10 Ağustos 2013 Cumartesi

Gezi Parkının Bize Göz Kırptığı Toplumsal Olgular


Yönetenlerin yönetememe krizi bütün toplumlarda ender olarak görülen bir olgudur. Modern zamanın hakimi burjuvazi eski sömürücü sınıflardan edindiği dersle sömürülen sınıfları nasıl tahakküm altında tutacağını her geçen gün daha kusursuz bir biçimde öğrenmektedir. Ama tarihin yasaları gereği belli tarihsel dönemlerdeki bunalımlara engel olamamakta ve bu isyanları kontrol edememektedir. Böyle zamanlarda burjuvazi çeşitli taktikler geliştirmiştir. Bu yöntemlerden biri eski zamandan beri uygulana gelen şiddettir. Burjuvazi şiddet biçimlerini her zaman revize etmekte ve kendi başarısı için kusursuz hale getirmektedir. Şiddetin yanında burjuvazi halka rüşvet vererekte sosyal dengeyi korumaya çalışmakta ve olabilecek isyanları önlemeye çalışmaktadır.

Fakat bu çabalar bazen hüsrana dönüşmekte ve kitleler ayaklanmaktadırlar. İsyanları burjuvazi genellikle bastırabilmektedir fakat kitlelerin nihai kurtuluşunu proleter nitelikte olan isyanlar ve bu isyanlardan sonra ortaya çıkacak olan sınıfsal tahakküm ilişkilerinin değişmesi ile kitleler kendi kurtuluşlarını edinebilme özelliğine sahip olabilir. Lenin 1917 yılının Nisan ayında kitleler henüz küçük-burjuva ideolojisine tabiken gördüğümüz sosyal dinamiklerle, Gezi isyanlarıyla ortaya çıkan sosyal dinamikler aradan neredeyse 100 sene geçmesine rağmen benzerlikler göstermektedir.

“Tüm dünyada, burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin hükümetleri, halkı baskı altında tutmak için iki yol bulmuşlardır. Önce zor(şiddet). Nikolay Romanov I(Sopa Nikolay) ve Nikolay II olan ve olmayan şeylerin azamisini göstermişlerdir. Ama, en iyi bir büyük devrimler ve yığınların devrimci hareketleri dizisi ile “eğitilmiş” İngiliz ve Fransız burjuvalarının uyguladıkları bir başka yol daha vardır: Yalan, pohpohlama, tatlı sözler, sayısız vaatler, bir meteliklik sadakalar, asıl önemli olanı korumak için verilen önemsiz ödünlerdir.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası,Sayfa:50)

Görüldüğü gibi Lenin burjuvazinin egemenliği sağlamak için ilk önce şiddeti ikinci olarakta rüşveti silah olarak kullandığını açıklıyor. Gezi isyanlarında polisin orantısız şiddet kullanması ne polisin kötülüğünden kaynaklanmakta ne de onun hakimi olan kapitalistlerin kötülüğünden. Bu şiddet kullanma durumu kapitalizmin geçmişten bugüne sahip olduğu bağ ve ilişkilerinin bir sonucudur. Lenin 1.paylaşım savaşının çıkma sebebi olarakta benzer şeyler söylemiştir:

“ Savaş, hiç kuşkusuz her ne kadar yalnızca kapitalistlerin yararına da olsa ve onlardan başka kimseyi zenginleştirmese de, kapitalist açgözlülerin kötü niyetinden doğmamıştır. Savaşa dünya kapitalizminin bir yarım yüzyılı, bağ ve ilişkilerinin sonsuz çokluğu yol açmıştır.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası,Sayfa:53)

Kitleler kapitalizmin belli koşullardaki gelişme seviyesinde ortaya çıkmış olan o zaman içindeki mevcut bağ ve ilişkilere dayanamaz hale geldiklerinde isyan yolunu seçmekte ve geçmişte onlar için kutsal olan düzenin kurallarını sorgulamakta ve o kurallara itihat etmeyi reddedip devletin kolluk kuvvetleriyle veya daha açık bir biçimde söylersek devleti karşılarına almaktadırlar. Kitleler istedikleri kadar anayasaya saygılı olma sloganı kullansalar da, devlete karşı olmadıklarını açıklasalar da bir noktada devleti karşılarına almaktadırlar.

“Rusya’daki durum budur. Rusya bugün coşkunluk içindedir. On yıldan beri siyasal uyuşukluk içinde yaşayan, çarlığın korkunç boyunduruğu ve büyük toprak sahipleri ve fabrikacılar yararına bir kürek mahkumu çalışması ile siyasal bakımdan alıklaşmış milyonlarca  ve on milyonlarca insan, uyanmış bulunuyor ve siyasal yaşama özlem duyuyor.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası,Sayfa:48)

Türkiye’deki Gezi isyanından önce kitlelerde Rusya’daki gibi uyuşukluk içindeydi ama Gezi isyanından sonra artık eski uyku durumunu bir nebzede olsun kırıldı ve kitleler siyasal yaşama özlem duymaya başladı. Sorun bu özlemin küçük-burjuva nitelikte olması ile proleter nitelikte olması arasındaki farka bağlıdır. Hem Rusya’da(Nisan ayında) hem Türkiye’de bu isyan küçük burjuva niteliktedir.

“Rusya, Avrupa’nın en küçük burjuva ülkesidir. Korkunç bir küçük-burjuva dalgası her şeyi bastırdı; bilinçli proletaryayı yalnızca sayısı ile değil, ideolojisi ile de ezdi, yani çok geniş işçi çevrelerini ardından sürükledi, kendi küçük-burjuva siyasal düşüncelerini onlara da bulaştırdı. Küçük-burjuva, burjuvaziye bağımlıdır; çünkü (toplumsal üretimde tuttuğu yer bakımından) o da proleter olarak değil, ama patron olarak yaşar. Düşünce tarzı bakımından da burjuvaziyi izler. Kapitalistler karşısında, sosyalizmin bu en kötü düşmanları karşısında körükörüne kanıcılık; Rusya’daki yığınların güncel siyasetini niteleyen şey, işte budur” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası,Sayfa:49)

“Madalyonun öteki yüzü de, Rusya proletaryasının sayısal yetersizliği, yetersiz bilinç ve örgütlenme derecesidir.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası,Sayfa:49)

Proletaryanın yetersizliğinden dolayı Gezi isyanı küçük burjuva nitelikteydi. İsyan sosyalizme yakınlıktan çok bir demokratik hak arama mücadelesine benziyordu. Kitleler içinde bulundukları otokratik düzene isyan etmişler kendi yaşam tarzlarına karışan, kitlelerin kendi sözünün kıymetinin olmadığı algısı Gezi isyanının temel nedenine oturdu. Tabiki bu gruplar arasında ekonomik durumu kötü olanların sayısı az değildi ama isyanın nedeni olarak kitleler ekonomik sebepten çok demokratik hakları öne koymuşlardı. Kitleler kendiliğindenliği seçmişlerdi. 

Bu özelliklerden dolayı isyan her ne kadar iyi niyetli de olsa küçük-burjuva özelliğini taşıyordu Plehanov veya Kautsky’nin rüyaları gerçek oldu! Gezi isyanını anlamamız için sınıfsal bir analiz yapmak bu yüzden zorunludur yoksa dediklerimiz entelektüel lafazanlık olacak ve olayı sınıf gerçekliğinden kopardığımızda  küçük-burjuva felsefi kavramlar birbirini izleyecek ve kitleler böyle yazılmış yazılardan hiçbir şey anlamayacaklar ve haklı olarak “bu yazar burada ne saçmalamış?” diyeceklerdir. Türkiye’de Gezi üzerine yazılan yazıların bir kısmında olduğu gibi. Lenin’in şu sözleri derdi proletaryanın kurtuluşu olanlar için pusula vazifesini görmektedir:

“ Bireyleri, vb. değil, nesnel olguları, yığınları ve sınıfları göz önünde tutması gereken bir marksist için, gerçek durumun yukarıda belirtilmiş bulunan özgünlüğü, şu anda izlenecek taktiğin özgünlüğünü zorunlu bir biçimde belirlemektir.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası,Sayfa:49)

“Şimdi görevimiz, bunalım sırasında ortaya çıkan güçleri, yani sınıfları daha dikkatli bir biçimde incelemek ve bu incelemelerden proletarya partisi için dersler çıkarmaktır. Çünkü bütün bunalımların en önemli yönü, o zamana kadar gizli kalan şeyi açığa vurmaları, saymaca olan, yüzeysel olan, ikincil olan şeyi reddetmeleri, siyasetin tozunu silkip atmaları ve sınıflar savaşımının gerçek güçlerini herkesin gözü önüne sermeleridir.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası,Sayfa:73-74)

Kitlelerin iyi niyeti burada önemli değildir. Gezi olayında da kitleler iyi niyetleriyle söyledikleri “Kahrolsun AKP” “Hükümet İstifa” gibi sloganlar saf saf ileri sürülmüş fakat çözüm sunmayan sloganlardır. Hükümetin istifası kitlelerin sorunlarını çözmeyecektir. Bir küçük-burjuvanın yaptığı gibi “kendisine baskı uygulayan seçilmiş zorba düşsün yerine kim gelirse gelsin” mantığıdır bu. Sorun hükümetin istifa etmesi değil sömürü sisteminin değişmesidir. Kapitalizmin yıkılmasıdır çözüm. Mustafa Kemal’in askerleri değil Vlademir İliç’in askerlerdir çözüm. Kendiliğinden hareket  ve demokrasi değil proleter merkeziyetçilik ve proletarya diktatörlüğüdür çözüm.

“Plehanov veya Kautsky gibi küçük-burjuvazi “sosyal demokrasi”si bilgiç ve görenekçilerinin marksist devlet kuramını çarpıtmaktan vazgeçmelerini beklemeksizin, kendiliğinden ve kendi tarzlarıda bir demokrasi yaratan halk yığınlarının girişkenliğiyle doğmakta olan şey, işte budur. Marksizm anarşizmden, genel olarak devrimci dönem ve özel olarak kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi boyunca, devletin ve bir devlet iktidarının zorunluluğunu kabul etmesiyle ayrılır.” (Lenin, Ekim Devrimi Dosyası,Sayfa:54)

Bir takım yazarların dediği gibi Gezi olayları sınıfsal analiz edilemez. Gezi parkına katılan kitleler sınıfsal analizden öte birşeylerin yaşanmasına sebep oldular demek 100 sene önce Lenin’in izinden gidenlerin yerine Plehanov veya Kautsky’nin izinden gidenlerin sloganıdır. Her zaman olduğu gibi küçük-burjuvazi kendinden beklenini yapmış bir oraya bir buraya giden sınıfsal algısından dolayı 2 ay önce devleti karşına alıp çatışırken şimdi hiçbir şey yokmuş gibi eski hayatına devam etmektedir. Burjuvaziyle gene uzlaşmış durumdadır. Kendi fırıldaklığından dolayı sonbaharda gene isyan etmesi muhtemeldir ama şimdi hareketin itici gücü yaz tatilindedir. “Aradığınız isyancıya şu an ulaşılamıyor lütfen yaz tatilinden sonra tekrar deneyin” desek yanılmış olmayacağımızı düşünüyoruz.

Sonuç


Umutsuzluğa kapılmaya gerek yok metnin sığ kısmı olarak Gezi’yi okuduğumuzda  umutsuz bir tablo ortaya çıkıyor ama gerçek öyle değildir. Hatta Gezi isyanı bile bu sistemde tarihin sonunun gelmediği göstermeye yarayan olumlu bir veri olarak düşünülebilir. Daha geniş düşünürsek 1990’ların başında kurulan EZLN, Latin Amerika’daki köylü isyanları, Hindistan’daki Maocular, Wall Street eylemleri, Yunanistan’daki gelenekselmiş ekonomik isyanlara baktığımızda bu isyanların büyük çoğunluğuna küçük-burjuvazi önderlik etmiş olsa bile Emperyalizm aşamasının 4. Bunalım evresinde yönetenlerin yönetememe krizi zirve yapmış durumdadır. Yönetenler bu isyanlara küçük-burjuvazi önderlik ettiği için kısa vadede şükretmekte ama ileride proletaryanın önderliği alacağını bilmelerine rağmen bunu dillendirmemekte ve her geçen gün ölüme 1 gün daha yaklaştıklarının korkusuyla her sabah uyandıklarında o gün bugün mü? Diye düşünmekten kendilerini alı koyamamaktadırlar. 4. Bunalım evresinde toplumsal devrim hazırlanıyor. Nasıl ki Marx Engels bunu kendi zamanlarında görmüş ise bugünde devrim uzaktan bize göz kırpmaktadır.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Stalin'i Savunmak Sosyalizmi Savunmaktır!

Stalin'i eleştirme adına yapılan entellektüel lafazanlıklar başta sırf Stalin'in kişiliğine yapılmış saldırılar gibi görünsede aslında onun şahsını eleştirmekten çok daha derin bir eleştirinin kaynağını oluşturmaktadır. Bu kişi/gruplar sosyalizme saldırılarını açıktan yapamadıkları için sosyalizme saldırmak için "Stalin paravanı" kullanarak yapmaktadırlar. Bilindiği gibi emperyalizmin Stalin'e düşmanlığı başka hiçbir düşmanına benzemez çünkü Stalin'den başka hiç kimse emperyalizmin tahtını bu kadar sarsmayı başaramamıştır. Bu yüzden hakkında en çok dezenformasyon olan lider kuşkusuz Stalin'dir. Emperyalizmin içerideki ajanlarını kullanarak açıktan Stalin'e saldırması Kruşçev döneminde ayyuka çıkmış ve bu tarihten itibaren sosyalizme saldırmak isteyen iç ajanlar Stalin üzerinden sosyalizme saldırmayı benimsemişlerdir.

Bu deneyimsiz eleştirmenler eleştirilerini "Stalin kültü" üzerinden yapmış bütün sorunların kaynağı olarak Stalin işaret edilmiş ve böylece tarihi yapan bireylerdir gibi idealist tarih yazımının pençesine düşmüşlerdir. Bu gibi eleştiriler geçerliliğini hala korumakla birlikte artık uyanan bazı burjuva entellektüelleri bu eleştirilerin zayıf olduklarını görmelerinden ötürü "Sovyetlerdeki bozukluğu Stalin'in bireysel özellikleriyle açıklamak manasızdır bu dönemde böyle bir düşüncenin(Stalinizm) çıkmasına neden olan tarihsel koşulları incelememiz lazım" demektedirler. Tabi ki bu eleştri her zaman olduğu gibi liberal bir eleştiri olmaktan öteye geçememektedir.

İlk bölümde Stalin'i bireysel olarak eleştiren kişilerin Stalin'i eleştirdikleri noktalara değineceğim sonra bu eleştirilerin tarihte ilk önce kime yapıldığına geleceğim daha sonra da ikinci böümde "Stalinzmin" ortaya çıkmasına sebep olan tarihsel koşulların incelenmesi lazım diyen kişilere eleştirilerimi getireceğim.

Bölüm 1: Stalin'i idealist eleştiriye tabi tutanlara cevap

Stalin'in en çok suçlandığı bireysel özellikleri olarak şunlardır: a) Tek adam b) kindar/kışkanç c)tepeden inmeci jakoben d) paronoyak e) devrimci katili.

Bu gibi eleştirlerden c şıkkı dışındakilerin hiç biri doğru değildir tepeden inmeci jakoben olmak Marksizmin temel özelliğidir bu Marksizm ile anarşizmi ayıran özelliklerin başında gelmektedir. O yüzden bir marksistte jakoben tepeden inmeci denirse bir Marksist bundan onur duyar. Diğer şıklar ise bir iftiradan ibarettir. Bu eleştirileri ilk olarak Bakunin Marks'a yapmıştır ve anarşizm "bir dünya görüşü olarak anarşizm, tersine çevrilmiş burjuva düşüncesi"(Lenin, Parti örgütü ve Parti Edebiyatı) olduğu için yukarıdaki  eleştiriler burjuva düşüncelerinin bir yansımasıdır. Bu tarz eleştirileri Stalin'e getirenler modern zamanın Bakunin'i ve proletaryanın kurtuluşunun düşmanı olmaktadırlar. Bakunin'in eleştirlerine göz atalım biraz da:

a)Tek Adam eleştirisinin geçmişteki mağduru olarak:Marx

"Buna göre Marx'ın da hataları vardır. Bunlar aşağıdadır:
1) Önce o da tüm meslek bilginlerinin yanılgılarına sahiptir, o bir doktrincidir. Teorilerine mutlak olarak inanıyor ve bu teorilerin tepelerinden aşağıya bakarak tüm dünyayı küçük görüyor... kendi partisine körü körüne bağlı arkadaşlardan oluşan bir çekirdeğe sahip... kısacası onu Tansırsallaştırıyorlar ve ona tapıyorlar... O da böylelikle çok ciddi olarak kendisini sosyalizmin ya da komünizmin Papa'sı sanıyor." (Bakunin,Tanrı ve Devlet,Sayfa:249,Belge Yayınları)



Burada Bakunin tıpkı modern zamanın Stalin eleştirmenleri gibi Marx'a tek adam demektedir. Eleştirilerin odağının aslında ne olduğu yavaş yavaş çıkmaya başlıyor:

b) Kindar ve muhalefet düşmanı eleştirisinin geçmişteki mağduru olarak: Marx

"2) Onun bu mutlak ve mutlakçı teorilerindeki kendini ilah saymadan dolayı doğal sonuç olarak kini de ortaya çıkıyor. Marx kini yanlız burjuvaziye karşı beslemiyor, aynı zamanda ona itiraz eden ve teorilerinden farklı çizgileri izlemeyi göze alan herkese karşı, devrimci sosyalistlere bile kin duyuyor." (Bakunin,Tanrı ve Devlet,Sayfa:250,Belge Yayınları)

Stalin'i bireysel olarak eleştirenler, aslında Marx'a ve onun şahsından bağımsız olarak bilimsel sosyalizme zarar vermek için geçmişte dillendirilmiş eleştirileri biraz değiştirip tekrar piyasaya sürmekte ve böylece burjuvazinin muzaffer olması için "aydın bilinçlerini!" ortaya koymaktadırlar.

c) Paranoyak eleştirisinin geçmişteki mağduru olarak: Marx

"Orada herkes kendini kollar ve harcanmaktan, yok edilmekten korkar. Marx'ın tüm çevresi bu çerçeveyi oluşturan kendini beğenmişlikler arasında bir sözleşmedir. Marx burada şereflerin baş dağıtıcısıdır, fakat aynı zamanda, kuşkulandığı kişilerin veya ona beklediği ölçüde saygı göstermemek aksiliğine düşmüş kişilerin, sürekli hain ve sinsi, asla açık seçik olmayan kovuşturmacısıdır." (Bakunin,Tanrı ve Devlet,Sayfa:253,Belge Yayınları)

Görüldüğü gibi Bakunin Marx'ın kuşkulandığı kişilere karşı paranoya derecesinde güvensizlik duyduğu iftirasında bulunmuştur. Sanki bu şarkı Stalin içinde çalınmamış mıydı? Bu bir tesadüf mü?

d) Devrimci katili eleştirisinin geçmişteki mağduru olarak: Marx

"Marx bana dedi ki: "biliyor musun, ben şimdi öyle disiplinli bir gizli komünist derneğinin başındayım ki, eğer bunun bir üyesine, git Bakunin'i öldür desem, o seni öldürecektir." Ben de eğer gizli derneğinin onun hoşuna gitmeyen insanları öldürmekten başka yapacak işi yoksa, ancak hizmetçilerin ve martavalcıların derneği olabileceği şeklinde bir yanıt verdim." (Bakunin,Tanrı ve Devlet,Sayfa:262,Belge Yayınları)

"Hoşuna gitmeyen adamları öldüren devrimci katili Stalin" bu laf çoğu insana çok normal gelebilmektedir hala ama kendisine sosyalist diyen birinin oturup bir daha düşünmesi lazım. Bölüm:1'de işlemek istediğimiz konu özetle böyleydi. Stalin'in kişisel özellikleri temel alınarak oluşturulmuş tarih yazımı adi bir idealist iftira kampanyasıdır. Geçmişte bu tarz iftiralara Marx'ta uğramıştı. Bu kısım en kolay çürütülebilecek karşı devrim argümanlarıydı. Bölüm: 2'de ise başta iyi niyetlerle yapılmaya çalışılmış bir eleştiri gibi görünsede ilk eleştiriden daha tehlikelidir bu eleştiri "Stalinizmin ortaya çıkış nedenlerini incelemek ve bireysel özelliklerinden öte eleştiriler getirmek" tanımlanmaktadır.

Bölüm:2 Stalin'e bireysel değil tarihsel eleştiri getirenlere cevap



"Avamın Stalin'e olan sevdasını totalitarizm ile açıklanıyor ve Stalin kültünün gücü buna bağlanıyor. Fakat buradaki çelişki de; tarihin itici gücü olduğuna inandığımız avamın -yani hayal kuran öznenin- öznelliğini pasifize etmek ve bir liderin peşinden "devletin ideolojik aygıtları" çerçevesinde koşabilen ve kendini unutan bir yığın olarak bahsetmek. Oysa tarihsel yaklaşım alttakini ne idealize eden ne de yerin dibine geçiren yaklaşıma tamah edilmeli."(Eski defterler:1936 Sovyet Anayasası üzerinden sol tahayyül ve eleştiri kabiliyetine dair, Birikim dergisi sayı:284, sayfa:19)

Bu eleştiri Stalin'i karalamanın ayrı bir yöntemidir. Sanki Stalin karşı devrimci olmayanların cezalandırılmasını istiyordu. Öldürülen adamların karşı devrimci olmadıkları sadece bu olayların o zamanların "sovyet patalojisi" olduğunu ispatlama derdindeki yazı burjuvazinin muzaffer olmasına katkı sağlamaktadır. Yazıda masum insanların öldürülmesi olayına Stalin'in karşı çıkışlarına değinilmiyor ve sanki Stalin bu insanların ölümlerini onaylıyormuşçasına bir hava oluşturuluyor ve böylece yöntemsel olarak doğru olan yazı o yöntemin kullanılmamasıyla anti-komünist bir dezenformasyon parçacığına dönüşüyor.Yazarın yönteminden yazarı çürütme başlayalım:

"Karşı devrimci suçlar"dan tutuklananların oranı şöyle: 1936'da yüzde 12.6, 1937'de yüzde 12,8, 1938'de yüzde 18,6 1939'da yüzde 34.5 ve 1940'da yüzde 33.1...
Bu çerçevede, yerel ve bölgesel sovyet yetkililerinin bir baskı grubu ve dahası taşraya dair bilgiyi üreten aktörler olarak konumu çok önemli. İkincisi Sovyet liderliğinin "sosyalizmin başarılarını" ve "tek sosyalizmin geleceğini" hukuksal alanda bir anayasa ile meşrulaştırma gayreti oldukça mühim bir motivasyon. Son olarak kamplardaki mahkum sayılarına bakarsak, savaş ve yükselen faşizm riskinin gerçekten somut temelleri olduğu su götürmez bir gerçek. Bunların tümü de karmaşık bir zihin dünyasına işaret ediyor. Paranoyanın en kötü yanı da bazen gerçek temelleri olması." (Eski defterler:1936 Sovyet Anayasası üzerinden sol tahayyül ve eleştiri kabiliyetine dair, Birikim dergisi sayı:284, sayfa:24)

Yazarın hatası ortadadır sovyet yetkilileri tek bir tornadan çıkmamıştı içlerinde hainlerde vardı ve bu hainlerden bazıları yüksek görevdeydi. Bu kişiler ellerindeki yetkiyi kötüye kullanarak arada masum insanlarıda öldürmüşlerdir. Stalin bu kişilerden bazılarını cezalandırmıştır. Cezalandırdığında bile güncel burjuva hizmetkarlarından bazıları "Stalin kendini kurtarmak için bu adamları cezalandırdı." diyecek kadar küstah olabiliyorlar ve yalan söyleyebiliyorlar. Bakalım masumları öldürenler kimlermiş Stalin yandaşları mı düşmanları mı?

"1935-36' Stalin, devlet güvenlik polisinin "beceriksizliği"ni birkaç kez eleştirdi. Bunun üzerine NKDV'nin başı Yagoda(Eylül 1936'da) sonunda görevden alındı ve yerine -daha sonra kendisinin de muhalefet komplosunun bir üyesi olduğu anlaşılacak olan yardımcısı Nikolay Yerov getirildi. 1937 ve 1938’de Yerov’un yönetimindeki NKDV- Stalin’in eleştirisini dikkate almış gözükerek –son derece “aktif” bir rota izledi. O asıl komplocuları korurken çok sayıda tümüyle dürüst Komünisti sahte suçlamalarla tutukladı ve hapse attı.”(William Bill Bland, Josef Stalin Söylence ve gerçek,Sayfa:45)

Stalin eleştirmeni yazarın söyledikleriyle gerçekler birbirini tutmuyor Stalin masum insanların cezalandırılmasından rahatsızlığını sırf lafla değil pratiktede göstermiştir. Eğer Stalin paranoyak bir insan olsaydı bu durumdan rahatsız olmak şöyle dursun Yagoda’ya ve Yerov’a üstün hizmet madalyası verirdi. Ayrıca Kruşçev’in bu katliamlarda Yerov’dan sonra en sorumlu kişi olması tarihsel bir gerçektir. Neden bu ekol sürekli Stalin’e uğraşıyor ve eksik ve yalan bilgilerle roman tadında bir tarih yazımı yapıyor? Mitlerle süslenmiş bu fantastik romanda neden Kruşçev’den bahsedilmiyor? Tarihsel analiz yapalım deniyor hatta sovyet bürokratlarının etkisi denmesine rağmen neden bir kere bile Kruşçev gibi iç ajanların yaptıkları katliamlardan bahsedilmiyor? Neden tarihsel bir analiz yapma amacında da olsa Stalin’in bu durumdaki tarihsel tutumu göz ardı ediliyor? Stalin’in bu tutumu göz ardı edilip nasıl belli dönemdeki Sovyet tarihi anlaşılabilir? Durum aslında açık tarihsel bir analiz yapılsa Stalin haklı çıkacaktı yazarın bile inkar edemediği gerçeğe gelirsek:

“Troçkizme karşı aşırı reaksiyon ve paranoya halini, bir Troçkist olarak Deutscher, Troçki’nin 1927 yılındaki Clemenceau  Doktrini’ne bağlayarak, muhaliflerin savaş halinde iktidara gelme projesinden bahsediyor. Deutsher’in işaret ettiği başka bir enteresan bilgi, tasfiye edilen ünlü sovyet general Tuhaçevski’nin gerçekten de iktidara yönelik bir oluşum yarattığı, ama dış desteği olmadığı yönünde.” (Eski defterler:1936 Sovyet Anayasası üzerinden sol tahayyül ve eleştiri kabiliyetine dair, Birikim dergisi sayı:284, sayfa:25)

Her ne kadar Yazar Tuhaçevski’nin dış desteği yoktu desede ve “aşırı” Troçkist paranoya gibi bir cümle kursada biz aslında Tuhaçevski’nin ve Troçkinin dış destekli olduğunu biliyoruz. Tuhaçevski’nin eski zamanlardan beri Almanya ile ilişkisi olduğu bugün artık inkar edilemez bir gerçek halini almıştır keza Troçki’nin Almanlarla ve Japonlarla işbirliğine dair önemli şüpheler bulunmaktadır. Dış destek hikayesi çok önemli olmasa bile bu muhalefet grubunun Sovyetleri yıkma girişimlerini ve kapitalizmi restore etme çabaları kuşku götürmez bir gerçektir.

Ayrıca Stalin’in ideolojik sempatizanlıktan dolayı Troçkistleri cezalandırması bir soğuk savaş kurgusudur. Stalin ideolojik olarak kendini Troçkizme yakın olarak hisseden kişileri parti çalışması ile bilgilendirme yolu seçerken sabotaj gibi eylem düzenleyenleri de yani karşı devrimcilik yapanları ise o günün koşullarındaki cezai işlemleri uygulayarak cezalandırmıştır. Stalin toplu eserler cilt:14 sayfa:161-177 arasında eskiden Troçkizme kayan kişilere şu anki Troçkistlere davranıldığı gibi davranışmamasını öğütlüyor ve partideki anlayış yoksunluğu yüzünden Troçkizme kayan kişilere veya kaymaya meğilli olan kişilere anlayışlı davranılması gerektiği ve onların kazanılması gerektiğinden bahsediyor bunun yanında sabotatör Troçkistlerin ise gözünün yaşına bakılmaması gerektiğini özellikle vurguluyor.

Görüldüğü gibi Stalin masum ile suçlu ayrımı yapıyor muhalefet çetesinin Sovyet bürokrasisine girmiş kişileri ise Sosyalizmi değersizleştirmek ve hizmetkarı oldukları burjuvaziye hizmet için sabotajlar ve masum insanların öldürülmesi olayını tezgahlamaktadırlar. Bu dönemi anlamak ve tarihselleştirmek için burjuva alışkanlıkların bağımlıları ve parti içindeki burjuva eğilimlerden oluşan “kutsal ittifakın” sosyalizmin çıkarlarına karşı giriştikleri mücadele ve buna karşı çıkan sosyalizme sadık unsurlar arasındaki savaşım üzerinden ancak o dönemindeki Sovyetler Birliği anlaşılabilir ve buna uygun bir tarih yazımı yapılabilir. Gerisi ne olursa olsun tarih biliminin izinden giden bir eser olmaktan öte tarih felsefesi alanın içinde bir çalışma olur ve bu tarz çalışmalar ne kadar güzel yazılmış olursa olsun arkaik niteliğini korumakta ve bilim dışı olmaktadır. O zaman yazara göre Sovyetlerdeki sorun ve buradaki patoloji neydi biraz da ona bakalım:

“Tek ülkede sosyalizm fikri, aslında tek ülkede olmasından çok tek ve biricik sosyalizm olma iddiası ile patolojikti... o yaz yağmayan yağmurla gelmeyen hasada, elindeki sürüyü kolektivizasyona yedirmemek için kesip yiyen kolhoznikiye, doğan güneş’e uçsuz bucaksız step bozkırına; kısaca “reel” hayata dair bir patolojiydi.” (Eski defterler:1936 Sovyet Anayasası üzerinden sol tahayyül ve eleştiri kabiliyetine dair, Birikim dergisi sayı:284, sayfa:26)

Okuyanın tüylerini diken diken bu garip(yalan) iddialar mı patolojik yoksa bu patolojik suçlamasını getirenler mi patolojik?  Bir kere Stalin asla “biricik” bir sosyalizm hayal etmiyordu o tek ülkeden bütün dünyaya yayılmasıyla nihai zaferin ancak öyle kazanılacağına dair bir algıya sahipti. Eserler cilt 15 sayfa:310-311’de buna değinmişti keza Leninizmin Sorunları isimli makalede de bu konuya değinmişti. Ama yazarın yaptığı gibi bir okuma Stalin’in 1936 ve 1939 yıllarında yaptıkları konuşmalara dayandırılarak yapılmaktadır. Keza Stalin o konuşmalarında bile biricik sosyalizm olma iddiası gütmemişti sadece ekonomik olarak sosyalizmi uygulayabilir miyiz? Diye bir tartışma içindeydi sosyalizmin nihai zaferinin bütün dünyada kazanılabileceğini biliyordu ve inanıyordu. Bu açıklamalardan sonra bu eleştiriler tarihsel gerçekleri çarpıtmaktan başka bir şey değildir.

İkinci sözde patolojik olaya kanıt sürülen “o yaz gelmeyen yağmurla gelmeyen hasada” ifadesi tam bir komedidir. Yağmur yağmaması ne zaman insanların/devletlerin/grupların suçu olmuştur(küresel ısınma modern algısı bir kenara bırakılırsa) nasıl insanın ve kurumların elinde olmayan bir şey yüzünden belli bir dönemin devletinin patolojisi olabiliyor? Ama burada niyet başka sözde Sovyetlerde ciddi kıtlıktan dolayı ölenlerin olduğuna dair bir zamanlar ortaya atılan dezenformasyon furyasının bir ürününe sorgusuz sualsiz bir bağlılıktan bu gibi yazılar yazılabiliyor bakalım Sovyetlerdeki gerçek o zaman için neymiş:

Hearst’ün Sovyetler Birliğine karşı ilk basın kampanyalarından biri Ukrayna’da sözde açlıktan ölen milyonlarca insan hakkındaydı. Bu kampanya 18 Şubat 1935’te, Chicago American gazetesinin ‘Sovyetler Birliğinde 6 milyon insan açlıktan öldü’ manşetiyle başladı. Nazi Almanyası’nın sağladığı malzemeyle, basın baronu ve nazi sempatizanı William Hearst Bolşevikler tarafından yaratılan ve Ukrayna’da birkaç milyon kişinin ölümüne yol açan sözde soykırım hakkında hikâyeler üretmeye başladı. Gerçek ise oldukça farklıydı. Sovyetler Birliği’nde olan, 30’lu yılların başında, topraksız köylülerin zengin toprak sahibi kulaklara karşı ayaklandığı, kollektifleştirme ve kolhozların kurulması için savaştıkları benzeri görülmemiş bir sınıf savaşıydı.... Ukrayna’da milyonlarca insanın açlıktan öldüğünü, bunun da komünistler tarafından bile bile yaratıldığını anlatan Hearst basınının makaleleri, inandırıcı ve detaylı bilgiler içeriyor görünüyordu. Hearst basını, bu yalanları gerçek gibi göstermek için her türlü aracı kullandı, böylece kapitalist ülkelerin kamuoyunu etkilemeyi ve bir anda Sovyetler Birliği’ne yüz çevirmesini sağlamayı başardı. Sovyetler Birliği üzerine belli başlı efsanelerden birinin kökeni budur. Sözde kıtlık hakkında batı basınının ifşaatlarına karşı Sovyetler Birliğinin açıklamalarını ve Hearst basınının yalanlarının nasıl üretildiğini sergilemelerini kimse dinlemek istemedi ve bu durum 1934’ten 1987’ye kadar sürdü! 50 yıldan uzun süre, her yeni kuşak Sovyetler Birliği sosyalizmine olumsuz gözle bakmalarına neden olan bu iftiralarla beslendi.”( Mario Sousa, SOVYETLER BİRLİĞİ HAKKINDA YALANLAR ve GERÇEKLER)

Son olarak koyun kesen kulak ve küçük üretici üzerine birkaç söz söylemek lazım. Bilindiği gibi kırlarda sosyalizme geçme aşamalarından biri olarak görülen köylülerin kollektif çiftiklerde birleştirilip kolektif üretime dahil edilmesinde ciddi sıkıntılar oldu. Stalin “başarı sarhoşluğuna kapılmak” isimli makalesinde küçük köylülüğü zorla kolhozlara dahil etme girişiminin “Leninizmin ihlali” olarak nitelendirmiş ve derhal bu uygulamaya son verilmesini talep etmiştir. Bu arada ortaya çıkan meşruiyet sorunundan kulaklar faydalanmış ve koyun kesme tahıl yakma gibi işlemlerle Sovyetler zora sokulmaya çalışılmıştır. Ama bu bile açlıktan ölümlere yol açmamıştır. Bu olay bir sınıf savaşımıdır, bu savaşım daha sonra Stalin’in ve sosyalizmin lehine sonuçlanmış ve kulaklar tasfiye edilmiştir. Kırsal alanda olan bu devrimin görece uzun sürmesiyle bir takım zorluklar çıkması olağandır. Burada patoloji veya suçlu olmasından öte tarihin motorunun işlemesi söz konudur ne zamandır tarihin motoru işlediğinde bu patoloji olarak adlandırılmaya başladı?

“Bir devrim ne kadar kusursuzsa o kadar çok kitleyi içine çeker; ve gerçekleşmesi ne kadar uzarsa üretim aygıtında yol açtığı yıkım o kadar büyük olur ve kamu kaynaklarında o kadar korkunç gedikler açar. Buradan kanıta gerek kalmaksızın yanlızca şu sonuç çıkar: İçsavaş ekonomik yaşam için zararlıdır. Fakat kusuru Sovyet ekonomik sistemine yüklemek, kendisini dünyaya getiren annesinin doğum sancıları yüzünden bebeği suçlamaya benzer.”(Troçki, Terörizm ve Komünizm,Sayfa:65-66,Epos Yayınları)


Bu konuda Troçkiyle hemfikirim! Görüldüğü gibi ister Stalin’in idealist eleştirisi ister yapılmaya çalışan Stalin’in tarihsel eleştirisi nihai olarak burjuvaziye yaramaktadır. Çünkü bu eleştirilerin amacı farklı yollardan da gitse sosyalizme saldırı meydanın buluşmakta ve kitleleri Stalin’den ve gizli hedef olarakta sosyalizmden soğutmaktadır. Herkesin sosyalizmin değerlerini eleştirirken bundan kim faydalanacak? Yaptığım proletaryanın çıkarı için uygun mu? Diye düşünmesi lazım. Klişeler tekrar haklı çıktı: “Stalin’i savunmak sosyalizmi savunmaktır.”

17 Haziran 2013 Pazartesi

Ekim Devrimi Yolumuzu Aydınlatırken Rosa Luxemburg Midemizi Bulandırıyor!


Sosyalist devrimini Lenin değil de Rosa Luxemburg ve tayfaları yapsaydı o devrim nasıl bir devrim olurdu diye kendime soramadan edemiyorum. Bir insan ancak Ekim devriminin başarısız olmasını başından beri istiyorsa Rosa Luxemburg gibi bir tutum takınır. Rosa gerek teorik öngörüsüzlüğüyle gerek Rus devrimi kitabındaki bazı yerlerde ki yarı-anarşist sapmasıyla sözde Ekim Devriminin neden başarılı olamayacağını kanıtlamaya çalışmaktadır. Rosa Luxemburg devrimin ilk yıllarında yazdığı bu yazıyla(zaten ömrü ilerleyen aşamaları görmesine mani olacaktır.) dereleri görmeden paçaları sıvar bir edayla “Ekim devrimi başarılı olamaz çünkü geri bir ülkede oldu zaten ondan da fazlasını beklemek yanlış olur” gibi bir tutum takınarak okuyucuya Ekim devrimin boğazlanmasından mutluluk duyacağı hissi uyandırmaktadır.

Rosa Luxemburg’un eleştirilerinde Ekim Devriminin eksik yanlarına dair tek bir eleştiri noktası yoktur aksine Ekim devriminin doğru yaptığı işleri yanlışmış gibi gösterip Sovyetler Birliğini tuzağa sürükleyecek politik manevralar vardır. Bu yüzden gerek Rosa gerek Troçki gibi eleştirmenlerin eleştirisi Marxism dışıdır. Bu eleştirmenlerin eleştirileri liberal bir nitelik taşımaktadır. Lenin ve Sovyetler Birliği bu eleştirileri dinleseydi özellikle Troçki’den daha liberal eleştiri yapma özelliğine sahip Rosa Luxemburg’u dinleseydi Ekim Devrimi emek sömürüsünü dünya üzerinden süpürüp atmanın ilk adımı olmak yerine burjuvazinin egemenliğinin geriye dönüşü olmayacak bir şekilde pekişmesinin ilk adımı olacaktı. Rosa Luxemburg’un ellerini ovuşturan bir kapitalist edasıyla Ekim devrimine ve Sovyetler Birliğine şöyle saldırmaktadır:

Rosa Luxemburg ve Köylülük Sorunu

“Komiteler olsun veya olmasın, Rus köyünde gücü elinde bulunduran köy burjuvazisini oluşturanlar, zengin köylüler ve tefecilerdir. Toprak reformundan en çok yararlananlar da bunlar oldular. Bunu anlamak için orada olmaya da gerek yok. Toprağın dağıtılması esnasında köylüler arasındaki toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin ortadan kaldırılmadığını, tersine arttığını ve sınıf karşıtlığının daha da şiddetlendiğini herkes fark edebilir.”( Rosa Luxemburg,Rus Devrimi, Yazılama yayınevi, sayfa:33)

Rosa Luxemburg burada hata yapmaktadır. En çok yararlanan unsur büyük toprak sahipleri değil “bütün olarak köylülüktür” ayrıca egemen grup küçük burjuvazidir. Aynı zamanda sınıf karşıtlığının şiddetlenmesinden daha doğal bir şey yoktur çünkü proletarya iktidarı ele geçirince sınıf savaşımı bitmez aksine daha çok artar. Rosa Luxemburg’un bu temel Marxist kuralı bilmeme ihtimali olamaz. Cevap açık Rosa kötü niyetlidir. Lenin bu olayı şöyle açıklamıştır.

Bu köylü ülkesinde, proletarya diktatörlüğünden ilk kazançlı çıkan, en fazla kazançlı çıkan, ve hemen kazançlı çıkan bir bütün olarak köylülük olmuştur.” (Lenin,Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü, Proletarya Diktatörlüğü Döneminde Ekonomi-Politika )

“ Proletarya diktatörlüğü sınıflar savaşımının sonu değildir; onun yeni biçimler altında sürmesidir. Proletarya diktatörlüğü, yenilmiş, ama direnmeyi bırakmak şöyle dursun, direncini daha da yoğunlaştırmış, yok olmamış, ortadan kalkmamış burjuvaziye karşı siyasal iktidarı eline geçirmiş bulunan proletaryanın sınıf savaşımıdır.” (Lenin,Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü,Halkı Özgürlük ve Eşitlik Sloganları ile Nasıl Aldatıyorlar Konuşmasının Baskısına Önsöz)

 “Açıktır ki, bir küçük-köylü ülkesinde egemen unsur küçük-burjuva unsurdur. Ve bu böyle olmak zorundadır, çünkü büyük çoğunluk, toprağı işleyenlerin büyük çoğunluğu, küçük meta üreticileridir…Bugün Rusya'da küçük-burjuva kapitalizmi egemendir; ve buradan, hem büyük-çapta devlet kapitalizmine ve hem de sosyalizme giden ve "üretimin ve dağıtımın, ulusal muhasebesi ve denetimi" adını alan tek ve aynı ara duraktan geçen tek ve aynı yol vardır. Bunu anlayamayanlar iktisat biliminde bağışlanmaz bir hata işlemektedirler. Ya yaşantının gerçeklerini bilmiyor, neyin gerçekten varolduğunu görmüyor ve gerçeğin çıplak yüzüne bakamıyorlar, ya da kendilerini "kapitalizm"le "sosyalizm"in soyut bir biçimde  karşılaştırılmasıyla sınırlıyor ve ülkemizde yer almakta olan geçiş döneminin somut biçim ve aşamalarım incelemiyorlar.” (Lenin,Seçme Eserler cilt:9,Ayni Vergi Üzerine,Yeni Politikanın Önemi ve Koşulları) 

Rosa Luxemburg’un buradaki çuvallaması açıktır bir de kitapta illa Rusya’ya gitmeye gerek yok gün gibi açık demektedir. Keşke bir Sovyetler Birliğine gitseydin Rosa’da böyle hatalar yapmasaydın! Diğer bir hataya gelirsek:

“Ancak şimdi Rus köylüsü toprağı kendi bilek gücüyle elde etti, Rusya’yı toprağı borçlu olduğu devrimi savunmayı bile düşünmüyor. Sahip olduklarına kendisini inatla gömdü ve devrimi düşmanlara, devleti çürümeye, kentli nüfusu açlığa terk etti”( Rosa Luxemburg,Rus Devrimi, Yazılama yayınevi, sayfa:33)

Rosa Luxemburg küçük burjuvazinin nasıl hareket edeceğini bilmiyor. Marxism zaten köylülüğün  proletarya ile burjuvazi arasında yalpalayacağını ve proletarya başarılı olmak istiyorsa onu kendi safına çekmesi gerekliliğini belirtir. Rosa ne bekliyordun? Köylülük kendi sınıf bilincine uygun hareket ediyor marifet onu proletaryanın yanına çekebilmek! Lenin hiçbir zaman Rosa gibi ümidsizliğe düşmemişti aksine köylülüğün bu özelliğinden faydalanmıştı. Rosa’ya sormak lazım köylülük bizden yana sırtını döndüğünde meydanı burjuvaziye mi bıraksaydık? Bu Rosa Luxemburg’un kötü bir politikacı olduğunu gösteriyor ayrıca devrimin neden Almanya’da olmadığına iyi bir örnek. Almanya’nın en iyi politikacısı Rosa olduğuna göre Almanya’da sosyalist devrimin neden olmadığına ve Faşizmin çıktığına bu örnekten sonra şaşırmıyorum. Yetenekli biri  köylülüğün bu durumda şöyle davranır:

“Yurtseverlik şimdi onu bize doğru itmektedir; işte olan budur, tarih onu bu şekilde hareket etmeye zorladı. Ve biz hepimiz bu tarihi deneyi yığınlar ölçüsünde dikkate almalıyız.(İşçi ve Köylü İttifakı,Sayfa:71)”
Lenin köylülüğün yurtsever duyguları yüzünden 6 Aralık 1918’de böyle demişti. Mevcut koşullardan faydalanıp buradan proletaryanın muzaffer olmasını planlıyordu. Rosa gibi “Ben demiştim Rusya’dan bir cacık olmaz” demek yerine başka bir tutum takınmıştı. Eğer Rosa haklı olsaydı Sovyetler Birliğinin 1920’lerde çökmesi gerekiyordu fakat Sovyetler Stalin döneminde sancılı bir şekilde de olsa tarım ve kollektif sorununu çözmüşlerdi. Sovyetler birliğini köylülük değil Brejnev döneminde iktidarı ele geçiren ve bir daha bırakmayan Sovyet tipi ağır sanayi burjuvazisi yıktı. Bunun öncülünü ise hafif sanayi burjuvazisinin temsilcisi olan Kruşçev attı.

Rosa Luxemburg ve Ulusların Kaderlerini Tayin Etmesi Sorunu

“Lenin ve arkadaşlarının bu slogana ne kadar büyük bir inatla ve katı bir kararlılıkla sarıldıklarını görmek çarpıcıdır. Bu slogan, başka siyasi başlıklarda sergiledikleri sözünü sakınmaz merkeziyetçilikleriyle ve öteki demokratik ilkeler karşısındaki tutumlarıyla büyük bir çelişki içindedir.”( Rosa Luxemburg,Rus Devrimi, Yazılama yayınevi, sayfa:35)

Rosa Luxemburg ne köylülükten anlıyor ne de Ulusların bağımsız bir devlet kurması ya da özerk olmasının merkeziyetçilik ilkesiyle çelişmeyeceğinden haberdar. Aksine Ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi merkeziyetçiliğin olmazsa olmaz bir koşuludur. Bir düşünün Osmanlı İmparatorluğu mu daha merkeziyetçi bir devletti yoksa Türkiye Cumhuriyeti mi? Tarih bilen herkes Türkiye’nin Osmanlı’ya oranla daha merkeziyetçi olduğunu bilir. Geniş sınırların olunca daha merkezi olmuyorsun. Rosa bunu gözden kaçırıyor.

“Ekonomi ya da yaşayış tarzı alanında az da olsa özellikleri olan, özel bir ulusal bileşimi bulunan vb. her bölge için böyle bir özerklik tanımayan gerçekten modern bir devlet düşünülemeyeceği besbellidir. Kapitalizmin gelişmesi için gerekli merkeziyetçilik ilkesi böyle bir (yerel ya da bölgesel) özerklikle çelişmez; tersine, ancak bunun sayesinde bürokratik olmayan, demokratik bir biçimde işleyebilir. Aynı zamanda, sermayenin yoğunlaşmasını, üretici güçlerin gelişmesini burjuvazinin ve proletaryanın bütün devlet ölçüsünde gruplaşmasını kolaylaştıran böyle bir özerklik olmadan kapitalizmin geniş ölçüde, özgür ve hızlı gelişmesi olanaksız olurdu ya da hiç değilse son derece zorlaşırdı…Kesinlikle söylenebilir ki, kapitalizmin bugünkü gereksinmeleri arasında, nüfusun ulusal bileşiminin mümkün olduğu kadar türdeş hale getirilmesi gereği de bulunacaktır, çünkü iç pazarın tam olarak ele geçirilmesi için ve iktisadi ilişkilerin tam serbestliği için ulusal nitelik, dil birliği, önemli bir etkendir.”(Ulusların Kaderlerini Tayin Etme Hakkı, Merkezileşme ve Özerklik)

Rosa Luxemburg burada da durmuyor Lenin’i küçük burjuva olmakla suçluyor:

“Burada çok açık olan çelişki, biraz daha etraflı düşünüldüğünde daha anlaşılmaz hale geliyor. Çünkü göreceğimiz gibi her ülkede siyasal hayatın demokratik biçimi sosyalist politikanın en değerli ve vazgeçilmez temel niteliğiyken, “ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı” derin bir çukur, küçük burjuva ifade tarzı ve bir martavaldır. (Rosa Luxemburg,Rus Devrimi, Yazılama yayınevi, sayfa:36)”

“Lenin ve yoldaşları, “ayrılma hakkını” tanıyacak kadar  ulusal özgürlük savunucusu olduklarından Finlandiya, Ukrayna, Polonya, Litvanya, Baltık ülkeleri, Kafkasya ve diğerlerinin, Rus Devrimi’nin samimi müttefikleri haline geleceklerini bekliyorlardı; ancak aksinin yaşandığına tanık olduk. Bu “uluslar” kendilerine tanınan özgürlüğü birbiri ardına, Rus Devrimi’nin ezeli düşmanı olan Alman emperyalizmi ile ittifak kurmak ve Almanya’nın himayesinde karşı-devrim bayrağını Rusya’ya taşımak için kullandılar.( Rosa Luxemburg,Rus Devrimi, Yazılama yayınevi, sayfa:37)”

Rosa yukarıda da görüldüğü gibi Lenin’in Ulusların kaderlerini tayin etmesinin burjuvaziye yaradığından bahsetmektedir. Rosa Ulusal soruna sığ bakarken Lenin analitik bakıyor:

İşçi sorunuyla karşılaştırıldığında, ulusal sorunun tali önemi Marx için kuşkusuzdu. Fakat teorisi, ulusal hareketleri görmezlikten gelmekten fersah fersah uzaktır.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Etme Hakkı,Ütopist Karl Marx ve Pratik Rosa Luxemburg)

Görüldüğü gibi Lenin ulusal sorunun işçi sorunlarına karşı ikincil önemde olduğunu belirtmesinin yanında ulusal soruna göz yumamayız demektedir.Ulusların kaderlerini tayin etmesi kitabında ulusların ayrılmasının tıpkı komünizme geçmek için proletarya diktatörlüğü nasıl gerekliyse proletarya dikatörlüğüne geçmek için ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi gerek diye belirtmiştir. Yani ulusların kaderlerini tayin hakkını sosyalizme geçişin bir aşaması olarak görmektedir. Rosa’nın bahsettiği ilk ayrılma hakkı Brest barışı gibi taktikseldi proletaryanın çıkarı gereği yapılmıştı. Bilindiği üzere çoğu yerler Lenin zamanında kalan kısımlarsa Stalin zamanında özgürleştirilmiştir. Bu yüzden Rosa ulusal sorunda proletaryanın alacağı tutumu küçümseyerek stratejik bir hata yapmıştır.

Rosa Luxemburg’un Lenin’in Devlet Teorisi Hakkındaki Bilgi Eksikliği

“Lenin’in (Devlet ve Devrim:Kapitalizmden Komünizme Geçiş’te) söylediği gibi burjuva devleti işçi sınıfına karşı bir baskı aracıdır, sosyalist devlet ise burjuvaziye karşı aynı işlevi görür. Sosyalist devletin bir yere kadar kapitalist devletin baş aşağıya çevrilmiş hali olduğunu söyler. Bu basitleştirilmiş yaklaşım en hayati noktayı gözden kaçırmaktadır.

Fakat Lenin uygulanması gereken yöntem konusunda tamamen yanılıyor. Emir, fabrika yöneticisinin diktatöryal gücü, katı cezalar, terörün hakimiyeti –tüm bunlar sadece yatıştırıcı olabilir. Yeniden doğuşun tek yolu kamu hayatının kendi okulu, en sınırsız ve en geniş demokrasi ile kamuoyudur. Terörün iktidarı sadece yıldırır.”( Rosa Luxemburg,Rus Devrimi, Yazılama yayınevi, sayfa:51-53)”

Rosa Luxemburg’a sormak lazım Lenin’in devlet teorisinin senin dediğin gibi olduğunu nereden çıkarıyorsun? Sanki Lenin salt terörün başarısız olmaya mahkum olduğunu bilmiyordu. Rosa’nın Rus Devrimi kitabı bir manipülasyon kitabıdır. Bazı yerlerinde ulusların köleleştirmesine yarayan parçalar varken burada olduğu gibi özgürlük havarisi kesildiği parçalar bulunmaktadır. Rosa Luxemburg’a şunu söylemek gerekir “proletarya bu tuzağı yemez!” Lenin’i çarpıttığın için tarih seni affetmeyecek! Lenin yoldaşa bir kulak verelim bu konuyla ilgili:

“Tekrar, öğrenmenin anasıdır.İktisadi inşanın temel doğrularını şimdi yinelememizin bizi yanıltmasına izin vermiyoruz.Bunları daha birçok kez yineleyeceğiz...dev zorluklarla ve çalışmalarımızın sürekli akamete uğratılmasına rağmen, iktisadi görevleri pratikte saptamaya gittikçe daha çok ve somut yaklaşıyoruz.Kendimizi daha sık yineleyeceğiz.Sayısız tekrar olmadan,eskiye belli bir geri dönüş olmadan,sınama olmadan, tek tek düzeltmeler olmadan,yeni yöntemler olmadan,geri ve hazırlıksız olanların inandırılması için güçler harekete geçirilmeden inşa çalışmasında hiçbir şey yapılamaz... Proletarya diktatörlüğü,zor ve ikna yöntemlerini birleştirmeyi bildiği için başarılı oldu.”(Lenin,seçme eserler cilt:8,sayfa:271-272).


Özgürlük Havarisi olan Rosa Luxemburg’un İçindeki Yarı-Anarşist Sapma

“İktidarı ele geçiren proletarya sosyalist kararları en güçlü, boyun eğmez ve ikirciksiz bir biçimde hayata geçirmeli, başka bir deyişle, diktatörlüğe geçmelidir; fakat bu bir sınıf diktatörlüğüdür, bir partinin ya da kliğin diktatörlüğü değildir –sınıf diktatörlüğü sınırsız bir demokrasi içinde halk kitlelerinin en aktif, en sınırsız biçimde katılımının sağlandığı bir diktatörlüktür.

Burjuva toplumunun köklü haklarına ve ekonomik ilişkilerine yönelik güçlü ve kararlı saldırılarla örülür. Bu saldırılar olmadan sosyalist dönüşüm gerçekleştirilemez. Ama bu diktatörlük sınıf adına hareket eden küçük bir yönetici azınlığının değil, sınıfın işi olmalıdır yani kitlelerin aktif katılımıyla adım adım ilerlemelidir; kitlelerin doğrudan etkisine açık olmalı ve tam bir halk etkinliğinin denetimine tabi kılınmalıdır; halk kitlelerinin artan siyasal eğitiminden doğmalıdır.”( Rosa Luxemburg,Rus Devrimi, Yazılama yayınevi, sayfa:57-58)

Rosa sap ile samanı birbiriyle karıştırıyor partinin korumasının altında olması Sovyetleri parti dikatörlüğü olduğunu göstermez. Parti tek başına ülkeyi yönetmiyordu bunu proletaryanın desteğiyle ve proleterlerin bu talimatlara uymasıyla yapıyordu. Parti eylemleri ancak proletayanın desteğine göre uygulanabiliyordu. Eğer proletarya desteklemeseydi karşılığını iç savaşlarda bulacaktı. Yani parti, proletaryanın azınlığının proleterlerin çıkarına işlemesinden sorumlu bir kurumdu. Proletarya destek olmasaydı 1 gün bile duramazdı. Marxism tek bir adamın yönetim ile bütün halkın yönetiminin konjonktürel olduğunu belirtir bunların özü birdir proletarya diktatörlüğü. Sovyetler Birliğinde bunun proletaryanın azınlığının yönetimi altında olması onun proletarya diktatörlüğü olduğunu dıştalamaz. Aşağıda Engels’ten alıntıladığım uzun alıntı bire bir Rosa’nın söylediklerini kapsamasada büyük bir kısmına cevap niteliğindedir.

“Büyük sanayideki otoriteyi ortadan kaldırmayı istemek, sanayiin kendisini ortadan kaldırmayı, gerisin geriye çıkrığa dönmek üzere buharlı çıkrığı yoketmeyi istemekle aynı şeydir. Bir başka örnek olarak demiryolunu alalım. Burada da sayısız bireylerin işbirliği yapmaları mutlaka zorunludur, ve bu işbirliği kesenkes saptanmış olan saatler içinde yapılmalıdır ki hiç bir kaza olmasın. Burada da, işin ilk koşulu, bütün ikincil sorunları çözümleyen bir egemen iradenin —bu irade ister tek bir delege tarafından, ya da ister ilgili kimselerin çoğunluğunun kararlarını uygulamakla yükümlü bir komite tarafından temsil ediliyor olsun— bulunmasıdır. Her iki durumda da, çok belirgin bir otorite vardır. Dahası, demiryolu sorumlularının sayın yolcular üzerindeki otoritesi kaldırılacak olsa, harekat ettirilen ilk trenin başına neler gelmez ki? 

Ama, otorite, hem de müstebit bir otorite zorunluluğu, açık denizdeki bir gemideki kadar başka hiç bir yerde bu denli açık değildir. Burada, bir tehlike anında, herkesin yaşamı, herkesin tek bir kişinin iradesine anında ve kayıtsız şartsız uymalarına bağlıdır.Bu gibi savları anti-otoritercilerin en azgınlarının karşılarına koyduğumda, verebildikleri tek yanıt şu oldu: Evet, bu doğru, ama bu durumda bizim delegelerimize verdiğimiz şey otorite  değil,  yetki devridir!  Bu baylar şeylerin adlarını değiştirdiklerinde şeylerin kendilerini değiştirdiklerini sanıyorlar. Bu derin düşünürler tüm dünyayı işte böyle alaya alıyorlar…Öte yandan gördük ki, üretimin ve dolaşımın maddi koşulları, büyük sanayi ve büyük tarım ile kazınılmaz olarak gelişmektedir ve bunlar bu otoritenin alanını gittikçe genişletme eğilimindedirler.

Demek ki, otorite ilkesinden mutlak olarak kötü, ve özerklik ilkesinden de mutlak olarak iyi bir şey diye sözetmek saçmadır. Otorite ve özerklik, kapsamları toplum gelişmesinin çeşitli evreleriyle birlikte değişen göreli şeylerdir. Eger özerklikçiler, gelecekteki toplumsal örgütlenmenin, otoriteyi, olsa olsa üretim koşullarının onu kaçınılmaz kılacağı sınırlar içersine hapsedeceğini söylemekle yetinselerdi, birbirimizi anlayabilirdik; ama onlar otoriteyi zorunlu kılan bütün olgulara gözlerini kapamışlar, hırsla sözcüğün kendisine saldırıyorlar. Anti-otoriterciler niçin siyasal otoriteye, devlete karşı çıkmakla yetinmiyorlar? Siyasal devletin, ve onunla birlikte siyasal otoritenin de önümüzdeki toplumsal devrimin sonucu olarak yokolacağı, yani kamu işlevlerinin siyasal niteliklerini yitirecekleri ve toplumun gerçek çıkarlarını gözetmek olan basit yönetsel işlevler haline gelecekleri düşüncesini bütün sosyalistler paylaşmaktadırlar. Ama anti-otoriterciler, otoriter siyasal devletin, bir çırpıda, hatta onu yaratmış bulunan toplumsal koşullar yokolmazdan önce, ortadan kaldırılmasını istiyorlar. Bunlar, toplumsal devrimin ilk işinin otoritenin ortadan kaldırılması olmasını istiyorlar. Bu baylar hiç bir devrim görmüşler midir?

Devrim, elbette ki, en otoriter olan şeydir; bu, nüfusun bir bölümünün kendi iradesini, nüfusun öteki bölümüne tüfeklerle, süngülerle ve toplarla —akla gelebilecek bütün otoriter araçlarla— dayattığı bir eylemdir; ve eğer muzaffer olan taraf yok yere yenik düşmek istemiyorsa, bu egemenliğini, silahlarının gericiler üzerinde yarattığı terör ile sürdürmelidir. Paris Komünü, silahlı halkın otoritesini burjuvaziye karşı kullanmamış olsaydı, bir gün olsun dayanabilir miydi? Tersine, Paris Komününü bundan yeterince serbest bir biçimde yararlanmamış olmakla suçlamamız gerekmiyor mu? O halde, şu iki şeyden birisi: anti-otoriterciler ya neden sözettiklerini bilmiyorlar, ki bu durumda kafa karışıklığından başka bir şey yaratmış olmuyorlar; ya da bunu biliyorlar, ki bu durumda da proletaryanın hareketine ihanet ediyorlar. Her iki durumda da gericiliğe hizmet etmiş oluyorlar” (Engels,otorite üzerine)

Ortaçağ’ın Kaçkın Kahini Rosa Haykırıyor: “Zaten Yıkılmaya Mahkumdu!”

“Rus Devrimi bütün büyük devrimlerin temel dersini, var olma yasasını hatırlattı: Ya devrim hızlı, fırtınalı, kararlı bir tempoyla, demir bir elle tüm bariyerleri yıkarak ve kendi hedeflerini daha da devrimcileştirerek ilerleyecek ya da kısa süre içinde zayıf kalkış noktasının daha da gerisine savrulacak ve karşı devrim tarafından bastırılacak.

Devrimin doğası hızlı kararlar gerektirir: Ya lokomotif tarihsel yükselişin en uç noktasına kadar tam gaz yol alacak ya da bütün ağırlığıyla dipteki başlama noktasına doğru çökecek ve lokomotifi tepeye varmadan yokuşun yarısında zayıf güçleriyle tutmaya çalışanları da, ne çare, dipsiz kuyuya doğru kendisiyle birlikte sürükleyecek.

Lenin ve yoldaşları iktidarlarının kısa bir döneminde, iç ve dış çalkantıların ortasında, sayısız düşman ve muhalif tarafından çevriliyken onlardan devrimin en zorlu görevlerinden birini – güvenle söyleyim sosyalist dönüşümün en zorlu görevini- başarmalarını beklemek kötü bir şaka olurdu. Batı’da bile iktidara geldiğimizde, en güçlüğüyle uğraşmaya daha sıra gelmeden bu çetin cevizle çok dişimizi kırardık.”(Rosa Luxemburg,Rus Devrimi, Yazılama yayınevi, sayfa:26-32)

“Hepimiz tarihin yasalarına bağımlıyız ve sosyalist bir düzen ancak enternasyonal olarak mümkündür. Bolşevikler tarihin izin verdiği sınırlar içinde gerçek bir devrimci partinin yapabileceği her şeyi yapabilecek güçte olduklarını gösterdiler. Onlardan mucize beklemiyoruz. Yalıtılmış, savaşın tükettiği, emperyalizmin boğmaya çalıştığı ve uluslar arası proletaryanın ihanetine uğramış bir ülkede ideal bir model, kusursuz bir proleter devrimi bir mucize olurdu.”( Rosa Luxemburg,Rus Devrimi, Yazılama yayınevi, sayfa:59)

Rosa Luxemburg bütün kitabında Bolşeviklere küfür etmiştir bunlar eleştiri değil dost görünümlü bir düşmanın tavsiyesidir. Felaket tellalı Rosa bütün hikayesini Sovyetlerin başarılı olamaması üzerine kurmuştur. Rosa’ya sormak lazım madem yıkılmaya ve karşı devrim tarafından bastırılmaya mahkumdu o yüzden mi Sovyetler Birliği 74 yıl ayakta kaldı? Bak sen şu işe? Rosa Luxemburg’a göre değil 74 yıl 10 yıl bile durması mucizeydi. Bu yüzden Rosa Sovyetlerin neden 74 yıl ayakta durduğunu bu saçma kitabıyla açıklayamamaktadır. Rosa’nın eleştirdiği noktalarda Sovyetler haklıydı Rosa değil. Lenin’in şu stratejisi olmasaydı Sovyetler Lenin döneminde yıkılmıştı:

Sömürücüler bir tek ülkede yenilgiye uğratılmış olsa da – ve tipik durum elbette budur, çünkü bir dizi ülkede eşzamanlı devrim ender bir istisnadır- sömürülenlerden daha güçlüdürler, çünkü sömürücülerin uluslararası ilişkileri uçsuz bucaksızdır. Orta köylüler, zanaatçılar vb. arasında, sömürülen yığınların en az gelişmiş bir bölümünün de sömürücülerle birlikte yürüdüklerini ve yürümeye yatkın olduklarını, Komün de içinde (çünkü Versailles birlikleri arasında, -bilginler bilgini Kautsky'nin "unuttuğu" şey,-proleterler de vardı), daha önceki bütün devrimler göstermiştir. Her derin devrimde, sömürülenler üzerinde yıllar boyu büyük gerçek üstünlükler sürdüren sömürücülerin uzun, direngen, umutsuzbir direnç gösterdikleri yolundaki gerçeği. Sömürücüler -son, umutsuz bir savaşta, bir savaşlar dizisinde- üstünlüklerinden yararlanmaksızın, sömürülenler çoğunluğunun iradesine, iyilik taslayan alık Kautsky'nintatlı imgeleme gücü dışında, hiçbir zaman boyun eğmeyeceklerdir.  Kapitalizmden komünizme geçiş, koca bir tarihsel dönemdir. Bu dönem tamamlanmadıkça, sömürücüler bir geriye dönme umudunu, geriye dönme girişimlerine dönüşen bir umudu kaçınılmaz olarak korurlar. Bir ilk ağır yenilginin ardından, devrilmeyi hiç beklemeyen, buna hiç inanmayan ve bunun fikrini bile kabul etmeyen sömürücüler, öylesine tatlı bir yaşam süren ve şimdi "aşağılık halk"ın yıkım ve sefalete (ya da "aşağılık" çalışmaya...) mahkum ettiği aileleri bakımından yitirilmiş bulunan "cennet"i yeniden ele geçirmek için, on kat artmış bir güç, zorlu bir öfke; yüz kat artmış bir düşmanlık ile savaşa atılırlar.”(Lenin, Proleter devrim ve dönek kautsky,sayfa:40-41)

Sorulması Gereken Bir Soru: O Zaman Lenin Rosa’yı  Neden Övdü?

“ “Kartallar bazen tavuklardan daha alçak uçabilirler, ama tavuklar asla kartalların katına yükselemezler” Ros Luxemburg Polonya’nın bağımsızlığı konusunda yanılmıştı; 1903 Menşevizmi değerlendirirken yanılmıştı; sermaye birikimi teorisinde yanılmıştı; Temmuz 1914’te Plehanov, Kautsky ve diğerleriyle beraber Bolşeviklerle Menşevikler arasında birliği savunduğunda yanılmıştı; 1918’de hapishaneden yazdıklarında yanılmıştı (1918 sonu ve 1919 başında salıverildikten sonra bu yanlışlarından birçoğunu düzeltmişti). Ama yanlışlarına karşın Rosa Luxemburg bir kartaldı ve öyle kalacaktır.”(Lenin,Komintern,sayfa:246,Agora Kitaplığı)


Sonucu bunu cevaplamaya bıraktım. Lenin burada taktiksel bir tutum takınmaktadır. Alman emperyalizmi tarafından öldürüldüğü için Rosa Luxemburg Lenin tarafından sahiplenilmektedir. Dikkat edilirse Lenin Rosa’nın hatalı yanlarını açıklamaktadır ve bu hatalı yanlar aslında Rosa’nın bütün teorisini oluşturmaktadır. Görüldğü üzere Rosa hatalarından geri dönmüşte değildir öldürülmeseydi bu kitabı tamamlayacaktı. Lenin tipik bir politikacı gibi davranarak Rosa’ya: “öldü ve sınavı geçti” demiştir. Rosa’nın övülmesi ancak bu şekilde açıklanabilir. Lenin taktiksel olarak ne derse desin tarih seni affetmedi ve affetmeyecek Rosa!

12 Mayıs 2013 Pazar

Tayyip Erdoğan: Burjuvaziye Hizmette 1993’ten 2013’e kadar uzanan bir istikrarın sembolü



Türkiye’de 2002 yılında  iktidarı ele geçiren neo-islamcı hareketin lideri olan Recep Tayyip Erdoğan’ın 1993 yılında Metin Sever ve Cem Dizdar ile yaptığı röportajda söylediği sözler aslında 11 yıldır yaptığı icraatların arkasındaki konsepti açıklamaktadır. Bu röportajda Tayyip Erdoğan, Kürdistan sorunundan, Başkanlık sistemine, Kemalizmin çöküşünden, Türklük algısına ve Türkiye’nin dış poitikasına kadar bir sürü ipuçları vermektedir.

Tayyip Erdoğan ve Kürdistan Sorunu

Kürdistan sorununda Tayyip Erdoğan’nın aldığı tutum egemen sömürücü odakların çıkarına uygun bir biçimde şekillenmektedir. Geleceğin müstakbel başbakanı 1993’te Kürdistan’ın özerk olabileceğinden söz etmektedir. Tabi burada Tayyip Erdoğan’ın aldığı tutum Kürtleri düşündüğünden ileri gelmemektedir. Bu hamle ile Tayyip Erdoğan kafasındaki emperyalist politika gereği Kürtleri egemenlik altında tutmanın tek yolunun özerklikten geçtiğini düşünmektedir. Aksi takdirde Türkiye bölgenin lider sömürücü devleti olma özelliğini asla elde edemeyecektir. Tayyip Erdoğan’ın özerklik talebi ise Türkiye’nin silahla bastıramadığı özgürlük mücadelesini bu tavizle bitirmeye çalışmak ve devletin o alan üzerindeki hegemonyasını reel koşullar altında maksimize etmek için söylenmiş politik bir hamledir. Emperyal ülke olma sevdasında olan Türkiye’nin bu politikada başarılı olması için milliyetçi düşünceden vazgeçmesi gerektiğini düşünen Erdoğan, başarının tek şansının inanç birlikteliği altında olacağını söyleyerek Kürdistan’ın sömürge altında tutulmasının tek yolunun islam olduğunu söyleyerek bugün estirmekte olduğu islami faşizminin teorik ipuçlarını vermektedir.

“Bunu şu şekilde açayım; resmi ideoloji ırkçı bir kişilik taşıyor, bu yapısıyla da milli bütünlüğü koruması mümkün değildir. Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nde 27 etnik grup yaşamakta. Bu 27 etnik grubunda varlıklarının tanınması gerekmektedir. “Türkiye Türklerindir” gibi tezler yanlıştır. Türkiye, Türkiye’de yaşayan herkesindir. Bir inanç birlikteliği bu insanların bütünlüğünü sağlayabilir. Aksi takdirde milli bütünlüğümüzü sağlamak mümkün değildir. Temel sorunlarımız noktasında ana başlıklar olarak bunları söyleyebiliriz.

Soru: Örneğin Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz diyebilirler…

Bu durumda belki Osmanlı eyaletler sistemi benzeri bir şey yapılabilir..

Soru: Bağımsızlık isterlerse, tamamen ayrılmak isterlerse…

Bu toprak üzerinde böyle bir bağımsız yapıyı kurma kudreti varsa kurar.

Soru: Hak isenmez. O hak meşrudur ya da değildir. Burada sorulan o; meşru mudur?...

Coğrafi bütünlük içerisinde evet, ama coğrafi ayrılık içerisinde hayır.

Soru: O zaman bu hakta meşru değildir diyorsunuz…

Eyaletler tarzı bir sistem içinde olabilir diyorum.

Soru: Ama o coğrafyada yaşayan insanların böyle bir talebi olduğunda.. “Biz kendi kimliğimizle, bayrağımızla Kazakistan, Özbekistan gibi bir ülke olmak istiyoruz” derlerse, siz bu hakkı meşru bulur musunuz; bunu öğrenmek istiyorum…

Onu meşru olarak görmüyorum.” ( Metin Sever-Cem Dizdar, 2.Cumhuriyet Tartışmaları,Recep Tayyip Erdoğan röportajı,Başak yayınları, Sayfa: 422-424)

Tayyip Erdoğan’ın Kemalizm ve Yeni Dünya Düzeni üzerine görüşleri

Tayyip Erdoğan yeni dünya düzenine uyum sağlamak için çizdiği devlet tipi islami bir devlet tipidir. Serbest piyasa koşullarını savunacak olan bu devlet halk düşmanı Kemalist devlet yapısını parçalayıp onun yerine kendi statükosunu tahsis edecektir. Bugün fiili anlamda bunu başaran Tayyip Erdoğan, kırmızı-beyaz Kemalizmi yok edip yerine yeşil Kemalizmi kurmuştur. Tayyip Erdoğan’ın Kemalizme karşı bize sunduğu değişim vaadi ile 40 katır(Kemalizm) mı? Kırk satır(Tayyip Erdoğancı yeşil Kemalizm) mı? Arasında seçim yapmak demektir.

Soru: Ama netice olarak siz ekonomik yapıda serbest piyasa ilişkilerinden yanasınız, onu savunuyorsunuz…

Serbest piyasayı savunuyorum.” ( Metin Sever-Cem Dizdar, 2.Cumhuriyet Tartışmaları,Recep Tayyip Erdoğan röportajı,Başak yayınları, Sayfa: 429)

“Bütün bunlardan sonra Türkiye’nin yarınında artık “Kemalizme” veya başkaca herhangi bir resmi ideolojiye yer yoktur. Kemalizmin yeniden kendini üretmesi söz konusu değildir. Çünkü böyle bir altyapıya ve argümanlara sahip değildir. Aradan 70 yıl geçti. Artık, militarist ve sivil bürokrasi, “devleti biz kurduk, korumak ve kollamak görevi de bizimdir” diyemez. Çünkü insanlar böyle bir devleti istemiyor. En önemlisi de bu düşüncelerini açıkça dile getiriyorlar. Bu bağlamda Kemalizmin kendini yeniden üretmesi söz konusu değildir. 2000’li yılların dünyasında ve büyük dünya ailesinin bir birimi olan Türkiye’de artık Kemalizme ve Kemalizm benzeri rejimlere, sistemlere yer yoktur. Eğer rejim, bu yeni şartlara, zamana ve mekana uygun yeni bir sistem geliştirirse, bu Kemalizmin yeniden kendisini üretmesi olmayacaktır. Artık o başka bir sistemdir. Ve hatta bu tür arayışlar mevcuttur…

Soru: Değişim taleplerini ve 2.Cumhuriyet tanımlamasının argümanlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yukarıda artık Kemalizmin devrini tamamladığını ve kendisini yeniden üretmesinin söz konusu olmadığını söylerken, insanların farklı bir sistem arayışı içinde olduğunu söylemiştik. İşte bu noktada, sisteme ilişkin yeni ve evrensel bir kavramla karşı karşıya kalıyoruz; “DEĞİŞİM”…

Bu özellikleri ile ve radikal değişimcilerin söyleyiş biçimleri ile “değişim” yeni bir din söylemidir. Çünkü insanları kalın çizgilerle en üst belirleyici olarak “değişimden yana olmak” ve “değişime karşı çıkmak- statükoculuk” biçiminde ikiye ayrılmaktadır. Oysa biz müslümanlar için din “İslamdır”. En üst belirleyici islamın ilkeleridir. Herşey ona göre belirlenir.” ( Metin Sever-Cem Dizdar, 2.Cumhuriyet Tartışmaları,Recep Tayyip Erdoğan röportajı,Başak yayınları, Sayfa: 425-427)

Tayyip Erdoğan sermayenin güncel taleplerini karşılayabilmek için devletin ideolojisinin din olması gerektiğini belirtmektedir. Tayyip Erdoğan sermayeye dünya çapında daha iyi hizmet etmek için dış politikasının ise aşağıdaki esaslara göre şekilleneceğini belirtmektedir.

Tayyip Erdoğan ve Emperyalist Dış Politika

“Yeni Dünya Düzeni’nde ana espri hiçbir ülkenin tek başına ayakta kalmasına yetecek güçte ve kendi kendine yeter özellikte olmaması; aynı zamanda da, komşu olan ülkeler için, her ülkenin biribirleri ile sorunlarının olmasıdır.” ( Metin Sever-Cem Dizdar, 2.Cumhuriyet Tartışmaları,Recep Tayyip Erdoğan röportajı,Başak yayınları, Sayfa: 428)

Türkiye’nin emperyal bir vizyon taşıyacak bir gücü vardır. Hatta eğer Türkiye 2000’li yılların dünya ailesinde saygın bir üye olarak yer almak istiyorsa(ki istemelidir) emperyal bir vizyon üstlenmeye mahkumdur. Bu mahkumiyetin gerekçeleri tarihindedir, coğrafyasındadır, etnik yapısındadır.” ( Metin Sever-Cem Dizdar, 2.Cumhuriyet Tartışmaları,Recep Tayyip Erdoğan röportajı,Başak yayınları, Sayfa: 430)

Tayyip Erdoğan’ın sermayeye daha iyi hizmet etmek için sunduğu çözüm komşularla yüzde yüz sorundur. Suriye politikası Tayyip Erdoğan’ın 1993’teki kafasının değişmediğini göstermektedir onun için tek bir yol vardır “küresel sermayeye daha iyi hizmet edeyim ki ondan kalan artıklarla ortadoğunun emperyal hakimi olayım.” Tayyip Erdoğan’ın başkanlık sistemi üzerine sözleri ise çok düşündürücüdür.

Tayyip Erdoğan ve Başkanlık sistemi

Soru: Başkanlık sistemi için neler söyleyeceksiniz.

Türkiye şimdilik buna hazır değil. Başkanlık sisteminin ortaya çıkışı bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize bir tavsiyesi. Bunun oluşması için siyasatte serbest piyasanın oluşması lazım.” ( Metin Sever-Cem Dizdar, 2.Cumhuriyet Tartışmaları,Recep Tayyip Erdoğan röportajı,Başak yayınları, Sayfa: 431)

Amerikan emperyalizmine hizmet etme sevdalısı Erdoğan’ın  şu an istediği başkanlık sisteminin detaylarını yukarıda çok net bir biçimde açıklamaktadır. Tayyip Erdoğan’ın isteği, sermayenin kar oranlılığını arttırmak için Türkiye sömürü kamyonunu 4. Vitesten 5. Vitese geçirmek isteyen bir şöförün istekleriyle aynıdır.  Güncel koşullarla bire bir örtüşen bu röportaj üzerine söylenecek fazla söz kalmadı. Nihai olarak Tayyip Erdoğan bir burjuva projesidir ve Kemalizmle aynı kaderi paylaşması kaçınılmazdır: Efendileri burjuvazi ile birlikte tarihin çöplüğüne yollanmak!

16 Nisan 2013 Salı

Marx’ın Yanlış Anlaşılan Metni: Hindistan’da İngiliz Egemenliği




Bugünkü marxistleri, marxist olarak tanımlamak herhalde büyük çoğunluğu için doğru olmayacaktır. Bu çok iddialı bir laf gibi görünebilir ama kendisini öncü diye tanımlamış ve  bugünkü üretim biçimini değiştirme iddiasında olan bir sınıfın üyeleri, kendi geçmişlerine bilerek ya da bilmeyerek hakaret ederek asla toplumsal değişimlerde öncü rol oynayamaz. Bu kafa yapısında olan kişiler proleter bile olsa o kişide küçük-burjuva ideolojisinin hegemonyası vardır.

Daha da açarsak Fransız burjuvazisi I.Napolyon’u kendileri açısından çok ciddi hatalar yapmasına rağmen minnetle anarken marxist geçinen bazı insanlar ise ( bu grup hiçte az değil hatta Anadolu’da çok yaygındır) Marx’a haksız eleştirilerle bulunarak, Marx’ın Hindistan’da İngiliz kolonyalizmini desteklediğini söyleyecek kadar ileri gidebiliyorlar. Bu insanlar olayı öyle bir anlatıyorlar ki “Marx diyor ki, iyi ki İngiltere Hindistan’ı işgal etti.” Diye Marx’ın demediği bir şeyi Marx’a yıkmaya çalışıyorlar. Hatta sonucu öyle bağlıyorlar ki “Marx zaten anti- kolonyalist değil” diyerek Marx’ın sömürgeciliğe karşı olmadığını iddia edip Marx’tan liberal bir kişi inşa etmeye kalkıyorlar.

Marx, İngilizlerin diğer sömürgecilerden farkını şöyle açıklamaktadır:


Hindistan'ın bir altın çağı olduğuna inananların görüşlerini paylaşmıyorum, ama bu görüşümün doğrulanması için de, Sir Charles Wood gibi Khuli Han'ın otoritesine başvurmuyorum. Ama, örneğin, Aurung-Zebe zamanını alınız; ya da Kuzeyde Moğolların,    ve  Güneyde de Portekizlilerin ortaya çıktığı evreyi; ya da müslüman istilası ve Güney Hindistan'daki Heptarşi çağını; ya da, isterseniz, daha da gerilere, antikiteye gidiniz; Hindistan sefaletinin başlangıcını, dünyanın hıristiyan yaradılışından bile çok daha gerilerdeki bir evreye dayanan brahmanın kendi mitolojik kronolojisini alınız. Ne var ki,  İngilizlerin  Hindistan'a getirdikleri sefaletin esas olarak farklı ve tüm Hindistan'ın daha önceleri çekmiş olduğundan sonsuz ölçüde daha yoğun türden olduğundan kuşkuya yer yoktur.” (Marx-Engels,Seçme Yapıtlar Cilt:1, Hindistan’da İngiliz Egemenliği)


Görüldüğü gibi İngilizler Hindistan’a diğer sömürgeci güçlere göre daha fazla sefalet getirmiştir. Hindistan hiçbir zaman sömürge olmaktan kurtulamamış ve ayaklarının üzerinde durmayı hiçbir zaman başaramamış bir yerdir. Marx Hindistan’ın bu özelliğinden dolayı Hindistan’ın bir tarihi olmadığını belirtmekte ve Hindistan’ın ezilen sınıflarının kurtuluşu için İngilizler’in bilinçsiz bir şekilde tarihin aleti olduğunu söylemektedir. Yani Marx’ın amacı sömürgeciliği övmek değil sömürü sisteminin doğasında olan bozukluk nedeniyle ezilen sınıflara kurtuluş olanağı sağlamaktadır. Anlaşılacağı gibi bu da “iyi ki İngilizler işgal etti” demek değil güncel koşullara göre ezilen sınıfların kurtuluşu için durum tespiti yapıp ona göre politika belirlemektir.Kurtuluşun olanağını sağlayacak maddi temel hepimizin bildiği üzere proletarya’nın yaratılmasıdır. İngilizler daha fazla sömürüp Hindistan’da proletarya yaratırken bir nevi kendi ocaklarına incir ağacı dikmektedirler. Yani Marx sömürgeciliğin faydalarını değil Hindistan’daki ezilen halkların kurtuluşu için gerekli anahtarı aramaktadır.


“Hindistan toplumunun bir tarihi, hiç değilse bilinen bir tarihi yoktur. Onun tarihi dediğimiz şey, imparatorluklarını bu direnmeyen ve değişmeyen toplumun edilgin temeli üzerine kurmuş bulunan ve peşpeşe gelen davetsiz yabancıların tarihinden başka bir şey değildir.Demek ki, sorun, İngilizlerin Hindistan'ı fethetmeye hakları olup olmadığı değil, Türkler, Persler, Ruslar tarafından fethedilmiş Hindistan'ı, İngilizler tarafından fethedilmiş Hindistan'a yeğleyip yeğlemeyeceğimizdir. İngiltere'nin Hindistan'da yerine getirmesi gereken ikili bir görevi vardır: biri yıkıcı, öteki yenileyici — eski asyatik toplumun ortadan kaldırılması, ve Asya'da Batı toplumunun maddi temellerinin atılması.” (Marx-Engels,Seçme Yapıtlar Cilt:1, Hindistan'da  İngiliz Egemenliğinin  Gelecekteki Sonuçları)


İngiliz burjuvazisinin yapmaya zorlanacağı her şey, yalnızca üretici güçlerin gelişimine bağlı olmakla kalmayıp, bunların halk tarafından mülk edinilmesine de bağlı olan toplumsal koşulları ne değiştirecek, ne de bu koşulları maddi olarak onaracaktır. Ama yapmamazlık edemeyecekleri şey, her ikisinin de öncüllerini ortaya koymak olacaktır. Zaten burjuvazi bundan fazlasını yapmış mıdır ki? Burjuvazinin herhangi bir ilerlemeyi, bireyleri ve halkları kan ve çirkef içinde, sefalet ve aşağılanma içinde süründürmeden sonuçlandırdığı görülmüş müdür? Hindistanlılar, bizzat Büyük Britanya'da halen egemen olan sınıfların yerine sanayi proletaryası geçene dek, ya da Hintlilerin kendileri İngiliz boyunduruğunu tümüyle kıracak denli güçlenene dek, kendi aralarına İngiliz burjuvazisi tarafından saçılmış yeni toplum öğelerinin meyvelerini toplayamayacaklardır.” (Marx-Engels,Seçme Yapıtlar Cilt:1, Hindistan'da  İngiliz Egemenliğinin  Gelecekteki Sonuçları)


Marx buraya kadar Hindistan’ın ezilen sınıflarının kurtuluşu için altyapının İngilizler tarafından bilinçsiz bir şekilde atıldığını söylemektedir. Peki Hindistan’ın ezilen halklarının kurtuluşu nasıl olacak? Marx bunu şöyle açıklamaktadır: “toplumsal devrim sayesinde”


“Tarihin burjuva dönemi, yeni dünyanın maddi temelini yaratmak zorundadır — bir yanda, insanoğlunun karşılıklı bağımlılığı üzerine kurulmuş bulunan evrensel karşılıklı ilişkiyi ve bu ilişkinin araçlarını; öte yanda, insanın üretici güçlerinin geliştirilmesini ve maddi üretimin doğal araçların bilimsel bir biçimde yönetilmesine dönüştürülmesini. Jeolojik devrimler yeryüzünü nasıl yarattılarsa, burjuva sanayi ve ticareti de bir yeni dünyanın maddi koşullarını öyle yaratırlar. Büyük bir toplumsal devrim, burjuva çağının sonuçlarına, dünya pazarına ve modern üretici güçlere egemen duruma gelince ve bunları en ileri halkların ortak denetimine bağımlı kılıncadır ki, insanoğlunun ilerleyişi, hayat suyunu yalnızca boğazlanmış insanların kafatasından içen o korkunç putatapıcınınkine benzemekten çıkacaktır.” (Marx-Engels,Seçme Yapıtlar Cilt:1, Hindistan'da  İngiliz Egemenliğinin  Gelecekteki Sonuçları)


Görüldüğü gibi Marx’ın Hindistan üzerine yazıları sömürgeciliğe dizilmiş övgüler değil ezilen halkları kurtuluş yoluna götürecek bir pusuladır. Marx hiçbir zaman sömürgecilikten yana tavır takınmamıştır. Marx’ın buradaki yazısındaki amaç Hindistan’ın sömürgeciliğine artık bir son vermenin yollarını aramaktan başka bir şey değildir. Hindistan’ın ezilen halklarının kurtuluşunu kapitalist üretim biçimi ortadan kaldırmakla mümkün olacağını belirtmektedir. Marx’ın şu sözlerini işitmeyenlere bir daha hatırlatalım:

“ Öteki halkları ezen bir halk kendi zincirlerini kendisi imal eder.” (Karl Marx, Kugelmann’a Mektuplar, 28 Mart 1870, sayfa:136, Köz Yayınları)

Bu alıntı ile Marx’ın sömürgeciliğe karşı tutum takındığını görebiliyoruz. Sorun Marx’ın Hindistan’ı yanlış analiz etme sorunu değildir.(zaten yanlış analiz etmedi) Sorun, şayet Marx, Hindistan’ı yanlış analiz etmiş olsa idi biz onu yerden yere mi vurmalı mıydık? Yoksa hatasıyla sevabıyla biz Marx’ı sahiplenmeli miydik? Nasıl ki burjuvazi kendine hizmet eden insanları hatasıyla ve sevabıyla sahipleniyorsa bizde kendi değerlerimizi öyle sahiplenmeliyiz. Hatası olsa bile yeri geldiğinde hatası yoktur diye savunabilmeliyiz. Düşmanlarımıza karşı hatası olduğuna inanıyorsak bile “iyi ki öyle demiş” “iyi ki öyle yapmış” “iyi ki öldürmüş” demeliyiz. Çünkü Marxismin değerlerine yapılan saldırı proletaryanın çıkarlarına karşı girişilmiş bir saldırıdır. Proletaryanın çıkarları gereği, proletaryaya hizmet etmiş insanları hatasıyla ve sevabıyla sorgusuz sualsiz kesintisiz savunmalıyız. Bu insan çok ciddi hata yapsa bile bu çizgimizden ödün vermemeliyiz. Sonuç olarak günümüz marxistleri, Marx’ın bu konuda hiçbir hatası yokken onu suçlu gösterip onu “İngiliz kolonyalizmini” desteklemekle itham ederek affedilemez bir hata yapmaya devam ediyorlar ve burjuvazinin yapamadığını kendileri yapıyorlar: “Proletaryanın mücadelesini ve kahramanlarını itibarsızlaştırma.”