı? Uzun yapacağımız alıntıdan ötürü okuyucudan özür dileriz.

“ Batı, enerji kaynağından ötürü İran(Basra) körfezi ülkelerine karşı şiddetli biçimde bağımlı hale geldi; petrol zengini Müslüman ülkeler, para zengini ve istedikleri anda da silah zengini oldular. Batı tarafından vücuda getirilen İsrail ile Araplar arasında çeşitli savaşlar meydana geldi. Fransa, 1950’li yılların büyük kısmında Cezayir’de kanlı ve insafsız bir savaş yürüttü; İngiliz ve Fransız kuvvetleri 1956’da Mısır’a saldırdı; Amerikan güçleri, 1958’de Lübnan’a girdi; Amerikan güçleri, bilahare tekrar Lübnan’a yöneldi, Libya’ya saldırdı ve İran’la çeşitli askeri çatışmalara girişti; asgari üç orta-doğu hükümeti tarafından desteklenen Arap ve İslam teröristler hafif silahlar kullanarak batılı uçak ve tesisleri bombaladılar ve batılıları rehin tuttular. Araplar ve batı arasındaki bu savaş, 1990’da birleşik devletlerin, bazı Arap memleketlerini diğerinin saldırısına karşı savunmak için İran körfezine büyük bir ordu göndermesiyle zirveye ulaştı. NATO planlaması da akıbetinde, gittikçe artan bir şekilde güney tribünündeki potansiyel tehditler ve istikrarsızlığa yönelmiştir. Batı ve İslam arasında, asırlardan beri devam eden bu askeri etkileşimin zeval bulma ihtimali pek yoktur. Bu daha öldürücü olabilirdi. Körfez savaşı, Saddam Hüseyin’in İsrail’e saldırmış olması ve batıya cesaretle karşı çıkması bir kısım Arapları mağrur etti. Batının İran körfezindeki askeri varlığı, karşı konulmaz askeri üstünlüğü ve onların kendi mukadderatlarını tayin etme hususundaki yetersizliklerinden ileri gelen, gücenikliğin ve tahkir edilmişliğin beslediği bir hayli öfke de bıraktı. Petrol ihracatçısı olanlarına ilaveten, otokratik hükümet biçimlerinin zayıfladığı ve demokrasiye geçme çabalarının güçlendiği birçok Arap ülkesi, ekonomik ve sosyal seviyesini yükseltiyor. Arap siyasi sistemlerindeki bazı açılmalar şimdiden meydana çıkmaktadır. Bu açılmalardan esas faydalananlar İslamcı hareketler olmuştur. Kısacası, Arap dünyasında, Batılı demokrasi batı aleyhtarı siyasi güçleri kuvvetlendiriyor. Bu geçici bir vakıa olabilir; fakat İslam ülkeleriyle batı arasındaki ilişkileri kesinlikle müşkilata sokacaktır. ( Samuel P. Huntington,Medeniyetler Çatışması,Vadi yayınları,sayfa:32-33)

Huntington’a sormak lazım çatışmalar kültürel mi yoksa ekonomik mi? Bir sayfada dediğin bir sayfada tutmuyor Mösyö Huntington bu nasıl ilişki böyle? Huntington’ın sayfa:40’ta değindiği “batının askeri gücü rakipsizdir” kısmına değinmek bile istemiyorum tarih bunun böyle olmadığını bize gösterdi. Düzenli orduların Gerilla karşısındaki yenilgileri ne çabuk unutuldu böyle. Sayın Huntington Vietnam sana ne ifade ediyor? Amerikanın sistem değiştirdiğini ne çabuk unuttun böyle. Amerikan’ın amacı bir yeri fethetmek mi? Yoksa sosyal konrolu ele geçirmek mi? Batı’dan nasıl yek vücut olarak bahsedebilirsin Türkiye’de bilinmez ama Almanya ile İngiltere günümüzde neredeyse birbirini boğazlayacak konuma geldi. Aralarındaki çelişkinin derinleşmesi sana bir şey ifade etmiyor mu? Son olarak yapacağım şu alıntı Amerikanın neden Afganistan ve Irak operasyonunu yaptığını açıklamaya yetecek:

“"Hedef askeri fetih değil, sosyal kontroldür" diye açıklıyordu US Army War College'den William Olson…Arjantin Genel Kurmayı ile birlikte ABD ordusu ortak bir manevra düzenliyor. Basına göre Arjantin silahlı kuvvetlerinin bir kriz bölgesine hızlı aktarımı denenmiş. Burada varsayılan kriz bölgesi Pinochet'nin devrilmesinden sonra gündeme gelebilecek olan politik çatışmalara sahne olacak komşu ülke Şili'ydi, böylesi bir durumda Arjantin Pentagon'un yönlendiriciliği altında Şili'yi kontrol altına alacaktı. Yani ABD açısından "düşük şiddette" bir çatışma ama, Şili açısından oldukça yüksek şiddette... "Düşük Şiddette Çarpışmaların" hedefi, diğer süper gücün geri püskürtülmesinden çok, kendi ekonomik çıkarlarının kabul ettirilmesine yöneliktir. "Latin Amerika'da insanları, stratejik yeraltı kaynaklarını, toprakları denetlemek zorundayız" deniliyor”(Gaby Weber, Gerilla Bilanço Çıkarıyor,sayfa:20-21,belge yayınları)

Görüldüğü gibi Amerika, Afganistan ve Irak’ta kendi çıkarları için işgal planı hazırladı. Daha sonra bu ülkelerden askeri olarak geri çekildi. Daha fazla kar edebilecek iken askeri olarak tam manasıyla başarılı olamadığı için tahmin ettiğinden daha küçük karlarla sosyal kontrolü sağladı. Bu yüzden bir sosyal bilimci için öne çıkarılması gereken konu Amerikanın yenilmez askeri gücü değil nasıl sosyal kontrolü sağladığıdır. Vietnam’da askeri açıdan haşat olmasına rağmen zaman içinde sosyal kontrolü sağlamayı Amerika başarmıştır. Bu yüzden gerçeklerden uzak, oksimoron, ciddi manada şovenizm kokan, delileri peşinden sürükleme yeteneğine sahip yazısını, tarihsel karşılaştırmalar yaparak, değil medeniyetlerin gelecekteki çatışmalarını bir gün sonraki çatışmalarını bile tahmin etmekten uzak yazısını, proletarya için sosyal bilim yapan insanlar olarak tarihin çöplüğüne yolluyoruz. Engels’in Konut Sorunu’nda dediği “Bizim modern burjuvalardan daha kabasına rastlanmamıştır.” Kısmını “Bizim modern burjuva teorisyenlerden daha kötü sosyal bilimi uygulayanına rastlanmamıştır.” şeklinde çevirirsek sanırım yanlış olmaz.