22 Ekim 2016 Cumartesi

Amerikan Faşizmi (G. Petrov)

Amerikan Faşizmi
G. Petrov

Amerikan emperyalizminin İkinci Dünya Savaşı sonrası saldırgan ve yayılmacı yönelimleri, Amerika Birleşik Devletleri'nin iç ve dış politikasında ifadesini buluyor. Dünya üzerinde Amerikan egemenliği kurmayı amaçlayan yeni bir savaşın ateşli hazırlıklarına, burjuva demokratik özgürlüklerin ortadan kaldırılması ve ABD'de toplumsal yaşamın faşistleştirilmesi eşlik ediyor.

Faşizm, emperyalizmin en tiksindirici yüzü, en iğrenç ifadesidir. Lenin’in "en kudurmuş emperyalizm" olarak tanımladığı Amerikan emperyalizminin, şu anda iç ve dış politikasında çözümü faşizmde araması da bir rastlantı değildir. “Dış politikanın esas unsurları olarak şovenizm ve savaş hazırlıkları, işçi sınıfının ezilmesi, gelecekteki savaşta cephe gerisini güçlendirmek amacıyla gerekli bir araç olarak görülen iç terör: İşte bütün bunlar günümüz emperyalist politikacıların üzerinde en fazla uğraştıkları şeylerdir."(1) Stalin’in SBKP(B)'nin 17. Kongresi'nde söylediği bu sözler, aynı şekilde ABD'nin günümüzdeki politik yapılanmasını da açıklıkla ifade ediyor. Wallstreet borsasındaki efendilerin, Alman faşistleri ve Japon militaristlerinin çürük ideolojilerinden aldıkları çok şey var; ancak Amerikan emperyalizminin ırkçı, şoven teorileri ve dünya üzerinde egemenlik kurma planlan, Hitler ve Göring, Tanaka ve Tojo’dan çok daha öncelere kadar uzanır. "Tanrı bin yıldır, İngilizce konuşan ırklarla Germen ırkları, önemsiz ve sıkıcı uğraşlar peşinde koşmaları ve kendilerine hayran olmaları için hazırlamadı. O, Amerikan halkını dünyanın manevi yenilenme ve yönlendirmesini gerçekleştirmek üzere, seçilmiş ulus olarak belirledi, işte Amerika'nın ilahi misyonu budur."
Senatör Albert Beveridge'in Ocak 1900'de Amerikan Senatosu'nda söylediği bu sözlerin üzerinden yarım yüzyıl geçti. Günümüzde bu plan ve amaçlar Amerikan tekelleri tarafından daha da arsızca dile getiriliyor. Amerika'nın generalleri ve diplomatları, işadamları ve sahte bilim adamları, satın alınmış gazetecileri ve yazarları, alaycı bir açıklıkla ABD'nin "dünya misyonu"nun ve dünyaya egemen olma planlarının çığırtkanlığını yapmaktadırlar. 1945'te savaşın bitiminden hemen sonra, tanınmış işadamı John Foster Dulles, başkanı olduğu Ulusal Sanayiciler Birliği'nin bu oturumunda, ABD'nin dünyanın
ahlaki liderlik rolünü üstlenmesi gerektiğini söylemiş ve “19. yüzyıl İngiltere'nin yüzyılıydı, ama 20. yüzyıl da ABD'nin yüzyılıdır", diye eklemiştir.

ABD hükümeti tarafından 1947'nin sonlarında yayınlanan, “Amerikan Dış Politikası" başlıklı broşürde, Amerikan çıkarlarının “uluslararası boyutu”na değinilmiş, "dünya meselelerinde ABD’nin öne çıkmış önderlik konumu”na ilişkin iddia ifade edilmiştir. Daha sonra bu görüşler Truman ve Acheson tarafından da hararetle dile getirilmiş; Truman Amerikan Kongresi'ndeki bu konuşmasında, “Amerikan yaşam tarzı”nın bütün toplum ve uluslara yayılması gerektiğinden söz etmiştir. General Eisenhower "Ülkemiz birlik olursa, dünyaya hükmedebilecektir” diyerek, gözü dönmüş generallerin de politikacılardan geri kalmadığını göstermiştir.

Tekelci basın da aynı küstahlıkla kendini açığa vurmakta sakınca görmüyor. “United States News and World Report" isimli gazetede yayınlanan, “ABD dünya polisliği rolünde" başlıklı yazıda, "ABD gelişmiş bombalama gücü ve bunun bütün dünyaya yayılan bir ağ şeklinde konuşlandırılması sayesinde, başka hiç bir ülkenin yardımına ihtiyaç duyulmadan, dünya üzerinde polisiye denetimi sağlama olanağına sahip olacaktır” deniyor.

Demek ki, dünyanın ahlaki önderliği ve manevi yenilenmesi, bombardıman gücünün ve askeri destek noktalarının yardımıyla gerçekleşiyor. Dünyanın jandarması ABD. Wallstreet'in "barış sözcüleri"nin kendilerine biçtiği rol işte budur. Amerikan emperyalizminin peygamberleri, yeni yeni faşist teori ve doktrinleri gündeme getiriyorlar. Bu kişiler Alman faşistlerinin gerçekleştirmek istedikleri “yaşam alanı"nın yerine, “güvenlik çemberi" ve "esnek ABD sınırlan" tanımlamalarını getiriyorlar. ABD’li strateji uzmanlarının yorumlarına göre, belirlenecek olan bu sınırlar bütün dünyayı da kapsayabilir. örneğin ABD'nin sınırlarının nasıl tanımlanması gerektiği hakkında, Amerikalı politikacılar ve Kongre üyeleri şunları söylemekteler: “Bu sınırların var olması gerekmiyor." ABD Temsilciler Meclisi üyesi Paudge, “hepimiz biliyoruz ki, Amerikan savunma hattı, Batı Avrupa ve Doğu Asya’da olduğu gibi, iki kutup arasında daha yüzlerce bölgeye dağıtmalıdır" diyor. Gerçekten de ABD savunması için oldukça geniş bir hat! Aynı şekilde ABD’li jeopolitikçi Weller, “ABD sınırları”nı aynı şekilde büyütmektedir. Ona göre sınır, “ABD uçaklarının bombalayabileceği ve paraşütçülerinin atlayabileceği her yerdir. Bugün ABD’nin sınırlan nerededir? sorusuna verilecek yanıt, sınırın hiçbir yerde ve her yerde olduğudur. Amerika’nın savaşı bütün yerkürede sürüyor."

Açıkça görülmektedir ki; ABD'nin savunma ve güvenlik gerekçeleri, Amerikan militaristlerinin dünyaya egemen olma, Amerikan emperyalizminin dünya imparatorluğu kurma planlarının propagandası için kullanılan, uydurma bahanelerdir. Bütün faşist rejimlerin karakteristik özelliklerinden biri olarak ırkçı propaganda, halkın politik ve moral olarak çöküntüye uğratılması için kullanılan araçlardan biridir. ABD'de, insanlık düşmanı ırkçı düşüncelerin ve vahşi bir milliyetçiliğin yayılması için çaba gösterilmektedir. Daha 1919 yılında Amerikalı sahte bilimci Scott Nearing, Amerikalıların “süper ırk" olduğunu iddia etmiştir. Amerikan ırkı teorileri daha sonraları da abartılmış bir şekilde ortaya atılmaya devam etti. Hitler'in kuzey ırklarının “üstün" ırklar olduğunu iddia ettiği sıralarda, John Foster Dulles de, 1938 yılında yayınladığı "Savaş, Banş ve Değişimler" isimli kitabında, Amerikalıları kahraman bir ulus olarak niteliyordu. Hitler faşizminin “aşağı ırklar” tanımlamasının yerini Dulles'te "şer ulusları", yani kötülüğe eğilimli uluslar, toplumlar almaktadır. Tahmin etmenin güç olmadığı üzere, bu “aşağı” uluslarla kastedilen kendileri dışındaki bütün uluslardır ve Dulles'in "teori"sine göre bu diğerleri, “kahraman Anglo-Sakson ulus" tarafından yönetilmelidir.

Churchill'de, histerik Fulton konuşmasında Anglo-Sakson ırkının üstünlüğünü iddia etmekte ve Dulles ile aynı telden çalmaktadır. Anglo-Amerikan emperyalistlerinin bütün bu çılgın yalanları, akla Mark Twain’den şu nükteyi getiriyor: Eski bir asker, "Dünyanın bütün kenarlarına doğru" isimli kulüpte şöyle bir konuşma yapar: "Biz Anglo-Sakson ırkının bir parçasıyız, eğer bir Anglo-Sakson bir gün bir şeye ihtiyaç duyarsa, gider ve alır.” Mark Twain'in kendisinin de sonradan açıkladığı gibi, "biz İngiliz ve Amerikalılar hırsız, soyguncu ve haydutlarız ve bundan gurur duyuyoruz" görüşü ortaya konulmuştur. Mark Twain bugünkü Churchill, Dulles ve diğer Anglo-Amerikan ırkçı faşistlerinin düşünce yapısına karşı bizleri çok önceden uyarmıştır. ABD’nin dünya egemenliği politikasını haklı göstermek için özel bir felsefe dahi geliştiriliyor: Bu felsefe, korsanlığın, haydutluğun ve yamyamlığın felsefesidir. Okumuş yamyamlardan Vogt, Avrupa halklarının “istikrarlı hale getirilebilmesi" zorunluluğunu da kendince hesaplamıştır. Bu amaçla Avrupa halkını aç bırakıp, nüfusunu üçte birine kadar azaltmak fikrini bile ortaya atmıştır. Bu yeni Malthusçu, "aşağı ırkların" köklerinin kurutulmasını söyleyen faşist teoriyi tekrardan uyandırmaktadırlar.

Elliot Amold'un ABD'de yayınlanmış yeni bir romanında, romanın kahramanı olan Amerikalı general emrindeki birine şunu söyler: "Siz savaşlarda en önemli şeyin, birinin bazı ilkeler için eline silahı alıp, ileriye atılması ve bu ilkeler uğruna ölmesi olduğunu sanıyorsunuz. Ama esas önemli olan, bu birinin bütün ilke ve düşünceleri unutmasıdır..." Amerikan askerleri, merhametsiz ve acımasızca, barış içindeki şehirlere atom bombası atacak, gemileri batıracak, köyleri yakıp yıkacak, yağmalayacak, insanları öldürecek ve böylelikle Wallstreet'in paragözlerinin karlarına kar katacak şekilde eğitiliyorlar. Faşizm savaş demektir; halkların üzerinde kesin bir iktidar sahibi olmanın savaşı. Bütün faşist diktatörlerin ortak noktası, dünyayı yönetme “hakkı"nın kendilerinde olduğunun herkesçe kabul edilmesini dayatmalarıdır. Amerikan gericiliği, hayali bir "dünya hükümeti" düşüncesine esin vermekte ve bu yöndeki bütün kozmopolit hareketleri desteklemektedir. Halklardan ulusal egemenliklerini, hayali ve “genel" bir “uluslararası” refah için feda etmeleri istenmektedir.
ABD’nin emperyalist yayılma çabalarının üzeri, “demokrasinin kurtarılması" yalanı ile örtülmektedir. Aynı ABD açık bir şekilde, İspanya, Yunanistan ve Yugoslavya'daki faşist rejimleri de desteklemektedir. Amerikan faşistleri, Batı Almanya ve Japonya'da militarizmin ve faşizmin yeniden canlandırılmasını da teşvik de etmektedirler. Amerikan propagandasının özde bütün çabası, halklarda ülkelerin arasında eşit ve ortak bir ilişkinin olanaksızlığı ve savaşın kaçınılmazlığı düşüncesinin yerleştirilmesidir. Wallstreet’in eğitimli uşaklarından Burhanı, “Dünya Egemenliği Kavgası” adlı kitabında şöyle yazıyor: “Dış politikanın amacının aslında barış olamayacağının kabul edilmesi gerekir." Buna, başka bir okumuş savaş kışkırtıcısı şunları ekliyor: "Uluslararası ilişkilerde savaş ve yıkım da dahil olmak üzere, şiddetin bütün biçimlerine izin verilmiştir.”

Amerikan yönetici çevrelerinin emperyalist girişimleri, kendini "Marshall Planı" ve saldırgan Kuzey Atlantik Paktı çerçevesindeki çılgınca silahlanma yarışında açığa vuruyor. Kuzey Atlantik Paktı, tıpkı Hitler ve Mussolini arasındaki kötü şöhretli pakt gibi, barışa ve halkların güvenliğine karşı haince bir komplodur. İngiliz yazar Bernard Shaw’a bir keresinde neden Amerika’yı ziyaret etmek istemediği sorulduğunda, verdiği yanıt, “Amerika'ya gitme konusunda kaygılarım var. Her ne kadar kara mizahın klasiği olarak nitelendirilsem de, özgürlük Abidesi'ne bir kereliğine bile bakamayacağımı düşünüyorum" olmuştur. Gerçekten ABD’de özgürlük ve demokrasiden geriye kalan, Amerikan halkının ve diğer ülkelerdeki iyi niyetli insanların kafasını karıştırmak için kullanılan bir reklam panosundan ibarettir.

Günümüzün Amerika'sı tekellerin diktatörlüğünün ülkesi, halka yönelik acımasız baskı ve sömürünün ülkesidir. ABD bir polis devletidir. Lenin'in daha otuz yıl öncesinden söylediği gibi, bütün toplum üzerinde sermayenin ve bir avuç milyarderin iktidarı, hiç bir yerde Amerika'da olduğu kadar kaba ve rezil bir şekilde hakim olmamıştır. Lenin bugün de güncelliğini korumaktadır. Gerçekte ABD, sanayi ve finans sektörünün büyük bir kısmına sahip olan birkaç düzine aile tarafından yönetilmektedir. Devasa bir zenginliğe konan bu grup, kongreye ve hükümete, bakan ve diplomatlara, general ve gazetecilere kendi isteklerini dikte ettirmektedir.

Beyaz Saray'ın arkasında, Morgan, Rockefeller, Mellon, Ford, Du Pont, Vanderbild ve benzerlerinin "altın hanedanlıkları" dikilmektedir. Dünya egemenliği ve ABD'nin dünya imparatorluğu gibi çılgınca planların arkasında da, bunlar bulunmaktadır. Amerikan tekelleri bütün dünyayı soymak ve halkları Wallstreet'in uysal köleleri haline dönüştürmek istemektedirler. Amerikan yayıncı Lundberg, “Amerika'nın altmış ailesi” kitabında şöyle yazıyor: "ABD günümüzde en zengin altmış ailenin hiyerarşisi tarafından yönetilmekte, bunları serveti biraz daha küçük doksan zengin aile izlemektedir. Bu aileler, ABD'ye hakim olan sanayi oligarşisinin çekirdeğini ve can damarını oluşturmakta, bilfiil hükümetini belirlemektedirler, işte ABD’nin gerçek hükümeti budur: Resmi olmayan, görünmeyen, gölgede duran bir hükümet. Bu, dolar demokrasisinde paranın hükümetidir." ABD'li finans tekelleri, ülkenin en önemli ekonomik alanlarını ahtapot gibi sarmakta, milyonlarca emekçinin gücünü sömürmekte ve onların emeğini paraya çevirmektedirler. Morgan finans tekelinin sermaye yatırımları kırk milyar dolan geçmektedir. Bu tekel, iki yüzden fazla büyük sanayi ve ticaret şirketini kontrolünde tutmaktadır. Rockefeller'in zenginliği petrole dayanmaktadır. Bu ailenin toplam malvarlığının altı buçuk milyar dolar olduğu tahmin edilmekte, yıllık gelirleri ise otuz ile elli milyon dolar arasında değişmektedir. Bundan önce de belirtildiği gibi Amerikan hükümeti işte bu büyük Amerikan tekellerinin kontrolündedir. Bu tekellerin resmi organları da, -on altı bin şirketin bağlı bulunduğu Ulusal Sanayi Birliği ve üç bine yakın şubesiyle ticaret odası- ABD'nin iç ve dış politikasını belirlerler.

Amerikan tekellerinin kurmayları On ikiler Kurulu olarak da bilinen, ABD'nin gizli yönetimini kurdular. Bu On ikiler Kurulu'nda büyük tekellerin en büyüklerinin şefleri yer alıyor. Gizli oturumlarını özel dedektiflerin koruduğu bu kurul, ABD’nin dış politikasını belirlemekte ve ülkenin iç politikasını yönlendirmektedir. Wallstreet'te kapalı kapılar ardında "Truman Doktrini" ve “Marshall Planı" vaftiz edildi, yine burada köleci Taft-Harley Sözleşmesi ve başkanın devlet memurlarının sadakatleri hakkında araştırma yapılması emri yazıldı. On ikiler Kurulu, Kongre'nin bileşimini belirlemekte, başkanın seçilmesini sağlamakta, bakanları belirlemektedir. Senato ve Temsilciler Meclisi seçimleri de, tamamıyla Amerikan tekellerinin denetimindedir. Vekillerin çoğunluğu Wallstreet'in ajanlarından oluşmaktadır ve bunlar paralarını sanayici ve bankerlerden aldıkları için onlara bağlıdırlar. Vekillerin “özgürlüğü" de pratikte sadece kağıt üstündeki bir kurgudan ibaret. Rüşvet, hile, kandırmaca, terör ve haydutça metotlar, bütün kirli yöntemler, tekellerin sadık hizmetçilerinin kongreye girmeleri için kullanılmaktadır. Stalin'in de dediği gibi, bu sistem her ne kadar genel seçimleri içerse de, sonuçta iktidara Rockefeller'in yaratıklarını getirir. Günümüzdeki ABD Kongresinin bileşimi, Amerikan demokrasisinin sahteliğinin açık bir göstergesidir. Seksen birinci kongredeki temsilcilerin dağılımı şöyledir: 301 hukukçu, 97 işadamı, 46 çiftçi, 21 gazeteci, 66 serbest meslek sahibi, 46 tane de diğer Wallstreet uşağı. Kayıtlı seçmenlerin yüzde ellisini oluşturan sanayi işçilerinin kongrede temsilcileri bulunmamakta ve 14 milyon siyah, temsilciler meclisinde sadece iki üye ile temsil edilmektedir.

ABD Komünist Partisi'nin başında bulunan William Foster, “bu kapitalist Kongreyi demokratik olarak nitelendirmek, demokrasi kelimesine kara çalmak demektir" demiştir. Amerikalı yazar Lincoln Steffens, kısa süre önce yayınlanan "Pislikte Deşinenler” isimli kitabında, “ABD Senatosu çürümüşlüğün ve hainliğin yuvasıdır" diye yazmaktadır. Bu durumda, ABD Kongresi'nin sadık bir şekilde, Wallstreet tarafından hazırlanmış saldırganlık planlarını onaylaması hiç de şaşırtıcı olmuyor. Kuzey Atlantik Paktı'nın tasdik edilmesi, Marshall Planı'nın onaylanması, Atlantik bloğuna dahil olan ülkelerin silahlanması için askeri bütçe ayrılması; işte bütün bunlar, Amerikan tekellerinin Kongre'deki işbirlikçileri tarafından halledilmektedir. Kongre sıralarından konuşan Cannons ve Paudges gibi savaş kışkırtıcıları, barış içinde yaşayan halkların üzerine barbarca bombalar atılmasının, yeni ve kanlı bir katliamın çığırtkanlığını yapmaktadırlar.

Tekeller, ABD yönetimindeki kilit mevkileri de ellerinde tutmaktadırlar. Amerikan Slavları Kongresi'nin bir oturumunda tanınmış politikacı Leo Krzycki bir kaç önemli sayı vermekte: “Devlet bürokrasisinde yetkili 96 memuriyetten 49'u bankerlerin, finans aristokrasisinin ve büyük sermayedarlara elinde olup, kalanı da onlara sadık hizmetkarlardan oluşmaktadır." örneğin müsteşar Dean Acheson'ın Rockefeller ailesiyle yakın ilişkileri bu çerçevede nitelendirilebilir. Acheson, “Du-Pont- Rockefeller Ethyl Corporation" un resmi danışmanıydı. Savunma bakanı Johnson, savaş uçakları imal eden "Consolidated Valty” şirketinin müdürüydü. William Foster, “Dünya Kapitalizminin Çöküşü" isimli kitabında şöyle yazıyor: “Hükümetimizin başındaki baylar, başkan Truman da dahil olmak üzere, Wallstreet'in kuklalarıdır sadece. Ancak günümüzde Wallstreet kodamanları hükümeti uzaktan kontrol etmekle yetinmemektedirler. Hükümetin önemli mevkilerine kendi adamlarını yerleştirerek zaten dolaysız bir şekilde yönetimin içerisinde yer alıyorlar. Başkanın çalışma odasından tutun, diğer önemli mevkilere dek Wallstreet'ten gelen kapitalistler oturmaktadır. Bütün bir gerici general ve amiral kalabalığı da yönetimin önemli yerlerine yerleştirilmiş ve aynı zamanda hatırı sayılır bir askeri gruba da dolaysız olarak sanayinin yönetiminde yer alma olanakları sağlanmıştır. Devlet aygıtının tekelci sermaye ile iç içe geçtiğinin kanıtı olan bu eğilimler, aynı zamanda kapitalizmin ülkede faşizme doğru ilerlediğinin uğursuz işaretlerinden biridir."

Devlet aygıtı ve askeri sınıf ile iç içe geçmiş bulunan Amerikan tekellerinin kurduğu işte bu örümcek ağı, ABD'nin faşistleştirilmesi de kolaylaştırılmaktadır. Amerikan emperyalizminin peygamberleri sıkça, partilerin, politik grupların ve muhalefetin sözde “özgürlüğü" ile ve adı kötüye çıkmış olan çok partili sistem ile övünmektedirler. Gerçekte ABD'de sadece iki parti -emperyalist burjuvazinin partileri- özgürlüğün tadını çıkarmaktalar. Fakat herkesçe bilinen, bu iki partinin -Demokratlar ve Cumhuriyetçiler-aslında aynı partinin iki şubesi olduğudur: Savaşçı emperyalizmin ve savaşın partisi.

ABD'de demokratik özgürlükleri savunan, barış isteyen ve savaş tehlikesine karşı mücadele eden, ilerici parti ve demokratik organizasyonlar amansız bir baskı altındadırlar. Amerikan makamları Komünist Parti'yi yönetimsiz bırakmaya ve partinin etkinliklerini olanaksızlaştırmaya çalışmaktadır. Komünist Parti'nin başkanına karşı yürütülen provokatif mahkeme sürecinin, ülkedeki ilerici demokratik harekete karşı düzenlenmiş baskı planlarının parçası olduğunu, gerici gazeteler bile çekinmeden yazmaktadırlar. "Liberty" gazetesi hukuki sürecin tamamlanmasına daha çok varken, "ilk silah patlamadan komünistleri yok etmeliyiz. On iki tanınmış komünist lidere karşı, Smith-Yasası'na dayanarak, şiddete başvurmak suretiyle hükümeti devirmeye çalışmak suçundan açılan dava başarıya ulaşacak olursa, bunu ülke çapında yüzlerce dava daha izlemelidir" diye yazmıştır. Yapay bir şekilde oluşturulmuş anti-komünist histeri, uzun zamandan bu yana bütün demokratik kuramlara ve özgürlük taraftan insanlara karşı soysuzca yöneltilmiş kitlesel bir baskı aracına dönüşmüştür. Henry Wallace yönetimindeki ılımlı İlerleme Partisi bile bu baskıdan payını almaktadır. Amerikan gerici politikalarını desteklemeyen, barışı savunan ve savaş karşıtı tavır alan bütün ilerici demokratik kuruluşlara, “Amerikan karşıtı" ve “devlet düşmanı" damgası vurulmaktadır. Devlet düşmanlarının yer aldığı kara listede, aralarında Amerikan-Sovyet Dostluk Konseyi, anti-faşist organizasyonlar ve ilerici kadın derneklerinin de bulunduğu 163 tane sosyal örgüt vb. yer alıyor. Amerikan yönetimi böylece, ilerici ve demokrat örgütler ve üyelerine karşı provokasyonu ve terörü meşrulaştırmaktadır.

Savaş sonrası Amerika'sında en gerici rollerden birini, Kongre tarafından kurulan “Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi" oynamaktadır. Bu komiteye ve birlikte çalıştığı "Amerikan İstihbarat Servisi"ne (FBI), ülkenin bütün vatandaşlarını takip etme ve soruşturma için sınırsız haklar verilmiştir. Kongre tarafından büyük çapta finanse edilen ve Ulusal Sanayiciler Birliği'nin etkisinde bulunan bu iki kuruluş, yaptıkları bakımından sadece Gestapo ile karşılaştırılabilir. Milyonlarca Amerikan vatandaşı, bu kuruluşlar tarafından gözetlenmekte, iftira ve casusluk mekanizmasıyla karşı karşıya kalmaktadır. Telefonların dinlenmesi, özel mektuplaşmaların açılıp okunması bu kuruluşların gündelik uygulamalarından biri olmuştur. İşletmelerde endüstri polisi adı verilen ve işçilerin politik eğilimlerini kontrol etme amaçlı birimler kurulmuştur. Dış basının bildirdiğine göre, FBI'ın Washington’daki altı katlı dev gibi binasında altmış milyon Amerikan vatandaşı için özel dosyalar toplanmıştır. Gizli servisin başı Hoover, servisinin 113 milyon parmak izine sahip olmasıyla övünmektedir. Bu parmak izlerinden 93 milyonunun, hiç suç işlememiş ya da hiçbir şeyle suçlanmayan insanlara ait olduğunu gene aynı kişi kabul etmiştir. Truman’ın 23 Mart 1947'de “Devlet Memurlarının Sadakatinin Araştırılması” emri, düşünce özgürlüğünü yok etmek için çıkarılmış gerici bir yasadır. Truman'ın bu emriyle, “yeterli kanıtların bulunduğu durumlarda, devlet memurları ABD'ye karşı bağlılık eksikliğiyle suçlanmakta ve çalıştıkları memurluklardan uzaklaştırılabilmektedirler. Spivak "Amerikan Faşizmi" isimli kitabında, Truman’ın bu emrinin Amerikan Ticaret Odası tarafından hazırlanıp verildiğini kanıtlamaktadır.

Daha şimdiden iki buçuk milyondan fazla Amerikalı memur, komisyonda soruşturmaya uğramış ve parmak izleri dahi alınmıştır. Gizli servis başkanı Hoover'ın açıkladığı gibi, 7667 hükümet görevlisi devlet memuru sadık olmamak, Amerikan değerlerini taşımamakla suçlanıp, çalıştıkları devlet dairelerinden çıkarılmışlardır. Bölücü olarak damgalanmak için, ilerici bir yazarın kitabını okumak ya da herhangi bir Sovyet filmini izlemek yeterli olmaktadır. Amerikan Gestapo'su pençesini Hollywood'a da atmıştır. İtibarlı pek çok oyuncu, yönetmen ve senarist soruşturmaya uğramıştır. Sovyetlerle dostluğu savunan ve savaşa karşı çıkan, Amerikan tekellerinin soygunculuğunun foyasını meydana çıkaran, politik görüş ve düşünce özgürlüğüyle, insan haklarını savunan herkes günümüz Amerika’sında "sadık olmamak”la suçlanmaktadır. Oregon Üniversitesi kimya profesörü R.Spitzer, Sovyet bilim adamı Miçurin'e ait yöntemleri derslerinde anlattığı için görevinden uzaklaştırılmıştır. Başka bir bilim adamı da, bir akrabasının savaş sırasında Rusya'ya yardım edilmesinden yana olduğu gerekçesiyle gözetim altına alınmıştır. Bilginler, avukatlar ve eğitimciler arasında geniş çaplı temizlik operasyonları yapılmaktadır. Bütün öğretmenlerin, komünist olmadıklarına ve Amerikan değerlerine bağlı olduklarına dair yemin etme zorunlulukları vardır. Ordu ve okul kütüphanelerinden ilerici yazarların kitapları çıkartılmakta ve bilim militaristleştirilmektedir. Amerikan tekelleri basını, yayınevlerini, radyo ve film endüstrisini ellerinde tutmaktadırlar. Wallstreet egemenlerinin gizli sansürü ileri nitelikte her şeyin kökünü kurutmaktadır. Faşist propagandanın perde arkasında, Ulusal Sanayiciler Birliği ve Amerikan Ticaret Odası'nın “halkla ilişkiler bölümleri" bulunmaktadır. Bunların amacı ülkeyi provokatif düşüncelere boğmak, anti-komünizm ve muhbirlik histerisini yaymaktır.

ABD’deki siyasi rejimin faşistleştirilmesi işçi sınıfının haklarına yönelik saldırılarda ve işçi düşmanı yasaların çıkarılmasında açık bir şekilde ifadesini bulmaktadır. Açlık ve sefaletin kollarına teslim edilmiş işsizlerin sayısı 18 milyona ulaşmıştır. Ülkede çalışan nüfusun yüzde sekseni, normal yaşam standartlarına ulaşabilecek gelire sahip değildi. Buna karşılık tekeller halkın üzerindeki ekonomik baskıyı giderek arttırmakta, emekçileri son gücüne kadar sömürmekte ve petrol, demir, silah ve atom bombası kralları, onun emeğini paraya çevirmektedir. Amerika içerisindeki emperyalist çevreler, halk kitlelerinin desteğini bulamadıklarından gerici ve satılmış sendikacıları, işçi sınıfı içindeki ajanları olarak kullanmaktadırlar. Son dönemlerde Amerika'da çıkmış olan Case ve Taft-Harley Yasası gibi faşizm yanlısı yasalar, grevleri bastırma .ve yasaklama, sendikaların politik faaliyetlerini engelleme, sendikalardaki ilerici unsurları dışlama, Green, Murray, Carey, Dubinsky, Whitney gibi Wallstreet uşaklarının sendikal diktatörlüklerini kurabilmelerini garanti altına alma amacındadır. Tekellerin hizmetindeki bu Wallstreet uşakları, sendikalarda, sınıfların barışı ve sınıf işbirliği propagandasını yapmakta, “Amerika’nın genel çıkarları" ve “selameti" için, işçi sınıfı ve kapitalistlerin birlikte çalışabileceğini iddia etmektedirler. Sendika ağaları tekelci sermayenin saldırgan politikasını çoktan benimsemiş ve "Marshall Planı" ile Kuzey Atlantik Paktı'nın ateşli propagandacıları olmuşlardır. Bunlar tekellere işçi sınıfının yaşam koşullarına ve emekçilere saldırısı için yardım etmektedirler. ilerici sendika birlikleri Amerikan gizli servisinin sürekli gözetimi altındadır.

Bunlar terör ve baskı yoluyla bozulmaya, çözülmeye zorlanmaktadırlar. “özgür Amerika", grevci işçiler üzerine gaz bombası atılan ilk ülkedir. Amerikan karşıtı olduğu iddia edilen faaliyetlerle uzaktan yakından ilgisi olmayan Harold Laski bile, “Amerikan Demokrasisi” isimli kitabında bu işverenlerin kullandığı yöntemler arasında, “yalan ifade", "şantaj", "baskı", “şiddet", “dayak" ve "muhbirliği" saymaktadır. Bunlar faşist yöntemlerdir. Wallstreet ajanları da sendikalarda aynı yöntemlerle kendi egemenliklerini sağlamlaştırmaktadırlar. Amerikan sendikacılığı üzerine bir kitabı bulunan V. Roy, sendika ağalarının iktidarda kalabilmek amacıyla haydutluk yöntemleri uyguladığını ve sendika üyelerini oldukça güçlü bir baskı altında tuttuklarını söylemektedir.

Irkçılık ve ABD'deki azınlık milliyetlerin üzerindeki şiddetli baskılar, Amerikan demokrasisinin sahteliğini ve keyfiyetini, ayrıca dayatılan Amerikan yaşam tarzının ne olduğunu gözler önüne sermektedir. Bütün ırkçı nefretin odaklandığı ilk hedef, ülkenin siyah nüfusu olmuştur.
ABD'de yaşayan siyah nüfus 14 milyona ulaşmıştır ve bu ülke genelinin en azından onda biri kadardır. Yaklaşık 85 yıl önce gerçekleşen Kuzey-Güney savaşından sonra siyahlara yasal olarak özgürlük verilmiş, kölelik yasaklanmıştır. Ancak gerçekte siyahlar köle olarak kalmıştır ve kendi ülkelerinde sürgün hayatı yaşamaktadırlar. ABD Anayasası kağıt üzerinde bütün vatandaşlara yasalar karşısında eşitlik sözü verir. Gerçekteyse siyahlar bütün politik ve vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmış ve yasaların kapsamı dışında tutulmuşlardır. Siyahlar ABD'de kendi vatanlarındaymış gibi yaşayamamaktadırlar. Bunun yerine, kirli sokaklarıyla Harlem gibi toplumdan yalıtılmış siyah mahalleleri, sadece siyahlar için ulaşım araçları, milyonlarca siyahı şiddet yoluyla baskı altında tutan linç mahkemeleri bulunmaktadır.

Son zamanlarda siyahların yanı sıra, Slav kökenli topluluklar da baskı ve gözetim altındadırlar.
Amerikan Slavları Kongresi'nin verdiği bilgilere göre ABD'de yaklaşık olarak 15 milyon Slav yaşamaktadır. Demir dökümhaneleri, maden ocakları, kereste imalatı ve tarım işleri gibi oldukça ağır işlerde bilhassa Slavlar çalıştırılmaktadır. örnek olarak kömür ve demir sanayisinde çalışan emekçilerin yüzde elli biri Slav kökenlidir. ABD'li Slav kökenli vatandaşlar, demokratik hareketlerin aktif katılımcıları olduklarından, Amerikan gericiliğinin özel olarak nefretini üzerlerinde toplamaktadırlar. ABD’nin saldırgan politikasına karşı tavır alan Amerikan Slavları Kongresi, Adalet Bakanlığı tarafından devlet düşmanı organizasyonlar kategorisine alınmış ve böylece pratikte yasadışı ilan edilmiştir. Demokratik Slav kuruluşlarının yönetici ve üyeleri baskı ve soruşturmalarla karşı karşıya kalmışlardır. ABD’de bir milyon Meksikalı yaşamaktadır. Onlar da siyahlar gibi “aşağı ırk" olarak değerlendirilmekte ve ayrımcılığa tabi tutulmaktadırlar. Meksikalılar ABD'de diğer vatandaşlarla aynı haklan kullanamamaktadır. İş yapacak hayvanlar gibi görülmekte ve ancak büyük Amerikan işletmeleri tarafından plantasyonlarda kendilerine bir iş verildiği takdirde ülkeye giriş izni alabilmektedirler. Yaptıktan ağır işler karşılığında çok az bir ücret almakta ve tren vagonlarında, ambarlarda, çadırlarda yaşamaktadırlar. Amerikan makamları, büyük işletmelere Meksikalıların ucuz iş gücünü gaddarca sömürebilme olanağı tanımaktadır.

Bir zamanlar Amerika kıtasının ilk efendileri olan Kızılderililer ise, şimdi aynı kıtadan dışlanmaktadırlar. Kızılderililere karşı yürütülen sistematik katliam sonucu Kızılderili topluluktan geriye sadece 400 bin kişi kalmıştır. Sahip oldukları araziler ellerinden alınmış ve verimsiz topraklara, "rezerv" adı verilen özel bölgelere yerleşmek zorunda bırakılmışlardır. Sömürü korkunç boyutlardadır. Okuma yazma bilmemektedirler ve oy kullanma hakları yoktur. Yaşadıkları bölgeler, Amerikan "uygarlığı"nın zorla dayatıldığı yok olmaya mahkum edilen bir halkın, günbegün sefalete sürüklendiği büyük mezarlıklara benzemektedir. Amerika'daki ırk ayrımcılığı aynı şekilde Portekizlilere, Yahudilere, Çinlilere, Korelilere ve başka kökenlerden kişilere de uygulanmaktadır. Sadece 1946-1948 yıllan arasında Kongre'de yabancı kökenli vatandaşlara karşı on bir adet yasa taslağı hazırlanmıştır. Clark'ın dört yıllık Adalet Bakanlığı döneminde 830 bin yabancı kökenli insan sınır dışı edilmiştir ve bunlar arasında sosyal yaşamda, kültür ve sanat alanında tanınmış kişilikler de bulunmaktadır. Bütün bu faşist kampanya, ırkçı nefretin yaygınlaştırılması ve toplumsal bir huzursuzluk ortamı yaratılması amacıyla bizzat Amerikan tekelleri tarafından oluşturulmakta, finanse edilmekte ve yönlendirilmektedir. Buradaki amaç, “aşağı ırkları” bulundukları kölelik konumunda tutmak, Amerikan halkının geri bırakılmış kısmının bilincini şovenizm ile zehirlemek, emekçilerin sınıf mücadelesinin yönünü saptırarak onları bu mücadeleden uzaklaştırmak, emekçilerin hak mücadelesi yolundaki örgütlü birliğini yok etmektir.

Düşünce özgürlüğüne yöneltilen baskı ve takip politikalarına, gerici ve faşist organizasyonlar eşlik etmektedir; çünkü, bu organizasyonların kuruluş amacı demokratik ilerici hareketleri bastırmak ve yok etmektir. Ku-Klux-Klan örneği bunu çok iyi açıklamaktadır. Bu örgüt ırkçı terörünü, sadece siyahlara karşı değil, ilerici sendikal ve sosyal örgütlenmelere de yöneltmektedir. Üç milyondan fazla üyesi ve 17 binden fazla şubesi bulunan “Amerikan Lejyonu" örgütü, şoven propagandanın yapıldığı ve ülkedeki ilerici örgütlenmelere yönelik baskı politikalarının uygulandığı merkezlerden biridir. ABD'de yukarıda bahsedilen Amerikan Lejyonu örgütü gibi daha pek çok faşist eğilimli örgütlenme bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak, Kolombus Şövalyeleri, Hristiyan Savaş Gazileri, Amerikan Hareketi Derneği verilebilir. Bütün bu örgütler tekeller tarafından beslenmekte ve hepsini bir araya getirdiğimizde bunların tıpkı Naziler"in SA’sı gibi, "Amerikan özel ordusu" rolünde olduklarını görmekteyiz. Kısa bir süre önce faşist organizasyonlar, bütün gerici güçleri ilerici demokrat harekete karşı birleştirmek amacıyla gizli bir görüşme gerçekleştirdiler. Ulusal Sanayiciler Birliği'nin yöneticileri tarafından düzenlenen bu görüşmede, General Bedeli gibi gizli ajan ve savaş kışkırtıcıları, Senatör Mund gibi gerici sendika liderleri de yer aldı.

Mund, bu görüşmede kendi hazırladığı anti-komünist yasa taslağına destek aradı ve her beldede, bu savaşta "özgürlük Hattı" maskesi altında ilerici örgütlere karşı mücadele edecek muhbir grupları kurulması gerektiğini ifade etti. Sendika kodamanları da faşist haydutlarla sıkı bir birlik kurmakta sakınca görmediler. Sanayi Sendikaları Kongresi'nin sekreter ve muhasebecisi Carey, “Komünistleri yok edebilmek için faşistlerle birleşeceğiz" açıklamasını yaptığında, bu sözler komünizme açık bir tehdit olmanın ötesinde, sendikalardaki Wallstreet'in ücretli askerlerinin maskelerinin düşmeye başladığının ve faşist Gestapo rejiminin gerçek korkunç yüzünün ortaya çıktığının bir ifadesi oldu. Korkunç savaş suçlarına hizmet eden gerici güçler, işte faşizmin siyah bayrağı etrafında böyle toplanıyorlar.

Daha 1927 yılında Stalin, emperyalizmin, savaşa karşı muhalefeti bastırmadıkça ve emekçilerin demokratik haklarına saldırmadıkça yeni savaşlar hazırlayamayacağından bahsetmiştir. "Savaş için silahlanmanın artması, yeni koalisyonların oluşması yetmez. Bunların yanı sıra, kapitalist ülkelerin kendi arka bahçelerini sağlama alması gerekir. Hiçbir kapitalist ülke, 'kendi* işçilerini baskı altında tutmadan, kendi sömürgelerini bir savaş sürdüremez. Seçilmiş hükümetlerin politikalarının yavaş yavaş faşistleştirilmesi işte bu yüzdendir."(2) Stalin'in bu sözleri, ABD’deki koşulların nasıl geliştiğine dair önemli ipuçları vermektedir. Amerikalı gerici Huey Long, korkunç bir açıklıkla şunları söylemiştir: "Faşizm, demokrasinin beyaz örtüsüne sarılarak Birleşik Devletlerin içine girmektedir." Nasıl Nazilerin "nasyonal sosyalizmi”nin sosyalizmle hiçbir ilgisi yoksa, aynı şekilde "Amerikancılığın" özünde ve “Amerikan yaşam tarzı"nda da, gerçek demokrasi ve özgürlüklerin esamesi yoktur. Bugünkü Amerikan demokrasisi, şiddetin ve yalanın demokrasisidir ve bir suçlunun yüzündeki gülümsemeyle aynı anlama gelmektedir. Bu sahte demokrasi, tekellerin acımasız diktatörlüğünü ve Amerikan kapitalist gerçekliğinin vahşi yasalarını örtmek için kullanılan bir araçtı.

Almanya’da faşizmin iktidara gelmesi üzerine, Stalin 1934'te şöyle diyordu: "Faşizmin bu zaferi sadece işçi sınıfının güçsüzlüğünün ve faşizmin yolunu açan sosyal demokrasinin işçi sınıfına ihanetinin bir sonucu olarak değerlendirilmemelidir. Bu, aynı zamanda burjuvazinin de güçsüzlüğünün bir işareti olarak algılanmalıdır. Burjuvazi, artık eski parlamentarizmin eski yöntemleri ve burjuva demokrasisi ile hakimiyetini sürdürememekte, iç politikada terörist yönetime sarılmak durumunda kalmaktadır. Burjuvazi, içinde bulunduğu durumdan barışçıl bir çıkış yolu bulabilecek konumda da değildir, bu yüzden savaş politikası sürdürmek zorundadır."(3) Faşizmin ABD’deki saldırıları da, Amerikan politik sisteminin bir çürüme ve bozulma sürecinde olduğuna işarettir. Amerikan tekelleri arka bahçelerinden korkmakta ve bu yüzden ABD'yi gittikçe daha çok bir polis devlet haline dönüştürmektedirler. Dış politikada ise, dünyada Amerikan imparatorluğu kurulması yönündeki çılgınca planlarını gerçekleştirmek amacıyla savaşı bir araç olarak kullanmaktadırlar. Tarih, Alman faşistleri ve Japon militaristleri örneğinde olduğu gibi, dünyaya hakim olma düşüncesinin, bu planlan kuranların ve uygulayanların felakete sürüklendiklerini göstermiştir. Amerika'daki “dünya egemenliği" heveslilerini bekleyen sonuç da budur. Amerikalı işçi, çiftçi ve ilerici aydınlar faşizme karşı birlik ve dayanışmalarını günden güne arttırmaktadırlar. Amerika’da sıradan insanlar, ülkenin faşistleştirilmesinin Amerikan halkına hiçbir şekilde iyi bir şey getirmeyecek olan bir savaş için yapılan hazırlıklarla el ele ilerlediğini anlamaya başlamıştır. Gerçek
özgürlük, demokrasi ve barış için mücadele ise gittikçe güçlenecek ve büyüyecektir. ABD’nin geleceği faşist barbarların yolundan yürüyenlere değil, barışsever ve demokrasi yanlısı Amerikalılara ait olacaktır.

Kaynak: Neue Welt, sayı 10,1950

KAYNAKLAR
1 1.V.Stalin, "Leninizmin Sorunları", Moskova 1947, sf. 521
2 J.V. Stalin, ..Eserler", 10. baskı, Moskova 1947, sf. 822, (Rusça baskı).

3 J.V. Stalin, "Leninizmin Sorunları", 11. baskı, Moskova 1949, sf. 282.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

Askerin Yıkıcılığı Toplumu Yıkmada Katkı Sunar Mı?


Burjuva ideologlar, sözde dünyayı sarsan şiarlarına rağmen, anti-bilimsel hareketin ve tarihsel gericiliğin sembolüdürler. İçlerinden en iyileri “kötülüklere” karşı mücadele ettiğini söylese bile bu yalnızca söylemsel düzeyde kalmaktadır. Bu tarz ideologlar sadece “darbelerle” soyut olarak mücadele etmekte, demokrasinin azılı düşmanı olan “darbecilere” “koşulsuz” “mücadele” etmektedirler. Bu anlayış bütün “totoliter” “otoriter” ve “militarist” yapılara karşıymış gibi kendini göstermesine rağmen ne “otoriterizmle” ne de “militarizmle” mücadele etmektedirler. İkiyüzlülüğün, riyakarlığın pratik anlamda somutlanmış hali bu “demokrasi savuncuları”dır. Modern idealist düşüncenin pratik temsilcilerine göre nedense “21.yy’da darbe olmazmış” “Türkiye eski Türkiye değil” vs. üzerinde şekillenmiş gerçeklikten kopuk değerlendirmelerle “gerçeği” anlamayabilmesi tabi ki imkansızdır. Söylemleri, retorikleri, güncel politik manevraları gerçekliğin kendisiymiş gibi algılayan bu kafa yapısına göre nasıl ki gözün ağ tabakasında görüntülerin ters görünmesi gibi bu gruplar da gerçekliği tersten algılıyorlar. Bilinç biçimlerini maddi gerçeklik olarak algılayan bu tarz kişilerin sürekli şaşırması ve olaylara bir anlam verememesi gayet doğaldır.

Neyse ki oligarşi içinde bu kadar gerçeklikten kopuk değerlendirme yapanlar çoğunlukta değil. Onlar durumun ciddiyetini kavrayıp hemen “maddi güç ancak maddi bir güç tarafından yenilir” olgusu üzerinden hareket etmekte ve gerçekten aldığı güç ile kitleleri ve krizleri “yönetmeye” çalışmaktadır. Oligarşi asla kendi basım yayım organlarında söylemese bile her zaman toplumun “tek” bir bütün olmadığını bilir, mevcut ve gelecekteki politikasını bunun üzerine kurgular. Oligarşi şu anda işbölümünün maddi ve zihinsel emek arasında bir bölünmenin meydana geldiği andan itibaren toplumun bir bütün olmadığını ve sınıflara bölündüğünü bilir. Oligarşi, işbölümü ve özel mülkiyetin özdeş ifadeler olduğundan hareket ederek emperyalizmin ekonomik hegemonyasındaki yeni sömürge bir ülkedeki sınıfları ve bu sınıfların birbirleriyle çelişkilerini bilir ve kendi iktidarını korumak gücünü hiç söylemese ve itiraf etmese de nesnel gerçeklikten almaya çalışarak durumu “idare etmeye” çabalar.

Genel anlamda spekülasyonun bittiği yerde gerçek hayat başlar. Bu da insanların pratik gelişim süreçlerini ve faaliyetlerini açıklayan hakiki pozitif bilime kapı aralar ve “bilinç, söylemler” hakkında söylenen boş sözler sona ererek onların yerini bilimsel sosyalist düşünce yani gerçek bilgi alır. Bundan dolayı eğer oligarşi hayatta kalmak ve iktidarını devam ettirmek istiyorsa mutlaka kendi spekülatif tarih anlayışının yerine Marksist tarih anlayışından hareket etmekte ve bu bilimi kendine göre büküp varlığını devam ettirmeye çalışmaktadır. Oligarşinin spekülatif tarih anlayışı genelde küçük burjuva ve işçi sınıfının gerçeklikle buluşamaması için kullandığı bir araç olurken kendisi asla spekülatif tarih anlayışı üzerinden hareket etmemektedir.

Oligarşi, emperyalist sistemde üç temel çelişki olduğunu bilir ve bu çelişkileri soğurmaya çalışır. Bunlardan ilki emek ile sermaye arasındaki çelişkidir. İkincisi çeşitli mali gruplar, emperyalist devletler arasındaki çelişkidir. Üçüncü ve son çelişki ise emperyalizm ile sömürülen ve bağımlı halklar arasındaki çelişkidir. Bu üç çelişkiden hangisinin başat çelişki olacağı ise tarihsel gelişim süreçlerinde belli olur ve bu çelişkiler diyalektik bir biçimde birbirinden etkilenir ve bir çelişki öbürünü tetikler. Örnek olarak; mali gruplar ve emperyalist devletler arasındaki çelişki birinci paylaşım savaşına neden olmuş, bu savaş yarattığı yıkımdan dolayı emek ile sermaye arasındaki çelişkinin güçlenmesine sebep olup Ekim devriminin gerçekleşmesinde çok büyük bir katkı sunmuş, Ekim Devrimi ise tarihsel bir kırılmaya sebep olup emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarının başlamasına sebebiyet vermiştir.

Bundan dolayı bir olguyu örnek olarak “darbeyi” değerlendirirken mutlaka “darbeyi” bu üç temel çelişkinin diyalektik bir bütününün sonucu olarak okumak lazım. Kürdistan’daki iç savaşın, Oligarşi içindeki grupların birbirileri ile görüş ayrılığına neden olduğu ve bu görüş ayrılıklarının uzlaşmaz çatışmalar şekline dönüştüğünü yaşanan bu “darbe” girişimi ile somutlaşmıştır. Şimdi bu “darbe” girişimini analiz edelim.

Neden Darbecilerde ve Egemen Faşist Klikte “Demokrasi” Vurgusu Vardı?

Dünden hatırlanacağı gibi darbeciler ve egemen faşist klikte “demokrasi” için “sokağa” çıkmışlardı. Bu hamle tarafsız kitleleri etkilemek için yapılan algı operasyonundan başka bir şey değildir. Burjuvazi dünyada iktidara ilk geldiği andan itibaren başka sınıflar üzerinde kendi çıkarını genelin çıkarı gibi gösterip buradan politika yapmıştır. Özgürlük, Adalet, Demokrasi kavramının burjuvazi için gerçek olup olmadığı ilk çıktığı anda itibaren önem taşımamaktadır. Bu kavramlar burjuvaziyi politik iktidara taşıdığı ve iktidarını sürdürebildiği ölçüde anlamlıdır ve geçerlidir. Bu tarihsel gerçekliği burjuvaziden öğrenen Türkiye oligarşisinin her iki kliği de hemen kendi çıkarını genelin çıkarı gibi gösterip kendilerini “genelin hakkını savunan” taraf olarak ilan edip öbür tarafı “vatan haini” ilan etmiştir.

Halkımızın bir kısmının AKP askerin kafasını kesti bu nasıl demokrasi için sokağa çıkma? Sorusu gerçekliğe ulaşmak için anahtardır. Halkımızın gözünde oligarşinin spekülatif tarih anlayışının kırılma anlarından biridir. Yenilgi ve zaferler kitleler için iyi bir okuldur. Kitleler 10 sene kitap okuyarak edinemeyecekleri bilinci devrimci ve kriz anlarında bir anda edinebilirler. Artık halkımızın bir kesimi siyasal islamın gerçek yüzü hakkında unutturulması zor deneyimler elde etmişlerdir. Peki biz Marksist-Leninistler bu “darbe” girişimine nasıl bakmalıyız?

Askerin Toplumu Yıkıcı Potansiyeli Üzerine

İlk önce baştan belirtmekte fayda var Marksist-Leninistler oligarşi içi çatışmada bir tarafı desteklemek zorunda değillerdir ve bu aşamada desteklememelidirler. Ancak bu demek değildir ki bu kriz ortamından yararlanmayacağız. Açık söylemekte fayda var eğer kim ki Tayyip Erdoğan’ın Kaçak Sarayın’na atılmış bombalar, TBMM’nin bombalanması kendini sosyalist diye atfedenlerin içini kıpırdatmıyorsa ve bu çatışmayı devrimci bir duruma evriltmeye yönelik kafasından bir şey bir şey geçirmeyip “demokrasiyi savunalım” şiarı kafasında dolaşıyorsa bu tarz kafa yapısına sahip kişiler, sosyalist ya da komünist olamazlar. Ancak bir liberal ve sivil toplumcu olabiliriler. Bu gerçekliğin bizim açımızdaki tarafıdır. Bir de gerçekliğin asker tarafındaki yansıması vardır. Asker her şeyden önce en son yapılması gereken şeyi yapıp ayaklanma ile oynamıştır.

“Ayaklanma, değerleri her gün değişebilen çok belirsiz büyüklükler ile yapılan bir hesaptır; düşman güçler her tür örgütlenme, disiplin ve yetke alışkanlığı üstünlüğüne sahiptirler; eğer onların karşısına daha üstün güçler çıkaramazsanız, bozguna uğradığınızın, hapı yuttuğunuzun resmidir, ikincisi, bir kez ayaklanma yoluna girdikten sonra, en büyük bir kararlılık ile ve saldırıcı biçimde davranmak. Savunma, her türlü silahlı ayaklanmanın ölümüdür; ayaklanma, daha düşmanları ile boy ölçüşmeden yitirilir. Düşmanlarınıza, güçleri dağınık olduğu sırada, birdenbire saldırın, ne kadar küçük olursa olsun, yeni ama günlük başarılar hazırlayın; ilk başarılı ayaklanmanın size verdiği morali yükselterek sürdürün; her zaman en güvenilir yanda gitmeye çalışan sallantılı öğeleri böylece kendi yanınıza alın; diyerek, düşmanlarınızı güçlerini size karşı toparlayamadan, önünüzden kaçmaya zorlayın.” (Engels)

Darbeciler Engels’in belirttiği gerçeklere uymayarak ayaklanmanın hakkına uygun bir askeri hareket biçimi uygulamayarak faşist kliği hükümetten düşürememiştir. Asker sivil faşistlere acıyıp iktidarı ele geçirmek için yeterince bu kitleye ateş açmayarak ayaklanmayı baştan kaybetmiştir. Bunun yanında karşı devrimci faşist kliğin tabanı askere acımayarak geçmişte onunla yan yana yürümesine rağmen bugün onların kafasını boğaz köprüsünde kesmiştir. Ayaklanmada ayaklanan kesimin herhangi bir tereddüte kapılmaması gerektiği ve karşına çıkan kitleyi tuzla buz etmesinin zaruretini darbeciler kendileri açısında çok acı bir şekilde öğrenmişlerdir. Durum ortada, hayat boşluk tanımıyor!

Peki bu darbenin bizim açımızdan önemi nedir? İlk önce Marksizmin ustalarının belirttiği gibi komünizm, bizce oluşturulması gereken bir durum ya da gerçekliğin kendisine uydurulmak zorunda olan bir ideal değildir ve hiç olmamıştır. Bizim için komünizm güncel emperyalist sistemi parça parça edecek gerçek bir hareketin ideolojik görüşü olarak kendimize komünist diyor ve kendimizi komünist olarak adlandırıyoruz. Bu yüzden askerlerin bu yıkıcı gücünü gördükten sonra buna kayıtsız kalmak bizi komünizmin dışına atmakla özdeştir. Lenin bize bu konuda perspektif vermeye devam ediyor.

 "Askerler arasında çalışmamız gerektiği söz götürmez bir gerçektir. Ama onların kandırılarak ya da kendileri inanarak, bir çırpıda bizden yana geçeceklerini hayal edemeyiz. Bu görüşün nasıl beylik ve cansız olduğunu Moskova ayaklanması açıkça gösterdi. Bununla birlikte, gerçekten halkçı her harekette olduğu gibi, askerlerin kararsızlığı, devrimci çarpışma kızıştığında iki tarafı da askerleri elde etme savaşına sürükler...Şehirlerdeki ayaklanmalarda işçi kitleleri yer alırsa, düşmana karşı kitle saldırılarına girişilirse, Duma'dan sonra, Sveaborg ve Kronstadt'tan sonra büsbütün kararsızlaşan askeri birlikleri elde etmek için bilinçli, ustaca bir savaşa geçilirse, genel çarpışmaya köylerin de katılmasını sağlayabilirsek, bütün Rusya'nın gelecek silahlı ayaklanmasında zafer bizim olacaktır."(Lenin, Moskova Ayaklanmasından Alınacak Dersler)


Yukarıda da belirttiğimiz gibi emperyalist sistemin temel üç çelişkisi vardır ve bu çelişkiler birbiriyle diyalektik bir bağ içinde ilerler. Bu yüzden Türkiye’de önümüzde duran başat çelişki emek ve sermaye arasındaki çelişki olma yolunda ilerlemektedir. Bu süreç kaçınılmaz bir şekilde emek ve sermaye arasındaki çelişkiyi derinleştirecek ve oligarşinin iktidarını tehdit edecektir.  Bu yüzden burjuva spekülatörlerin dediği gibi darbeden sonra Tayyip Erdoğan’ın daha da güçleneceği tam anlamıyla bir spekülasyondur. Tayyip Erdoğan tarihindeki en büyük “balans ayarını” almıştır ve şimdi hükümdarlığındaki en zayıf anı yaşamaktadır. Bu süreç Tayyip Erdoğan ve oligarşinin kâğıttan kaplan olduğunu bir kez daha çok somut bir şekilde gösterdi. Tayyip Erdoğan bu süreçten sonra mutlaka emperyalizmin sözüne daha çok uyacak ve emperyalizmin direktiflerini harfiyen uygulayacaktır. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın “mevcudiyetinin yegâne temeli” budur! Devrim hiç bu kadar yakın, oligarşi hiç bu kadar güçsüz olmamıştı. Belki bir kesimimiz göremiyor ama Zafer Yakında! Biz Kazanıyoruz!

12 Mayıs 2016 Perşembe

Burjuvaziye Teslimiyetin Pratikleşmiş Hali: 1 Mayıs’ı Bakırköy’de Kutlamak!


1 Mayıs üzerine yapılan tartışmaları hepimiz iyi ya da kötü bir şekilde de olsa takip ettik. Bazı özneler “alan fetişizmi yapılmasın”, “düelloculuğa gerek yok”, “işçi sınıfı neredeyse orada olmamız lazım”, “gönlümüz Taksim’de ama biz Bakırköy’deyiz” vs. diyerek “yasal” bir şekilde “1 Mayıs’ı” “kutlarken”, bir kısım özneler ise 1 Mayıs alanının Taksim olduğunu belirtip, cüretlerini ortaya koyarak Taksim’e girmek için ellerinden geleni yaptılar. Burada hepimizin gördüğü gibi bir sorun ya da daha doğrusu hem ideolojik anlamda hem de ortaya konulan eylemler arasında bir fark var.

Bu farkı görebildiğimize göre bunun neden meydana geldiğini tespit etmemiz gerekir, çünkü somut durumu bilmek, dünyayı bilmek demektir. Politika yapmayı bilmek ve onda ustalaşmak ise dünyayı değiştirmek demektir. Bu yüzden kendine komünist diyen her kişi ve kurum politik alana dâhil olmak istiyorsa mutlaka somut durumu doğru bir şekilde tahlil edip ona göre hareket etmelidir.

Bu yüzden 1 Mayıs sadece bir “alan” sorunu değildir hatta “alan sorunu” başlığında bir sorun yoktur bile. Sorun politiktir ve özneler dünyayı değiştirme isteklerine göre 1 Mayıs’ta taraf belirlemişlerdir.

1 Mayıs meselesinde de olduğu gibi, fikirlerin, anlayışların ve bilincin üretimi her şeyden önce insanların doğrudan doğruya geliştirdikleri somut faaliyetlere ve karşılıklı maddi ilişkilerle oluştuğuna göre bir toplumdaki politikanın, yasaların, ahlakın zihinsel üretimi de maddi yaşamın bir yansımasıdır. Sınıflı toplumun ortaya çıkmasından itibaren dünyada yalnızca iki tür bilgi olmuştur. Bunlardan biri üretim mücadelesi bilgisi öbürü ise sınıf mücadelesi bilgisidir. Başka türlü bir bilgi var mıdır diye soranlara bir komünist olarak vereceğimiz cevap: ‘Hayır yoktur’ şeklinde olacaktır.

Bu yüzden 1 Mayıs üzerine yapılan her tartışma ve pratik tutum alma olayı sınıfsaldır ve bu sınıfsal mücadelede, bir sınıfın hakkını ve çıkarını savunmak üzerinden kendini var eder. Komünistler ise politika yaparken “kitlelerden kitlelere” ilkesini uygularlar. Yani kitlelerden edindikleri dağınık ve sistemleşmemiş fikirleri alarak bunu derli toplu sistemli bir fikir haline getirmek ve buna uygun politika belirlemek komünistlerin görevidir. Yani komünistler, kitlelerin özlemlerine ve isteklerine doğru bir yön bulup buradan politika yapmak ve dünyayı işçi ve emekçilerin lehine değiştirmek üzerinden hareket ederler.

Bu yüzden komünistler, devletin dayattığı bir meydanı değil işçi ve emekçi sınıfların mücadele tarihi içinde kazandığı, bu sınıflar için sembolik önemi olan meydana çıkmanın propagandasını, çağrısını ve eylemini yaparlar. Bu yüzden 1 Mayıs’ta Taksim’e gidenler işçi ve emekçi sınıfların çıkarlarını ve özlemlerini dikkate alarak politika yaparlarken 1 Mayıs’ta Bakırköy’e gidenler ise devletin, Saray’ın, hükümetin ve bir bütün olarak burjuva sınıfının özlemine ve isteklerine göre politik tutum belirlemiştir. Davutoğlu’nun 1 Mayıs’ta Bakırköy’de olanlara teşekkür etmesinin başka hiçbir açıklaması olamaz. Ayrıca işçi sınıfı içinde ciddi bir örgütlüğü bile olmayan sendikaları dinleyerek Bakırköy’e giden partiler işçi kuyrukçusu bile değil, direkt burjuva kuyrukçularıdır. Bakırköy gibi bir alanın bomboş olması bunu çok net bir şekilde kanıtlamaktadır. Yüzünü düzene dönenler, burjuvaziye teslim olanlar Bakırköy’deyken yüzünü devrime ve dünyayı işçi ve emekçi sınıfların lehine değiştirmek isteyenler ise Taksim’deydi. Bu yüzden mesele alan fetişizmi değil ‘burjuvaziyi iktidardan indirme fetişizmidir’ mesele, ‘proletarya diktatörlüğü fetişizmdir’! “Alan fetişizmi yapmayalım” diyenler aslında burjuvaziyi iktidarından indirmeyelim demektedirler. Şimdi 1 Mayıs’ın nasıl ortaya çıktığına ve Türkiye’de 1 Mayısların nasıl yaşandığına geçelim.

1 Mayıs’ın Ortaya Çıkması ve Türkiye’de 1 Mayıs Mücadeleleri

Avustralya‘nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü talebiyle Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento Evi’ne kadar 1856 yılında ilk kez bir yürüyüş düzenlediler. Bu yürüyüşten yıllar sonra 1 Mayıs 1886’da Chicago’da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde düzenlenen görkemli yürüyüş ile birlikte, 1 Mayıs tüm dünya işçi ve emekçileri tarafından İşçi Bayramı olarak uluslararası çapta kutlanmıştır.(1) 1 Mayıs başlangıçta her ne kadar “ekonomist” taleplerden ortaya çıksa da daha sonra kendi kalıbını aşmış ve proletaryanın iktidarı için mücadele gününe dönüşmüştür. Burjuvazi için  1 Mayıs şu anda “bir işçi bayramı”, “sekiz saatlik iş günü”, “grev hakkı meselesi” değil, direkt kendi iktidarına alternatif bir iktidar anlayışını sembolize ettiği için tehlikelidir ve “yasaktır”. Bütün dünyada 1 Mayısların çatışmalı geçmesinin nedeni budur. Burjuva medyasının yansıttığının aksine dünyanın çeşitli yerlerinde de çatışmalar çıkmaktadır en son Kanada ve Almanya gibi “demokratik” ülkelerde bile 1 Mayıs’ta çatışma çıkmasının nedeni tam da budur. 1 Mayıs ilk çıktığından beri bir “bayramdan” daha ötedir. Meseleyi “halay çekmek” ya da “işçi bayramını kutlamak” olarak anlayanlar aslında 1 Mayıs’tan hiçbir şey anlamamış demektir.

Türkiye tarihinde de ilk kutlandığı 1906’dan günümüze hep çatışmaların, dökülen kanların, göz altıların, baskıların, yasakların, tutuklamaların tarihidir 1 Mayıs. Tarihten kısa kısa notlarla Türkiye’de 1 Mayıs’ın nasıl “kutlandığına” bakalım:

“1912 yılında, 1 Mayıs Selanik ve İstanbul’da “kutlandı”. İstanbul’da kutlanan bu ilk 1 Mayıs’ta Selanik’teki gibi seçme seçilme hakkının herkese tanınması, grev yasasının değiştirilmesi, emeğin haklarını koruyacak kanunların çıkartılması gibi pek çok konudaki talepler dile getirildi. İstanbul’da 1 Mayıs gösterisi düzenlemek –bugün olduğu gibi- 1912 yılında büyük bir kazanımdı. Ancak tedbirler gecikmedi, hükümet sosyalistlere ve işçi hareketine karşı baskıyı giderek tırmandırırken sermayeye her türlü kolaylığı sağladı. İttihat ve Terakki Hükümeti 1912 yılında başlayan Balkan Savaşlarını bahane ederek sıkıyönetim ilan etti.”(1)
“1923 yılında 1 Mayıs Ankara, İzmir ve Adapazarı’nda kutlandı. İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamaları, İstanbul Umumi Amele Birliği tarafından gerçekleştirildi. Umumi Amele Birliği genel merkezi, Cumhuriyet hükümetine ve Enternasyonal’e kutlama mesajları yolladı. Gösteride belirli talepler ileri sürüldü. Özellikle Mesai Kanunu’nun çıkarılması istendi. İstanbul’da ayrı bir kutlama da, Mürettibin Cemiyeti ve TİÇSF tarafından organize edilmiş, İzmir İktisat Kongresi’nde belirlenen ilkelerin hayata geçirilmesi için çabaların yoğunlaştırılması kararı alınmıştı. Ankara ve Adapazarı’nda 1 Mayıs kutlamaları İmalat-ı Harbiye işçileri tarafından gerçekleştirildi. İşçi taleplerinin arasında, “yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs’ın resmen işçi bayramı olarak tanınması, sekiz saatlik işgünü, hafta tatili, serbest sendika ve grev hakkı” vardı ve birçok işçi tutuklandı.”(1)

1920’li yıllarda 1 Mayıs, Şefik Hüsnü önderliğinde artık ekonomist taleplerden ziyade politik bir tutum almaya doğru evrilmeye başladığı andan itibaren 1 Mayıs, Takrir-i Sükun kanunu ile yasaklanmış ve 1975 yılına kadar “yasaklı” olmaya devam etmiştir. İşçi ve emekçi sınıflar tabii ki devletin yasağını dinlememiş ve 1925’ten 1975’e kadar sürekli devletle 1 Mayıs zamanı “düelloya” tutuşmuştur. Reformist solun söylediğinin aksine (düelloculuk yapmayalım) işçi ve emekçi sınıflar Türkiye’de tam 50 yıl “düello” yapmıştır. Aslında bunun bir “düello”dan ziyade bir sınıf çatışması olduğunu herkes görebilir ancak reformistler “düelloculuk yapmayalım” derken aslında “sınıfları uzlaştıralım” demektedirler. İşçi sınıfının “düelloculuğu” 15-16 Haziranda “tavan yapmış” ve DİSK yöneticileri TRT’den direnişi bitirme çağrısı yaparken işçi sınıfı buna uymamış ve direnişi devam ettirme kararı almıştır. Daha sonra devlet tükürdüğünü yalamak durumda kalıp 1975 yılında 1 Mayıs’ın “yasallığını” kabullenmek durumunda kalmıştır.

1976 yılında 1 Mayıs DİSK’in öncülüğünde Taksim Meydanı’nda yapıldı. Saraçhane, Beşiktaş, Kabataş ve Şişli’den yürüyen 400 bin işçi Taksim Meydanı’nı doldurarak büyük ve görkemli bir 1 Mayıs kutlamasına imza attı. 50 yıllık aradan sonra 100 binlerce kişinin 1 Mayıs’ı kitlesel kutlaması, hükümeti ve işverenleri tedirgin etti. 1977 yılına gelindiğinde 1 Mayıs’ın bu denli görkemli kutlanmasından tedirgin olan kesimler bulunmaktaydı… Ama her şeye rağmen Taksim Alanı’na 500 bin emekçinin akması engellenemedi… Saat 14.30’da başlayacak olan kutlamalar için alan, sabahın erken saatlerinden itibaren dolmaya başladı. Taksim alanında, iğne atsan yere düşmeyecek bir katılım vardı. Alanda konuşmalar devam ederken, çevredeki binalardan halkın üzerine ateş açıldı. Taksim Alanı’nda yaklaşık 200 kişi yaralandı, 37 kişi de yaşamını yitirdi. Olayda 2 bine yakın mermi atıldığı saptanmış, buna karşın yalnızca 5 kişi kurşun yarası nedeniyle ölmüştü. Aradan geçen bunca zamana rağmen olayın failleri hala bulunamadı.” (1)

Görüldüğü gibi devlet, 1976’da işçi ve emekçi sınıfların görkemli rest çekmesine 1977’de yaptığı katliamla karşılık vermiştir. Bundan dolayı 1 Mayıs bir bayram değil sınıfların mücadele günüdür. Türkiye’de 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanması proletaryanın iktidara gelmesi meselesi ile eş anlamlıdır. Burjuvazi için “Taksim’in” düşmesi demek “burjuvazinin düşmesi” demektir. Yani 1 Mayıs Taksim’de “kutlanırsa” Saray, devlet, burjuvazi kaybedecek şayet 1 Mayıs Bakırköy’de ya da başka bir yerde kutlanırsa Saray, devlet, burjuvazi kazanacaktır. 1 Mayıs’ta Bakırköy’de olan bütün kişiler ve kurumlar başta burjuvazi ve Tayyip Erdoğan’a destek olmuş ve onların “meşruiyetini” tanımışlardır. Son olarak, işçi ve emekçi sınıflara karşı yapılmış ihaneti ve burjuvaziye teslimiyeti yakından inceleyelim.

İşçi ve Emekçiler için Bakırköy Teslimiyet, Taksim Kurtuluştur

2007, 2008, 2009’da işçi ve emekçi sınıflar görkemli bir şekilde direndikten sonra burjuva hükümet 2010 tarihinde 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına “izin vermek” durumunda kalmıştır, lakin 2011 ve 2012’de yapılan 1 Mayıs kutlamalarına 1 milyondan fazla kişinin katılması üzerine devlet 2013 yılında 1 Mayıs’ın kutlanmasını tekrardan “yasaklamıştır”. 2009 yılında bile devrimciler Taksim’e girmek için çatışırken sendika ve odalar AKP belirlediği “makul” kitle ile Taksim’e girmişti! Taksim’e girişleri bile işçi ve emekçi sınıflara ihanet içinde olan “Bakırköy solcularının” 2016 1 Mayıs’ında Taksim’de olmamasına şaşırmamak gerek.

Faşizme karşı verilen her tavizin yeni bir taviz vereceği aşikar iken “Bakırköy solcuları” 2016 bir Mayıs’ında faşizme taviz üstüne taviz vermekten kendilerini alı koyamamışlardır. Önce “Taksim tartışılmazdır” deyip burjuvazi ile pazarlık masasına oturan hainler daha sonra Kadıköy önerisini ortaya atmış ancak bundan da taviz verip Bakırköy konusunda burjuvazi ile “anlaşmıştır”. Yalnız burjuvazi için bu bile yeterli olmayıp Bakırköy’e giden kitlenin pankartlarındaki yazılara, resimlere, renklere kadar her şeye karışmış, kimisini alana dahi sokmazken kimisini yırtıp “şekil verdirmek zorunda” bırakmıştır. Özetle burjuvazi miting alanı içinde her şeyin kendisinin belirleyeceğini pratik anlamda göstermiş ve katılanlara da kendi hegemonyasını kabul ettirmiştir.

Böylece 1 Mayıs 2016’da yaşanan iki 1 Mayıs deneyimi ile işçi ve emekçi sınıflarımız düzen ve devrim cephesi arasında net çizgiyi bir kez daha görmüştür. Ve bir kez daha devrime ve halkın mücadelesine gerçekten sahip çıkanlar ile düzenin icazetini kabul edenler arasındaki çizgi daha da net olarak belirginleşmiştır. Aynılar bir kez daha aynı yerdeydi! 1 Mayıs’taki işçi ve emekçi kesimlere düşman olan “içimizdeki İrlandalılara” aşağıdaki Yürüyüş dergisinden yaptığımız alıntı ile yazımızı sonlandırıyoruz.

“Bedel Ödemekten Kaçtınız! Kendinize Güvenmediniz! Örgütsel Bağımsızlığınızı Yitirdiniz Meşruluğunuzu Yitirdiniz! İktidar İddianızı Yitirdiniz İnancınızı Yitirdiniz! O Halde Neye Hizmet Ediyorsunuz? Ne İçin Varsınız?”(Yürüyüş: Sayı 520, Sayfa:17)

Dipnotlar:

1-http://isyandan.org/makaleler/gecmisten-gunumuze-turkiyede-1-mayis/

20 Mart 2016 Pazar

Türkiye Sosyalist Hareketini Tasfiye Operasyonu:Halkların Birleşik Devrim Hareketi

Son zamanlarda Türkiye ve Kuzey Kürdistan’ın mevcut “sol” özneleri tarafından sürekli gündemden düşürülmeyen “birlik” tartışmaları bu coğrafyada yaşayan sosyalist kişilerin ve kurumların ister istemez hayatına girmekte ve onları bu tartışmada belli bir konum almaya sevk etmektedir. Bazı özneler, sorgusuz sualsiz bu birliği desteklerken, diğer bir kesim ise bu birliğe mesafeli durmaktadır. Mevcut öznelerin bu birliğe karşı aldıkları politik tavırdan ziyade burada güç birliğinin ve programatik birliğin Marksist-Leninist tarzda nasıl ele alınması gerektiğine değineceğiz. Geçmiş deneyimlerden yararlanarak PKK liderliğinde “birlik” olan “sosyalist” “özne”lerin bir eleştirisini sunacağız. Bu yazımızda Üçüncü Enternasyonalin kuruluş aşamasındaki durumunu, Üçüncü Enternasyonalin, kapitalizme karşı saldırı stratejisini ve sosyalist devrimlerin gerilemeye başladığı zamandan sonraki stratejik görüşlerinden yararlanarak şu andaki birlik anlayışını ve yapılan birliği değerlendirmeye çalışacağız.

İkinci Enternasyonal’den Kopuş ve Üçüncü Enternasyonal’in Kuruluş Süreci

Emperyalist Dünya Savaşı sırasında, uluslararası işçi ve sosyalist hareketi içinde üç akım işçiler üzerinde hakimiyet kurmuştu. Bu akımlar: sosyal-şovenizm, merkezcilik ve devrimci enternasyonalizmdi. Sosyal-şovenistler “anayurdun savunulması” şiarı ile direkt kendi ülkelerinin burjuvalarına açık destek olurken, merkezciler ise küçük burjuva yanılsamalarından dolayı sözde savaşa karşı olmalarına rağmen eylemde sosyal-şovenistlerle birlikte tavır almaktaydılar. Merkezciler, devrimci hareketin henüz olgunlaşmamış olduğu tespitinden hareket ederek sağ önderlerin işçilerin gözünde politik olarak iflas etmesini önlemeye çalıştılar. Devrimci Enternasyonalistler ise devrimci durumun egemen olduğunu ve işçilerin kendi ülkelerindeki iç savaşı büyütmesi gerektiği yönünde şiarlarda bulunarak, savaşın ancak devrim ile bitebileceği görüşündeydiler.

Devrimci bir durumda merkezcilerin liderlerinden biri olan Karl Kautsky “Savaşta-barış mücadelesi, barışta-sınıf mücadelesi” şiarını ortaya atarak aslında tüm ülkelerin işçilerinin barış zamanı birleşmesini, savaş zamanı birbirini boğazlamasını salık veriyordu. “Ne zafer ne yenilgi” şiarının savunucuları olan Kautsky, Troçki ve David’in küçük burjuva dünya görüşleri yüzünden aslında uluslararası devrimci durumu reddetmekte, devrime olan inançsızlıkları yüzünden kendi ülkelerin burjuvalarına destek vermekteydiler. Hal böyleyken, Zimmerwald Konferansında İkinci Enternasyonalin temsilcileri ile devrimciler arasında aşağıdaki görüş ayrılıkları belirginleşmekteydi:

“Zimmerwald Solu, belgelerinde, emperyalist savaşa son vermek için tek yolun, toplumun sosyalist örgütlenmesi amacıyla politik iktidarı kazanmak için, işçi kitlelerini kapitalist hükümetlere karşı devrimci bir mücadeleye açıkça çağırmak ve onları yönetmek olduğunu belirtti. Kautskyciler ve yandaşları, aksine, devrim zamanının henüz gelmediğini ve bu nedenle, devrimci sloganları öne sürmek ve emperyalizme karşı mücadelede proletaryanın somut taktiklerilerini belirlemek için çok erken olduğunu ileri sürdüler. Onlara göre, konferans kendisini genel bir barış çağrısıyla sınırlamalı ve asla eski enternasyonale muhalif yeni bir örgütün yaratılmasına kalkışmamalıydı.”(Alexander Sobolev, Üçüncü Enternasyonalin Kısa Tarihi, Sayfa:35)

Zimmerwald Konferansında devrimciler politik iktidarı almak için işçileri ve emekçi kesimleri devrimci mücadeleye çağırırken reformizmin temsilcileri ise kitleleri devrimci mücadeleden alı koymak için “devrimci bir durumun” yaşanmadığını ve “henüz çok erken” olduğu tespitinde bulunmaktaydılar. Devrimci politikadan uzaklaşan İkinci Enternasyonal’den ayrılmaya karşı olan merkezciler, onların ideolojik önderleri böylece devrimci durumu boğmaya ve proletaryanın kurtuluşuna karşı çıkmaktaydılar. Sonuç olarak konferansta her iki tarafı uzlaştıran bir karar çıkması üzerine Bolşeviklerin ve onların hegemonyasındaki unsurlar Üçüncü Enternasyonal’i kurma çabalarına hız kazandırdılar.

Lenin: “Oportünizme karşı mücadeleye sıkı sıkıya bağlı olmayan emperyalizme karşı mücadele ya boş bir deyimdir ya da sahtekarlıktır. Zimmerwald ve Kienthal’ın başlıca kusurlarından biri, Üçüncü Enternasyonal’in bu ceninlerini bir fiyaskoyla sonuçlanabilme olasılığının başlıca nedenlerinden biri, oportünizmle savaşma meselesinin, oportünistlerden kopma gereğinin açıklanması anlamında çözülmesi bir yana açık açık ortaya bile konmamış olmasıdır.”(Lenin, Toplu Eserler, cilt:23,Sayfa:83)

Zimmerwald ve Kienthal Konferanslarını, Üçüncü Enternasyonal’in cenini olarak lanse eden Lenin, bu konferansların başarısızlıkla sonuçlanabilme nedenleri arasında oportünizmle uzlaşmak ve onlardan kopma gereğinin açık açık ortaya konmaması şeklinde açıklamıştı. Yani Lenin devrimci bir durumda örgütlerin sayısına bakmadan, kendi programından herhangi bir taviz vermeden, gerekirse işçi kitlelerini bölerek bir savaşım yürütmüştü. Lenin için birlik ancak programatik bir hegemonya ekseninde anlamlıydı. Lenin için güç birlikleri ve programatik birlikler, Marksist bir ideolojik eksende değilse “zararlı” bir faaliyetti. Lenin aslolanın Marksist bir program ve örgüt olması gerektiğini söyleyerek aslında Türkiye sosyalist hareketinin birlik sevdasıyla alay etmekteydi. Lenin için önemli olan birkaç tane örgütün birleşmesi ya da bu örgütlerin sayısı değil, devrimci duruma hazır bir parti ve ona uygun bir programın olup olmamasıydı. Lenin için devrim, partilerin-örgütlerin birleşmesiyle olacak bir şey değildi, koşulları doğru okuyan bir öznenin olup olmamasıyla, o öznenin bu duruma hazır olup olmamasıyla alakalıydı. Lenin Üçüncü Enternasyonal’in kuruluş aşamasındaki söyledikleri aslında Türkiye sosyalist hareketinin somut bir eleştirisiydi:

“Çok sayıda katılımcı beklemek ve şu anda az olmalarından şaşkınlığa kapılmak ölçülemeyecek derecede ahmaklık olur. Çünkü şimdilik böyle bir kongre, katılanların sayısından bağımsız olarak manevi bir güç olacaktır.”(Lenin,Toplu Eserler, Cilt:35,Sayfa:321) (Sayfa:44)

Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşuna katılan delegelerin çoğu bilimsel sosyalist grup ve partilerin temsilcilerinin yanında sol sosyal demokrat partilerin temsilcileriydiler. Üçüncü Enternasyonal’in görevleri ile ilgili Alexander Sobolev şöyle yazmaktaydı:

Zaten, o dönemde Üçüncü Enternasyonal’in başlıca görevlerinden biri sol sosyalistlerin ve dünya işçi sınıfı hareketinin ilk yabancı müfrezelerinin kendilerini ideolojik ve örgütsel olarak resmileştirmelerine ve Leninist kuram ve uygulamanın zeminine sağlamca basmalarına yardım etmekti.”(Alexander Sobolev, Üçüncü Enternasyonalin Kısa Tarihi, Sayfa:64)

Üçüncü Enternasyonal kurulduğunda, programatik olarak, proletarya diktatörlüğünün kurulmasını bir çok kapitalist ülke için acil ihtiyaç olarak tarif ediyordu. Programda proletaryanın politik iktidarını kazanmasının, yalnızca hükümetteki bazı kişilerin değişmesine indirgenemeyeceğine, proletaryanın politik iktidarını kazanmasının ancak eski devlet aygıtının ordusuyla, polis kuvvetiyle, burjuvazinin silahsızlandırılmasıyla, bürokrasisinin tasfiye edilmesiyle mümkün olabileceğini açıklamakta ve yerine proleter yönetim örgütlerinin inşa edilmesi ile proletaryanın politik iktidarı kazanabileceğini belirtmekteydi. Üçüncü Enternasyonal kuruluşunu ilan ederek dünya proleter devriminin ilk adımını atmış ve tüm ülkelerin işçilerinin, oportünist görüşlerin etkisi altında kalmadan Leninizm bayrağı altında ideolojik ve örgütsel birliğinin temellerini atmıştı.

Hatalı Bir Birlik Çabası Olarak Macar Sovyet Cumhuriyeti

21 Mart 1919’da Macaristan’da Sovyet Cumhuriyetinin kurulmasında önemli rol oynayan özneler Macar Sosyalist Partisi’ni kurdular. Lenin bu birleşme sürecinin karmaşıklığından ve çeşitli etkilerinden söz etti. Programatik olarak proletarya diktatörlüğünü Macar Sovyet Cumhuriyeti’nin kabul etmesine rağmen Lenin, hızla bilimsel sosyalist olan dünün sosyal demokratları arasında ihanetler ve kararsızlık yaşanabileceğini belirtip, bunun proletarya diktatörlüğünü mahvedebileceği konusunda uyarıda bulundu. Daha sonraki olayların akışı, bilimsel sosyalist bir program benimsemiş olan birleşik partinin safları arasında salt devrimci işçiler değil, proletarya diktatörlüğüne ancak sözde inanan merkezciler ve sağ sosyal-demokratlar da olduğunu gösterdi. Ne yazık ki, Macaristan’da Sovyet egemenliğini sağlamlaştırmak için yiğitçe savaşan bilimsel sosyalistler ve sol sosyalistler, birleşik parti saflarını, hükümet yapılarını ve Sovyet Cumhuriyetinin diğer kurumlarını hain ve kaypak unsurlarından temizleyemediler. Bu unsurlar devrimi en güç anda arkadan vurdular. Sağ kanat sosyal-demokratların ihaneti ve merkezcilerin yufka yürekliliği ve kararsızlığı, uluslararası karşı devrimin Macaristan’daki proletarya diktatörlüğünü alaşağı etmesini kolaylaştırdı. Durum bu vaziyete iken Lenin Macar Sovyet Cumhuriyeti ile ilgili şöyle diyecekti:

“Lenin: Hiçbir devrimci, Macar Sovyet Cumhuriyetinin derslerini unutmamalı, Macar devrimcilerinin reformistlerle birleşmiş olması, Macar proletaryasına pahalıya mal oldu.”(Lenin,Toplu Eserler, Cilt:31, Sayfa:207)

Özetle Lenin, birlik ile ilgili sadece metinsel anlamda bilimsel sosyalist kavramları kabul etmesinden bahsetmemekteydi. Lenin için birlik, ancak öznelerin teorik ve pratik anlamda tahakküm altına alınmasıyla kabul edilebilir bir şeydi. Aksi halde sonuçları pahalıya mal olabilirdi. Hal böyleyken bazı kurumların Birleşik Devrim Hareketinin açıklamasında söylediği “Halk İktidarı” kavramını “sosyalistlerin Kürt hareketi üzerinde hegemonya kurması” olarak yorumlamaktadırlar. Ancak salt halk iktidarı demenin bir özneyi devrimci yapmayacağını herkes bilir. Halk iktidarını uygulayacak bir aygıt sunulmuyorsa(mesela Geçici Devrim Hükümeti) halk iktidarı nasıl egemenliğini kuracağı gerçekten merak konusudur. Ya da açıklamada yer alan özyönetim kavramının teorik olarak nasıl Marksizm-Leninizmle uyumlu olduğu iddia edilebilir? Lenin, sendikalar sorunu üzerinde “özyönetim” anlayışı ile mücadele etmişti. Lenin’in, özyönetimlerin proletarya diktatörlüğünü yıkımına neden olacağını söylediğini herhalde bu birliğe katılan öznelerin “unutmuş” olması gerekiyor.

Yukarıdaki Macar Sovyet Cumhuriyeti örneği şu anda kurulan birlikten ideolojik ve hegemonik olarak kat kat ileri olmasına rağmen Lenin bu birliği eleştirmekteydi. Türkiye ve Kuzey Kürdistan’daki öznelerin bu birlik üzerine Marksist-Leninist anlamda kaile değer hiçbir hegemonyası olmamasına rağmen bu birliğe “Leninizm” adına girmesi düşündürücüdür. Yukarıda da gördüğümüz gibi Lenin, “devrimci bir durumda” “bir iç savaş” aşamasında birlik ile ilgili günümüz sözde Leninistlerinden 180 derece farklı bir pozisyondaydı. Çünkü Lenin örgütlerin üye sayısına değil, işçilere ve kitlelere güveniyordu. Lenin için önemli olan nicelik değil nitelikti! Aslında Birleşik Devrim Hareketine katılan bütün özneler kitlelere güvenmemekte, kendilerinin devrimci durumu karşılayabileceğine inanmamakta, her ne kadar yazınlarında komünizmi güncel görseler de gerçekte komünizmi güncel görmemektedirler. Eğer gerçekten komünizmi güncel görüp işçilere ve kitlelere güvenselerdi asla bu kadar geri bir deklarasyon altında PKK ile birlik olmazlardı. Müthiş “devrimci” Birleşik Devrim Hareketinin PKK dışındaki “enternasyonal 9’lusu” işçilerden, emekçilerden çok PKK’ye güvenmekte ve ona inanmaktadır. Bu birlik ancak böyle açıklanabilir!

Üçüncü Enternasyonal’in Üçüncü ve Dördüncü Kongresi

Tarihsel süreçte tüm ülkelerdeki burjuvazi artık hem ekonomik hem de politik olarak emekçi kitlelere karşı saldırıya geçmişti. Proletaryanın iktidarı için devrimci mücadelesinde dünya ölçeğinde bir yavaşlama görülmekteydi. Ancak hala emperyalist savaş sonrası denge yeniden kurulamamıştı. Bu yüzden, sosyalist devrimlerin baştaki büyük hızıyla kesintisiz olarak ilerlediği tespitini bırakıp güncel duruma uygun bir stratejik hat çizilmesi gerekmekteydi. Proletaryanın bugünkü savunma savaşını yönetmek, yaymak, genişletmek ve birleştirmek için bu savaşı akışına uygun olarak nihai politik mücadeleye doğru yöneltmek gerekmekteydi. Bu yüzden Komünist Enternasyonal bu evrede birleşik bir proleter cephe oluşturma işine girdi. Ancak bu aşamada bile Komintern, sağ unsurların birleşik cepheyi İkinci Enternasyonal’le ideolojik bir uzlaşma aracı olarak görmeye çalışmalarına karşı bilimsel sosyalist partilerin oportünistlerle ilkesiz bir blok içine girmelerini kabul etmiyordu. Komintern, bu oportünist yorumun birleşik cephenin gerçekleşmesinde esneklikle devrimci politika ilkelerini sıkı sıkıya savunmayı birleştirmeyi gerektiren taktiklerle ortak hiçbir yanı olmadığını söylüyordu.

“Lenin, birleşik cephe için esnek taktiklerin gereğini savunurken, Parti ve Sovyet hükümetini, dünya bilimsel sosyalist hareketini zayıflatabilecek politik ilke ödünleri verilmesine şiddetle karşı çıktı.”(Alexander Sobolev, Üçüncü Enternasyonalin Kısa Tarihi, Sayfa:187)

Savunma aşamasında bile Komintern, Türkiye’deki sosyalist hareketler gibi bir birlik içine girmemişti. Komintern’in en taviz vermiş hali bile Türkiye sosyalist hareketinden daha “sekter”di! Üstelik Komintern, savunma aşaması için bu tavizleri verirken, Türkiye sosyalist hareketinin “iç savaş” “devrimci durum” tespiti yapıp Birleşik Devrim Hareketi’ne girerken verdiği tavizlerle (aslında hiç taviz vermemeleri gerekmekteydi şayet bahsettikleri gibi bir durum olsa idi.) 20.yy’ın Leninistlerinin verdiği tavizler açısından ilkesel olarak bir benzerlik bulunmamaktadır. Komintern’in taviz olarak adlandırdığı programatik görüşünde ise şöyle denmekteydi:

“Program taslağı, proletaryanın bağımsız kitle hareketinin belirli bir düzeye ulaştığı, proletarya, burjuvazi ve bunlarla ilişki içindeki işçi önderleri arasındaki uçurumun genişlediği, ama proletaryanın çoğunluğunun burjuva demokrasinin çerçevesini kırmaya henüz hazır olmadığı bir dönemde, bir işçi hükümeti talebinin proleter kitlelerin burjuvazi iktidarından kurtuluşunu ilerletmenin uygun bir aracı olduğuna işaret ediyordu… İşçi hükümeti, silahlanmış işçilere dayanarak, biçimsel olarak burjuva sistemi çerçevesi içinde kalmakla birlikte, aslında sermaye sahiplerinin mülkünü ve kapitalist karlarını kullanma haklarını kısıtlayacak bazı politik, ekonomik ve mali önlemler alacaktı. Burjuvazinin direnişi, işçi hükümetini bu kısmi önlemlerin ötesine gitmeye doğal olarak çekecekti ve kitlelere üretim araçlarının burjuva mülkiyetini tamamen ortadan kaldırma gerekliliğini, eski burjuva devlet mekanizmasının ortadan kaldırılıp, proleter diktatörlüğünün kurulması gerektiğini gösterecekti.” (Alexander Sobolev, Üçüncü Enternasyonalin Kısa Tarihi, Sayfa:203)

Özetle Üçüncü Enternasyonal’in savunma aşamasında geliştirdiği “işçi hükümeti” şiarı aslında “geçici devrim hükümeti” şiarı ile birbirine benzemektedir. Lakin Komintern, yükselmekte olan faşizm tehlikesine rağmen ilkesel bir ödün vermemiş ve Marksist-Leninistlerin politik olarak diğer unsurlar üzerinde hegemonya kurmasına devam etmesi gerektiğini belirtmişti. Yani, İşçi hükümeti sloganı, reformistlerin burjuva çıkarları doğrultusunda burjuva partileriyle koalisyon hükümetleri oluşturma çabalarına karşı çıkmak için tasarlanmıştı.


Sonuç olarak, Marksist-Leninistler birlik sevdalısı olamazlar. Birliğe ancak programatik ve reel anlamda diğer unsurlar üzerinde tahakküm kurmak üzerinden birliğe yaklaşırlar. Özellikle “iç savaş” “devrimci durum” “komünizmin güncelliği” “ayaklanmalar yüzyılı” tespitlerini yaptıktan sonra Halkların Birleşik Devrim Hareketi gibi bir yapılanmanın içine girmeye gerek duymazlar. Türkiye sosyalist hareketi bu birliğe girerek programatik anlamda PKK’ye biat etmiş ve PKK’nin sahip olduğu bütün artıları ve eksilere “ortak” olmuştur. İradesini hem eylem hem de program açısından PKK teslim eden bu “enternasyonal 9’lu” böylece kendini tam anlamıyla tasfiye etmiştir. Eskiden özne olan unsurlar artık nesne olmuştur!

19 Ocak 2016 Salı

Ziya Ulusoy’daki Gizli Sosyal Şovenizm


Bir kişinin kendisi hakkında düşündüğü ve söyledikleri ile gerçekte ne olduğu ve de ne yaptığının birbiriyle aynı olmadığını çoğu insan teoride de olsa kabul etmektedir. Ancak iş, kişilerin kendisine ya da ait olduğu kurumlara gelince bu ideolojik bakış açısı unutulmakta ve tabiri caiz ise gerçeklik sümen altı edilmektedir. Büyük görev ve mesuliyetlerin aynı zamanda büyük tehlike ve sıkıntıları beraberinde getireceği bir gerçeklik ise, büyük laflar etmek ve yüksek politika yapmakta beraberinde büyük sorunları ortaya çıkaracağı kesindir. Bundan dolayı birey, bir kurumu “sosyal şoven” diye suçlarken kendi kurumuna ya da kendisine bakmadığı takdirde yaptığı eleştirinin hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır. Ne demek istediğimizi daha da somutlarsak Marksist Teoride Ziya Ulusoy imzasıyla yayımlanan “Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi" başlıklı yazısı yukarıda bahsettiğimiz şeyin pratik olarak somutlaşmış halidir. Bu yazımızda Yürüyüş dergisini savunmaktan ziyade Ziya Ulusoy’daki ve üyesi olduğu ESP’deki gizli sosyal şovenizmi açıklamaya çalışacağız.

Yürüyüş’e Yapılan Haksız eleştiriler:

Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün Dev-Sol geleneğinden “farkını” ortaya koymak için yazısında çeşitli iddialar ortaya atmıştır ancak düzenli bir şekilde Yürüyüş okuyan biri Ziya Ulusoy’un yazdıklarıyla gerçekliğin uyuşmadığını hemen anlayacaktır. Yürüyüş dergisi, Mahir Çayan’ın ideolojik görüşlerini ve daha sonraki Dev-Sol geleneğinin bu ideolojik görüş açısını yorumlamasını herhangi bir güncel değerlendirmeye tabi tutmadan noktasına ve virgülüne kadar kabul ettiği bütün herkesin bildiği bir gerçekliktir. Ancak Ziya Ulusoy bütün herkesin bildiği bu gerçekliği değiştirerek mevcut durumun doğru bir değerlendirmesini kasti olarak yapmamaktadır.

Ziya Ulusoy’un iddiası:Haklıyız Kazanacağız adlı savunma yine de antiemperyalist mücadeleyi faşizme karşı mücadeleye tabi biçimde ele alıyordu. Yürüyüş’ün yaptığı gibi bütün kendini antiemperyalist sayan güçleri birleştirme görevini önüne koymuyordu. Yürüyüş ise, antiemperyalizmi ulusal kurtuluşçu bakışla ele alıyor, bütün diğer görevleri ona tabi kılıyor, önceliği her kim kendini antiemperyalist ilan etmişse bütün bu güçleri birleştirmeye veren görüşü vazediyor.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Gerçekte olan: “Faşizmle yönetilen yeni-sömürge bir ülkede egemenlerin göstermelik olarak tanıdığı kısmi hak ve özgürlükler hayata geçmez. Halka karşı açılan savaşta kendi yasalarını dahi çiğneyen faşizme karşı silahlı mücadele temeldir. Faşizmi yıkacak anti-oligarşik, anti-emperyalist devrimi gerçekleştirecek olan halk savaşı stratejisidir.”(Yürüyüş, Sayı:440,Sayfa:4)

Görüldüğü gibi Ziya Ulusoy, Dev-Sol’un “Haklıyız Kazanacağız” adlı savunması ile Yürüyüş’ün güncel görüşünün farklı olduğunu iddia etmektedir. Lakin Yürüyüş’te tıpkı “Haklıyız Kazanacağız” daki savunma gibi anti-emperyalist mücadeleyi faşizme karşı mücadele ekseninde ele almaktadır. “Haklıyız Kazanacağız” metnini okuyanlar bilir yukarıdaki Yürüyüş’ten alıntıladığımız kısım “Haklıyız Kazancağız”daki ilgili yerlerin bire bir kopyası gibidir. Bu yüzden Ziya Ulusoy’un eleştirisi gerçeği yansıtmamaktadır. Ziya Ulusoy’un bir başka iddiasına geçelim.

Ziya Ulusoy’un iddiası: “KUÖH’ne karşı ideolojik mücadeleyi, sosyal şovenizme karşı ideolojik mücadeleden öne çıkarıyor. “Kürt milliyetçi hareket” diye aşağılıyor… Dev-Sol geleneği, KUÖH’ne olumlu yönden bakıyordu. Savunmada ulusal özgürlükçülüğün sosyalistlikten farkı vurgulanırken “küçük burjuva milliyetçiliği tabanındaki hareket” kavramı kullanılıyordu.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Gerçekte olan: “Kürt milliyetçi hareket ise başlangıçta ML’den etkilenmiş, ancak ayrı örgütlenmeyi, ayrı devrimi savunan küçük burjuva milliyetçi bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.(Yürüyüş, Sayı 391, Sayfa:23)

Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün Kürt Hareketine bakış açısını “milliyetçi burjuva hareket” olarak iddia etmekte ve böylece Dev-Sol geleneğinden sözde farklı olduğunu belirtmektedir. Ancak Yürüyüş’te, Kürt hareketinin sosyalist hareketten farkını vurgularken tıpkı Dev-Sol döneminde olduğu bu hareketi “küçük burjuva” olarak görmekte ve değerlendirmektedir. Özetle Ziya Ulusoy’un iddia ettiği gibi Kürt Hareketine yaklaşım farkı Yürüyüş Dergisinde bulunmamaktadır. Bir diğer iddiaya geçelim şimdi.

Ziya Ulusoy’un iddiası: “Ama yeni-sömürgecilik sisteminde de emperyalistler örneğin devrimi ezmek için açık işgal yapıncaya değin, devrimin sınıfsal yanının ağır basacağını belirtiliyor.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Gerçekte olan: “Çok uluslu yeni-sömürgelerde ulusal-baskının ekonomik sosyal temeli, emperyalizm ve oligarşi olduğu için, UKKTH, emperyalizm ve oligarşinin yıkılmasından geçer. UKKTH, ancak bu koşulla pratikleşebilir. Buna paralel olarak da, ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin ulusal ve sosyal kurtuluşu aynı mücadele potasında iç içe geçmiştir. …Mesele şudur; aslında ulusal kurtuluş mücadelesi anti-emperyalist, anti-oligarşik bir muhtevada olması gerektiğinden dolayı, sınıfsal bir özellik kazanmıştır. Ezilen ulus milliyetçiliğinin dar görüşlülüğü, bunun görmezden gelinmesine yol açmaktadır.”(Yürüyüş,Sayı:133,Sayfa:28)

Çok ilginç bir şekilde Ziya Ulusoy, Yürüyüş dergisini “sınıfsal yanının zayıf olmasıyla” eleştirmektedir. Ancak okuyucular eğer Ziya Ulusoy’un bu yazısını okurlarsa yazıda bir sınıf vurgusu ve sınıf perspektifi göremeyeceklerdir. Ziya Ulusoy’un kendisinde olamayan nitelikleri neden Yürüyüş’ten beklediğini gerçekten anlamadık. Sınıfsallığı başkalarına uygulamak ne kadar Marksizmin alanı dahilindedir? Ayrıca Yürüyüş Dergisi hem Kürdistan için hem de batı için yaptığı değerlendirmelerde ESP’den her zaman daha sınıf eksenli bir bakış açısına sahip olmuştur. Bu yüzden yapılan bu eleştiriyi Ziya Ulusoy’un yapmasının hiçbir haklı yanı bulunmamaktadır.

Ziya Ulusoy’un Kendisinde Olmayan Özelliği Başkalarına Önermesi:

“Örneğin Lenin ezilen ulusların özgürlüğü sorununda her iki ulustan proletaryanın nasıl tavır takınması gerektiğine işaret eder. Ezen ulus proletaryasının ayrılma özgürlüğünü savunmaya ağırlık vermesi, ezilen ulus proletaryasının birleşme özgürlüğünü savunmaya ağırlık vermesi gerektiğini vurgular.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Okuduğunuz kısım bir çoğunuzu şaşırtmış olabilir ancak teoride yüzde yüz doğru olan bu sözleri Ziya Ulusoy söylüyor. Leninistler, her zaman ezen ulus proletaryasının, ezilen ulusun ayrılma özgürlüğünün ajitasyonunu yapması gerektiğini söylemişlerdir. Böylece Leninist Parti, güncel siyasi çizgisini belirlerken Kürdistan’daki durumu yukarıdaki gibi ele almış, kendi sorumluluğunu yerine getirip hep tam hak eşitliğine dayalı UKKTH ilkesinden hareket etmiştir. Bu ilke yüzünden ezen ulusun, özerkliğin ve federasyonun propagandasını yapamayacağını şayet yaptığı takdirde UKKTH ilkesini çiğneyeceğini, bunu yapan kişi veya kurumların sosyal-şoven anlayışla hareket ettiklerini belirtmiştir. Şimdi başa dönelim, Ziya Ulusoy’un da belirttiği gibi “ezen ulus ayrılma özgürlüğünü savunur”. Lakin Ziya Ulusoy’un mensubu olduğu ESP’de, yukarıda açıklanmış olan Marksist bakış açısını göremiyoruz. 

Partimiz, Kürt halkının kendi ülkesinde kendi kendisini yönetmesini, bunun hangi biçimde yapacağını kendisinin karar vermesini en doğal, en meşru ve en demokratik hak olarak görüyor. Bunun biçimi ne olacaksa, özyönetim mi olacak, yoksa ayrı devlet biçiminde mi olacak, en nihayetinde Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını sonuna kadar destekliyoruz. Programatik görüş açısından biz halk cumhuriyetleri birliğini esas alıyoruz. Ama özyönetim ilanının doğrudan demokrasinin ileri bir örneği olarak, güncel bir ihtiyaca yanıt verdiğini düşünüyoruz. Bugün Kürt özgürlük hareketi, demokratik kolektif haklarının kabulü bakımından belki de olabilecek en geri noktadan bir biçim öneriyor. Hem Kürt halkının kendi kaderini tayininde bir biçim olarak, hem de daha ileri taleplerin elde edilmesinde önemli basamak olması itibariyle destekliyoruz. Bunun inşa edilmesi sürecinde de bütün emeğimizi ve çabamızı ortaya koyacağımızı kongrede ifade etmiştik… Sosyalist yurtseverler olarak Kürdistan’da bulunduğumuz her kentte özyönetim direnişlerinde yer aldık. Direnişlerin büyümesi için de elimizden gelen emeği ortaya koyduk. Bundan sonra da böyle olacak. Batı bakımından ise esas olarak sorumluluğumuzu, işçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere özyönetim fikrini anlatmak, hem doğrudan demokrasinin örneği olarak, hem de Kürt halkının kendi ülkesinde nasıl yönetileceğine kendisinin karar vermesinin meşru hak olduğu gerçeğinden hareketle aydınlatma çalışması olduğunu düşünüyoruz.”(Sultan Ulusoy) (1)

Sultan Ulusoy’un belirttiği şey UKKTH değildir. Eğer ESP, tam hak eşitliğine dayalı ayrılma hakkının propagandasını yapmıyorsa(ki metinlerinde yapmadığı ortaya çıkıyor)  UKKTH’nı savunmuyor demektir. Özerkliği, özyönetimi Kürt hareketi istiyor diye savunmak ESP’yi sosyal şoven yapmaktan alı koymayacaktır. Çünkü özerklik olsa bile Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki egemen rolü devam edecektir. ESP tam hak eşitliğine dayalı ayrılma hakkını savunmadığı, propagandasını yapmadığı, Kürt hareketinin peşinden sürüklendiği için ezen ulusun proletaryasının bu konudaki taşıması gereken misyonunu yerine getirememektedir. Böylece görünüşte ne kadar “enternasyonalist” olsa da ESP’nin bu politikası ezen ulusun ayrılacağını devam ettirecek bir politika olduğu için ESP aslında sosyal-şoven niteliğe sahip bir partidir. Görüldüğü gibi Ziya Ulusoy’un yazdıkları ile ESP’nin güncel politikası birbiriyle çelişmektedir. Ziya Ulusoy, ESP’den bağımsız bir kişi değildir. Bu yüzden ESP’nin politikaları Ziya Ulusoy’u da bağlamaktadır. Kürt hareketi ile birlikte hareket etmek bir yapıyı sosyal-şoven nitelikte olmasından alı koymaz. Bu yüzden Yürüyüş ne kadar sosyal-şoven ise ESP’de o kadar sosyal-şovendir. Leninistler ise bu konuyu aşağıdaki gibi açıklamaktadırlar.

İster tüm Kürdistan toprağı üzerinde ister ayrı ayrı parçalarda gerçeklesin, özerklik uluslararasında tam hak eşitliğini sağlamaz.” (Ulusal Soruna Leninist Bakış, Sayfa: 33, Yeni Dönem Yayıncılık)

Kürdistan ulusal hareketinin burada eleştirileceği yön egemen ulusla yapılması düşünülen bir anlaşmanın, Kürdistan’ın ilhakına son vermemesi, tam hak eşitliğine dayanmaması, Kürt ulusunun ayrılma hakkını içermemesidir. Kendini bazı kültürel haklar ve sınırlı politik haklara bağlamasıdır. Bu UKKTH değildir ve olamaz. Böyle bir sonuç Kürt halkına özgürlük getirmez. Bu durumda UKH’nin yapması gereken şey özgürlük mücadelesini sonuna dek götürmek ve birleşik devrimi öne çıkarmaktır… eğer Türkiye sosyalist hareketi tam da enternasyonal bir tavır anlamına gelen Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı yönünde bir ajitasyon yapmazsa, sosyal-şoven  bir konuma düşer. Asıl eleştirilmesi gereken UKKTH ilkesine bağlı kalmayan Türkiye sosyalist hareketi içindeki sosyal-şoven eğilimlerdir.” .”(Ulusal Soruna Leninist Bakış, Sayfa:15, Yeni Dönem Yayıncılık)

Ziya Ulusoy’un Kafa Karışıklığı: Kürdistan Hem Sömürge Hem de İlhak Nasıl Olabiliyor?

“İrlanda, diğer sömürgelerden farklı olarak İngiliz emperyalizminin “iç sömürgesiydi”. Kuzey Kürdistan’da Türk burjuvazisinin “iç sömürgesidir.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Ziya Ulusoy, şaşırtıcı olmayan bir şekilde Kürdistan gerçekliğini doğru bir şekilde tahlil edemiyor. Böylece Kürdistan’ın Türkiye’nin sömürgesi olduğu şeklinde yanlış bir görüş ortaya atıyor. Ancak Kürdistan, Türkiye’nin sömürgesi değildir. Kürdistan, Türkiye tarafından ilk başta politik daha sonra da ekonomik olarak ilhak edilmiştir. Bunun için sömürge ve ilhak kavramlarını açıklamamız gerekmektedir. Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde uygulanan sömürgecilik ekonomik temel açısından, sömürgelerde bulunan ham maddelerin, sömürgeci devletlerde işlendikten sonra tekrar sömürge ülkelere taşınması üzerinde kuruluydu. Yani sömürge ülke ile sömürgeci ülke arasında üretim biçimi olarak aynı gelişme düzeyinde olmaması gerekirdi. Aynı zamanda bu eşitsiz ekonomik temel kendini sosyal, idari, siyasal ve kültürel alanda da sömürge ülke ile sömürgeci ülke arasında belli bir farklılığın olmasına yol açmıştır. Bunları biraz olsun somutlaştırırsak, sömürgeleri olan bir ülke, sömürge ülkeye bir “genel vali” atayarak yönetmiş, sömürge ülke için ayrı yasalar çıkartmış, kendi yurttaşı ile sömürge ülkenin yurttaşını yasalar karşısında eşitsiz kılmış, sömürge ülkenin mensuplarını sömürge sahibi ülkenin seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanımamış, ayrı bir kimlik kullandırmıştır. Bununla birlikte Sömürgeci ülkelerin kendi sermayeleri varken sömürge ülkelerin kendi sermayeleri yoktur ve mali sermaye altında siyasal bağımlılık koşulu dışında hiçbir sömürge valisi sermaye sahibi olamaz.

Özetle bir ülke için sömürge tespiti yapılıyorsa, bu örgütler için ayrı örgütlenmeyi gerektirir(sömürgeci ve sömürge ülke olmak üzere) ve bu birleşik devrimin reddi demektir. Çünkü iki ülke arasındaki koşullar farklıdır. Bu yüzden ESP’nin ideolojik olarak savunduğu “sömürge Kürdistan” ve “birleşik devrim” tezleri tamamen eklektik bir yapıya sahiptir. Olayı bütüncül alan bir yaklaşım “ilhak edilmiş Kürdistan” ve “birleşik devrim” tespiti yapmak zorundadır.

Bu yüzden Kürdistan sömürge değildir. Çünkü sömürgeci devletin güçlü bir sermayesi varken sömürge ülkenin bundan yoksun olması gerekmektedir ancak Kürdistan burjuvazisinin sermaye birikimi mevcuttur ve Türk burjuvazisi ile iç içe geçmiştir. Ayrıca sömürgeci ülke ile sömürge ülkenin iki ayrı Pazar olması gerekirken Kürdistan için bu durumun bir gerçekliği bulunmamaktadır. Buna ek olarak siyasal, sosyal, anayasal yönden de Kürdistan sömürge bir ülkeye benzememektedir. Bu yüzden Kürdistan, Lenin’in aşağıdaki ilhak tanımına uymaktadır.

İlhak kavramı genellikle şunları içerir: (1) Zor kavramını (zorla kendine bağlama); (2) başka bir ulus tarafından ezilme kavramını ("yabancı" bölgelerin ülke topraklarına katılması vb.), ve, bazen de (3) statükonun bozulması kavramı”(Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, İlhak Nedir?)

Leninistler, bu konuda aşağıdaki doğru tespiti yapmaktadırlar.

“Kürdistan’da geçmişte sömürgeci ülkelerle, sömürge ülkeler arasında var olan farklı üretim biçimi olgusu yoktur. Kürt ulusunu ezen uluslarla, bu uluslar tarafından ezilen Kürt ulusu aynı üretim biçimi olan kapitalist üretim biçimine dayanıyorlar. Böylece geçmiş zaman sömürgelerinde görülen en önemli etken, Kürdistan ile ezen devlet arasında görülmüyor.” .”(Ulusal Soruna Leninist Bakış, Sayfa:29, Yeni Dönem Yayıncılık)

Şimdi Ziya Ulusoy’un kafa karışıklığına gelelim. Bir ülke hem nasıl ilhak edilmiş ve aynı zamanda sömürgeleştirmiş oluyor bunun cevabını gerçekten çok merak ediyoruz.

“Birleşik devrimin Türkiye’de temel sorunu faşist diktatörlüğü yıkmak, işçi sınıfının bütün emekçi ve ezilen sınıf, inanç, cins ve kesimlerinin politik özgürlüğünü gerçekleştirmektir. Sömürgeci-ilhakçı boyunduruğu tasfiye, kirli-sömürgeci savaş düzeyine dek şiddetlenmiş bu boyunduruğu yıkmak ve ürettiği şovenist zehirlenmeye karşı mücadele, antifaşist mücadelenin Türkiye tarafında öne çıkan görevi haline gelmiştir.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Yukarıda değindik bir ülke hem sömürge hem ilhak olamaz ikisinden biri olmak zorunda. Ziya Ulusoy, Marksist literatüre yeni bir “trajedi” ekliyor. Ancak metinde bundan daha talihsiz bir tanım var. “kirli-sömürgeci savaş” diye tanımladığı ya da genel anlamda “kirli savaş” diye kullanılan tanım sosyal-şovenizm için turnusol kağıdıdır. İster bu tanıma sömürgeci eklensin ya da direkt kirli savaş olarak kullanılsın, bu tanımı kullanan kişi ya da kurum sosyal-şovenizmini ele verir. Daha önce Emeğin Bayrağının düştüğü tuzağa şimdi de Ziya Ulusoy düşmekte.

“Emeğin Bayrağından hemen sayı 112’de yazılanları aktararak başlayalım: “Krizin Faturasını Krizi Yaratanlar Ödesin” üst başlığı altında karşı karşıya olunan krizin nedenlerini üç maddede toplamışlar: 1)Kredibilitenin düşmesi, 2)Kirli Savaş, 3)Devletin Yağmalanması… İkinci sebep olarak ele aldığı Kirli savaş kavramı üzerine birazcık bile düşünmemiş ve moda kavramlarla olguyu açıklamaya devam etmiş. Oysa ki, onun Kirli Savaş diye nitelendirdiği, Kürt Ulusal Savaşıdır ve bu savaşın çıkmasındaki büyük etken Kürt Ulusal Hareketidir.”(Baki Yaş, Ekonomizmin Eleştirisi, Sayfa:111,112)

Ziya Ulusoy’un bütün çabası “kirli-sömürgeci savaş” demesiyle bir çırpıda tersine dönmektedir. Çünkü bu savaşın çıkmasındaki en büyük etken Kürt Ulusal Hareketi olduğu için bu savaştan “Kirli” diye bahsetmek aslında bu savaşı meşru görmemenin bir yansımasıdır. Haliyle bu savaş meşru görünmeyince “enternasyonal” bir dayanışmadan bahsetmek imkansızdır. Ziya Ulusoy istediği kadar görünüşte Kürt hareketine destek sunsun aslında bu tabiri ile sosyal-şovenizme saplanmıştır.

Tarih Ziya Ulusoy’u Değillerken

“1993’ten itibaren PKK’nin ateşkesler başlatmasını reformizmle ve uzlaşıcılıkla eleştiren Yürüyüş, 1999’dan itibaren de PKK’yi ideolojik-siyasi teslimiyetle suçlamakta. Bu suçlamasına bağlı olarak Oslo sürecini de, 2013’te başlatılan süreci de, emperyalizmin belirleyiciliğindeki olgu olarak eleştiriyor. Oysa 2004’te PKK’nin yeniden başlattığı silahlı mücadele, emperyalist tasfiye girişimine başkaldırının da ifadesiydi ve Türk egemen sınıflarını da emperyalizmi de ateşkes ve “görüşme sürecine”ne zorladı.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Ziya Ulusoy 2004 yılında PKK’nin başlattığı silahlı mücadele için emperyalist tasfiye girişimine karşı başkaldırının ifadesiydi diyebilmektedir. Ancak ESP’nin 2004 yılındaki görüşleri Ziya Ulusoy’un belirttiğinin 180 derece zıddıydı. Sedat Şenoğlu’nun derlediği Postmodern Hiçlik kitabında Öcalan için “uzlaşmacı” ve ideolojik olarak AB’nin yörüngesindedir tespitleri mevcut. Özetle Yürüyüş’ün, Kürt Hareketi için “ABD emperyalizmine karşı yersiz hayaller kuruyorsunuz” tespitini o zamanlar ESP yapmaktaydı. Özetle hangisi doğru? 2004’ten sonraki Ziya Ulusoy mu? Yoksa 2004’ten önceki mi? Kendi kendini değillemenin en güzel örneği aşağıdaki gibidir.

Öcalan’ın doktrinin politik özü, işte bu “sınıflı toplum güçleri’nin “uzlaşması” stratejisine dayalı olduğu için teorisinin ucu, gerekli olduğu her durumda kolayca oraya doğru bükülüyor… Tıpkı AB’nin ve ABD’nin yaptığı ya da yapmaya çalıştığı gibi “Apocu doktrin’in politik klavuzu AB’dirBiz bu “gerçekliğin” en acı yanını onun ABD emperyalizmi hakkında beslediği “hayal”lerde buluyoruz. Savunmasında şöyle yazıyor Öcalan; “Daha önce rejim ayrımı yapmadan işbirlikçilere verdiği desteği giderek daha çok insan hakları ve demokratik gelişmelere bağlamaya çalışmaktadır. Zaten kapitalizmin talancı karakterinden uzaklaşması buna bağlıdır.” Peki ya 11 Eylül? Öncesini bir yana bırakalım da, 11 Eylül sonrasında ABD emperyalizminin Hristiyan faşist bir resmi ideoloji geliştirmeye çalışarak “insan hakları” ve demokrasinin canına okumaya başlaması da ne oluyor? Afganistan’da ne oldu, Şimdi Irak’ta, Kürdistan’da ve Ortadoğu’da ne oluyor?”(Postmodern Hiçlik, 2004,  Derleyen: Sedat Şenoğlu, Sayfa:167-169, Ceylan Yayınları)


Sonuç olarak Ziya Ulusoy’un “Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi" yazsında bir sürü yanlış tespit ve haksız eleştiri mevcuttur. Bir kişi Yürüyüş’ü sosyal-şovenizmle eleştirirken önce kendisine bakması gerekmektedir. Yazımızda bir takım olguları elimizden geldiğince açıklamaya çalıştık. Yürüyüş ile ESP’nin  birbirlerinden bu kadar çok nefret etmelerinin nedeni ideolojik farklılık olmaktan ziyade politik hegemonya mücadelesidir. Özetle aynılar aynı yerdedir. Düşman kardeşler birbirlerinden ne kadar haz etmese de sosyal-şovenizm konusunda aynı yerde durmaktadırlar. 

Dipnotlar: