16 Temmuz 2016 Cumartesi

Askerin Yıkıcılığı Toplumu Yıkmada Katkı Sunar Mı?


Burjuva ideologlar, sözde dünyayı sarsan şiarlarına rağmen, anti-bilimsel hareketin ve tarihsel gericiliğin sembolüdürler. İçlerinden en iyileri “kötülüklere” karşı mücadele ettiğini söylese bile bu yalnızca söylemsel düzeyde kalmaktadır. Bu tarz ideologlar sadece “darbelerle” soyut olarak mücadele etmekte, demokrasinin azılı düşmanı olan “darbecilere” “koşulsuz” “mücadele” etmektedirler. Bu anlayış bütün “totoliter” “otoriter” ve “militarist” yapılara karşıymış gibi kendini göstermesine rağmen ne “otoriterizmle” ne de “militarizmle” mücadele etmektedirler. İkiyüzlülüğün, riyakarlığın pratik anlamda somutlanmış hali bu “demokrasi savuncuları”dır. Modern idealist düşüncenin pratik temsilcilerine göre nedense “21.yy’da darbe olmazmış” “Türkiye eski Türkiye değil” vs. üzerinde şekillenmiş gerçeklikten kopuk değerlendirmelerle “gerçeği” anlamayabilmesi tabi ki imkansızdır. Söylemleri, retorikleri, güncel politik manevraları gerçekliğin kendisiymiş gibi algılayan bu kafa yapısına göre nasıl ki gözün ağ tabakasında görüntülerin ters görünmesi gibi bu gruplar da gerçekliği tersten algılıyorlar. Bilinç biçimlerini maddi gerçeklik olarak algılayan bu tarz kişilerin sürekli şaşırması ve olaylara bir anlam verememesi gayet doğaldır.

Neyse ki oligarşi içinde bu kadar gerçeklikten kopuk değerlendirme yapanlar çoğunlukta değil. Onlar durumun ciddiyetini kavrayıp hemen “maddi güç ancak maddi bir güç tarafından yenilir” olgusu üzerinden hareket etmekte ve gerçekten aldığı güç ile kitleleri ve krizleri “yönetmeye” çalışmaktadır. Oligarşi asla kendi basım yayım organlarında söylemese bile her zaman toplumun “tek” bir bütün olmadığını bilir, mevcut ve gelecekteki politikasını bunun üzerine kurgular. Oligarşi şu anda işbölümünün maddi ve zihinsel emek arasında bir bölünmenin meydana geldiği andan itibaren toplumun bir bütün olmadığını ve sınıflara bölündüğünü bilir. Oligarşi, işbölümü ve özel mülkiyetin özdeş ifadeler olduğundan hareket ederek emperyalizmin ekonomik hegemonyasındaki yeni sömürge bir ülkedeki sınıfları ve bu sınıfların birbirleriyle çelişkilerini bilir ve kendi iktidarını korumak gücünü hiç söylemese ve itiraf etmese de nesnel gerçeklikten almaya çalışarak durumu “idare etmeye” çabalar.

Genel anlamda spekülasyonun bittiği yerde gerçek hayat başlar. Bu da insanların pratik gelişim süreçlerini ve faaliyetlerini açıklayan hakiki pozitif bilime kapı aralar ve “bilinç, söylemler” hakkında söylenen boş sözler sona ererek onların yerini bilimsel sosyalist düşünce yani gerçek bilgi alır. Bundan dolayı eğer oligarşi hayatta kalmak ve iktidarını devam ettirmek istiyorsa mutlaka kendi spekülatif tarih anlayışının yerine Marksist tarih anlayışından hareket etmekte ve bu bilimi kendine göre büküp varlığını devam ettirmeye çalışmaktadır. Oligarşinin spekülatif tarih anlayışı genelde küçük burjuva ve işçi sınıfının gerçeklikle buluşamaması için kullandığı bir araç olurken kendisi asla spekülatif tarih anlayışı üzerinden hareket etmemektedir.

Oligarşi, emperyalist sistemde üç temel çelişki olduğunu bilir ve bu çelişkileri soğurmaya çalışır. Bunlardan ilki emek ile sermaye arasındaki çelişkidir. İkincisi çeşitli mali gruplar, emperyalist devletler arasındaki çelişkidir. Üçüncü ve son çelişki ise emperyalizm ile sömürülen ve bağımlı halklar arasındaki çelişkidir. Bu üç çelişkiden hangisinin başat çelişki olacağı ise tarihsel gelişim süreçlerinde belli olur ve bu çelişkiler diyalektik bir biçimde birbirinden etkilenir ve bir çelişki öbürünü tetikler. Örnek olarak; mali gruplar ve emperyalist devletler arasındaki çelişki birinci paylaşım savaşına neden olmuş, bu savaş yarattığı yıkımdan dolayı emek ile sermaye arasındaki çelişkinin güçlenmesine sebep olup Ekim devriminin gerçekleşmesinde çok büyük bir katkı sunmuş, Ekim Devrimi ise tarihsel bir kırılmaya sebep olup emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarının başlamasına sebebiyet vermiştir.

Bundan dolayı bir olguyu örnek olarak “darbeyi” değerlendirirken mutlaka “darbeyi” bu üç temel çelişkinin diyalektik bir bütününün sonucu olarak okumak lazım. Kürdistan’daki iç savaşın, Oligarşi içindeki grupların birbirileri ile görüş ayrılığına neden olduğu ve bu görüş ayrılıklarının uzlaşmaz çatışmalar şekline dönüştüğünü yaşanan bu “darbe” girişimi ile somutlaşmıştır. Şimdi bu “darbe” girişimini analiz edelim.

Neden Darbecilerde ve Egemen Faşist Klikte “Demokrasi” Vurgusu Vardı?

Dünden hatırlanacağı gibi darbeciler ve egemen faşist klikte “demokrasi” için “sokağa” çıkmışlardı. Bu hamle tarafsız kitleleri etkilemek için yapılan algı operasyonundan başka bir şey değildir. Burjuvazi dünyada iktidara ilk geldiği andan itibaren başka sınıflar üzerinde kendi çıkarını genelin çıkarı gibi gösterip buradan politika yapmıştır. Özgürlük, Adalet, Demokrasi kavramının burjuvazi için gerçek olup olmadığı ilk çıktığı anda itibaren önem taşımamaktadır. Bu kavramlar burjuvaziyi politik iktidara taşıdığı ve iktidarını sürdürebildiği ölçüde anlamlıdır ve geçerlidir. Bu tarihsel gerçekliği burjuvaziden öğrenen Türkiye oligarşisinin her iki kliği de hemen kendi çıkarını genelin çıkarı gibi gösterip kendilerini “genelin hakkını savunan” taraf olarak ilan edip öbür tarafı “vatan haini” ilan etmiştir.

Halkımızın bir kısmının AKP askerin kafasını kesti bu nasıl demokrasi için sokağa çıkma? Sorusu gerçekliğe ulaşmak için anahtardır. Halkımızın gözünde oligarşinin spekülatif tarih anlayışının kırılma anlarından biridir. Yenilgi ve zaferler kitleler için iyi bir okuldur. Kitleler 10 sene kitap okuyarak edinemeyecekleri bilinci devrimci ve kriz anlarında bir anda edinebilirler. Artık halkımızın bir kesimi siyasal islamın gerçek yüzü hakkında unutturulması zor deneyimler elde etmişlerdir. Peki biz Marksist-Leninistler bu “darbe” girişimine nasıl bakmalıyız?

Askerin Toplumu Yıkıcı Potansiyeli Üzerine

İlk önce baştan belirtmekte fayda var Marksist-Leninistler oligarşi içi çatışmada bir tarafı desteklemek zorunda değillerdir ve bu aşamada desteklememelidirler. Ancak bu demek değildir ki bu kriz ortamından yararlanmayacağız. Açık söylemekte fayda var eğer kim ki Tayyip Erdoğan’ın Kaçak Sarayın’na atılmış bombalar, TBMM’nin bombalanması kendini sosyalist diye atfedenlerin içini kıpırdatmıyorsa ve bu çatışmayı devrimci bir duruma evriltmeye yönelik kafasından bir şey bir şey geçirmeyip “demokrasiyi savunalım” şiarı kafasında dolaşıyorsa bu tarz kafa yapısına sahip kişiler, sosyalist ya da komünist olamazlar. Ancak bir liberal ve sivil toplumcu olabiliriler. Bu gerçekliğin bizim açımızdaki tarafıdır. Bir de gerçekliğin asker tarafındaki yansıması vardır. Asker her şeyden önce en son yapılması gereken şeyi yapıp ayaklanma ile oynamıştır.

“Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçler her tür örgütlenme, disiplin ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer onların karşısına daha üstün güçler çıkaramazsanız, bozguna uğradığınızın, hapı yuttuğunuzun resmidir, ikincisi, bir kez ayaklanma yoluna girdikten sonra, en büyük bir kararlılık ile ve saldırıcı biçimde davranmak. Savunma, her türlü silahlı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy ölçüşmeden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada, birdenbire saldırın, ne kadar küçük olursa olsun, yeni ama günlük başarılar hazırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın size verdiği morali yükselterek sürdürün; her zaman en güvenilir yanda gitmeye çalışan sallantılı öğeleri böylece kendi yanınıza alın; diyerek, düşmanlarınızı güçlerini size karşı toparlayamadan, önünüzden kaçmaya zorlayın.” (Engels)

Darbeciler Engels’in belirttiği gerçeklere uymayarak ayaklanmanın hakkına uygun bir askeri hareket biçimi uygulamayarak faşist kliği hükümetten düşürememiştir. Asker sivil faşistlere acıyıp iktidarı ele geçirmek için yeterince bu kitleye ateş açmayarak ayaklanmayı baştan kaybetmiştir. Bunun yanında karşı devrimci faşist kliğin tabanı askere acımayarak geçmişte onunla yan yana yürümesine rağmen bugün onların kafasını boğaz köprüsünde kesmiştir. Ayaklanmada ayaklanan kesimin herhangi bir tereddüte kapılmaması gerektiği ve karşına çıkan kitleyi tuzla buz etmesinin zaruretini darbeciler kendileri açısında çok acı bir şekilde öğrenmişlerdir. Durum ortada, hayat boşluk tanımıyor!

Peki bu darbenin bizim açımızdan önemi nedir? İlk önce Marksizmin ustalarının belirttiği gibi komünizm, bizce oluşturulması gereken bir durum ya da gerçekliğin kendisine uydurulmak zorunda olan bir ideal değildir ve hiç olmamıştır. Bizim için komünizm güncel emperyalist sistemi parça parça edecek gerçek bir hareketin ideolojik görüşü olarak kendimize komünist diyor ve kendimizi komünist olarak adlandırıyoruz. Bu yüzden askerlerin bu yıkıcı gücünü gördükten sonra buna kayıtsız kalmak bizi komünizmin dışına atmakla özdeştir. Lenin bize bu konuda perspektif vermeye devam ediyor.

 "Askerler arasında çalışmamız gerektiği söz götürmez bir gerçektir. Ama onların kandırılarak ya da kendileri inanarak, bir çırpıda bizden yana geçeceklerini hayal edemeyiz. Bu görüşün nasıl beylik ve cansız olduğunu Moskova ayaklanması açıkça gösterdi. Bununla birlikte, gerçekten halkçı her harekette olduğu gibi, askerlerin kararsızlığı, devrimci çarpışma kızıştığında iki tarafı da askerleri elde etme savaşına sürükler...Şehirlerdeki ayaklanmalarda işçi kitleleri yer alırsa, düşmana karşı kitle saldırılarına girişilirse, Duma'dan sonra, Sveaborg ve Kronstadt'tan sonra büsbütün kararsızlaşan askeri birlikleri elde etmek için bilinçli, ustaca bir savaşa geçilirse, genel çarpışmaya köylerin de katılmasını sağlayabilirsek, bütün Rusya'nın gelecek silahlı ayaklanmasında zafer bizim olacaktır."(Lenin, Moskova Ayaklanmasından Alınacak Dersler)


Yukarıda da belirttiğimiz gibi emperyalist sistemin temel üç çelişkisi vardır ve bu çelişkiler birbiriyle diyalektik bir bağ içinde ilerler. Bu yüzden Türkiye’de önümüzde duran başat çelişki emek ve sermaye arasındaki çelişki olma yolunda ilerlemektedir. Bu süreç kaçınılmaz bir şekilde emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi derinleştirecek ve oligarşinin iktidarını tehdit edecektir.  Bu yüzden burjuva spekülatörlerin dediği gibi darbeden sonra Tayyip Erdoğan’ın daha da güçleneceği tam anlamıyla bir spekülasyondur. Tayyip Erdoğan tarihindeki en büyük “balans ayarını” almıştır ve şimdi hükümdarlığındaki en zayıf anı yaşamaktadır. Bu süreç Tayyip Erdoğan ve oligarşinin kâğıttan kaplan olduğunu bir kez daha çok somut bir şekilde gösterdi. Tayyip Erdoğan bu süreçten sonra mutlaka emperyalizmin sözüne daha çok uyacak ve emperyalizmin direktiflerini harfiyen uygulayacaktır. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın “mevcudiyetinin yegâne temeli” budur! Devrim hiç bu kadar yakın, oligarşi hiç bu kadar güçsüz olmamıştı. Belki bir kesimimiz göremiyor ama Zafer Yakında! Biz Kazanıyoruz!

12 Mayıs 2016 Perşembe

Burjuvaziye Teslimiyetin Pratikleşmiş Hali: 1 Mayıs’ı Bakırköy’de Kutlamak!


1 Mayıs üzerine yapılan tartışmaları hepimiz iyi ya da kötü bir şekilde de olsa takip ettik. Bazı özneler “alan fetişizmi yapılmasın”, “düelloculuğa gerek yok”, “işçi sınıfı neredeyse orada olmamız lazım”, “gönlümüz Taksim’de ama biz Bakırköy’deyiz” vs. diyerek “yasal” bir şekilde “1 Mayıs’ı” “kutlarken”, bir kısım özneler ise 1 Mayıs alanının Taksim olduğunu belirtip, cüretlerini ortaya koyarak Taksim’e girmek için ellerinden geleni yaptılar. Burada hepimizin gördüğü gibi bir sorun ya da daha doğrusu hem ideolojik anlamda hem de ortaya konulan eylemler arasında bir fark var.

Bu farkı görebildiğimize göre bunun neden meydana geldiğini tespit etmemiz gerekir, çünkü somut durumu bilmek, dünyayı bilmek demektir. Politika yapmayı bilmek ve onda ustalaşmak ise dünyayı değiştirmek demektir. Bu yüzden kendine komünist diyen her kişi ve kurum politik alana dâhil olmak istiyorsa mutlaka somut durumu doğru bir şekilde tahlil edip ona göre hareket etmelidir.

Bu yüzden 1 Mayıs sadece bir “alan” sorunu değildir hatta “alan sorunu” başlığında bir sorun yoktur bile. Sorun politiktir ve özneler dünyayı değiştirme isteklerine göre 1 Mayıs’ta taraf belirlemişlerdir.

1 Mayıs meselesinde de olduğu gibi, fikirlerin, anlayışların ve bilincin üretimi her şeyden önce insanların doğrudan doğruya geliştirdikleri somut faaliyetlere ve karşılıklı maddi ilişkilerle oluştuğuna göre bir toplumdaki politikanın, yasaların, ahlakın zihinsel üretimi de maddi yaşamın bir yansımasıdır. Sınıflı toplumun ortaya çıkmasından itibaren dünyada yalnızca iki tür bilgi olmuştur. Bunlardan biri üretim mücadelesi bilgisi öbürü ise sınıf mücadelesi bilgisidir. Başka türlü bir bilgi var mıdır diye soranlara bir komünist olarak vereceğimiz cevap: ‘Hayır yoktur’ şeklinde olacaktır.

Bu yüzden 1 Mayıs üzerine yapılan her tartışma ve pratik tutum alma olayı sınıfsaldır ve bu sınıfsal mücadelede, bir sınıfın hakkını ve çıkarını savunmak üzerinden kendini var eder. Komünistler ise politika yaparken “kitlelerden kitlelere” ilkesini uygularlar. Yani kitlelerden edindikleri dağınık ve sistemleşmemiş fikirleri alarak bunu derli toplu sistemli bir fikir haline getirmek ve buna uygun politika belirlemek komünistlerin görevidir. Yani komünistler, kitlelerin özlemlerine ve isteklerine doğru bir yön bulup buradan politika yapmak ve dünyayı işçi ve emekçilerin lehine değiştirmek üzerinden hareket ederler.

Bu yüzden komünistler, devletin dayattığı bir meydanı değil işçi ve emekçi sınıfların mücadele tarihi içinde kazandığı, bu sınıflar için sembolik önemi olan meydana çıkmanın propagandasını, çağrısını ve eylemini yaparlar. Bu yüzden 1 Mayıs’ta Taksim’e gidenler işçi ve emekçi sınıfların çıkarlarını ve özlemlerini dikkate alarak politika yaparlarken 1 Mayıs’ta Bakırköy’e gidenler ise devletin, Saray’ın, hükümetin ve bir bütün olarak burjuva sınıfının özlemine ve isteklerine göre politik tutum belirlemiştir. Davutoğlu’nun 1 Mayıs’ta Bakırköy’de olanlara teşekkür etmesinin başka hiçbir açıklaması olamaz. Ayrıca işçi sınıfı içinde ciddi bir örgütlüğü bile olmayan sendikaları dinleyerek Bakırköy’e giden partiler işçi kuyrukçusu bile değil, direkt burjuva kuyrukçularıdır. Bakırköy gibi bir alanın bomboş olması bunu çok net bir şekilde kanıtlamaktadır. Yüzünü düzene dönenler, burjuvaziye teslim olanlar Bakırköy’deyken yüzünü devrime ve dünyayı işçi ve emekçi sınıfların lehine değiştirmek isteyenler ise Taksim’deydi. Bu yüzden mesele alan fetişizmi değil ‘burjuvaziyi iktidardan indirme fetişizmidir’ mesele, ‘proletarya diktatörlüğü fetişizmdir’! “Alan fetişizmi yapmayalım” diyenler aslında burjuvaziyi iktidarından indirmeyelim demektedirler. Şimdi 1 Mayıs’ın nasıl ortaya çıktığına ve Türkiye’de 1 Mayısların nasıl yaşandığına geçelim.

1 Mayıs’ın Ortaya Çıkması ve Türkiye’de 1 Mayıs Mücadeleleri

Avustralya‘nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü talebiyle Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento Evi’ne kadar 1856 yılında ilk kez bir yürüyüş düzenlediler. Bu yürüyüşten yıllar sonra 1 Mayıs 1886’da Chicago’da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde düzenlenen görkemli yürüyüş ile birlikte, 1 Mayıs tüm dünya işçi ve emekçileri tarafından İşçi Bayramı olarak uluslararası çapta kutlanmıştır.(1) 1 Mayıs başlangıçta her ne kadar “ekonomist” taleplerden ortaya çıksa da daha sonra kendi kalıbını aşmış ve proletaryanın iktidarı için mücadele gününe dönüşmüştür. Burjuvazi için  1 Mayıs şu anda “bir işçi bayramı”, “sekiz saatlik iş günü”, “grev hakkı meselesi” değil, direkt kendi iktidarına alternatif bir iktidar anlayışını sembolize ettiği için tehlikelidir ve “yasaktır”. Bütün dünyada 1 Mayısların çatışmalı geçmesinin nedeni budur. Burjuva medyasının yansıttığının aksine dünyanın çeşitli yerlerinde de çatışmalar çıkmaktadır en son Kanada ve Almanya gibi “demokratik” ülkelerde bile 1 Mayıs’ta çatışma çıkmasının nedeni tam da budur. 1 Mayıs ilk çıktığından beri bir “bayramdan” daha ötedir. Meseleyi “halay çekmek” ya da “işçi bayramını kutlamak” olarak anlayanlar aslında 1 Mayıs’tan hiçbir şey anlamamış demektir.

Türkiye tarihinde de ilk kutlandığı 1906’dan günümüze hep çatışmaların, dökülen kanların, göz altıların, baskıların, yasakların, tutuklamaların tarihidir 1 Mayıs. Tarihten kısa kısa notlarla Türkiye’de 1 Mayıs’ın nasıl “kutlandığına” bakalım:

“1912 yılında, 1 Mayıs Selanik ve İstanbul’da “kutlandı”. İstanbul’da kutlanan bu ilk 1 Mayıs’ta Selanik’teki gibi seçme seçilme hakkının herkese tanınması, grev yasasının değiştirilmesi, emeğin haklarını koruyacak kanunların çıkartılması gibi pek çok konudaki talepler dile getirildi. İstanbul’da 1 Mayıs gösterisi düzenlemek –bugün olduğu gibi- 1912 yılında büyük bir kazanımdı. Ancak tedbirler gecikmedi, hükümet sosyalistlere ve işçi hareketine karşı baskıyı giderek tırmandırırken sermayeye her türlü kolaylığı sağladı. İttihat ve Terakki Hükümeti 1912 yılında başlayan Balkan Savaşlarını bahane ederek sıkıyönetim ilan etti.”(1)
“1923 yılında 1 Mayıs Ankara, İzmir ve Adapazarı’nda kutlandı. İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamaları, İstanbul Umumi Amele Birliği tarafından gerçekleştirildi. Umumi Amele Birliği genel merkezi, Cumhuriyet hükümetine ve Enternasyonal’e kutlama mesajları yolladı. Gösteride belirli talepler ileri sürüldü. Özellikle Mesai Kanunu’nun çıkarılması istendi. İstanbul’da ayrı bir kutlama da, Mürettibin Cemiyeti ve TİÇSF tarafından organize edilmiş, İzmir İktisat Kongresi’nde belirlenen ilkelerin hayata geçirilmesi için çabaların yoğunlaştırılması kararı alınmıştı. Ankara ve Adapazarı’nda 1 Mayıs kutlamaları İmalat-ı Harbiye işçileri tarafından gerçekleştirildi. İşçi taleplerinin arasında, “yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs’ın resmen işçi bayramı olarak tanınması, sekiz saatlik işgünü, hafta tatili, serbest sendika ve grev hakkı” vardı ve birçok işçi tutuklandı.”(1)

1920’li yıllarda 1 Mayıs, Şefik Hüsnü önderliğinde artık ekonomist taleplerden ziyade politik bir tutum almaya doğru evrilmeye başladığı andan itibaren 1 Mayıs, Takrir-i Sükun kanunu ile yasaklanmış ve 1975 yılına kadar “yasaklı” olmaya devam etmiştir. İşçi ve emekçi sınıflar tabii ki devletin yasağını dinlememiş ve 1925’ten 1975’e kadar sürekli devletle 1 Mayıs zamanı “düelloya” tutuşmuştur. Reformist solun söylediğinin aksine (düelloculuk yapmayalım) işçi ve emekçi sınıflar Türkiye’de tam 50 yıl “düello” yapmıştır. Aslında bunun bir “düello”dan ziyade bir sınıf çatışması olduğunu herkes görebilir ancak reformistler “düelloculuk yapmayalım” derken aslında “sınıfları uzlaştıralım” demektedirler. İşçi sınıfının “düelloculuğu” 15-16 Haziranda “tavan yapmış” ve DİSK yöneticileri TRT’den direnişi bitirme çağrısı yaparken işçi sınıfı buna uymamış ve direnişi devam ettirme kararı almıştır. Daha sonra devlet tükürdüğünü yalamak durumda kalıp 1975 yılında 1 Mayıs’ın “yasallığını” kabullenmek durumunda kalmıştır.

1976 yılında 1 Mayıs DİSK’in öncülüğünde Taksim Meydanı’nda yapıldı. Saraçhane, Beşiktaş, Kabataş ve Şişli’den yürüyen 400 bin işçi Taksim Meydanı’nı doldurarak büyük ve görkemli bir 1 Mayıs kutlamasına imza attı. 50 yıllık aradan sonra 100 binlerce kişinin 1 Mayıs’ı kitlesel kutlaması, hükümeti ve işverenleri tedirgin etti. 1977 yılına gelindiğinde 1 Mayıs’ın bu denli görkemli kutlanmasından tedirgin olan kesimler bulunmaktaydı… Ama her şeye rağmen Taksim Alanı’na 500 bin emekçinin akması engellenemedi… Saat 14.30’da başlayacak olan kutlamalar için alan, sabahın erken saatlerinden itibaren dolmaya başladı. Taksim alanında, iğne atsan yere düşmeyecek bir katılım vardı. Alanda konuşmalar devam ederken, çevredeki binalardan halkın üzerine ateş açıldı. Taksim Alanı’nda yaklaşık 200 kişi yaralandı, 37 kişi de yaşamını yitirdi. Olayda 2 bine yakın mermi atıldığı saptanmış, buna karşın yalnızca 5 kişi kurşun yarası nedeniyle ölmüştü. Aradan geçen bunca zamana rağmen olayın failleri hala bulunamadı.” (1)

Görüldüğü gibi devlet, 1976’da işçi ve emekçi sınıfların görkemli rest çekmesine 1977’de yaptığı katliamla karşılık vermiştir. Bundan dolayı 1 Mayıs bir bayram değil sınıfların mücadele günüdür. Türkiye’de 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması proletaryanın iktidara gelmesi meselesi ile eş anlamlıdır. Burjuvazi için “Taksim’in” düşmesi demek “burjuvazinin düşmesi” demektir. Yani 1 Mayıs Taksim’de “kutlanırsa” Saray, devlet, burjuvazi kaybedecek şayet 1 Mayıs Bakırköy’de ya da başka bir yerde kutlanırsa Saray, devlet, burjuvazi kazanacaktır. 1 Mayıs’ta Bakırköy’de olan bütün kişiler ve kurumlar başta burjuvazi ve Tayyip Erdoğan’a destek olmuş ve onların “meşruiyetini” tanımışlardır. Son olarak, işçi ve emekçi sınıflara karşı yapılmış ihaneti ve burjuvaziye teslimiyeti yakından inceleyelim.

İşçi ve Emekçiler için Bakırköy Teslimiyet, Taksim Kurtuluştur

2007, 2008, 2009’da işçi ve emekçi sınıflar görkemli bir şekilde direndikten sonra burjuva hükümet 2010 tarihinde 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına “izin vermek” durumunda kalmıştır, lakin 2011 ve 2012’de yapılan 1 Mayıs kutlamalarına 1 milyondan fazla kişinin katılması üzerine devlet 2013 yılında 1 Mayıs’ın kutlanmasını tekrardan “yasaklamıştır”. 2009 yılında bile devrimciler Taksim’e girmek için çatışırken sendika ve odalar AKP belirlediği “makul” kitle ile Taksim’e girmişti! Taksim’e girişleri bile işçi ve emekçi sınıflara ihanet içinde olan “Bakırköy solcularının” 2016 1 Mayıs’ında Taksim’de olmamasına şaşırmamak gerek.

Faşizme karşı verilen her tavizin yeni bir taviz vereceği aşikar iken “Bakırköy solcuları” 2016 bir Mayıs’ında faşizme taviz üstüne taviz vermekten kendilerini alı koyamamışlardır. Önce “Taksim tartışılmazdır” deyip burjuvazi ile pazarlık masasına oturan hainler daha sonra Kadıköy önerisini ortaya atmış ancak bundan da taviz verip Bakırköy konusunda burjuvazi ile “anlaşmıştır”. Yalnız burjuvazi için bu bile yeterli olmayıp Bakırköy’e giden kitlenin pankartlarındaki yazılara, resimlere, renklere kadar her şeye karışmış, kimisini alana dahi sokmazken kimisini yırtıp “şekil verdirmek zorunda” bırakmıştır. Özetle burjuvazi miting alanı içinde her şeyin kendisinin belirleyeceğini pratik anlamda göstermiş ve katılanlara da kendi hegemonyasını kabul ettirmiştir.

Böylece 1 Mayıs 2016’da yaşanan iki 1 Mayıs deneyimi ile işçi ve emekçi sınıflarımız düzen ve devrim cephesi arasında net çizgiyi bir kez daha görmüştür. Ve bir kez daha devrime ve halkın mücadelesine gerçekten sahip çıkanlar ile düzenin icazetini kabul edenler arasındaki çizgi daha da net olarak belirginleşmiştır. Aynılar bir kez daha aynı yerdeydi! 1 Mayıs’taki işçi ve emekçi kesimlere düşman olan “içimizdeki İrlandalılara” aşağıdaki Yürüyüş dergisinden yaptığımız alıntı ile yazımızı sonlandırıyoruz.

“Bedel Ödemekten Kaçtınız! Kendinize Güvenmediniz! Örgütsel Bağımsızlığınızı Yitirdiniz Meşruluğunuzu Yitirdiniz! İktidar İddianızı Yitirdiniz İnancınızı Yitirdiniz! O Halde Neye Hizmet Ediyorsunuz? Ne İçin Varsınız?”(Yürüyüş: Sayı 520, Sayfa:17)

Dipnotlar:

1-http://isyandan.org/makaleler/gecmisten-gunumuze-turkiyede-1-mayis/

20 Mart 2016 Pazar

Türkiye Sosyalist Hareketini Tasfiye Operasyonu:Halkların Birleşik Devrim Hareketi

Son zamanlarda Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın mevcut “sol” özneleri tarafından sürekli gündemden düşürülmeyen “birlik” tartışmaları bu coğrafyada yaşayan sosyalist kişilerin ve kurumların ister istemez hayatına girmekte ve onları bu tartışmada belli bir konum almaya sevk etmektedir. Bazı özneler, sorgusuz sualsiz bu birliği desteklerken, diğer bir kesim ise bu birliğe mesafeli durmaktadır. Mevcut öznelerin bu birliğe karşı aldıkları politik tavırdan ziyade burada güç birliğinin ve programatik birliğin Marksist-Leninist tarzda nasıl ele alınması gerektiğine değineceğiz. Geçmiş deneyimlerden yararlanarak PKK liderliğinde “birlik” olan “sosyalist” “özne”lerin bir eleştirisini sunacağız. Bu yazımızda Üçüncü Enternasyonalin kuruluş aşamasındaki durumunu, Üçüncü Enternasyonalin, kapitalizme karşı saldırı stratejisini ve sosyalist devrimlerin gerilemeye başladığı zamandan sonraki stratejik görüşlerinden yararlanarak şu andaki birlik anlayışını ve yapılan birliği değerlendirmeye çalışacağız.

İkinci Enternasyonal’den Kopuş ve Üçüncü Enternasyonal’in Kuruluş Süreci

Emperyalist Dünya Savaşı sırasında, uluslararası işçi ve sosyalist hareketi içinde üç akım işçiler üzerinde hakimiyet kurmuştu. Bu akımlar: sosyal-şovenizm, merkezcilik ve devrimci enternasyonalizmdi. Sosyal-şovenistler “anayurdun savunulması” şiarı ile direkt kendi ülkelerinin burjuvalarına açık destek olurken, merkezciler ise küçük burjuva yanılsamalarından dolayı sözde savaşa karşı olmalarına rağmen eylemde sosyal-şovenistlerle birlikte tavır almaktaydılar. Merkezciler, devrimci hareketin henüz olgunlaşmamış olduğu tespitinden hareket ederek sağ önderlerin işçilerin gözünde politik olarak iflas etmesini önlemeye çalıştılar. Devrimci Enternasyonalistler ise devrimci durumun egemen olduğunu ve işçilerin kendi ülkelerindeki iç savaşı büyütmesi gerektiği yönünde şiarlarda bulunarak, savaşın ancak devrim ile bitebileceği görüşündeydiler.

Devrimci bir durumda merkezcilerin liderlerinden biri olan Karl Kautsky “Savaşta-barış mücadelesi, barışta-sınıf mücadelesi” şiarını ortaya atarak aslında tüm ülkelerin işçilerinin barış zamanı birleşmesini, savaş zamanı birbirini boğazlamasını salık veriyordu. “Ne zafer ne yenilgi” şiarının savunucuları olan Kautsky, Troçki ve David’in küçük burjuva dünya görüşleri yüzünden aslında uluslararası devrimci durumu reddetmekte, devrime olan inançsızlıkları yüzünden kendi ülkelerin burjuvalarına destek vermekteydiler. Hal böyleyken, Zimmerwald Konferansında İkinci Enternasyonalin temsilcileri ile devrimciler arasında aşağıdaki görüş ayrılıkları belirginleşmekteydi:

“Zimmerwald Solu, belgelerinde, emperyalist savaşa son vermek için tek yolun, toplumun sosyalist örgütlenmesi amacıyla politik iktidarı kazanmak için, işçi kitlelerini kapitalist hükümetlere karşı devrimci bir mücadeleye açıkça çağırmak ve onları yönetmek olduğunu belirtti. Kautskyciler ve yandaşları, aksine, devrim zamanının henüz gelmediğini ve bu nedenle, devrimci sloganları öne sürmek ve emperyalizme karşı mücadelede proletaryanın somut taktiklerilerini belirlemek için çok erken olduğunu ileri sürdüler. Onlara göre, konferans kendisini genel bir barış çağrısıyla sınırlamalı ve asla eski enternasyonale muhalif yeni bir örgütün yaratılmasına kalkışmamalıydı.”(Alexander Sobolev, Üçüncü Enternasyonalin Kısa Tarihi, Sayfa:35)

Zimmerwald Konferansında devrimciler politik iktidarı almak için işçileri ve emekçi kesimleri devrimci mücadeleye çağırırken reformizmin temsilcileri ise kitleleri devrimci mücadeleden alı koymak için “devrimci bir durumun” yaşanmadığını ve “henüz çok erken” olduğu tespitinde bulunmaktaydılar. Devrimci politikadan uzaklaşan İkinci Enternasyonal’den ayrılmaya karşı olan merkezciler, onların ideolojik önderleri böylece devrimci durumu boğmaya ve proletaryanın kurtuluşuna karşı çıkmaktaydılar. Sonuç olarak konferansta her iki tarafı uzlaştıran bir karar çıkması üzerine Bolşeviklerin ve onların hegemonyasındaki unsurlar Üçüncü Enternasyonal’i kurma çabalarına hız kazandırdılar.

Lenin: “Oportünizme karşı mücadeleye sıkı sıkıya bağlı olmayan emperyalizme karşı mücadele ya boş bir deyimdir ya da sahtekarlıktır. Zimmerwald ve Kienthal’ın başlıca kusurlarından biri, Üçüncü Enternasyonal’in bu ceninlerini bir fiyaskoyla sonuçlanabilme olasılığının başlıca nedenlerinden biri, oportünizmle savaşma meselesinin, oportünistlerden kopma gereğinin açıklanması anlamında çözülmesi bir yana açık açık ortaya bile konmamış olmasıdır.”(Lenin, Toplu Eserler, cilt:23,Sayfa:83)

Zimmerwald ve Kienthal Konferanslarını, Üçüncü Enternasyonal’in cenini olarak lanse eden Lenin, bu konferansların başarısızlıkla sonuçlanabilme nedenleri arasında oportünizmle uzlaşmak ve onlardan kopma gereğinin açık açık ortaya konmaması şeklinde açıklamıştı. Yani Lenin devrimci bir durumda örgütlerin sayısına bakmadan, kendi programından herhangi bir taviz vermeden, gerekirse işçi kitlelerini bölerek bir savaşım yürütmüştü. Lenin için birlik ancak programatik bir hegemonya ekseninde anlamlıydı. Lenin için güç birlikleri ve programatik birlikler, Marksist bir ideolojik eksende değilse “zararlı” bir faaliyetti. Lenin aslolanın Marksist bir program ve örgüt olması gerektiğini söyleyerek aslında Türkiye sosyalist hareketinin birlik sevdasıyla alay etmekteydi. Lenin için önemli olan birkaç tane örgütün birleşmesi ya da bu örgütlerin sayısı değil, devrimci duruma hazır bir parti ve ona uygun bir programın olup olmamasıydı. Lenin için devrim, partilerin-örgütlerin birleşmesiyle olacak bir şey değildi, koşulları doğru okuyan bir öznenin olup olmamasıyla, o öznenin bu duruma hazır olup olmamasıyla alakalıydı. Lenin Üçüncü Enternasyonal’in kuruluş aşamasındaki söyledikleri aslında Türkiye sosyalist hareketinin somut bir eleştirisiydi:

“Çok sayıda katılımcı beklemek ve şu anda az olmalarından şaşkınlığa kapılmak ölçülemeyecek derecede ahmaklık olur. Çünkü şimdilik böyle bir kongre, katılanların sayısından bağımsız olarak manevi bir güç olacaktır.”(Lenin,Toplu Eserler, Cilt:35,Sayfa:321) (Sayfa:44)

Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşuna katılan delegelerin çoğu bilimsel sosyalist grup ve partilerin temsilcilerinin yanında sol sosyal demokrat partilerin temsilcileriydiler. Üçüncü Enternasyonal’in görevleri ile ilgili Alexander Sobolev şöyle yazmaktaydı:

Zaten, o dönemde Üçüncü Enternasyonal’in başlıca görevlerinden biri sol sosyalistlerin ve dünya işçi sınıfı hareketinin ilk yabancı müfrezelerinin kendilerini ideolojik ve örgütsel olarak resmileştirmelerine ve Leninist kuram ve uygulamanın zeminine sağlamca basmalarına yardım etmekti.”(Alexander Sobolev, Üçüncü Enternasyonalin Kısa Tarihi, Sayfa:64)

Üçüncü Enternasyonal kurulduğunda, programatik olarak, proletarya diktatörlüğünün kurulmasını bir çok kapitalist ülke için acil ihtiyaç olarak tarif ediyordu. Programda proletaryanın politik iktidarını kazanmasının, yalnızca hükümetteki bazı kişilerin değişmesine indirgenemeyeceğine, proletaryanın politik iktidarını kazanmasının ancak eski devlet aygıtının ordusuyla, polis kuvvetiyle, burjuvazinin silahsızlandırılmasıyla, bürokrasisinin tasfiye edilmesiyle mümkün olabileceğini açıklamakta ve yerine proleter yönetim örgütlerinin inşa edilmesi ile proletaryanın politik iktidarı kazanabileceğini belirtmekteydi. Üçüncü Enternasyonal kuruluşunu ilan ederek dünya proleter devriminin ilk adımını atmış ve tüm ülkelerin işçilerinin, oportünist görüşlerin etkisi altında kalmadan Leninizm bayrağı altında ideolojik ve örgütsel birliğinin temellerini atmıştı.

Hatalı Bir Birlik Çabası Olarak Macar Sovyet Cumhuriyeti

21 Mart 1919’da Macaristan’da Sovyet Cumhuriyetinin kurulmasında önemli rol oynayan özneler Macar Sosyalist Partisi’ni kurdular. Lenin bu birleşme sürecinin karmaşıklığından ve çeşitli etkilerinden söz etti. Programatik olarak proletarya diktatörlüğünü Macar Sovyet Cumhuriyeti’nin kabul etmesine rağmen Lenin, hızla bilimsel sosyalist olan dünün sosyal demokratları arasında ihanetler ve kararsızlık yaşanabileceğini belirtip, bunun proletarya diktatörlüğünü mahvedebileceği konusunda uyarıda bulundu. Daha sonraki olayların akışı, bilimsel sosyalist bir program benimsemiş olan birleşik partinin safları arasında salt devrimci işçiler değil, proletarya diktatörlüğüne ancak sözde inanan merkezciler ve sağ sosyal-demokratlar da olduğunu gösterdi. Ne yazık ki, Macaristan’da Sovyet egemenliğini sağlamlaştırmak için yiğitçe savaşan bilimsel sosyalistler ve sol sosyalistler, birleşik parti saflarını, hükümet yapılarını ve Sovyet Cumhuriyetinin diğer kurumlarını hain ve kaypak unsurlarından temizleyemediler. Bu unsurlar devrimi en güç anda arkadan vurdular. Sağ kanat sosyal-demokratların ihaneti ve merkezcilerin yufka yürekliliği ve kararsızlığı, uluslararası karşı devrimin Macaristan’daki proletarya diktatörlüğünü alaşağı etmesini kolaylaştırdı. Durum bu vaziyete iken Lenin Macar Sovyet Cumhuriyeti ile ilgili şöyle diyecekti:

“Lenin: Hiçbir devrimci, Macar Sovyet Cumhuriyetinin derslerini unutmamalı, Macar devrimcilerinin reformistlerle birleşmiş olması, Macar proletaryasına pahalıya mal oldu.”(Lenin,Toplu Eserler, Cilt:31, Sayfa:207)

Özetle Lenin, birlik ile ilgili sadece metinsel anlamda bilimsel sosyalist kavramları kabul etmesinden bahsetmemekteydi. Lenin için birlik, ancak öznelerin teorik ve pratik anlamda tahakküm altına alınmasıyla kabul edilebilir bir şeydi. Aksi halde sonuçları pahalıya mal olabilirdi. Hal böyleyken bazı kurumların Birleşik Devrim Hareketinin açıklamasında söylediği “Halk İktidarı” kavramını “sosyalistlerin Kürt hareketi üzerinde hegemonya kurması” olarak yorumlamaktadırlar. Ancak salt halk iktidarı demenin bir özneyi devrimci yapmayacağını herkes bilir. Halk iktidarını uygulayacak bir aygıt sunulmuyorsa(mesela Geçici Devrim Hükümeti) halk iktidarı nasıl egemenliğini kuracağı gerçekten merak konusudur. Ya da açıklamada yer alan özyönetim kavramının teorik olarak nasıl Marksizm-Leninizmle uyumlu olduğu iddia edilebilir? Lenin, sendikalar sorunu üzerinde “özyönetim” anlayışı ile mücadele etmişti. Lenin’in, özyönetimlerin proletarya diktatörlüğünü yıkımına neden olacağını söylediğini herhalde bu birliğe katılan öznelerin “unutmuş” olması gerekiyor.

Yukarıdaki Macar Sovyet Cumhuriyeti örneği şu anda kurulan birlikten ideolojik ve hegemonik olarak kat kat ileri olmasına rağmen Lenin bu birliği eleştirmekteydi. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki öznelerin bu birlik üzerine Marksist-Leninist anlamda kaile değer hiçbir hegemonyası olmamasına rağmen bu birliğe “Leninizm” adına girmesi düşündürücüdür. Yukarıda da gördüğümüz gibi Lenin, “devrimci bir durumda” “bir iç savaş” aşamasında birlik ile ilgili günümüz sözde Leninistlerinden 180 derece farklı bir pozisyondaydı. Çünkü Lenin örgütlerin üye sayısına değil, işçilere ve kitlelere güveniyordu. Lenin için önemli olan nicelik değil nitelikti! Aslında Birleşik Devrim Hareketine katılan bütün özneler kitlelere güvenmemekte, kendilerinin devrimci durumu karşılayabileceğine inanmamakta, her ne kadar yazınlarında komünizmi güncel görseler de gerçekte komünizmi güncel görmemektedirler. Eğer gerçekten komünizmi güncel görüp işçilere ve kitlelere güvenselerdi asla bu kadar geri bir deklarasyon altında PKK ile birlik olmazlardı. Müthiş “devrimci” Birleşik Devrim Hareketinin PKK dışındaki “enternasyonal 9’lusu” işçilerden, emekçilerden çok PKK’ye güvenmekte ve ona inanmaktadır. Bu birlik ancak böyle açıklanabilir!

Üçüncü Enternasyonal’in Üçüncü ve Dördüncü Kongresi

Tarihsel süreçte tüm ülkelerdeki burjuvazi artık hem ekonomik hem de politik olarak emekçi kitlelere karşı saldırıya geçmişti. Proletaryanın iktidarı için devrimci mücadelesinde dünya ölçeğinde bir yavaşlama görülmekteydi. Ancak hala emperyalist savaş sonrası denge yeniden kurulamamıştı. Bu yüzden, sosyalist devrimlerin baştaki büyük hızıyla kesintisiz olarak ilerlediği tespitini bırakıp güncel duruma uygun bir stratejik hat çizilmesi gerekmekteydi. Proletaryanın bugünkü savunma savaşını yönetmek, yaymak, genişletmek ve birleştirmek için bu savaşı akışına uygun olarak nihai politik mücadeleye doğru yöneltmek gerekmekteydi. Bu yüzden Komünist Enternasyonal bu evrede birleşik bir proleter cephe oluşturma işine girdi. Ancak bu aşamada bile Komintern, sağ unsurların birleşik cepheyi İkinci Enternasyonal’le ideolojik bir uzlaşma aracı olarak görmeye çalışmalarına karşı bilimsel sosyalist partilerin oportünistlerle ilkesiz bir blok içine girmelerini kabul etmiyordu. Komintern, bu oportünist yorumun birleşik cephenin gerçekleşmesinde esneklikle devrimci politika ilkelerini sıkı sıkıya savunmayı birleştirmeyi gerektiren taktiklerle ortak hiçbir yanı olmadığını söylüyordu.

“Lenin, birleşik cephe için esnek taktiklerin gereğini savunurken, Parti ve Sovyet hükümetini, dünya bilimsel sosyalist hareketini zayıflatabilecek politik ilke ödünleri verilmesine şiddetle karşı çıktı.”(Alexander Sobolev, Üçüncü Enternasyonalin Kısa Tarihi, Sayfa:187)

Savunma aşamasında bile Komintern, Türkiye’deki sosyalist hareketler gibi bir birlik içine girmemişti. Komintern’in en taviz vermiş hali bile Türkiye sosyalist hareketinden daha “sekter”di! Üstelik Komintern, savunma aşaması için bu tavizleri verirken, Türkiye sosyalist hareketinin “iç savaş” “devrimci durum” tespiti yapıp Birleşik Devrim Hareketi’ne girerken verdiği tavizlerle (aslında hiç taviz vermemeleri gerekmekteydi şayet bahsettikleri gibi bir durum olsa idi.) 20.yy’ın Leninistlerinin verdiği tavizler açısından ilkesel olarak bir benzerlik bulunmamaktadır. Komintern’in taviz olarak adlandırdığı programatik görüşünde ise şöyle denmekteydi:

“Program taslağı, proletaryanın bağımsız kitle hareketinin belirli bir düzeye ulaştığı, proletarya, burjuvazi ve bunlarla ilişki içindeki işçi önderleri arasındaki uçurumun genişlediği, ama proletaryanın çoğunluğunun burjuva demokrasinin çerçevesini kırmaya henüz hazır olmadığı bir dönemde, bir işçi hükümeti talebinin proleter kitlelerin burjuvazi iktidarından kurtuluşunu ilerletmenin uygun bir aracı olduğuna işaret ediyordu… İşçi hükümeti, silahlanmış işçilere dayanarak, biçimsel olarak burjuva sistemi çerçevesi içinde kalmakla birlikte, aslında sermaye sahiplerinin mülkünü ve kapitalist karlarını kullanma haklarını kısıtlayacak bazı politik, ekonomik ve mali önlemler alacaktı. Burjuvazinin direnişi, işçi hükümetini bu kısmi önlemlerin ötesine gitmeye doğal olarak çekecekti ve kitlelere üretim araçlarının burjuva mülkiyetini tamamen ortadan kaldırma gerekliliğini, eski burjuva devlet mekanizmasının ortadan kaldırılıp, proleter diktatörlüğünün kurulması gerektiğini gösterecekti.” (Alexander Sobolev, Üçüncü Enternasyonalin Kısa Tarihi, Sayfa:203)

Özetle Üçüncü Enternasyonal’in savunma aşamasında geliştirdiği “işçi hükümeti” şiarı aslında “geçici devrim hükümeti” şiarı ile birbirine benzemektedir. Lakin Komintern, yükselmekte olan faşizm tehlikesine rağmen ilkesel bir ödün vermemiş ve Marksist-Leninistlerin politik olarak diğer unsurlar üzerinde hegemonya kurmasına devam etmesi gerektiğini belirtmişti. Yani, İşçi hükümeti sloganı, reformistlerin burjuva çıkarları doğrultusunda burjuva partileriyle koalisyon hükümetleri oluşturma çabalarına karşı çıkmak için tasarlanmıştı.


Sonuç olarak, Marksist-Leninistler birlik sevdalısı olamazlar. Birliğe ancak programatik ve reel anlamda diğer unsurlar üzerinde tahakküm kurmak üzerinden birliğe yaklaşırlar. Özellikle “iç savaş” “devrimci durum” “komünizmin güncelliği” “ayaklanmalar yüzyılı” tespitlerini yaptıktan sonra Halkların Birleşik Devrim Hareketi gibi bir yapılanmanın içine girmeye gerek duymazlar. Türkiye sosyalist hareketi bu birliğe girerek programatik anlamda PKK’ye biat etmiş ve PKK’nin sahip olduğu bütün artıları ve eksilere “ortak” olmuştur. İradesini hem eylem hem de program açısından PKK teslim eden bu “enternasyonal 9’lu” böylece kendini tam anlamıyla tasfiye etmiştir. Eskiden özne olan unsurlar artık nesne olmuştur!

19 Ocak 2016 Salı

Ziya Ulusoy’daki Gizli Sosyal Şovenizm


Bir kişinin kendisi hakkında düşündüğü ve söyledikleri ile gerçekte ne olduğu ve de ne yaptığının birbiriyle aynı olmadığını çoğu insan teoride de olsa kabul etmektedir. Ancak iş, kişilerin kendisine ya da ait olduğu kurumlara gelince bu ideolojik bakış açısı unutulmakta ve tabiri caiz ise gerçeklik sümen altı edilmektedir. Büyük görev ve mesuliyetlerin aynı zamanda büyük tehlike ve sıkıntıları beraberinde getireceği bir gerçeklik ise, büyük laflar etmek ve yüksek politika yapmakta beraberinde büyük sorunları ortaya çıkaracağı kesindir. Bundan dolayı birey, bir kurumu “sosyal şoven” diye suçlarken kendi kurumuna ya da kendisine bakmadığı takdirde yaptığı eleştirinin hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır. Ne demek istediğimizi daha da somutlarsak Marksist Teoride Ziya Ulusoy imzasıyla yayımlanan “Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi" başlıklı yazısı yukarıda bahsettiğimiz şeyin pratik olarak somutlaşmış halidir. Bu yazımızda Yürüyüş dergisini savunmaktan ziyade Ziya Ulusoy’daki ve üyesi olduğu ESP’deki gizli sosyal şovenizmi açıklamaya çalışacağız.

Yürüyüş’e Yapılan Haksız eleştiriler:

Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün Dev-Sol geleneğinden “farkını” ortaya koymak için yazısında çeşitli iddialar ortaya atmıştır ancak düzenli bir şekilde Yürüyüş okuyan biri Ziya Ulusoy’un yazdıklarıyla gerçekliğin uyuşmadığını hemen anlayacaktır. Yürüyüş dergisi, Mahir Çayan’ın ideolojik görüşlerini ve daha sonraki Dev-Sol geleneğinin bu ideolojik görüş açısını yorumlamasını herhangi bir güncel değerlendirmeye tabi tutmadan noktasına ve virgülüne kadar kabul ettiği bütün herkesin bildiği bir gerçekliktir. Ancak Ziya Ulusoy bütün herkesin bildiği bu gerçekliği değiştirerek mevcut durumun doğru bir değerlendirmesini kasti olarak yapmamaktadır.

Ziya Ulusoy’un iddiası:Haklıyız Kazanacağız adlı savunma yine de antiemperyalist mücadeleyi faşizme karşı mücadeleye tabi biçimde ele alıyordu. Yürüyüş’ün yaptığı gibi bütün kendini antiemperyalist sayan güçleri birleştirme görevini önüne koymuyordu. Yürüyüş ise, antiemperyalizmi ulusal kurtuluşçu bakışla ele alıyor, bütün diğer görevleri ona tabi kılıyor, önceliği her kim kendini antiemperyalist ilan etmişse bütün bu güçleri birleştirmeye veren görüşü vazediyor.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Gerçekte olan: “Faşizmle yönetilen yeni-sömürge bir ülkede egemenlerin göstermelik olarak tanıdığı kısmi hak ve özgürlükler hayata geçmez. Halka karşı açılan savaşta kendi yasalarını dahi çiğneyen faşizme karşı silahlı mücadele temeldir. Faşizmi yıkacak anti-oligarşik, anti-emperyalist devrimi gerçekleştirecek olan halk savaşı stratejisidir.”(Yürüyüş, Sayı:440,Sayfa:4)

Görüldüğü gibi Ziya Ulusoy, Dev-Sol’un “Haklıyız Kazanacağız” adlı savunması ile Yürüyüş’ün güncel görüşünün farklı olduğunu iddia etmektedir. Lakin Yürüyüş’te tıpkı “Haklıyız Kazanacağız” daki savunma gibi anti-emperyalist mücadeleyi faşizme karşı mücadele ekseninde ele almaktadır. “Haklıyız Kazanacağız” metnini okuyanlar bilir yukarıdaki Yürüyüş’ten alıntıladığımız kısım “Haklıyız Kazancağız”daki ilgili yerlerin bire bir kopyası gibidir. Bu yüzden Ziya Ulusoy’un eleştirisi gerçeği yansıtmamaktadır. Ziya Ulusoy’un bir başka iddiasına geçelim.

Ziya Ulusoy’un iddiası: “KUÖH’ne karşı ideolojik mücadeleyi, sosyal şovenizme karşı ideolojik mücadeleden öne çıkarıyor. “Kürt milliyetçi hareket” diye aşağılıyor… Dev-Sol geleneği, KUÖH’ne olumlu yönden bakıyordu. Savunmada ulusal özgürlükçülüğün sosyalistlikten farkı vurgulanırken “küçük burjuva milliyetçiliği tabanındaki hareket” kavramı kullanılıyordu.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Gerçekte olan: “Kürt milliyetçi hareket ise başlangıçta ML’den etkilenmiş, ancak ayrı örgütlenmeyi, ayrı devrimi savunan küçük burjuva milliyetçi bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.(Yürüyüş, Sayı 391, Sayfa:23)

Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün Kürt Hareketine bakış açısını “milliyetçi burjuva hareket” olarak iddia etmekte ve böylece Dev-Sol geleneğinden sözde farklı olduğunu belirtmektedir. Ancak Yürüyüş’te, Kürt hareketinin sosyalist hareketten farkını vurgularken tıpkı Dev-Sol döneminde olduğu bu hareketi “küçük burjuva” olarak görmekte ve değerlendirmektedir. Özetle Ziya Ulusoy’un iddia ettiği gibi Kürt Hareketine yaklaşım farkı Yürüyüş Dergisinde bulunmamaktadır. Bir diğer iddiaya geçelim şimdi.

Ziya Ulusoy’un iddiası: “Ama yeni-sömürgecilik sisteminde de emperyalistler örneğin devrimi ezmek için açık işgal yapıncaya değin, devrimin sınıfsal yanının ağır basacağını belirtiliyor.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Gerçekte olan: “Çok uluslu yeni-sömürgelerde ulusal-baskının ekonomik sosyal temeli, emperyalizm ve oligarşi olduğu için, UKKTH, emperyalizm ve oligarşinin yıkılmasından geçer. UKKTH, ancak bu koşulla pratikleşebilir. Buna paralel olarak da, ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin ulusal ve sosyal kurtuluşu aynı mücadele potasında iç içe geçmiştir. …Mesele şudur; aslında ulusal kurtuluş mücadelesi anti-emperyalist, anti-oligarşik bir muhtevada olması gerektiğinden dolayı, sınıfsal bir özellik kazanmıştır. Ezilen ulus milliyetçiliğinin dar görüşlülüğü, bunun görmezden gelinmesine yol açmaktadır.”(Yürüyüş,Sayı:133,Sayfa:28)

Çok ilginç bir şekilde Ziya Ulusoy, Yürüyüş dergisini “sınıfsal yanının zayıf olmasıyla” eleştirmektedir. Ancak okuyucular eğer Ziya Ulusoy’un bu yazısını okurlarsa yazıda bir sınıf vurgusu ve sınıf perspektifi göremeyeceklerdir. Ziya Ulusoy’un kendisinde olamayan nitelikleri neden Yürüyüş’ten beklediğini gerçekten anlamadık. Sınıfsallığı başkalarına uygulamak ne kadar Marksizmin alanı dahilindedir? Ayrıca Yürüyüş Dergisi hem Kürdistan için hem de batı için yaptığı değerlendirmelerde ESP’den her zaman daha sınıf eksenli bir bakış açısına sahip olmuştur. Bu yüzden yapılan bu eleştiriyi Ziya Ulusoy’un yapmasının hiçbir haklı yanı bulunmamaktadır.

Ziya Ulusoy’un Kendisinde Olmayan Özelliği Başkalarına Önermesi:

“Örneğin Lenin ezilen ulusların özgürlüğü sorununda her iki ulustan proletaryanın nasıl tavır takınması gerektiğine işaret eder. Ezen ulus proletaryasının ayrılma özgürlüğünü savunmaya ağırlık vermesi, ezilen ulus proletaryasının birleşme özgürlüğünü savunmaya ağırlık vermesi gerektiğini vurgular.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Okuduğunuz kısım bir çoğunuzu şaşırtmış olabilir ancak teoride yüzde yüz doğru olan bu sözleri Ziya Ulusoy söylüyor. Leninistler, her zaman ezen ulus proletaryasının, ezilen ulusun ayrılma özgürlüğünün ajitasyonunu yapması gerektiğini söylemişlerdir. Böylece Leninist Parti, güncel siyasi çizgisini belirlerken Kürdistan’daki durumu yukarıdaki gibi ele almış, kendi sorumluluğunu yerine getirip hep tam hak eşitliğine dayalı UKKTH ilkesinden hareket etmiştir. Bu ilke yüzünden ezen ulusun, özerkliğin ve federasyonun propagandasını yapamayacağını şayet yaptığı takdirde UKKTH ilkesini çiğneyeceğini, bunu yapan kişi veya kurumların sosyal-şoven anlayışla hareket ettiklerini belirtmiştir. Şimdi başa dönelim, Ziya Ulusoy’un da belirttiği gibi “ezen ulus ayrılma özgürlüğünü savunur”. Lakin Ziya Ulusoy’un mensubu olduğu ESP’de, yukarıda açıklanmış olan Marksist bakış açısını göremiyoruz. 

Partimiz, Kürt halkının kendi ülkesinde kendi kendisini yönetmesini, bunun hangi biçimde yapacağını kendisinin karar vermesini en doğal, en meşru ve en demokratik hak olarak görüyor. Bunun biçimi ne olacaksa, özyönetim mi olacak, yoksa ayrı devlet biçiminde mi olacak, en nihayetinde Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını sonuna kadar destekliyoruz. Programatik görüş açısından biz halk cumhuriyetleri birliğini esas alıyoruz. Ama özyönetim ilanının doğrudan demokrasinin ileri bir örneği olarak, güncel bir ihtiyaca yanıt verdiğini düşünüyoruz. Bugün Kürt özgürlük hareketi, demokratik kolektif haklarının kabulü bakımından belki de olabilecek en geri noktadan bir biçim öneriyor. Hem Kürt halkının kendi kaderini tayininde bir biçim olarak, hem de daha ileri taleplerin elde edilmesinde önemli basamak olması itibariyle destekliyoruz. Bunun inşa edilmesi sürecinde de bütün emeğimizi ve çabamızı ortaya koyacağımızı kongrede ifade etmiştik… Sosyalist yurtseverler olarak Kürdistan’da bulunduğumuz her kentte özyönetim direnişlerinde yer aldık. Direnişlerin büyümesi için de elimizden gelen emeği ortaya koyduk. Bundan sonra da böyle olacak. Batı bakımından ise esas olarak sorumluluğumuzu, işçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere özyönetim fikrini anlatmak, hem doğrudan demokrasinin örneği olarak, hem de Kürt halkının kendi ülkesinde nasıl yönetileceğine kendisinin karar vermesinin meşru hak olduğu gerçeğinden hareketle aydınlatma çalışması olduğunu düşünüyoruz.”(Sultan Ulusoy) (1)

Sultan Ulusoy’un belirttiği şey UKKTH değildir. Eğer ESP, tam hak eşitliğine dayalı ayrılma hakkının propagandasını yapmıyorsa(ki metinlerinde yapmadığı ortaya çıkıyor)  UKKTH’nı savunmuyor demektir. Özerkliği, özyönetimi Kürt hareketi istiyor diye savunmak ESP’yi sosyal şoven yapmaktan alı koymayacaktır. Çünkü özerklik olsa bile Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki egemen rolü devam edecektir. ESP tam hak eşitliğine dayalı ayrılma hakkını savunmadığı, propagandasını yapmadığı, Kürt hareketinin peşinden sürüklendiği için ezen ulusun proletaryasının bu konudaki taşıması gereken misyonunu yerine getirememektedir. Böylece görünüşte ne kadar “enternasyonalist” olsa da ESP’nin bu politikası ezen ulusun ayrılacağını devam ettirecek bir politika olduğu için ESP aslında sosyal-şoven niteliğe sahip bir partidir. Görüldüğü gibi Ziya Ulusoy’un yazdıkları ile ESP’nin güncel politikası birbiriyle çelişmektedir. Ziya Ulusoy, ESP’den bağımsız bir kişi değildir. Bu yüzden ESP’nin politikaları Ziya Ulusoy’u da bağlamaktadır. Kürt hareketi ile birlikte hareket etmek bir yapıyı sosyal-şoven nitelikte olmasından alı koymaz. Bu yüzden Yürüyüş ne kadar sosyal-şoven ise ESP’de o kadar sosyal-şovendir. Leninistler ise bu konuyu aşağıdaki gibi açıklamaktadırlar.

İster tüm Kürdistan toprağı üzerinde ister ayrı ayrı parçalarda gerçeklesin, özerklik uluslararasında tam hak eşitliğini sağlamaz.” (Ulusal Soruna Leninist Bakış, Sayfa: 33, Yeni Dönem Yayıncılık)

Kürdistan ulusal hareketinin burada eleştirileceği yön egemen ulusla yapılması düşünülen bir anlaşmanın, Kürdistan’ın ilhakına son vermemesi, tam hak eşitliğine dayanmaması, Kürt ulusunun ayrılma hakkını içermemesidir. Kendini bazı kültürel haklar ve sınırlı politik haklara bağlamasıdır. Bu UKKTH değildir ve olamaz. Böyle bir sonuç Kürt halkına özgürlük getirmez. Bu durumda UKH’nin yapması gereken şey özgürlük mücadelesini sonuna dek götürmek ve birleşik devrimi öne çıkarmaktır… eğer Türkiye sosyalist hareketi tam da enternasyonal bir tavır anlamına gelen Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı yönünde bir ajitasyon yapmazsa, sosyal-şoven  bir konuma düşer. Asıl eleştirilmesi gereken UKKTH ilkesine bağlı kalmayan Türkiye sosyalist hareketi içindeki sosyal-şoven eğilimlerdir.” .”(Ulusal Soruna Leninist Bakış, Sayfa:15, Yeni Dönem Yayıncılık)

Ziya Ulusoy’un Kafa Karışıklığı: Kürdistan Hem Sömürge Hem de İlhak Nasıl Olabiliyor?

“İrlanda, diğer sömürgelerden farklı olarak İngiliz emperyalizminin “iç sömürgesiydi”. Kuzey Kürdistan’da Türk burjuvazisinin “iç sömürgesidir.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Ziya Ulusoy, şaşırtıcı olmayan bir şekilde Kürdistan gerçekliğini doğru bir şekilde tahlil edemiyor. Böylece Kürdistan’ın Türkiye’nin sömürgesi olduğu şeklinde yanlış bir görüş ortaya atıyor. Ancak Kürdistan, Türkiye’nin sömürgesi değildir. Kürdistan, Türkiye tarafından ilk başta politik daha sonra da ekonomik olarak ilhak edilmiştir. Bunun için sömürge ve ilhak kavramlarını açıklamamız gerekmektedir. Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde uygulanan sömürgecilik ekonomik temel açısından, sömürgelerde bulunan ham maddelerin, sömürgeci devletlerde işlendikten sonra tekrar sömürge ülkelere taşınması üzerinde kuruluydu. Yani sömürge ülke ile sömürgeci ülke arasında üretim biçimi olarak aynı gelişme düzeyinde olmaması gerekirdi. Aynı zamanda bu eşitsiz ekonomik temel kendini sosyal, idari, siyasal ve kültürel alanda da sömürge ülke ile sömürgeci ülke arasında belli bir farklılığın olmasına yol açmıştır. Bunları biraz olsun somutlaştırırsak, sömürgeleri olan bir ülke, sömürge ülkeye bir “genel vali” atayarak yönetmiş, sömürge ülke için ayrı yasalar çıkartmış, kendi yurttaşı ile sömürge ülkenin yurttaşını yasalar karşısında eşitsiz kılmış, sömürge ülkenin mensuplarını sömürge sahibi ülkenin seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanımamış, ayrı bir kimlik kullandırmıştır. Bununla birlikte Sömürgeci ülkelerin kendi sermayeleri varken sömürge ülkelerin kendi sermayeleri yoktur ve mali sermaye altında siyasal bağımlılık koşulu dışında hiçbir sömürge valisi sermaye sahibi olamaz.

Özetle bir ülke için sömürge tespiti yapılıyorsa, bu örgütler için ayrı örgütlenmeyi gerektirir(sömürgeci ve sömürge ülke olmak üzere) ve bu birleşik devrimin reddi demektir. Çünkü iki ülke arasındaki koşullar farklıdır. Bu yüzden ESP’nin ideolojik olarak savunduğu “sömürge Kürdistan” ve “birleşik devrim” tezleri tamamen eklektik bir yapıya sahiptir. Olayı bütüncül alan bir yaklaşım “ilhak edilmiş Kürdistan” ve “birleşik devrim” tespiti yapmak zorundadır.

Bu yüzden Kürdistan sömürge değildir. Çünkü sömürgeci devletin güçlü bir sermayesi varken sömürge ülkenin bundan yoksun olması gerekmektedir ancak Kürdistan burjuvazisinin sermaye birikimi mevcuttur ve Türk burjuvazisi ile iç içe geçmiştir. Ayrıca sömürgeci ülke ile sömürge ülkenin iki ayrı Pazar olması gerekirken Kürdistan için bu durumun bir gerçekliği bulunmamaktadır. Buna ek olarak siyasal, sosyal, anayasal yönden de Kürdistan sömürge bir ülkeye benzememektedir. Bu yüzden Kürdistan, Lenin’in aşağıdaki ilhak tanımına uymaktadır.

İlhak kavramı genellikle şunları içerir: (1) Zor kavramını (zorla kendine bağlama); (2) başka bir ulus tarafından ezilme kavramını ("yabancı" bölgelerin ülke topraklarına katılması vb.), ve, bazen de (3) statükonun bozulması kavramı”(Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, İlhak Nedir?)

Leninistler, bu konuda aşağıdaki doğru tespiti yapmaktadırlar.

“Kürdistan’da geçmişte sömürgeci ülkelerle, sömürge ülkeler arasında var olan farklı üretim biçimi olgusu yoktur. Kürt ulusunu ezen uluslarla, bu uluslar tarafından ezilen Kürt ulusu aynı üretim biçimi olan kapitalist üretim biçimine dayanıyorlar. Böylece geçmiş zaman sömürgelerinde görülen en önemli etken, Kürdistan ile ezen devlet arasında görülmüyor.” .”(Ulusal Soruna Leninist Bakış, Sayfa:29, Yeni Dönem Yayıncılık)

Şimdi Ziya Ulusoy’un kafa karışıklığına gelelim. Bir ülke hem nasıl ilhak edilmiş ve aynı zamanda sömürgeleştirmiş oluyor bunun cevabını gerçekten çok merak ediyoruz.

“Birleşik devrimin Türkiye’de temel sorunu faşist diktatörlüğü yıkmak, işçi sınıfının bütün emekçi ve ezilen sınıf, inanç, cins ve kesimlerinin politik özgürlüğünü gerçekleştirmektir. Sömürgeci-ilhakçı boyunduruğu tasfiye, kirli-sömürgeci savaş düzeyine dek şiddetlenmiş bu boyunduruğu yıkmak ve ürettiği şovenist zehirlenmeye karşı mücadele, antifaşist mücadelenin Türkiye tarafında öne çıkan görevi haline gelmiştir.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Yukarıda değindik bir ülke hem sömürge hem ilhak olamaz ikisinden biri olmak zorunda. Ziya Ulusoy, Marksist literatüre yeni bir “trajedi” ekliyor. Ancak metinde bundan daha talihsiz bir tanım var. “kirli-sömürgeci savaş” diye tanımladığı ya da genel anlamda “kirli savaş” diye kullanılan tanım sosyal-şovenizm için turnusol kağıdıdır. İster bu tanıma sömürgeci eklensin ya da direkt kirli savaş olarak kullanılsın, bu tanımı kullanan kişi ya da kurum sosyal-şovenizmini ele verir. Daha önce Emeğin Bayrağının düştüğü tuzağa şimdi de Ziya Ulusoy düşmekte.

“Emeğin Bayrağından hemen sayı 112’de yazılanları aktararak başlayalım: “Krizin Faturasını Krizi Yaratanlar Ödesin” üst başlığı altında karşı karşıya olunan krizin nedenlerini üç maddede toplamışlar: 1)Kredibilitenin düşmesi, 2)Kirli Savaş, 3)Devletin Yağmalanması… İkinci sebep olarak ele aldığı Kirli savaş kavramı üzerine birazcık bile düşünmemiş ve moda kavramlarla olguyu açıklamaya devam etmiş. Oysa ki, onun Kirli Savaş diye nitelendirdiği, Kürt Ulusal Savaşıdır ve bu savaşın çıkmasındaki büyük etken Kürt Ulusal Hareketidir.”(Baki Yaş, Ekonomizmin Eleştirisi, Sayfa:111,112)

Ziya Ulusoy’un bütün çabası “kirli-sömürgeci savaş” demesiyle bir çırpıda tersine dönmektedir. Çünkü bu savaşın çıkmasındaki en büyük etken Kürt Ulusal Hareketi olduğu için bu savaştan “Kirli” diye bahsetmek aslında bu savaşı meşru görmemenin bir yansımasıdır. Haliyle bu savaş meşru görünmeyince “enternasyonal” bir dayanışmadan bahsetmek imkansızdır. Ziya Ulusoy istediği kadar görünüşte Kürt hareketine destek sunsun aslında bu tabiri ile sosyal-şovenizme saplanmıştır.

Tarih Ziya Ulusoy’u Değillerken

“1993’ten itibaren PKK’nin ateşkesler başlatmasını reformizmle ve uzlaşıcılıkla eleştiren Yürüyüş, 1999’dan itibaren de PKK’yi ideolojik-siyasi teslimiyetle suçlamakta. Bu suçlamasına bağlı olarak Oslo sürecini de, 2013’te başlatılan süreci de, emperyalizmin belirleyiciliğindeki olgu olarak eleştiriyor. Oysa 2004’te PKK’nin yeniden başlattığı silahlı mücadele, emperyalist tasfiye girişimine başkaldırının da ifadesiydi ve Türk egemen sınıflarını da emperyalizmi de ateşkes ve “görüşme sürecine”ne zorladı.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Ziya Ulusoy 2004 yılında PKK’nin başlattığı silahlı mücadele için emperyalist tasfiye girişimine karşı başkaldırının ifadesiydi diyebilmektedir. Ancak ESP’nin 2004 yılındaki görüşleri Ziya Ulusoy’un belirttiğinin 180 derece zıddıydı. Sedat Şenoğlu’nun derlediği Postmodern Hiçlik kitabında Öcalan için “uzlaşmacı” ve ideolojik olarak AB’nin yörüngesindedir tespitleri mevcut. Özetle Yürüyüş’ün, Kürt Hareketi için “ABD emperyalizmine karşı yersiz hayaller kuruyorsunuz” tespitini o zamanlar ESP yapmaktaydı. Özetle hangisi doğru? 2004’ten sonraki Ziya Ulusoy mu? Yoksa 2004’ten önceki mi? Kendi kendini değillemenin en güzel örneği aşağıdaki gibidir.

Öcalan’ın doktrinin politik özü, işte bu “sınıflı toplum güçleri’nin “uzlaşması” stratejisine dayalı olduğu için teorisinin ucu, gerekli olduğu her durumda kolayca oraya doğru bükülüyor… Tıpkı AB’nin ve ABD’nin yaptığı ya da yapmaya çalıştığı gibi “Apocu doktrin’in politik klavuzu AB’dirBiz bu “gerçekliğin” en acı yanını onun ABD emperyalizmi hakkında beslediği “hayal”lerde buluyoruz. Savunmasında şöyle yazıyor Öcalan; “Daha önce rejim ayrımı yapmadan işbirlikçilere verdiği desteği giderek daha çok insan hakları ve demokratik gelişmelere bağlamaya çalışmaktadır. Zaten kapitalizmin talancı karakterinden uzaklaşması buna bağlıdır.” Peki ya 11 Eylül? Öncesini bir yana bırakalım da, 11 Eylül sonrasında ABD emperyalizminin Hristiyan faşist bir resmi ideoloji geliştirmeye çalışarak “insan hakları” ve demokrasinin canına okumaya başlaması da ne oluyor? Afganistan’da ne oldu, Şimdi Irak’ta, Kürdistan’da ve Ortadoğu’da ne oluyor?”(Postmodern Hiçlik, 2004,  Derleyen: Sedat Şenoğlu, Sayfa:167-169, Ceylan Yayınları)


Sonuç olarak Ziya Ulusoy’un “Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi" yazsında bir sürü yanlış tespit ve haksız eleştiri mevcuttur. Bir kişi Yürüyüş’ü sosyal-şovenizmle eleştirirken önce kendisine bakması gerekmektedir. Yazımızda bir takım olguları elimizden geldiğince açıklamaya çalıştık. Yürüyüş ile ESP’nin  birbirlerinden bu kadar çok nefret etmelerinin nedeni ideolojik farklılık olmaktan ziyade politik hegemonya mücadelesidir. Özetle aynılar aynı yerdedir. Düşman kardeşler birbirlerinden ne kadar haz etmese de sosyal-şovenizm konusunda aynı yerde durmaktadırlar. 

Dipnotlar:

13 Kasım 2015 Cuma

Özyönetimin Karşısında Proletarya Diktatörlüğünü ya da Tito'ya Karşı Enver Hoca'yı Savunmak

Marx’ın 1848’deki “komünizmin bir hayaleti dolaşıyor” söyleminin değiştiğini kabul etmemiz gerekir. İster kabul edelim, ister etmeyelim kitlelerin beynindeki şiar şu anda artık “komünizmin bir hayaleti dolaşıyor” yerine “kapitalizmin bir virüsü bütün herkesi ele geçiriyor” şeklindedir. Üstelik bu virüs artık burjuvazinin eskisi gibi yönetemediği, kendi iktidarını korumak için kitlesel katliamlara giriştiği bir dönemde yayılıyor. Kendine güvenini kaybetmiş komünist partiler, kitlelerin gördüğünün ötesini görmesi gerektiği halde kitlelerin gördüğünden ötesini görememektedir. Olgular üzerinden dönemi okuyan ve geleceğe dair bir çıkarım yapmaktan yoksun komünist partilerin kendi ideolojilerini güncel görmemelerine şaşırmamak gerekir.

Burjuvazinin, sınıflar arası yaşanan iç savaştan çıkmak için türlü türlü yöntemleri denediği, bir yönetim sisteminden diğerine geçmek için çaba sarf etmesi, bireylerin, kişilerin delilikleri ya da hayallerinden öte kapitalist sistemin temel çelişkisinden meydana gelmektedir. Burjuvazinin bir zamanlar diğer sınıflara karşı giriştiği ödünler sisteminden(Türkiye’de demokratikleşme süreci diye anılan) zor sistemine geçiş kendi öz durumunun temel çelişkisinden kaynaklanmaktadır. Burjuvazi sınıflar arası iç savaşı ödünler sistemiyle aşamayınca tekrardan zor sistemine dönmüş ve süreci doğru tahlil edemeyen kitleler ve özneler şaşkınlık içerisinde kalmıştır.

Türkiye’de bir iç savaşın olduğunu kabul etmeyen, iç savaş tespiti yapanları çılgınlıkla suçlayan sözde komünist öncüler bu süreci doğru okuyamadıkları için bu sürecin altında kalmışlardır. Komünist bir partinin görevi kitlelerin gördüğünden ötesini görebilmek olduğunu lafta kabul eden özneler Türkiye’nin batısında bir iç savaş yaşandığı tespitine katılmaması tesadüfi bir şey değildir. Bilindiği  gibi Marx, Paris Komünü zamanında Fransa’da iç savaşın Paris’te barikatlar kurulduğu zamandan önce başladığını belirtmiştir. Marx, hükümetin işçileri silahsızlandırmaya başladığı zaman Fransa’da iç savaşın başladığı tespit etmiştir. Yani Marx kitlelerin gördüğünden ötesini görmüştür ve mevcut durumun doğru bir tahlilini yapmıştır. Türkiye’nin ortalama komünist partileri ise şu anda batıda patlayan bombalara(Reyhanlı, Suruç, Ankara), kitlelerin yığınlar halinde ayaklanmasına(Gezi ayaklanması), Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük sivil katliamlara rağmen Türkiye’nin batısında bir iç savaşın olduğu tespitini yapamamaktadırlar.

Güncel durumu doğru tahlil etmeyen, kendi ideolojisine ve öz gücüne güvenmeyen ortalama komünist partilerin Marksizmi güncel görememesinde şaşılacak hiçbir şey yoktur. Onların yapacakları tek şey burjuva politikacıların peşinden sürüklenmek ve en demokratik olanına dahil olup “yüksek politika” yapmaktır. Bir anda “büyük insanlığı” “inadına barışı” “özyönetimi” “demokratik özerkliği” keşfeden komünist partilerin komünistliğinin ancak tabelalarında kaldığı yaptıkları “yüksek politika” nedeniyledir.

Demokratik merkeziyetçiliği, Sovyet tipi örgütlenmeyi, Proletarya diktatörlüğünü güncel ve uygulanabilir görmeyen komünist partilerin ademi-merkeziyetçiliği, özyönetimi, demokratik özerkliği desteklemeleri, savunmaları ve bir alternatif olarak sunmaları utanç vericidir.
Özellikle Enver Hocacı gelenekten gelen partilerin bugün HDP içinde olmaları ya da HDP’yi desteklemeleri ve bir alternatif olarak özyönetimi savunmaları bu partilerin nasıl bir ideolojik savrulma yaşadığını iyi bir şekilde göstermektedir. Bir zamanlar Titoculuk diye eleştirilen özyönetimin bizzat bu partiler tarafından savunulmaları yukarıda bahsettiğimiz tespitlerden bağımsız değildir.

Özellikle ESP’nin özyönetimi bir alternatif olarak Türkiye halklarına sunması Enver Hocacılıktan, Titoculuğa geçtiğinin bir göstergesidir.

“Titocular sosyalizmin inşasına taraftar değillerdi. Onlar, Yugoslavya Komünist Partisi’nin Marksist-Leninist teoriyi kılavuz edinmesini de istemiyorlar ve proletarya diktatörlüğünü reddediyorlardı… Gerçekte, Titocular, sosyalist toplumsal bir düzene ve Sovyet tipi devlet örgütlenmesi biçimine ne taraftardırlar, ne de taraftar olabilirlerdi. Çünkü, Tito iktidarın kendi kliğinin elinde olacağı kapitalist sisteme ve esas olarak burjuva demokratik bir devlete taraftardı.” (Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim,Sayfa:42)

“Titoculuk, Yugoslav sistemin “gerçek sosyalist” bir düzen biçimi, “yeni bir toplum”, “bağlantısız bir sosyalizm”… şeklinde propaganda üretti… Troçkist ve kapitalist burjuvazisi tarafından harekete geçirilen diğer anarşist unsurların Lenin döneminde Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin kuruluşunu baltalamak amacıyla kurmak istedikleri yönetim biçimlerini Yugoslav revizyonistleri kendi ülkelerinde benimsediler.. Yugoslavya Cumhuriyetleri, yönetimde ve örgütsel siyasal önderlik alanında, demokratik merkeziyetçiliğin tasfiye edildiği ve Yugoslavya Komünist Partisi’nin rolünün silindiği bir yapı kazandılar. Yugoslavya Komünist Partisi adını değiştirdi ve “Yugoslavya Komünistleri Birliği” oldu. Bu görünüşte Marksist bir adlandırmaydı. Ama gerçekte bu Birlik, içeriği, kuralları, görevleri ve amaçları bakımından anti-Marksistti. Birlik, karar yetkisi olmayan bir cephe haline geldi, Marksist-Leninist bir partinin çizgilerini kaybetti, eski biçimini korudu ama artık işçi sınıfının öncüsü rolünü oynamıyordu.” .”(Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim,Sayfa:44-45)

Hem proletarya diktatörlüğünü savunup hem de özyönetim savunusu tabi ki olamaz ayrıca özyönetim ile demokratik devrimin birbirinden farklı şeyler olduğu da aşikardır. Ancak ESP’ye göre hem özyönetimi savunup hem de proletarya diktatörlüğü savunulabilir ayrıca özyönetim ile demokratik devrim birbirinden ne kadar farklı şeyler olsa da ESP’ye göre bunlar bir ve aynı olabilmektedir. Kulağa çok hoş gelen bürokratizme karşı mücadele, işçilerin, halkın kendi kendisini yönetmesi özyönetimin özellikleri olarak lanse edilse de aslında gerçek öyle değildir. Titocu özyönetim ile Öcalan’ın özyönetim modelleri bir ve aynı olmasa bile birbirleriyle çok büyük oranda benzemektedirler. Burada komünistler için hangi tarihin mirasçılarıyız sorusu büyük bir önem taşımaktadır. ESP, Kürt özgürlük hareketinin gücünden kaynaklı özyönetimi savunmasıyla hangi tarihin gerçek mirasçısı olduğunu aslında belirtmiş oluyor.
21.yy’da Tito yaşaydı herhalde modeli Türkiye’de övgü üzerine övgü alacaktı. Tito’nun kulağa çok hoş gelen modeline biraz daha yakından bakmamız lazım.

“Ben sadece şu örneklere değineceğim. Birincisi, devlet yönetiminin özellikle ekonomide yerelleşmesi. İkincisi, fabrika  ve iktisadi teşebbüslerin genel olarak kendi kendilerini yöneten çalışma kolektiflerine dönüştürülmesi. Hayatın  ekonomik, politik, kültürel ve diğer yanlarının yerelleşmesi sadece derinden bir demokratikleşme, doğal olarak merkezileşmenin dönüşümünün tohumlarını içermek değil, mekanik bir güç olarak devletin de yerelleşmesi anlamına gelir. Bu gerçeği isteyen buradan kontrol edebilir…Sovyetler Birliğinde durum Ekim Devriminden otuz bir yıl sonra nasıl görünüyor? Ekim Devrimi, devlet için üretim araçlarının ele geçirilmesini mümkün kıldı. Fakat bu araçlar otuz bir yıl sonra bile hala devletin elindeler. “Fabrikalar işçiler içindir” sloganı uygulamaya konmadı mı? Şüphesiz ki hayır. İşçiler hala fabrikaların yönetiminde söz sahibi değiller… Sovyetler Birliğinde devletin ortadan kalkma konusu ne durumdadır? (Burada devlet, uygulamayla aynı olmadığı gibi coğrafi ve ulusal bir kavram değil). Bu ülkede devlet fonksiyonlarını ekonomik ve siyasi olarak daha alt organlara bırakmak gibi bir eğilim var mı? Özyönetim oluşumunun bir sinyali var mı? Şimdiye kadar bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Tam tersine, burjuvazi, bürokrasi ve merkezi devletin en aleni özelliği olarak esnek merkeziyetçilik söz konusu. Bu tür merkezileşmenin en belirgin özellikleri şunlardır: a) bütün ekonomik, siyasi, kültürel ve diğer fonksiyonların tek merkezde toplanması; b) muazzam bir bürokratik aygıt; c) milisler gibi devlet aygıtının iç silahlı güçlerinin azalması yerine artışı, NKVD gibi.”(1)

Görüldüğü gibi Tito sözde işçi sınıfının hakkını savunuyormuş gibi görünmek için özyönetimi alternatif bir model gibi göstermeye çalışmaktadır. Ancak bürokratizmle, merkezi devletle mücadele kisvesi altında önerilen özyönetim modeli işçi sınıfı üzerinde bir baskı mekanizması olarak işlev gördü. Başlangıçta fabrikalar için geliştirilen özyönetim modeli daha sonra siyasal alana da yayılmış ve değişik cumhuriyetler ve bölgeler arasında yavaş ve eşitsiz bir gelişmeyi toplumsal ve sınıfsal büyük farklılıkları, ulusal anlaşmazlık ve baskıya ve manevi yaşamın çürümesini Yugoslavya’ya beraberinde getirmiştir. Titocu özyönetimci sistem demokratik merkeziyetçiliğin reddi ve devletin yönetici rolünün reddedilmesi ile anarko-sendikalist sapmanın sosyalist kılığa bürünmüş halidir. Özyönetim modeli ile zamanla kendi işyerini ve kesimini öne çıkaran burjuva düşünceler işçi sınıfının içinde bireyci bir anlayışı hakim kılarak işçi sınıfının bir kesimini diğeri ile rekabete sokarak sınıf içi bir bölünmeye yol açmıştır. Özyönetim modeli ile Tito Yugoslavya’da işçi sınıfının devlet ve toplumdaki egemen rolünü elinden alarak onun genel çıkarlarını savunmasını ve birlik içinde davranmasını engelleyecek koşulları da zorla kabul ettirmiştir.

“ “Özyönetim”, ilk önce ekonomik bir sistem olarak ortaya çıktı, daha sonra devlet örgütlenmesi alanına ve ülkenin yaşamının tüm alanlarına yayıldı. Yugoslav “özyönetimi”nin teorisi ve pratiği, Marksizm-Leninizmin öğretilerinin ve sosyalizmin inşasının genel yasalarının açıkça reddedilmesidir. “Özyönetimci” ekonomik ve siyasal düzen, uluslararası sermayeye boyun eğmiş bir ülke olan Yugoslavya’da hüküm süren burjuva diktatörlüğünün anarko-sendikalist bir biçimidir.” (Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim, Sayfa:46)

Titocu özyönetim özü itibariyle böyledir. Kürt özgülük hareketi lideri Abdullah Öcalan’ında “bütün dünya halkları” için sunduğu “özyönetim” “demokratik özerklik” düşüncesi de özü itibariyle anarko-sendikalist sapmanın 21.yy’da ete kemiğe bürünmüş halinden başka bir şey değildir. Nasıl ki Tito 1920’ler Troçkist muhalefetin öne sürdüğü anarko-sendikalist sapmayı Yugoslavya’da uyguladıysa. Abdullah Öcalan’da bunu bugün başta Ortadoğu halkları için bu modelin uygulanmasını önermektedir. Yukarıda belirttiğimiz kendi öz gücüne ve kendi ideolojinin haklılığına inanmayan ortalama komünist partilerin politika yapmak için “istemeyerekte” olsa Marx’ın, Lenin’in Stalin’in, Enver Hoca’nın yargıladığı ve mahkum ettiği modelleri “yeni dönem koşullarına uygun politika” diye sahiplenmekte ve bu politikayı evrensel bazda uygulanabilecek rasyonal bir yönetim şekli olarak düşünmektedirler. Böylece de proletarya diktatörlüğünü, demokratik merkeziyetçiliği, Sovyet tipi yönetim modelini reddetmekte ve Hopa Özyönetim olsaydı başka olurdu diyebilmektedirler. Neden “Hopa’da Sovyet tipi yönetim modeli olsaydı” diye bir yazı yazılmadı diye insan düşünmeden edemiyor.

Özyönetim, yerinde yönetim, yerel yönetim, demokratik özerklik adıyla tanımlanan sistem, merkezi hükümetin birtakım görev ve sorumluluklarının devralınması; sağlık, eğitim, sosyal politikalar, ekoloji, yerel ekonominin güçlendirilmesi gibi konularda yetki ve karar hakkının yerel yönetimlere devredilmesi demektir. Yerel yönetimler de köy, kasaba, ilçe, mahalle ve kent meclisleri üzerinden şekillenen demokratik bir işleyişle vücut bulacaktır… Şimdi sorumuzu bir kez daha soralım: Hopa'da özyönetim olsaydı, felaket bu düzeyde yaşanır mıydı? Rahatlıkla "Kesinlikle hayır" diyebiliriz. Özyönetimin "bölücülerin" işi olmadığını, tüm Türkiye halklarına daha kolay ve açıklıkla anlatabilecek bir örnek Hopa'da yaşananlar… Hopa Halk İnisiyatifi, adı konulmamış bir meclis deneyimi aslında. Yaptıkları, kısa zamanda üstlendikleri görev, çoktan "boylarını" aştı. İşini yapmayan resmi güçlere adeta ders verircesine, halk inisiyatifinin nelere kadir olabileceğini gösterdi. Bu anlamda, Hopa Halk İnisiyatifi gibi örneklerin güçlendirilmesi ve çoğaltılması, deneyim biriktirmek açısından da önemli… Hopa Halk İnisiyatifi, bir ilk ve işaret fişeği olarak başkaca sipariş felaketlerin önüne geçmek için, kültürel ve ekonomik hakların elde edilmesi için (çay fiyatlarının belirlenmesi gibi), halkın inisiyatif alarak kendi gerçek sorunlarına çözüm üretmesi için iyi bir örnek. Kürdistan'daki benzerlerinden deneyimleri öğrenerek kendini geliştirebilir. Bunun önünde bir engel de yok. Özyönetim dediğimiz şey işte bu kadar basit, bir o kadar da elzem.”(Fuat Uygur, Hopa’da Özyönetim Olsaydı)

Özyönetimin tarihte ne zaman nerede gerçekleştirildiğine, evrensel tarifinin ne olduğuna değinmeyeceğim. Bunun teorisine girmeye gerek de yok. Bugünün pratiğinde, hangi düzeyde olursa olsun Kürt ulusunun kendisini yönetme çabasıdır. Kürt ulusunun sömürgeciliği tümden yıkıp atarak kendisini yönetme hakkı en doğal demokratik hakkıdır… Özyönetim, anaların ak sütü gibi Kürt halkımızın hakkı, halklarımızın demokratik geleceğinin buzkıranıdır. Destekleyelim, yaygınlaştıralım, geliştirilmesine katılalım.”(Ziya Ulusoy, Özyönetim Kürtlerin Hakkı Değil Mi?)

Fuat Uygur’un yazısında da gördüğümüz gibi sunulan özyönetim modeli aslında Titocu tarzdaki bir özyönetim modelidir. Titocu özyönetimin işçi sınıfı düşmanı uygulamaları ve sonuçları aynı şekilde bu coğrafya için önerilen özyönetim için de geçerlidir. Ayrıca Ziya Ulusoy’un yazısında özyönetimlerin tarihine girmemesi ve bunun evrensel tarifini yapmaktan kaçınması bence bu sorunun çözümünü bize göstermektedir. Çünkü Ziya Ulusoy özyönetimlerin tarihine girse ve bunun evrensel bir tarifini yapsa karşına, karşı devrimciliğin kalesi Yugoslavya ve onun lideri Tito’nun çıkacağını çok iyi bildiği için bu konuyu atlamayı tercih etmiştir. Özyönetimlerin bizim anladığımız gibi anti-kapitalist bir içerik taşımadığı ve sosyalizmle alakalı bir ekonomik içeriği olamadığını Abdullah Öcalan’ın yazılarına baktığımızda görebiliriz.

3-Ekonomik Boyut : İnşa edilen demokratik ulusun bir de ekonomik politikası olur. Nasıl bir ekonomi olmalıdır, bu belirlenir. Barajlar, yeraltı-yerüstü kaynakların bir politikası olur. Vergiler alınacak ise nasıl ve ne kadar alınır? Ekonomik boyutla bunlar belirlenir. Ekonomik sistem olarak kapitalizmi kabul edemeyiz. Belki kapitalizmi tam olarak ortadan kaldıramayız ama önemli oranda kapitalist ekonomik sistemi değiştirebilir, onu aşındırabilir, kendi ekonomik sistemimizi kurabiliriz. Bu sistemde halkın ekonomisi olur. Bir kısmını da özel ekonomi oluşturur. Yani özel şirketler olur. Bütün bunlar tartışılmalıdır.”(2)

“Mülkiyetin bölünmesi, büyük toprak mülkiyeti tekelini yadsır, onu kaldırır, ama ancak onu genelleştirerek. Tekelin temelini, özel mülkiyeti ortadan kaldırmaz. Tekelin varoluşuna karşı çıkar, ama özüne karşı çıkmaz. Bunun sonucu, özel mülkiyet yasalarının etkisi altında kalır. Toprak mülkiyetinin bölünmesi, gerçekte sınai alandaki rekabet hareketine karşılık düşer..  bu parçalara ayrılma, rekabetin tekele dönüşmesi gibi, zorunlu olarak yeni baştan birikime dönüşür…Tekelin ilk kaldırılışı, her zaman onun genelleştirilmesi, varoluşunun genişletilmesidir.”(Marx,1844 Elyazmaları)

Kapitalizmi tam olarak kaldıramayız demek kapitalizmin karşında bir sistem önermiyorum demektir. Daha açık bir şekilde söylersek benim modelim kapitalizmin krizine çözüm sunacak ve kapitalizmi yok etmek yerine onu güncele uyarlayacak bir modeldir demektir. Bu da zamanında Marx’ın tekellerin varoluşuna karşı çıkan akımlarla ilgili söylediklerini aklımıza getirmektedir. Marx’ında belirttiği gibi bu akımlar tekelin varoluşuna karşı çıkmakla birlikte özel mülkiyeti kaldırmaz ve onun özüne karşı çıkmaz. Böylece bu akımlar sayesinde tekeller kaldırıldığında onun genelleştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına neden olmaktadır. Abdullah Öcalan’ın sunduğu ekonomik ve yönetimsel modelde Marx’ın tekel karşıtı hareketler için belirttikleriyle uygun düşmektedir. Özetle Öcalan kapitalizmin kurtuluşu için anti-tekelci bir yönetim önermekte ve bunu evrensel anlamda her yere uygulanabileceğini düşünmektedir. Sorun Abdullah Öcalan’ın küçük burjuva hayalinden ziyade ortalama komünist partilerin kendi ideolojilerini haklı görememesindedir. Sonuç olarak kapitalizm artık kendi kendini yönetememekte ve kurtulmak için bir çözüm aramaktadır. Sınıflar arası iç savaşın bu kadar kızıştığı bir ortamda iç savaşı görememek ve komünizmi güncel görmeyip küçük burjuva ütopyasını uygulanabilir görmek bir komünist için utanç verici bir durumdur. Enver Hocacı gelenekten gelenleri politik olarak küçük burjuva gericiliğin etkisinde görmek gerçekten çok üzücü.

Dipnotlar:




6 Eylül 2015 Pazar

21.yy Tasfiyeciliğine Karşı 20.yy Devrimciliğini Savunmak


Kapitalizmden, ezilen sınıfların büyük bir kısmının rahatsızlığı olduğu hepimiz tarafından bilinmektedir. Ancak ezilen sınıfların bu rahatsızlığının kapitalizme alternatif bir sistem yaratmaya yetmediği de somut bir gerçekliktir. Yaygın bir görüşün aksine ezilen olmak kendi başına pozitif bir şey değildir. Kapitalizmden rahatsız olunmasına hatta ciddi bedeller ödenebilmesine rağmen ezilen sınıflar kendi başına devrimci bir içeriğe sahip olamaz. Bu yüzden ezilen sınıflar kendilerine yön verecek bir pusulaya ihtiyaç duyarlar. Bu pusula olmadan ezilenlerin bütün pratikleri göle maya çalmaya benzer. Ya tutarsa şeklinde yapılan eyleme geçme hali, karanlıkta el yordamıyla gideceği yeri bulmaya çalışan bir kişinin durumuna eşdeğerdir. Pusulayı yani devrimci teoriyi takip etmeyen her oluşum hüsrana uğramaya mahkumdur. Bundan dolayı teori bir “lüks”, “boş zamanı değerlendirme aracı”, “vakit kaybı” değil, proletaryayı iktidara taşımak için olmazsa olmaz bir önkoşuldur.

Devrimci saflarda bile pratiği her şeyin üstünde tutan ve sırf pratiğe önem veren dar kafalı pratikçiler mevcuttur. Bütün enerjilerini arı gibi afiş yapmaya, eylemlerde en militan şekilde çatışmaya harcayan kişiler bulunmaktadır. Lakin bu kişiler için afişin içeriği ya da çatışmanın neden olduğuna dair analiz yapma “zaman kaybıdır”, “gereksiz bir iştir” “devrimcilikten uzaklaşmaktır”. Hal böyle olunca, çatışmaların sığ analiziyle yetinerek, kitlelere içi boş söylemlerle propaganda yaparak bir başarının elde edilmesi mümkün olamamaktadır. Teori ile birleşmeyen ve aslında “inanarak” o andaki coşku ile yapılan eylemler, devrimci pratiğin en büyük düşmanıdır. X kişisinin çok militan olmasına rağmen bir anda mücadeleden düşmesi ya da çok sekter duran birinin sorguda çözülmesi gibi pratik yansımaları olan durumların nedenlerinden biri de komünizmi içselleştirememe olduğu bilinmektedir. Görüldüğü üzere bu kadar pratikle iç içe olmasına rağmen teoriye gereken önem verilmemesinin sebebi devrimci saflardaki yozlaşmadır. Bundan dolayı kapitalizmden rahatsız olmak, çok iyi çatışmak, çok bedel ödemek devrimciliğin tek göstergesi değildir. Devrimci olmak ancak teori ile pratiğin bütünleşmesi sayesinde gerçekleşebilir.

Bu yüzden yükselen sınıfı yani proletaryayı (ne kadar reddedilse de hala yükselmektedir) yanlış yönlendirenler teori ile pratiğin birleşmesinden yana olanlar değil, burunlarının ucundan ilerisini göremeyen ve karşılarına çıkan her engeli aşılmaz gören pratik politikacılardır. Komünistlerin asgari ve azami programını uygulamaya dönük pratik geliştirenlere “kitleler hazır değil” “demokrasinin sınırlarının dışına çıkamayız” “kitlelerden böyle talep yok” şeklinde somutlaşan durum aslında kitle kuyrukçuluğundan başka bir şey değildir.
Kendiliğindenliğe tapan bu dar pratikçilerin devrimci saflarda egemen bir güç olduğu tespitini yapmak zorundayız. Eğer bunu yapmazsak asla bir taşın üstüne taş koyamaz ve hayal ettiğimiz dünyayı asla gerçekle buluşturamayız. Sanıldığının aksine kendi hatalarımızla ortaya çıkmak ve özeleştiri yapmak tehlikeli değildir. Aksine büyük bir sıçrama yapmak için olması gereken koşulların başında gelmektedir.

Sürekli olarak ideolojik bombardımana maruz kaldığımız bir seçim sürecinden sonra bazı kavramları açıklamamız gerekmektedir( Özellikle erken seçimin gündemde olduğu bugünlerde aynı hataların bir daha yapılmaması için).  Bundan dolayı “unuttuğumuz hafızamıza” geri dönüş yapmak zorundayız. “Yeni Yaşam”, “Yeni Umut” “Syriza ile yükselişe geçen sol”, “barış” şiarını ve bunun altında gizlenmiş tasfiyeci görüşleri açıklamak zorundayız. Bunun için başa yani sınıfların nasıl oluştuğuna dönmemiz gerekmektedir. Çünkü bütün bu söylemler, sınıflarla ve bunların ilişkileri ile bağlantılıdır. Şimdi bütün her şeyi başa saralım ve adım adım gidelim.

Bilindiği gibi hayvanların hayatını sürdürebilmesi için belli bir durumu fark etmesi ya da kendini bu duruma göre ayarlayabilmesi gerekmektedir. Tekrar eden ve nesiller boyu değişmeyen koşulların ağırlıkta olmasına rağmen nadiren değişik şekilde ortaya çıkan başka koşullar da mevcuttur. Hayvanların hayatlarını devam ettirebilmek için değişen durumları fark etmeleri zorunludur ve bunun için x durumuna uyum sağlayabilecek bir zekaya sahip olmaları gerekir. Bir hayvan türünün yaşam koşulları ne kadar hızlı değişiyorsa zekası da o ölçüde gelişkin olur. İnsanın farkı tam da burada ortaya çıkar; insanların yaşam koşulları o kadar hızlı değişmiştir ki zekası da buna bağlı olarak çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. İnsanoğlu zekasının artmasıyla birlikte alet ve silah yapabilme özelliğine sahip olmuştur. Yüksek zekanın bir ürünü olarak ortaya çıkan teknik gelişim aynı zamanda insanın zekasını da geliştiren bir özelliğe sahiptir. Silahların ve aletlerin yapımı eskisinden dahi iyi bir yaşam koşullarını sağladığı için insanlar dahi iyi şekilde beslenme, daha çok boş zaman, daha çok güvenlik ihtiyacını karşılama olanağına sahip olurlar ve bu yüzden diğer canlılar sadece canlı oldukları için yaşamak isterlerken, insanlarda durum başkadır.

İnsanlar, silahlar, aletler, yapay organlar yaparken ortaya bir sorun çıkar. Bu sorun insanların yaptıkları ürünlerin bölüşümüyle alakalıdır. Bu aletler bütün topluluğun mülkiyetinde olabileceği gibi tek bir bireyinde mülkiyetinde de olabilmektedir. Haliyle aletlere ve silahlara sahip olanlar buna sahip olmayan insanlardan daha farklı yaşam koşullarına sahip olurlar ve toplumsal sınıflar ve sınıf karşıtlıkları da işte böyle ortaya çıkar.

Varlığını kabul etmemiz gereken yaşama isteği bizim için çıkış noktası olmalıdır. Bu isteğin her birey, sınıf ve ulus altında alacağı biçim ve bu biçimler altında kendini ifade etmesi farklılıklar gösterecektir. Ezen ve ezilen sınıfların birbirine karşıt iradeler geliştirdikleri yerde çelişkili koşullar bulunmaktadır. İradelerin bu çelişkili koşulları kendilerini üç biçim altında ifade eder: 1-çıkar, 2-sınıfların güçlerinin bilincinde olmaları, 3- sınıfların gerçek güçleri. Sınıfların savaştaki çıkarı ne kadar büyük olursa  irade de o kadar güçlü olacak, savaşanlar ne kadar cesur olursa bu çıkarı sağlamak için o kadar çok enerjilerini sarf edeceklerdir.

Bu yüzden komünistlerin direnme güçleri de bu üç koşulun pratikte uygulanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Direniş destanı yazan komünistlerin alameti farikası bu koşulların bilincinde olmalarına bağlıdır. Bu sebeple proleter bir devrim için gereken koşullar, ülkede çoğunluğa sahip olmak değil ezen sınıflarla karşı amansız ve çetin mücadelede yatmaktadır. Oportünistlerin sürekli olarak bahsettiği “iktidar ancak niceliksel çoğunluk ile ele geçirilebilir” şiarı kaba bir dogmatizmin ürünüdür. Tarihin deneyimleri göstermiştir ki seçim ile ne devrim olmuş ne de proletarya doğru düzgün rahat nefes almıştır. Bu yüzden “Syriza ile yükselişe geçen sol” “HDP bir barajı geçsin her şey düzelecek” şeklindeki yorumlar tarihin diyalektiğini anlamamaktır. Faşist diktatörlükle hatta burjuva demokrasisi ile yönetilen ülkelerde bile parlamenter mücadele, parlamento dışı mücadelenin örgütlenmesi için bir okul, yardımcı bir araç olarak kullanılması gerekirken; bu coğrafyada parlamentarist mücadeleye verilen önem bambaşkadır. Bazı sosyalist siyasetçilerin “kriz çıkaran değil kriz çözen özne olacağız”, “sırf işçinin değil işverenin de hakkını savunacağız” söylemleri parlamentodan yararlanmanın değil, düzen içene girmenin ve burjuva siyaset anlayışında politika yapmanın görüngüleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Halbuki proleter hareketin asli sorunlarının şiddet yoluyla ve proletaryanın dolaysız mücadelesi ile çözüleceği Marksizmin alfabesidir. Ancak sosyalist hareketler maalesef geçmişin devrimci özünü unuttuklarından işçi sınıfının çıkarına olmayan politikaları güncel olarak uygulamaktadırlar.

Bundan ötürü “yeni yaşam” “yeni umut” gibi söylemlerin nesi “yeni” diye insan düşünmeden edemiyor.  Aynı şeyi “barış” fetişi üzerinden de kurabiliriz. Sosyalistlerin büyük çoğunluğu “savaşa karşı barışı savunalım” söylemleri üzerinden politikalarını inşa etmektedirler. Lakin bir Marksist her savaşa karşı değildir. Gerici ve devrimci savaş ayrımı yapar ve devrimci savaştan yana tavır takınır. Bu yüzden Marksistler her koşulda barıştan yana olmazlar. Türkiye'deki durum yani her koşulda barıştan yana tavır takınmak pasifizmin bir göstergesidir. Sözde çözüm sürecinin şu anda askıya alınması ile birlikte sosyalistlere düşen görev barış çağrıları yapmak değil, devlet tarafından katliama uğrayan bir halkın yanında durmaktır ve onun yürüttüğü devrimci savaşı selamlamaktır. Çünkü eşyanın doğası gereği “savaşları yok etmek için emperyalizmi yıkmak gerekir” tespitini maalesef tarihin bir cilvesi olarak unutan sosyalistlerimiz idealizmin bataklığında dolanmaktadırlar. Ezen sınıflar ise tarihlerinde hiç olmadıkları kadar materyalist davranmaktadırlar. Ezen sınıflar ilk verdiğimiz örnekte olduğu gibi “aletlerin ve silahların tek sahibi benim seninle paylaşmayacağım, aramızda bir uzlaşma asla olamaz, ya biat edersin ya da seninle savaşırım” derken gayet gerçekçi bir tavır takınırken sosyalistlerimiz ise “ artık bu kan dursun, daha fazla gözyaşı olmasın herkes için özgür bir dünya mümkün” derken materyalizmden uzaklaşıp idealizmin sularına doğru yelken açmıştır. Suruç'taki katliamdan sonra devletin başlattığı savaştan sonra sosyalistlerin, demokratik mücadeleyi yükseltelim ve barışı yeniden inşa edelim demeleri olmayacak duaya amin demektir. Sosyalistlerin yaptığı barış çağrısı aslında burjuvazinin çıkarı için politika yapmaktır. Bir zamanlar burjuvazinin ideologlarının kullandıkları ütopik sınıf uzlaşmacı söylemleri bu sefer işçi sınıfının “kurmayları” kullanmaktadır. Özetle 21.yy’da sınıfsal saflar değişmiş gibi görünmektedir. Burjuvazi materyalizmin savunuculuğunu yaparken sosyalistlerimiz ise idealizmin savunuculuğunu yapmaktadır. Eğer sosyalist hareket zafer kazanmak istiyorsa sahip olduğu küçük burjuva gururdan kurtulup bir an önce özüne dönmelidir. Yapılan politika ve gidilen yolun yol olmadığı çok nettir. Geçmişi hatırlamak ve “müzelik düşünceleri tekrar piyasaya sürmek” tarihte proletarya için hiç bu kadar elzem olmamıştır.

Devlet sadece emperyalizme ekonomik anlamda değil aynı zamanda emperyalizmin emrine milyonlarca asker sunması anlamında da(Nato ordusu olduğu için) A.B.D emperyalizminin muazzam bir yedeğidir. Bu yüzden kim hükümete, faşist diktatörlüğe vurmak ve onu devirmek istiyorsa mutlaka emperyalizme karşı da savaşmak zorundadır. Bu yüzden AKP’nin iktidardan düşmesiyle yetinmekle kalmayıp onu kökünden temizlemek için emperyalizmin de içten devrilmesi gerekmektedir. Bu yüzden hükümetle, devletle savaş emperyalizmle savaş biçimine bürünmüyorsa buradan ne bir zafer ne de barış gelme imkanı mevcuttur. AKP’ye, devlete karşı yapılacak devrim, emperyalizme karşı proleter devrime varmak ve onu aşmak zorundadır. Aksi halde yapılacak her şey düzenin sınırları içinde kalmakla sonuçlanacaktır.


Sonuç olarak sosyalist hareketlerin bir an önce kendi içlerideki kendiliğindencilikten, kitle kuyrukçuluğundan, darkafalı parlamenter diplomasi ve parlamenter kombinasyonundan, idealist barış sevdasından bir an önce kurtulması gerekmektedir. Yani geçmişine, özüne, kendi teorik ve pratik mirasına geri dönülmesi şarttır. Dar pratikçiliğin altında şekillenen, tasfiyeci düşünce yapısının ve onun yansımalarının son bulması ve tasfiyecilerin sosyalist hareketten tasfiye olması ve tekrar proleter devrimcilerin güç kazanması için aktif mücadele etmek boynumuzun borcudur. Yoksa sonuç komünistler için hezimet olacaktır.