23 Nisan 2014 Çarşamba

Stalin'i Savunmadan Sosyalist Olunamaz

Kendini anti kapitalist diye tanımlayan bazı sosyalistlerimiz her ne kadar kendilerini sosyalist olarak tanımlasalar da aslında burjuva yaşam tarzından ve onun değerlerinden vazgeçememektedirler. Bu tarz sosyalistler farkında olsalar da olmasalar da burjuvaziye hizmet etmektedirler. Bu hizmet sevdaları onların hem pratiğine hem teorilerine yansımaktadır. Radikal bir şekilde Stalin’i eleştiren birini hiçbir zaman radikal bir pratiğin içinde bulamazsınız. Bundan dolayı teorik olarak sosyalizmin tarihsel miraslarına “öz eleştirel” bakıyoruz diyen bu kişiler her ne kadar “öz eleştirel” okumalarını sosyalizmin gelecekteki çıkarları için yapıyoruz deseler de aslında bu gibi kişi ve grupların yaptıkları “öz eleştirel” okumalar burjuva tarzda bir öz eleştiri ve burjuva tarzda bir günah çıkarmadır.

Bu gruplar kitlelere en yaygın bir biçimde Stalin’in kendisiyle aynı düşünmeyen “masum” insanları “irrasyonal” bir şekilde öldürdüğü dezenformasyonunu yayıyorlar. Stalin döneminde halkın düşünce özgürlüğünün olmadığını, insanların baskı altında olduğunu ve Stalin’in acımasız bir diktatör olduğu gibi buram buram burjuva tarzda eleştiri kokan yorumları sosyalist bir sosa bulayıp halkın önüne seriyorlar.

Bu teori uzmanları Stalin’in düşünsel manada burjuva etkide olan kişileri öldürmediğini bilmelerine rağmen bu yalanı sürekli ısıtıp ısıtıp gündeme getiriyorlar. Stalin’in sadece pratik anlamda karşı devrimciliğe bulaşmış olanları öldürdüğünü bilmelerine rağmen Stalin’in acımasızlığından bahsediyorlar.

Şu olguyu açığa çıkarmak lazım sosyalist bir sistemde bir insanın düşüncesi yüzünden öldürülmesinde hiçbir sakınca yoktur. Bir insanın düşünce suçundan dolayı öldürülmesi proletarya diktatörlüğünün gücüne bağlıdır. Eğer proletarya diktatörlüğü yeterince güçlüyse bir insan düşüncesi yüzünden öldürülmez ama eğer proletarya diktatörlüğü yeterince güçlü değilse proletaryanın iktidarı sallantıda ise bir insan düşüncesi yüzünden öldürülebilir. Yani bir insanın düşüncesi yüzünden öldürülmesi proletaryanın güncel çıkarlarına bağlıdır. Stalin döneminde bir insanın düşüncesi yüzünden öldürülmesini gerektirecek kadar kriz yaşanmadığı için insanlar düşünce suçlarından dolayı öldürülmemiştirler.

Soruna şuradan bakarsak daha açıklayıcı olacağımızı düşünüyoruz. Sovyetler Birliği proletarya diktatörlüğü prensibinde hareket eden bir devlettir. Diktatörlük kendi sınıfının çıkarları dışında kimseye yaşam hakkı tanımamaktır. Sovyetler Birliği’nde bu grup burjuvazi, kulaklar ve onlara yardım eden işbirlikçilerdir. Bir insanın toplumsal bilinci(felsefi,siyasal vb.) toplumun iktisadi sistemini yansıtır. Eğer Sovyetler kurulduktan sonra hala alışkanlık gücünden dolayı burjuva toplumunun toplumsal bilincini yansıtan insanlar varsa bu insanlara karşı nasıl bir tavır takınılacağına proleter iktidarın gücü belirleyici rolde olur. Çünkü proletarya diktatörlüğü burjuvaziye yaşam hakkı tanımamaktır (hem ekonomik hem bilinçsel).

Bu sosyalist görünümlü burjuva teorisyenleri bunları bilmelerine rağmen kasti bir şekilde bu gerçekleri çarpıtmaktadırlar. Her ne kadar masum görünürse görünsün hiçbir okuma masum değildir. Stalin’i insanlık adına eleştiren bu zatı muhteremlerin okumaları da aynı şekilde masum değildir. Şimdi aşağıda Sovyet dönemini ele alıp bu tarz eleştirmenlerin karşı devrimci özelliklerini açığa çıkaralım.

Bilindiği Lenin döneminde sosyalizm ekonomik manada kurulmaya çalışılmış fakat başarılamamıştı. Lenin NEP adı altında kapitalist işletmelerin proletarya diktatörlüğü altında(proleterlerin kontrolünde) açılmasına razı olmak zorunda kalmıştı. Lenin NEP’i kapitalizmin restorasyonundan öte sosyalizme geçiş için bir ara basamak olarak görüyordu ve bunda haklıydı da. Haliyle bu ara basamağın da bir sınırlı ömrü vardı ve artık çubuk sosyalizmden yana bükülmek zorundaydı bu görev ise tarihsel olarak Stalin’e verilmişti.

“Asıl politik soru Lenin’in 1924’teki ölümünden sonra ortaya çıktı. NEP’i sürdürmek mi yoksa yeni bir gelişme basamağını zorlamak mı? Kapitalist unsurlarla başka uzlaşmalar yapmak mı, yoksa Sovyetleri, özel pazarın ekonomik kıskacından bağımsızlaştırmak mı?”(Thomas Angotti, Stalin Dönemi: Tarihin Perdesini Aralamak, Dünya Solu Dergisi, Sayfa:46)

Bunun için yani sosyalizme geçiş için 3 temel görev vardı birincisi tarımın kollektivizasyonu, ikincisi ağır sanayinin kurulması, üçüncüsü ise merkezi planlı bir ekonominin kurulmasıydı. Bilindiği gibi muhalefet tarımın kollektivizasyonuna karşı çıkmakta, ağır sanayinin kuruluşuna itiraz etmekte(hafif sanayiye dayalı bir kalkınma önermekteydiler) ve son olarak merkezi planlı bir ekonomiyi reddetmekteydiler. Yani özetle sosyalizmi kurulmasına karşıyım demekteydiler sadece bunu süslü cümlelerle açıklamaktaydılar.

“Plan üç bölümden oluşuyordu: 1) tarımın kolektivizasyonu; 2) bir ağır sanayi temelinin kurulması; ve 3) merkezi planlamanın kurumsallaşması. Bu, 1929’da Stalin’in liderliği altındaki Bolşevik Devrimin “Büyük Sıçrayışının” esasıdır. Üç madde de aralarında bağıntılıydı. Tarım ağır makinalar olmadan kollektivize edilemezdi(Örn. Traktörler). Ağır makinalar, kollektivizasyon yöntemleriyle kırsal bölgelerden çekilen emek fazlası olmadan üretilemezdi, ve ülke çapındaki bir üretim sistemi, bu geniş ülkede merkezi bir plan ve bütçe olmadan etkin olarak kurulamazdı.” (Thomas Angotti, Stalin Dönemi: Tarihin Perdesini Aralamak, Dünya Solu Dergisi, Sayfa:46)

Buharin’in aşağıdaki cümlesini nasıl değerlendirmek lazım Buharin bu cümleyi kurduktan sonra nasıl masum olabilir?

“Buharin “köylüler, kendinizi zenginleştirin” çağrısıyla, kırdaki kapitalist gelişmeyi yüreklendirdi. Onun stratejisi sosyalizm için değil, kapitalist restorasyon için bir reçeteydi.” (Thomas Angotti, Stalin Dönemi: Tarihin Perdesini Aralamak, Dünya Solu Dergisi, Sayfa:54)

Sovyetlerde Sınıfların Ortadan Kaldırılması

İşte Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde sosyalizm bu koşullar altında kurulmaya çalışıldı ve 1930’lu yıllarda kuruldu. Sınıflar ortadan kaldırılınca haliyle ortada antagonist sınıflar kalmamıştı. Her ne kadar güncel burjuva düşünürleri Stalin döneminde Sovyetlerde antagonist sınıflar var olduğunu söyleseler de gerçek bunun tam tersidir. Stalin döneminde sınıfların kaldırıldığı bir olgudur. Bu bir olgu olduğu için bu konu üzerinde sorgulama yapılamaz. Bu yüzden burjuva düşünürlerin sınıfların kaldırılmadığına dair kanıt olarak öne sürdükleri mücadeleler, sınıfların kaldırılmadığı anlamına gelmez. Devam eden mücadeleler kitlelerin alışkanlık gücüdür ve bu alışkanlık gücünün kuşaklar boyunca süreceği kesindir. İşte bu yüzden Sovyetlerde iç mücadeleler devam etmiştir. Sosyalizm kurulduktan sonra zor aygıtı dış düşmana ve içerideki alışkanlık gücüne sahip unsurları baskı altına almaya yönelik olarak yeniden organize edilmiştir.

“Herhangi bir kapitalist ülkeden farklı olarak bugünkü Sovyet toplumunun özelliği, içinde antagonist düşman sınıflar olmamasıdır; sömürücü sınıflar tasfiye edilmiş, Sovyet toplumunu oluşturan işçi,köylü ve aydınlar dostça işbirliği temelinde yaşıyor ve çalışıyorlar. Kapitalist toplum, onun iç durumunu güvensiz kılan işçilerle kapitalistler, köylülerle toprak sahipleri arasındaki uzlaşmaz çelişkilerle parçalanırken; sömürü boyunduruğundan kurtulmuş Sovyet toplumu böyle zıtlıklar tanımıyor, sınıfsal çatışmalar ona yabancıldır ve o, işçiler, köylüler aydınların dostça işbirliği tablosunu sunuyor.” (Josef Stalin,Leninizmin Sorunları, Sayfa:739, İnter Yayınları)

“Ve şöyle muhakeme yürüttüler: Eğer sınıfsız toplumdan söz ediliyorsa, bu, sınıf mücadelesi zayıflatılabilir, proletarya diktatörlüğü zayıflatılabilir ve bir bütün olarak devlete, o zaten gelecekte sönüp gitmek zorunda olduğundan, bir son verilebilir demektir. Ve yakında artık sınıfların olmayacağı, —yani sınıf mücadelesinin de, hiçbir sorunun ve huzursuzluğun da olmayacağı— beklentisiyle, yani artık silahların bir kenara koyulabileceği ve sınıfsız toplum beklentisiyle kendini rahatça uykuya verebileceği beklentisiyle kendilerinden geçtiler. Kafalardaki bu karışıklığın ve bu düşüncelerin, eskinin kendiliğinden yeniye dönüşmek zorunda olduğu ve günlerden bir gün, farkında olmadan, sosyalist topluma varacağımız yolundaki sağ sapmacıların bilinen görüşlerine tıpatıp benzediğine hiç kuşku yoktur. Gördüğünüz gibi, yenilgiye uğratılan anti-Leninist grupların ideolojilerinin kalıntıları kesinlikle yeniden canlanacak durumdadır, ve yedi canlılıklarını yitirmiş olmaktan uzaktır. Şu açıktır: Eğer görüşlerdeki bu karışıklık ve bu Bolşevik olmayan ruh hali Partimizin çoğunluğuna egemen olsaydı, Parti terhis edilmiş ve silahsızlandırılmış kalakalırdı.” ( Josef Stalin,Leninizmin Sorunları, Sayfa:596, İnter Yayınları)

Stalin bunun yanında komünizmin, sırf üretim araçlarının mülkiyetinin değiştirilmesi ile kurulacağına inanmıyordu. Stalin komünizmin ekonomik olarak tam anlamıyla kurulabilmesi için işçilerin yeterli bir kültürel seviyeye sahip olması gerektiğini belirtiyordu ve komünizme ilerlerken bir sorunun ancak yönetici sınıfın yanlış tutumundan kaynaklanabileceğini belirtiyordu.

“Gerçekte kafa ve kol emeği arasındaki çelişkinin kaldırılması, yalnızca işçi sınıfının kültürel ve teknik düzeyinin mühendislerin ve teknisyenlerin düzeyine çıkarılmasıyla sağlanabilir. Bunun gerçekleşemeyeceğine inanmak gülünç olurdu…Düşünsel ve bedensel emek arasındaki çelişkinin
temellerini yalnızca işçi sınıfının böylesi bir kültürel ve teknik gelişiminin ortadan kaldırabileceğinden, yalnızca onun sosyalizmden komünizme geçişe başlamak için gerekli olan yüksek emek
üretkenliğini ve tüketim araçları bolluğunu garanti edebileceğinden kuşku duymak için hiç bir neden yoktur.” (Josef Stalin,Leninizmin Sorunları, Sayfa:630, İnter Yayınları)

“Eğer yönetici kurumlar doğru bir siyaset uygularlarsa, bu çelişkiler, uzlaşmaz çelişkiler halinde soysuzlaşamazlar ve üretim ilişkileri ile toplumun üretici güçleri arasında bir çatışmaya varamazlar. Yaroşenko yoldaşın önerdiği gibi yanlış bir siyaset izlersek, durum bambaşka olur. O zaman bir çatışma kaçınılmaz olur, ve üretim ilişkilerimiz, o zaman üretici güçlerin sonraki gelişmesi için çok ağır bir engel olmak tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.”(Stalin,Son Yazılar,Yaroşenko Yoldaşın Başlıca Yanlışı) 

Moskova Duruşmaları

Burjuva aydınların bize empoze etmeye çalıştıkları Moskova Duruşmalarında yargılananların “melek,masum” olduğu iddiası gerçekleri yansıtmaktan çok uzaktır. Moskova Duruşmalarında ceza alanların hepsi suçludur. Bu reddedilemez bir gerçektir. Burjuva aydınların, tutukluların Moskova Duruşmalarındaki savunmalarını zorla verdiğini iddia etmesi kara propagandadan başka bir şey değildir. Yeni yapılan araştırmalar gösterdi ki tutukluların bir kısmı Moskova Duruşmasından önce de parti toplantılarında suçlarını itiraf etmişlerdi. Burjuva aydınlar sanıkların bu itirafları karşısında sessiz kalması bizce her şeyi açıklamaktadır. Buharin’in aşağıdaki itirafı her şeyi açıklamaktadır.

“Buharin konuşmasını bitirirken de Trotskiycilere karşı “kutsal öfkesini” bir kez daha ifade etmeyi unutmadı ve üstelik onları faşistlerle kıyasladı:
“ Şu anda, genel olarak bakıldığında, parti açısından en temel ve en önemli mesele, gayet gizli, büyük yer altı deneyimine sahip, yeni mücadele usullerini iyi bilen, güçlerini adamakıllı konumlandırmış bir terörist parti örgütünün kurulmuş olmasıdır… Ben bütün bu Trotskiyciler, sabotajcılar ve kundakçıların yok edilmelerini ifşa edilmelerini yüzde yüz, tamamen doğru ve zorunlu buluyorum.” Tabi ki Buharin temelde kendini aklamak için konuştu; ancak o da kendine yöneltilen suçlamalar kadar asılsız ve kanıtsız bir savunma yaptı. Üstelik bunu yaparken, kendisinin “sağ”cı muhalefet içindeki aktif rolünü de birkaç kez itiraf etmek zorunda kaldı:
Ben 1928-1929 arasında partide muhalefet mücadelesi yaptığımı hiç inkar etmedim…1928-1929 arası partiye karşı çok günah işledim. Bunu biliyorum. Bunların kuyrukları bugüne kadar uzanıp gelmektedir. O zaman peşimden gelenlerin bir kısmı, Tanrı bilir nerelere varana kadar evrim geçirdiler. Bunu bilmem; fakat teorik olarak bunu inkar etmiyorum… Ben gerçekten 1928-1929 yılları arasında, verdiğim beyanatlarla partiye karşı suç işlemiştim. Son beyanatımı 1930 kışında “örgütlenmiş kapitalizm hakkında” konuşurken vermiştim.”(Yuriy Jukov, Öteki Stalin,Sayfa:302-303,Lena Yayınları)

Görüldüğü gibi Buharin bile kendisinin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu söylemiyor aksine kendisinin suçlu olduğunu itiraf ediyor. Buharin’in bu itirafından sonra burjuva aydınların Moskova duruşması sanıklarını savunmaları oldukça düşündürücü bir hal aldığı kuşku götürmeyecek kadar net bir şekilde ortaya çıkıyor.

Burjuva aydınların bir diğer yalanı ise Moskova Duruşmasında yargılanan kişilerin “kendilerine empoze edilen bütün suçlamaları kabul etmek zorunda kaldıkları” iddiasıdır. Burjuva aydınlar bu iddia üzerinden Moskova Duruşması tutanaklarında verilen ifadelerin “yalan” olduğunu kanıtlamaya çalışmaktadırlar. Fakat tutanakları okuduğumuzda durumun çok farklı olduğunu görüyoruz. Çünkü sanıklar kendilerine yönlendirilen her iddiayı kabul etmemektedirler. Bu da sanıkların ifadelerinin zorla verildiği iddiasını çürüten bir delil niteliği taşımaktadır. Buharin’in Moskova Duruşmalarında verdiği aşağıdaki ifadesi burjuva aydınları yalanlar niteliktedir.

“Ben soruşturma makamının ve yoldaş hakimler, sizin önünüzde neden teslimiyet gerekliliğine vardığımı anlatmak istiyorum. Bizler yeni hayatın sevinçlerine karşı en adi araçlarla mücadele ettik. Ben Vlademir İlyiç’in hayatına suikast suçlamasını reddediyorum ama karşı devrimci arkadaşlarım ve onların başında da ben, Stalin tarafından muazzam başarılarla sürdürülen Lenin’in eserlerini yıkmak istedik.”(Buharin, Duruşma Tutanağı, Moskova 1938, 847-848)

1936-1938 döneminde temizlenenler aslında kimlerdi?

Yukarıda da aktardığımız gibi Stalin, sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde inşa edilmesi için 1-tarımın kollektivizasyonunu, 2- ağır sanayi sanayinin kurulması, 3- merkezi planlı bir ekonominin organize edilmesini istiyordu. Muhalefet ise sosyalizm kurulmasın diye tarımın kollektivizasyonuna karşı çıkmakta, hafif sanayiye dayalı bir kalkınma planı önermekte ve merkezi planlı bir ekonomin kurulmasına karşı çıkmaktaydı. Muhalefet sosyalizmin kurulmasını önlemek için bürokratik tarzda önlemler almakta ve sabotaj eylemleri düzenlemekteydi. Hatta yeni anayasanın yürürlüğe girmesini engellemeye çalışmaktaydılar. Bunun nedeni ise yeni anayasanın partideki bürokratik tabakayı tasfiye etmeye yönelik hazırlanmış olmasıydı. Stalin’in en iyi yaptığı işlerin başında partideki bürokratik unsurlara karşı mücadele geliyordu.

Stalin’in lider olması imtiyazlı parti bürokratlarının büyümesini değil, tersine onların temizlenmesinin izlediği gerçeğidir. Sosyalizmin inşasında kendi dar çıkarlarını ikinci derecede tutmaya isteksiz hala NEP’in getirdiği çıkar mantığına bağlı ve yetersiz teknotratlar yeni bir kuşak kadroyla değiştirildi. 1930’larda işçi sınıfından gelen teknik kadronun sayısı ve oranı, fabrika ve çiftlik yönetiminden gelenlerden fark edilir derecede büyüdü. Bu, Bolşevikler tarafından kurulan Sovyet Üniversite ve teknik enstitülerden çıkan ilk işçi sınıfı teknisyenleri kuşağıydı. Bunlar doğallıkla parti ve devlette lider durumuna geldiler ve Lenin’in NEP’ten bahsederken eksikliğini vurguladığı işçi sınıfı uzmanlarının yeni kuşağı oldular.” (Thomas Angotti, Stalin Dönemi: Tarihin Perdesini Aralamak, Dünya Solu Dergisi, Sayfa:49-50)

Parti Temizliği Nasıl yapıldı?

Burjuva ayınlar Sovyetler Birliği’nde yapılan parti temizliğinde temizlenen kadroların “öldürüldüğü” yalanını ortaya atmaktaydılar. Fakat her zaman olduğu gibi gerçek bunun tam tersiydi. Sovyetler Birliği’nde temizlenen kadroların büyük çoğunluğu “emekli edilerek” tasfiye edilmişti yani diğer bir değişle Sovyetler Birliği’nde tasfiyeler bürokratik unsurların öldürülmesi şeklinde yapılmadı. Bu yüzden burjuva aydınlar ne diyorsa sosyalistler gerçek bunun tam tersidir diye düşünürse hakikati bulacaklarına eminim.

“Üçüncü olarak, tekil parti üyelerinin temizlenmesinin genel nedeni, muhbirlik ve karşı-devrim destekçiliği değil, bürokratik sorumsuzluktu.” (Thomas Angotti, Stalin Dönemi: Tarihin Perdesini Aralamak, Dünya Solu Dergisi, Sayfa:57)

“1938’de 1.6 milyon üyenin ihraç ya da istifasını getiren bir süreç yaşandı. Son olarak, Bolşevik partiden temizlenenlerin büyük çoğunluğu, şiddete ve ölüme maruz kalmadı. Çoğu basitçe emekli edildi.” (Thomas Angotti, Stalin Dönemi: Tarihin Perdesini Aralamak, Dünya Solu Dergisi, Sayfa:57)

Zaten Stalin Moskova Duruşmalarını yapmasaydı ve 1936-1938 arası parti temizliğini gerçekleştirmeseydi burjuva aydınlar Sovyetler Birliği Komünist Partisini bürokratların ve kariyeristlerin esiri olduğu propagandası yapacaktı. Parti temizliği yapıldığı için ise burjuva aydınlar laf değiştirmiş ve “partideki cadı avı başarılı oldu” şeklinde dezenformasyonlarını piyasaya sürmekteydiler. Aslında yukarıda değindiğim her iki eleştiride burjuvaların ve tekellerin işine yaramaktadır. Görüldüğü gibi “aydın” olmak, “sınıflar” ve “hizipler üstü” olmak böyle kirli bir şey.

Burjuva Düşüncedekiler İçin: Bir İhtimal Daha var(Moskova Duruşmaları Üzerine)

Burjuva düşüncesindeki insanlar için bir ihtimalin daha olduğunu akıllarında bulunmasını istiyoruz. Burjuva düşüncesine sahip insanların(proleter ve müttefikleri) Stalin’e karşı haksız sekter ve uzlaşmaz tavırlarını son vermeye çağırıyoruz. Moskova Duruşmasındaki ifadelerin doğru olduğuna dair büyükelçi raporlarını dikkate almaya çağırıyoruz. Ayrıca çoğu insan için Nikaragua ve Küba’ya CIA’in ajan sızdırdığı kuşku götürmez bir gerçek olduğu düşünülüyorsa neden Almanların Sovyetler Birliği’ne ajan sızdırdığı iddiası gerçek olmasın?

“Mahkemelerde bulunan tanıkların yazdığı, takibatı haklı çıkarabilecek anılara ya da el yazmalarına bakılmıyor bile. Birkaç yorumcu, örneğin ABD’nin Sovyetler Birliği elçisi Joseph Davies tarafından yazılan belgeleri ciddiyetle ele alıyor. Davies, Moskova mahkemelerini izlemiş ve Devlet Sekreterliğine verdiği raporda, “haklı bir kuşkunun ötesinde” suçlananların ihanet ettiğini yazıyor ve mahkemeleri izleyen çoğu diplomat “davanın korkunç bir politik karşıtlığı ve aşırı ciddi bir noktayı ortaya koyduğuna” inanıyor.(Davies,1941, 271-272) Davies’in izlenimleri, gelişigüzel bir okumayla dahi, itirafların mantıksal olarak tutarlı olduğunu ve suçlananların hiç birinin zora maruz kaldığını belirtmediğini (bunu yapsalar da kaybedecek bir şeyleri yoktu hatta uluslar arası gözlemcilerin varlığı nedeniyle avantaj sağlayabilirdi) ortaya koyuyor. Bir İngiliz avukatı ve parlementeri D.N.Pritt şöyle diyor: “Davaların gelişimini izleyen herhangi biri için, mahkemede sözlü olarak yapılan itirafların düzmece ya da ezberlenmiş olamayacağı çok açık”(Pritt,1937).” (Thomas Angotti, Stalin Dönemi: Tarihin Perdesini Aralamak, Dünya Solu Dergisi, Sayfa:58)

“CIA’in Sandinistlerin, Kübalı ve Vietnamlı komünistlerin arasına sızdığına inanabiliyorsak, neden Nazi gizli servisinin Bolşevik Partiyle bağlantı kurmaya cesaret edebileceğine inanmayalım? Amaçlarına ulaşmak için silaha ve paraya gereksinim duyuyorlarsa ve bunlar da ancak emperyalist ülkelerde mevcutsa, Sovyet muhalefetinin, Sovyet ülkesini Almanlarla Stalin yönetimin devrilmesinden sonra(Buharin’in mahkemesinde itiraf ettiği gibi) bölüşmek konusunda anlaştığına inanmak neden o kadar zor olsun?” (Thomas Angotti, Stalin Dönemi: Tarihin Perdesini Aralamak, Dünya Solu Dergisi, Sayfa:58)

Kişiye Tapınma Üzerine

Bilindiği gibi kişiye tapma eleştiri ilk kez sistematik bir şekilde XX.Kongre’de geliştirilmiştir. Stalin’den sonraki Sovyetler Birliği Genel Sekreteri Kruşçev  XX.Kongre’nin gizli oturumunda Stalin’e karşı düzenlemiş olduğu iftiradan birini de kişiye tapınma oluşturmaktaydı. Fakat gerçek gene bunun tam tersidir. Maddeler ilk göründükleri haliyle algılandığında Stalin dönemi anlamak bir paradoks durumuna dönüşüyor. O yüzden maddenin ilk görünen halini icat eden Kruşçev ve buna çölde vaha görmüş gibi atlayan burjuva aydınların tezlerinin arkasında yatanlara bakmamız lazım. Stalin hayatı boyunca kendisini öven insanları eleştirmiş ve bunun gereksiz olduğunu bildirmiştir.

“Bana karşı “bağlılığınızdan” söz ediyorsunuz. Bu sözlerin ağızdan tesadüfen dökülmüş olması mümkündür. Ama eğer bu sözcükler ağızdan tesadüfen çıkmadıysa, o zaman size kişilere karşı bağlılık “prensibi”nden vazgeçmeyi öğütlerim. Bu Bolşevik bir tarz değildir. İşçi sınıfına, onun partisine, devletine bağlı olun. Bu gerekli ve iyidir. Ama bu bağlılığı kişilere karşı bağlılıkla, bu boş ve yararsız aydınca tumturaklı parlak sözlerle karıştırmayın.”(Josef Stalin,Eserler Cilt:13,Sayfa:28)

“Kendinizi “Lenin ve Stalin’in öğrencisi” olarak tanımlamanıza karşıyım. Benim öğrencim yok. Lenin’in öğrencisi olarak tanımlayın kendinizi, Şatzkin’in eleştirilerine rağmen buna hakkınız var. Ama kendinizi Lenin’in öğrencisinin öğrencisi olarak tanımlamanızın hiç nedeni yok. Gereksiz.”(Josef Stalin,Eserler Cilt:9,Sayfa:126)

Stalin Hangi Konuda Yetersiz Kaldı?

Bu kadar Stalin savunusu yaptıktan sonra bazı okuyucuların aklında şu soru oluşmuş olabilir “Stalin eleştirilemez mi?” Stalin dönemi tabi ki eleştirilebilir ama kelimenin burjuva manasında değil. Bu yüzden Stalin’i eleştireceksek yukarıdaki gibi burjuva tarzı eleştirileri sosyalist tarzda bir eleştiri olarak görmemiz mümkün değildir. Yukarıda değindiğimiz iddialar bir iftira ve dezenformasyon çalışmasının bir ürünüdür. Bu yüzden o iddiaları kabul etmemiz, saygı duymamız  ve hak vermemiz mümkün değildir. Stalin’in eksik kaldığı noktalardan biri kulakların ve ağır sanayi burjuvazisinin artıklarının tamamını öldürmemiş olmasıdır.

Bir milyon aileye yakın güçleriyle köylü nüfusun yüzde 4’ünü oluşturan kulaklar üretim, ticaret ve tefecilik yoluyla büyüyerek zenginlik kazanmakla kalmadılar spekülatif amaçlarla büyük miktarda buğday yığmaya başladılar.” ?”(Thomas Angotti, Stalin Dönemi: Tarihin Perdesini Aralamak, Dünya Solu Dergisi, Sayfa:45

Yukarıda verdiğimiz alıntı Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde 4 milyon kulak olduğunu göstermektedir. Stalin Sovyetler Birliği’nde toplam 2 milyon kişiyi öldürmüştür(yüzde 70’i hırsız ve tecavüzcü yüzde 30’u politik karşı devrimci suçlu bknz.Maria Sousa Sovyetler Birliğine İlişkin Yalanlar ve Gerçekler) Ayrıca Lenin kendi döneminde 2 milyon kulak olduğundan bahsetmekte ve bunların hepsine “Bu kulaklara karşı amansız savaş onlara ölüm!”(Lenin,Seçme Eserler cilt:8,Sayfa:145-146) sloganı ile savaş açmıştır. Lakin ne Lenin ne de Stalin tasfiye edilen sınıfların mensuplarının hepsini öldürememiş, bu eski sömürücü sınıflar alışkanlık gücünden dolayı Sovyetleri yıkmaya çalışmış ve 2. Paylaşım Savaşında 20 milyon komünistin ölümünden sonra 1936-1938’de kaybettikleri güçlerine tekrar kavuşmuşlarıdır. Bu karşı devrimci özneler Stalin’in ölümünden sonra XX.Kongre ile birlikte zafer kazanmış ve Sovyetler Birliğinde Kapitalizmin restorasyonuna girişmişlerdir.


Sonuç olarak Stalin dönemi eleştirilecekse bu eleştiri Stalin’in yeterince karşı devrimci sınıf mensubunu öldürememesi şeklinde olmalıdır. Stalin eğer bu grupları yok edebilseydi şu anda işçilerin oraklı çekiçli bayrağı beyaz sarayda dalgalanıyor ve kapitalizmin esamesi okunmuyor olurdu. İşte Stalin döneminden öğreneceğimiz hata budur. Hatasıyla doğrusuyla proletaryanın ve müttefiklerinin çıkarı için mücadele eden tarihsel mirasımız ve tarihsel önderimiz Josef Stalin izindeyiz! Bıraktığın yerden devam ediyoruz!

8 Mart 2014 Cumartesi

Kürtaj, Kadın ve Emek Sömürüsü Üzerine

Gerçekliğe ulaşmak herhangi kuyudan su çekmeye benzer, kovayı ne kadar dibe ulaştırırsak suya o kadar yaklaşırız. Toplumsal olayları algılayabilmek de buna benzer. Bir şeyi ne kadar derinlemesine incelersek günümüzü anlamak daha da kolaylaşır. Mesela mahallemizdeki esnaf kendi bölgesindeki direniş pratiklerini görünce “eskiden böyle şeyler olmuyordu her şey bu lanet hükümet yüzünden oluyor” diye bir yorum geliştirebilirken daha iyi araştırma yapabilen biri ise dünyadaki direniş pratiklerini incelemiş olabilir ve Amerika, Almanya,Yunanistan,Türkiye,Meksika,Hindistan vb. mücadele girişimlerini tespit edip sorunun lokal bir sorun olmayıp küresel bir sorun olduğunu çıkarabilmektedir.

Bu sorunu daha da derinlemesine inceleyen bir kişi ise isyanların niteliklerini inceleyip bu isyanların neden çıktığına dair bir yorum geliştirebilir. İsyanların ekonomik,ekolojik, kentsel dönüşümden dolayı meydana gelen mülksüzleştirme, sınıfsal, demokratik hak talepleri, özyönetim gibi nedenlerden kaynaklandığını tespit edebilmektedir. Daha da derinlemesine inceleyebilen biri ise bu gibi isyanların geçmişle bağlantısını bulup kapitalizmin özündeki düşünce yapısını bulabilir ve sömürücü sınıfların tahakküm mekanizmasının nasıl çalıştığını bulabilmekte ve bu sorunun çözümünü görebilmektedir. Bu yüzden bugünkü pratikleri anlamak için geçmişten bugüne mücadele deneyimlerine bakacağız.

Ortaçağ, Serfler ve Ezenler

Ortaçağ’daki efendi ve köle arasındaki değişim sebebiyle serfler doğrudan üretim araçlarına tekrar ulaşma şansına sahip oldular. Bununla birlikte serfler, feodal lordun toprağında yerine getirmesi zorunlu olan işleri yapması(angarya) karşılığında kendi geçimlerini sağlayabilecekleri ve evlatlarına miras bırakabilecekleri toprak parçasına da sahip oluyorlardı. Bu yüzden feodal lordlar, serfleri açlıkla tehdit etme şansları bulunmamaktaydı çünkü serfler sahip oldukları toprak parçasında ihtiyaçlarını karşılayabilmekteydiler. Lordlarla anlaşmazlıkların en uç noktaya geldikleri anda bile lordlar serfleri topraklarından atamamakta(kapalı ekonominin doğurduğu zorunluluklar nedeniyle) ve aralarındaki anlaşmazlıkları aşırı güç kullanımı ile gidermeye çalışmaktaydılar. Toprakların kullanımı ortak alanları da beraberinde getirdi(otlaklar, ormanlar, göller, çayırlar). Ortak alanlar köylü ekonomisine çok önemli katkı sağlamasının yanında toplumsal kaynaşmayı ve dayanışmayı arttırdı ve komünal özyönetimler oluşmaya başladı. Hatta bize öğretilmiş kalıpların aksine kadınlar ortaçağdaki komünalite nedeniyle erkeklere daha az bağımlıydılar ve yaptıkları işler bugünkü gibi bir değersizleştirmeye maruz kalmamıştı.

“Feodal köyde malların üretimi ile işgücünün yeniden üretimi arasında toplumsal bir ayrım bulunmamaktaydı, yapılan her iş ailenin geçimini sağlamaya yönelikti. Kadınlar çocuk bakmanın, yemek yapmanın, çamaşır yıkmanın, yün eğirmenin ve şifalı otlar yetiştirmenin yanı sıra tarlada çalışıyorlardı. Evlerinde yaptıkları bu işler ev işinin gerçek bir işten sayılmadığı para-ekonomisinde olduğu gibi değersizleştirilmiyor, erkeklerinkinden farklı toplumsal ilişkiler içermiyordu.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:42, Otonom Yayınları)

“Ortaçağ kentlerinde kadınlar demirci, kasap, fırıncı şamdan yapımcısı, şapka yapımcısı, biracı, yün tarakçısı ve perakendeci olarak çalışıyorlardı.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:50, Otonom Yayınları)

Ortaçağ’da aynı zamanda özel mülkiyete karşı isyan pratikleri de yaşanmaktaydı. Marksizmin atası diye niteleyebileceğimiz heretik hareketler, egemen sınıflar karşında bir direniş destanı yazmışlardı. Bu direniş destanı egemenleri tir tir titretmekte ve korkutmaktaydı ayrıcalıklarını kaybetmekten korkan sömürücü sınıflar daha çok şiddet uygulamalarına rağmen olaylara hakim olamamaktaydılar. Bunun sonucunda 1378’de Ghent’te ilk proletarya diktatörülüğünü kurmayı başardılar.

Heretik hareket ise aksine yeni bir toplum yaratma yolunda bilinçli bir çabaydı. Belli başlı heretik mezheplerin aynı zamanda dini gelenekleri yeniden yorumlayan toplumsal bir programı vardı. Yeniden üretimleri, fikirlerinin yaygınlaştırılması ve hatta öz savunmaları açısından iyi örgütlenmişlerdi. Tam da bu yüzden uğradıkları aşırı zulümlere karşın uzun ömürlü olabilmiş, feodalizm karşıtı mücadelede oldukça önemli bir rol oynamışlardır.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:53, Otonom Yayınları)

“Toplumsal hiyerarşileri, özel mülkiyeti ve servet birikimini kınarken insanlar arasında yeni ve devrimci bir toplum anlayışının yayılmasını sağlamıştı.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:54, Otonom Yayınları)

“Bu isyan prens, soylu sınıf, ruhban sınıfı ve burjuvaziyi de içeren muazzam bir koalisyon tarafından bastırıldıktan sonra, dokumacılar 1378’de bir deneme daha yaptılar ve tarihte bilinen ilk “proletarya diktatörlüğü” olarak geçecek bir başarı elde ettiler.”(Ghent) (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:69, Otonom Yayınları)

Sömürücü sınıflar kendi iktidarlarının tehlikeye düştüğünü gördüklerinde ve salt güç kullanarak isyanları bastıramayacaklarını anladıklarında çareyi tahakküm yöntemlerini değiştirmekte buldular. Artık sömürücü sınıflar salt güç kullanmanın yanında daha etkili bir silahı yürürlüğe soktular. Bu silah ezilen sınıfları birbirlerine düşürmekti. Ezilen sınıfları sırf ırk ekseninde değil aynı zamanda kadın ve erkek biçiminde de birbirine bölmeyi amaçlayan(sonunda bölen) sömürücü sınıflar böylece kendi çıkarlarını koruyabileceklerdi. Bu iş ilk önce kadının erkeğin metası durumuna getirilmesiyle sonuçlanacaktı.

“Ancak 15.yüzyılın sonlarına gelindiğinde toplumsal ve siyasi alanın her düzeyinde bir karşıdevrim baş göstermekteydi. İlkin, siyasi otoriteler en genç ve isyankar işçilerin cinselliğe özgürce ulaşmalarını sağlayan, hain bir cinsellik politikası izleyerek bu işçileri kendi saflarına katmaya çalıştı ve sınıf antagonizmasını proleter kadınlara karşı bir antagonizma haline getirdi. Jacques Rossiaud’nun Medieval Prostitution’da da belirttiği üzere, Fransa’da belediye yetkilileri, kurbanların alt sınıf kadınlar olması koşuluyla, pratikte tecavüzü suç olmaktan çıkardı.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:75, Otonom Yayınları)

“Yoksul kadınlara devlet destekli bir şekilde tecavüz edilmesi, feodalizm karşıtı mücadelelerde sağlanan sınıf dayanışmasını zedelemişti.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:76, Otonom Yayınları)

Egemenlerin Ezilenleri Bölmesi ve Kadınları Erkeğe Tabi Kılması

Ortaçağ’da toprağın sınırlı kullanımı nedeniyle köylülerin ve esnafların fazla çocuk sahibi olma girişimleri ne istenilen, ne arzu edilen ne de mümkün olabilen bir şeydi. Yalnız özellikle Kara Veba diye adlandırabileceğimiz salgından sonra Avrupa’da nüfusun 3/1 oranında düşmesiyle egemen sınıflar başka yollar aramaya koyuldular özellikle daha sonraları oluşan pre-kapitalist dönemle birlikte egemen sınıflar işgücünü arttırmak için doğum kontrol yöntemlerini, kürtajı yasaklamışlar ve daha fazla çocuk doğurmayı teşvik etmişlerdi. Aynı zamanda birahanelerin yasaklanması ve cadı avları da işgücünün arttırılması için yapılan önlemlerden oluşmaktaydı.

“Daha da ileri giderek “cadılar”a uygulanan işkencenin artmasının ve bu dönemde devletin doğurganlığı düzenlemek ve kadınların doğum üzerindeki kontrolünü yok etmek için uygulanan yeni disiplin yöntemlerinin de yine bu krize bağlanması gerektiğini düşünüyorum.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:128, Otonom Yayınları)

“İngiltere’de 1601-1606 yılları arasında sadece birahaneleri düzenlemek için 25 yasa çıkarıldı…Ancak asıl amacın, işgücünün yeniden üretimin toplumsallığı ve kolektifliğini çözmek ve boş zamanın çok daha üretken bir biçimde kullanılmasını dayatmak olduğunu görebiliriz.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:123, Otonom Yayınları)

“Bununla birlikte, bu politikanın nüfusu ve böylelikle de orduyu ve işgücünü genişletme çabasına dayanan aynı zamanda “yayılmacı” bir yönü olduğu da görülebilir.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:130, Otonom Yayınları)

Egemen sınıfların genellikle yoksul ve kimsesiz olan kadınları cadı diye yaftalamasının bir sebebi vardı. Bu kadınlar genellikle doğum kontrol yöntemlerini bilmekte, kürtaj yapabilmekteydiler ve aynı zamanda yaptıkları büyüler ile insanların çalışmadan bir şey elde edilebileceği duygusu yarattıkları için o zamanın kapitalist iş düzenini tehdit etmekteydi. Bu yüzden sömürücü sınıflar tarafından tarafından vahşi yöntemler kullanılarak öldürülmüşlerdi. Kapitalist sistemin çıkarı gereği “cadılar” öldürülürken kadınlar ise eve mahkum edilmişlerdi bunun nedeni ise emek gücünün yeniden kurulma merkezi olarak aile kurumunun düşünülmesiydi. Artık kadın ortaçağdaki görece özerkliğini kaybetmiş ve erkeğin egemenliğine girmişti bir nevi kadın artık sömürgenin sömürgesiydi.

Cadı avlarının Avrupa’da çitlemelerin olduğu yerlerde daha yoğun yaşanması belki de cadı avları ile ilgili mistik düşüncelerin somutlaşmasına katkı sağlayacağını düşünüyorum. Yani cadı avlarının metafizik nedenlerden ötürü değil tamamen dünyevi nedenlerden dolayı yapıldığını belirtiyorum. Sömürücü sınıflar, ortak alanların çitlemesi ve buraları kendi mülkü ilan etmesinden sonra ortaçağdaki komünalite çökmüş ve insanlar sıkıntıya girmişti. Özellikle bundan en fazla etkilenen kesim yoksul ve yalnız kadınlardı. Yani kurulmakta olan kapitalist sistem hem ihtiyacı duyduğu işgücünü arttırılması için, çitlemeler yaparak kendine özel alan inşa etmek için ezilen sınıfları kadın-erkek, zenci-beyaz diye bölmüştür. Kapitalizm salt zor kullanımının yanında yeni elde ettiği silah ile ezilenleri bölmenin ve buradan iktidarını devam ettirmenin yöntemi bulmuştur.

“Sınıf antagonizmasının erkekler ile kadınlar arasındaki bir antagonizma olarak çarpıtılmasına hizmet etmiştir. Bu nedenle ilksel birikim, her şeyden önce, işçileri birbirine ve hatta kendilerine yabancılaştıran farklılıkların eşitsizliklerin, hiyerarşilerin, ayrımların bir birikimi olmuştur.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:171, Otonom Yayınları)

Akıl ve Beden Ayrımının Nedenleri Üzerine

Kapitalizm için hayatın tek bir manası vardır o da kârın hayatın esas amacı haline gelmesidir. Yani bir kapitalist ihtiyaçlarının karşılanması için kazanmaz para kazanmak için yaşar. Bu yüzden bir metelik bile eksik kazanmasına neden olacak olan durumlardan hem kendisini hem de işçileri “kurtarmalıdır”. Bu yüzden kapitalizm sağduyuyu, uysallığı, affetmeyi, çalışkanlığı aklın melekeleri olarak kurgularken, tembelliği,kini,şiddeti,cinselliği, ise bedensel özellik diye kurgulamaktadır. Kapitalizm her zaman akıldan yana tavır takınırken bedenin karşısında yer almıştır çünkü beden “ilkelliği” sembolize ederken akıl “uygarlığı” sembolize etmektedir. Haliyle zaman içinde kapitalizm bedenden bir tiksintiyi doğurmuştur. Nasıl yemek yiyeceğimizden, görgü kurallarına kadar her şey akıl ve beden ayrımında bedenin aleyhine işletilmiştir. Küfür bile insanlığın bedensel özelliği sayılmıştır. Akıl ve beden arasında ortaya çıkan çelişkinin nedeni ise burjuvazinin korkusundan kaynaklanmaktaydı.

“Bedenin reformu burjuva etiğinin özünü oluşturur, çünkü kapitalizm kazancı ihtiyaçların karşılanmasının  bir aracı olarak değil, “hayatın esas amacı” haline getirir, bu da hayatın bütün kendiliğinden keyiflerinden feragat etmeyi gerektirir. Kapitalizm aynı zamanda, doğanın sınırlarını yıkarak ve güneşin, mevsimsel döngünün ve bedenin kendisinin koyduğu sınırları aşacak şekilde işgününü uzatarak, sanayileşme öncesi toplumda kurulduğu haliyle “doğa durumu”nun da üstesinden gelmeye çabalar.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:194, Otonom Yayınları)

“Bu “emek gücünü her daim” “kendi mülkü, kendi metası” gibi kollaması gerektiğini anlamına gelir. Bu da yine şeyleşen, kişinin kendini artık dolaysızca özdeşleştiremediği bir nesneye indirgenmiş olan bedenden bir ayrılık duyguna yol açar.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:194, Otonom Yayınları)

“İnsan bedenle ilgili bu takıntının proletaryanın hakim sınıfta yarattığı korkudan kaynaklandığını söylemeden edemiyor. Bu korku, sokaklarda ve seyahatlerde, gittikleri her yerde dilenen, kendilerini soymaya hazır, korku saçan bir güruh tarafından etrafları sarılan burjuvazinin ve asillerin korkusuydu. Bu aynı zamanda birlikleri durmaksızın ayaklanma ve toplumsal kargaşa tehdidiyle sarsılan-yine de bu tehdit tarafından belirlenen- devlet yönetiminin başında bulunanların bir korkusuydu.” (Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Sayfa:196, Otonom Yayınları)

Sonuç

Tarihimizden(sömürenlerin değil sömürülenlerin tarihi) elde ettiğimiz dersler bizi kapitalizmin amacının özsel olarak değişmediğini göstermektedir. Kapitalizm azami kar elde etmek için var olduğundan ve başka hiçbir amacı olmadığından dolayı bu amacına ulaşmak için her türlü yöntemi denemekte, kullanmakta, işine yaramadığı zamanlar o yöntemi ıskartaya çekmektedir.

Son zamanlarda Türkiye’de gördüğümüz kürtajın ve alkolün kısıtlanması, kadınları eve mahkum etmek için en az 3 çocuk yapın diye baskı uygulanması, Avrupa’daki çitlemelerin bir benzeri olarak kentsel dönüşümlerin uygulanması Türkiye’deki işlemekte olan emperyal ekonomik sistemin hayatımızdaki bir yansımasıdır. Burjuvazi yayılmacı politikası gereği(Türkiye’nin Ortadoğu politikası) nüfusu ve işgücünü arttırmaya çalışmakta ve bunun için 3 çocuk propagandası yapmakta ve kürtaja kısıtlamalar getirmektedir. Alkole getirilen kısıtlama ise çalışan kesimlerin boş zamanlarını emperyal sistem yararına daha “faydalı” hale getirilmesinin bir ürünü olarak görünmektedir. Kentsel dönüşümlerde ise burjuvazi, emekçi sınıfımızı yaşadıkları yerdenler sürgün edip orada “havuzlu” ve “akıllı evler” yaparak keyif çatmanın hayallerini kurmaktadır. Avrupa’da çitlemelere karşı direnenleri nasıl vahşice öldürdülerse Gülsuyu’nda şehit düşen Hasan Ferit Gedik’te aynı nedenlerden dolayı öldürülmüştür:Egemenlerin çıkarına zarar verdiğin için.

Nasıl ki cadı avı kadınla erkeği birbirine düşman etmenin bir aleti olmuşsa ve bütün erkeklerin kadınlardan şüphe etmesine ve onlardan korkmasına yol açmışsa. Bugünkü “terörist avı” “vatan hainliği” de aynı şeye yol açmaktadır. Burjuvazi halkın evlatlarından bir kısmını “terörist” ilan edip halkın kalan kesiminden bu “terörist”leri yalıtmaya çalışmakta ve onları “cadıları” öldürdükleri gibi öldürmek istemektedir.

Sonuç olarak AKP’nin uygulamalarını “muhafazakarlık” ekseninden öte emperyalizmin ekonomik ihtiyaçlarının bir ürünü olarak değerlendirilmesi gerekmektedir bir kısım sosyalist solunda AKP’yi muhafazakarlık üzerinden eleştirmesi emperyal sistemin anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır. Sorunun kaynağı Tayyip ya da muhafazakarlık değil emperyalizmdir dünyanın her yerinde işçi sınıfını ve müttefiklerini sömürmekte ve onları geleceksizliğe mahkum etmektedir. Dünyanın her tarafında direniş destanları bu sömürü düzenine karşı oluşmaktadır. Emperyal sistemin zincirinin en zayıf halkasından kopması bizim doğru politikamıza bağlıdır ve onu görmek neredeyse 100 sene sonra hiç bu kadar yakın olmamıştı.

2 Ocak 2014 Perşembe

Maddi Temelden Dini Düşünmek ve Eleştirmek


İnsanlık her zaman yaşam üzerine düşünmüş ve sorular sormuştur. Bu soru sorma olgusu entelektüel bir lafazanlık olmanın ötesinde insanlığın kendi yaşamını örgütlemesi ve içinde bulunduğu sorunları çözmesi ihtiyacından ortaya çıkmıştır. Teori yapmak ya da düşün ürünü üretmek o günün güncel sorunlarından dolayı oluşmaktadır. Bu yüzden kimilerinin zannettiği gibi düşün ürünü üretmek gereksiz ve güncel hayattan kopuk bir şeymiş gibi bir algıya kapılmak cehaletin göstergesidir. Hatta günümüzde teori yaptığını zanneden bazı nev-i şahsına münhasır insanlar teorinin güncel hayatla ilişkisini anlamamakta ve temeli olmayan yazılar yazıp kağıt israfına sebep olmaktadırlar.

Çünkü bir idealist filozof bile ilk bakışta ne kadar soyut görünse de o filozofun uzmanı olanlar bu kişinin yazılarının maddi hayattaki karşılığını bulabilmektedirler. Yukarıda bahsettiğimiz kişiler bu yüzden teori yapamamaktadırlar (günümüzdeki küçük-burjuva entelektüelleri) ve bir dönemin ihtiyacını karşılayamadıkları, bu sistemin hassas noktasını onaramadıkları ve bu yüzden kapitalizmi ileride restore edemeyecekleri için aslında onlara bir teşekkür borcumuz vardır.

Aynı şey din içinde geçerlidir. Dinde ne kadar soyut gibi görünse de aslında dinin de maddi bir temeli vardır. Çünkü din insanın özü olan toplumsal ilişkiler bütünün bir çocuğudur ve bu yüzden maddi bir olgunun ürünü de ne kadar metafizik görünse de onun da maddi bir yanı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Din diyince aklımıza şu klasik ve asla eskimeyecek bir tanımlar geliyor:

“ Dinsel açlık, bir yandan gerçek açlığın dışavurumu, bir yandan da gerçek açlığa karşı protestodur. Yaratığı bunaltan içli bir ezgi olan din, tinin dışladığı toplumsal koşulların tini, kalbi olmayan bir dünyanın ruhudur. O halkların afyonudur.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:35,Sol Yayınları)

“ Bir halkın siyasal dilinde, yasalarının, ahlakının, dininin, metafiziğinin vb. dilinde ifadesini bulan zihinsel üretim için de aynı şey geçerlidir. Sahip oldukları anlayışları, fikirleri, vb. üretenler insanların kendileridir… Bu bakımdan ahlak,din, metafizik ve ideolojinin tüm geri kalan kısmı ve bunlara tekabül eden bilinç biçimleri, artık özerk görünümlerini yitirirler. Bunların tarihi yoktur, gelişmeleri yoktur; tersine maddi üretimlerini ve karşılıklı maddi ilişkilerini geliştiren insanlar, kendilerine özgü olan bu gerçek ile birlikte hem düşüncelerini, hem de düşüncelerinin ürünlerini değiştirirler. Yaşamı belirleyen bilinç değil tersine bilinci belirleyen yaşamdır.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:66-67,Sol Yayınları)

Görüldüğü gibi din deyince aklımıza insanların belli koşullar altında yarattıkları ürünler gelmektedir. İnsanın özü de toplumsal ilişkiler bütünü olduğuna göre, bu toplumsal ilişkiye geçen özneler belli sınıflardan oluşuyorsa ve bu sınıfların ve aynı sınıf içindeki belli hiziplerin birbirlerinden farklı çıkarları olduğuna göre sömürücü sınıfların bir hizmetkarı olan(tarihteki genel durum istisnaları vardır) din olgusu da değişime uğramıştır. Böylece tarih içinde farklı dinler ve aynı din içinde farklı mezhepler oluşmuştur. Bu dinler arası ve mezhepler arası çatışmanın ana nedeni ideolojik ayrılık olmaktan öte farklı mezheplerin üyelerinin toplumda farklı bir hizbin temsilcisi olması durumundan meydana gelmiştir. Bilindiği üzere eğer devlet belli bir sınıfın diğer sınıflar ve hizipler için zor kullanma aygıtı ise dinsel bir devlet ise kendi mezhebi dışındaki mezheplere yaşam hakkı vermemektedir çünkü varlığını diğer mezhepleri ezme üzerinden üretmektedir.

Türkiye’de aslında dinsel bir devlettir çünkü devletin resmi dini olan İslamın suni-hanefi mezhebi(reel olarak böyledir her ne kadar devletin dini yoktur desinler önemli değil) diğer dinlere(Hristiyanlık,Musevilik) ve diğer mezheplere(Şiilik, özellikle Alevilik) baskı uygulamaktadır. Özellikle Aleviliğe yaşam hakkı bile tanımamaktadır ve eskiden olduğu gibi Alevilikte insan hakları üzerinden var olma mücadelesi vermektedir. Ustalarımız bu olduğu şöyle teorize etmektedirler:

“Bir devlet eşit haklara sahip birkaç mezhep barındırmaya başladığı an, bir başka mezhebe inananları delalet mezhebine mensup gibi mahkum eden, her ekmek parçasını inanca bağlı kılan, dogmayı bireyler ile bu bireylerin yurttaş olarak varlıkları arasında bir bağ durumuna getiren bir kilise olmadan, özel dinsel mezheplere zarar vermeden, dinsel bir devlet olamaz. Gidin bunu “zavallı,yeşil Erin’in (İrlanda’nın) katolik halkına sorun, Fransız devrimi öncesinin protestanlarına sorun, onlar dinden yardım istemediler, çünkü dinleri devlet dini değildi, ama “insan haklarından” yardım beklediler; ve felsefe, insan haklarını yorumluyor ve devletin, insan doğasının devleti olmasını istiyor.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:30,Sol Yayınları)

Din Konusunda Marksist Tavır Nasıl Olmalıdır?

Bilindiği üzere din konusunda çeşitli Marksist oluşumlar çeşitli tavırlar takınmışlardır. Bir kısmı kökten dini yasaklamak için çalışmışlardır,(aslında yasa ile yasaklama ile dinin yok olacağı gibi bir sapma içindedirler ve yaptıkları blanquizm olmaktadır) bir kısmı dine özgürlük tanımıştır, bir kısmı ise dinin komünizm aşamasında kendiliğinden söneceğine inanmıştır ve işi komünist aşamaya havale edip bu konudan sıyrılmaya çalışmıştır. Aslında yukarıda saydığımız 3 unsurda Marksizmin sapaklarında gezinmektedir. Marksizm bu konuda alması gereken tavır çok nettir. Marksizm dine özgürlük tanımaya karşıdır fakat bu demek değildir ki din yasa yoluyla yok olacaktır Marksizm dinin yasa yoluyla yok olacağına inanmaz bu yüzden dine karşı aktif bir mücadele gösterir ve bu aktif mücadelenin komünizm aşamasında nihai başarıya ulaşacağına inanır işte bu yüzden Marksizm dinin komünizmde kendiliğinden yok olacağına inanan akımlarında bu sapma içinde yer alması gerektiğini belirtir.

“ Öyleyse tarihin görevi, gerçekliğin ötesindeki dünya bir kez ortadan kalktıktan sonra, bu dünyanın gerçekliğini kurmaktır. İnsanın kendine yabancılaşmasının kutsal biçimi bir kez açığa çıkarıldıktan sonra, kutsal-olmayan biçimlerinde kendine yabancılaşmanın maskesini indirmek tarihin hizmetinde olan felsefenin doğrudan görevidir. Böylece cennetin eleştirisi yeryüzünün eleştirisine, dinin eleştirisi hukukun eleştirisine, tanrıbilimin eleştirisi politikanın eleştirisine dönüşür.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:35-36,Sol Yayınları)

“Kuşkusuz, eleştirinin silahı silahların eleştirisinin yerini alamaz, maddi güç ancak maddi güç tarafından yenilebilir, ama teori de, yığınları sarar sarmaz maddi bir güç durumuna gelir. Teori ad hominem kanıtlar kanıtlanmaz, yığınları sarabilir, ve radikal duruma gelir gelmez de ad hominem kanıtlamalara başlar. Radikal olmak, işleri kökünden kavramaktır. Ama insan için kök, insanın kendisidir. Alman teorisinin radikalizminin, dolayısıyla pratik enerjisinin açık kanıtı, hareket noktasının kararlı ve olumlu bir biçimde dinin ortadan kaldırılması olmasıdır.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:43,Sol Yayınları)

Hristiyanlığın Başarısı ve Onun Maddi Yanı

Din konusunda nasıl bir tavır takınmamız gerektiğini yukarıda belirtmiştik. Bundan sonra açıklanması gereken şey ise dinin hangi koşullarda başarıya ulaşabildiğidir. Başta aklımızda tutmamız gereken olgu dinin insan hayatından kopuk bir şey olmadığıdır. Din maddi hayattaki savaşımların,bunalımların bir yansımasıdır. Bu savaşımlardan uzun bir süre geçtikten sonra insanlar dinde geçen sembolik anlamların neye karşılık geldiğini anlayamamakta ve kendi hayal güçleriyle farklı bir şekilde kendi dinsel pratiklerini yaratmaktadırlar. Aslında dinin içindeki bu zayıf nokta yüzünden hiçbir din ilk çıktığı haliyle yaşanamamakta ve uygulanamamaktadır çünkü din belli toplumsal ilişkilerden ortaya çıkan bir olgu olduğu için zaman içinde toplumsal ilişkilerin değişmesiyle dinin buyrukları eskimekte ve insanlar kendi inanç sistemleri sürekli reforme etmektedirler.

Bu yüzden dinin değişmez olduğu anlayışı ile hareket edersek gerçekleri görmekte sorun yaşarız(ister Hristiyanlık, ister Müslümanlık olsun). Din de tıpkı diğer politik mücadele biçimleri gibi bir toplumun bunalım dönemlerinde güç kazanabilen bir olgu olmuştur. Nasıl ki Ekim devrimi 1.paylaşım savaşından kaynaklanan açık ve sefalet bir yansıması ise Hristiyanlığın başarısı da Roma dönemindeki ekonomik çalkantıların ve bunalımın bir yansımasıdır. Aralarındaki fark Ekim devrimi cenneti dünyada sunarken Hristiyanlık öbür dünyada sunmuş ve egemen sınıfların çıkarı adına bu bunalım döneminin atlatılmasını sağlamıştır. Bu döneme daha da yakından bakalım.

“ Bağımsızlığın ve geleneksel örgütlenmenin çözülüşüne, asker ve sivil yetkililer tarafından yapılan yağmalar eklendi; bunlar, önce boyunduruk altında tuttuklarının servetlerini ellerinden alıyor, ve sonra yeni haraçlar verebilmeleri amacıyla bu servetleri tefeci faizleriyle yeniden onlara borç olarak veriyorlardı. Doğal ekonominin tek başına ya da çok geniş bir ölçüde hüküm sürdüğü bölgelerde, bu durumun sonucu olarak vergilerin ağırlığı ve para gereksinimi köylülerin yazgısını giderek daha çok tefecilerin eline bırakıyor, servetlerde büyük bir oransızlık yaratıyor, zenginleri daha zengin ve yoksulları tam yoksul yapıyordu. Ve tek başlarına olan küçük kabilelerin ya da kentlerin Roma’nın dev gücüne karşı her direnişi umutsuzdu. Buna nasıl çare bulunacaktı, köleleştirilenler için, ezilenler için, yoksullaştırılmışlar için hangi kurtuluş kapısı vardı, birbirinden ayrılan ya da hatta karşıt çıkarları olan bu değişik insan grupları için hangi ortak çıkış noktası bulunacaktı? Ne de olsa bir tane bulmak gerekiyordu, tek bir büyük devrimci hareketin bütün bunları kucaklaması gerekiyordu. Bu çıkış yolu bulundu; ama bu dünyada değil. Ve o zamanın koşullarında, yalnızca din böyle bir çıkış yolu sunabilirdi.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:310-311,Sol Yayınları)

İnsanların akıllarında şu soru olabilir “Peki din maddi yaşamın bir yansıması ise bunun maddi yanı nerede?”. Daha önce belirttiğimiz şeylerin üzerine koyarak ilerlediğimizde herhangi bir dinin ortaya çıktığı(sınıflı toplumdan sonra çıkan dinler için geçerlidir) zamanda o zamanın belli politik,ekonomik vs. mücadelelerini yansıtması gerekmektedir. Tabi din bu mücadeleleri açık açık belirtmemekte herkes anlamasın diye bir takım şifreleme yöntemleriyle belli ve sığ bir kesimin anlamasını amaçlamaktadır. İşte bu yüzden İncil okuyanda Kur’an okuyanda eğer sıradan bir kişiyse anlaması imkansızdır. Ve bu da belli bir dinsel sınıfın oluşmasını sağlamaktadır(Müslümanlar ne kadar reddederse etsin onlarda da vardır). Sıradan bir insanın Hristiyanlıktaki 666 sayısından anladığı ile orada belirtilmek istenen 666 manası birbirinden farklıdır. Engels 666 sayısındaki sırrı şöyle açıklamaktadır:

“İşte bilgelik. Zeki olan hayvan sayısını hesaplasın; çünkü sayı, bir insan sayısıdır ve sayısı 666’dır… “Görmüş olduğun hayvan var oldu ve o, artık yok… Yedi baş, üzerinde kadının oturduğu yedi dağdır. Aynı zamanda yedi kraldır. Beşi düştü, geriye bir tane kaldı, ve diğeri de henüz gelmedi. Geldiği zaman, az zaman kalmış olacak. Ve eskiden olan ve artık olmayan hayvanın kendisi sekizincidir ve yedi tanedir… Ve görmüş olduğun kadın yeryüzü kralları üzerinde hüküm süren büyük kenttir.” Bu pasaj bize iki açık bilgi sağlıyor: 1. Lal rengi bayan, dünyanın kralları üzerinde hüküm süren büyük kent Roma’dır, 2.kitabın yazıldığı dönemde, altıncı Roma imparatoru hüküm sürmektedir, ondan sonra kısa bir süre hüküm sürecek bir başkası gelecektir, sonra da gizemli sayının adını içerdiği ve İrene’nin de onun Neron olduğunu bildiği “yedilerden biri”, yaralanmış ama iyileşmiş biri geri dönmüş olacaktır.. Öyleyse kitabımızın 9 Haziran 68’den 15 Ocak 69’a kadar hüküm süren Galba’nın hükümdarlığı altında yazılmış olması gerekiyor. Kitap, Neron’un geri dönüşünü çok yakın olarak önceden haber veriyor.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:193-194,Sol Yayınları)

“(nun) n=50, (resch) r=200, (vau) o=6, (nun) n=50,(keph) k(q)=100, (samech) s=60,(resch) r=200… Neron Kesar, imparator Neron, Yunanca Neron Kaiser Demek ki, eğer Yunan yazımını kullanmak yerine, latince Nero Caeser’ı İbrani harflerle yazarsak Neron’un sonundaki nun ortadan kalkar ve onunla birlikte 50 değer de azalır. Böylece öteki eski değere 616’ya varıyoruz, kanıtlama her açıdan eksiksizdir.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:195,Sol Yayınları)

Görüldüğü gibi 666 sayısını incelediğimizde sıradan insanın algısıyla gerçekte bu sayının belirttiği şey birbirinden çok farklıdır. Ama henüz her şeyi açıklamıyoruz bazı insanlar haklı olarak bize şöyle bir soru yöneltebilir “Hristiyanlığın gerçek söylediğinden ziyade eğer kitleler hristiyanlığı egemen sömürücü sınıfın yararına değil de ortakçı bir anlayışla edinmişlerse ya da onlarda böyle bir potansiyel varsa bu hristiyanlığın bizim için ne zararı var?” Bu soruya cevabımızı aşağıda vereceğiz.

Feodal Sosyalizme Yetmez ama Hayır

Öncelikle bir tarihsel olguyu saptamamız gerekir tarihte daha önce dinsel sosla bulanmış sosyalist hareketler olmuştur. Hatta bu hareketlerin kökeni Marksizmden daha eskidir. Ama bu hareketlerin feodal dönemde ilerici bir özelliği varken artık bu ilerici özelliği kalmamıştır. Çünkü bu hareketler dinin politik hayatta egemen aktör olduğu bir zamanda çıkmıştır ve zorunlu olarak dinsel bir renge bürünmüşlerdir ama o zamanın egemen devlet anlayışına göre Thomas Münzer’in büründüğü dinsel renk bu zamanın ateizmine denk düşmektedir. 

Bu yüzden Thomas Münzer’in zamanında Binyılcı hareketin üyesi olmak en ilerici eylemdir ve öyle kalacaktır. Fakat özellikle artık siyasal İslamın da Ortadoğu’da gerilemeye başlamasıyla birlikte dinsel bir renge boyanmış sosyalizm ne kadar gerçekçidir? Bunun gerçekçi olmadığı aşikardır. Ayrıca Marx ve Engels’in laflarına dogmatizmden dolayı değil de hiç değilse güncel konjonktürün tekrar Marx ve Engels’in dediklerine yaklaşmaya başlamasından dolayı kulak vermeliyiz yoksa bu zamanın yenilikçi dinle barışık sosyalist grupları da çok eleştirdikleri “ortadoks” hastalığına yakalanacağa benziyorlar.

“Hristiyanlığın çileciliğine sosyalist bir renk vermekten daha kolay şey yoktur. Hristiyanlık özel mülkiyete karşı, evliliğe karşı, devlete karşı çıkmamış mıdır? Bunların yerine yardımseverliği ve yoksulluğu, evlenmemeyi ve nefse eza etmeyi, manastır yaşamını ve kiliseyi vaaz etmemiş midir? Hristiyan sosyalizmi, rahibin, aristokrasinin kin dolu kıskançlığını takdis ettiği kutsal sudan başka bir şey değildir.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:82,Sol Yayınları)

Ayrıca biz sosyalist hareketi dini bir sosa buladığımız zaman zorunlu olarak dindeki bazı sorunlu yanları da edinmek ve kabul etmek zorunda kalmış oluruz. Örnek olarak karşı cinsle ilişkilerimizde dinsel önyargılarla davranmak zorunda kalabiliriz ve bu da bizim hayal ettiğimiz anlayışa terstir ekmeği eşit bölüşebilsek bile dinsel bir sosyalizmde toplumsal cinsiyet sorununu yeniden hortlatmış olacağımız çok nettir ayrıca sınıflar savaşımını din tarihinin bir uydusu durumuna da sokabilme tehlikemiz vardır ve bu Marksizmin kısıtlanması olacaktır. Bu gibi nedenlerden ötürü dini bir sosyalizm güncel konjonktüre uymamakta ve bugünün ihtiyaçlarını karşılayamamaktadır. Ustalarımızın bu tehlikeye şöyle dikkat çektiklerini unutmayalım.

“Diğer insanlarla ilişkilerimizde salt insanca duygular duymamız olanağı, daha şimdiden içinde yaşamak zorunda olduğumuz, uzlaşmaz karşıtlık ve sınıf egemenliği üzerine kurulu toplum tarafından zaten yeterince bozulmuştur, bu duyguları bir din düzeyine yükselterek daha da fazla bozmamızın hiçbir nedeni yoktur. Ve aynı şekilde, halen özellikle Almanya’da geçerli olan tarih yazım tarzıyla, tarihteki büyük sınıf savaşımlarını kavramamıza zaten yeterince gölge düşürülmüştür, bir de sınıflar savaşımını din tarihinin basit bir eklentisi haline dönüştürerek bu kavrayışın büsbütün olanaksız kılınmasına hiç gerek yoktur.” (Marx-Engels,Din Üzerine,Sayfa:223,Sol Yayınları)

Cemaat ve AKP üzerine bir not

Yazıyı sonlandırırken daha yakın zamanlara gelirsek dinin sınıfsal yanını daha iyi anlayabiliriz. Cemaat hareketi adında aslında her dinsel hareketin olduğu gibi politik bir figür olan bir grubun kendi sınıfsal hizbine AKP tarafından yapılan saldırıdan sonra nasıl bir tutum aldığı ortadadır. Cemaat ne kadar dinsel bir oluşum olsa da ve halkın gözünde maddi bir dünyanın temsilcisi olmaktan öte ruhani dünyanın temsilcisi olsa da son çatışmalar Cemaatin maddi dünyanın radikal bir temsilcisi olduğunu açığa çıkarmıştır ve her dini harekete kısmet olmayan maskesi düşmüştür.

AKP’nin dershaneleri kapaması ile başlayan kavga birbirlerinin rant alanlarına müdahale ile devam etmiştir aslında bu olay dershanelerin kapanması olayından daha derindir iki farklı burjuva hizbinin asıl sorunu AKP’nin İran gaz endüstrisiyle kurduğu yakın ilişkidir AKP’nin bu ilişkileri Cemaatin sınıfsal çıkarlarıyla uyuşmadığından çatışma çıkmıştır. Yani çatışma dershane çatışması değildir bunun bir geçmişi vardır. Hatırlarsanız operasyonun 1 yıl önceden planlandığına dair bilgiler sızmıştır. Aslında Cemaati bir noktada tebrik etmek lazım 1 yıl operasyon hazırlayacaksın ve MİT’in ya da herhangi bir kurumun haberi olmayacak bu inanılmaz başarılı bir illegalitedir bu yüzden kendilerini bu konuda tebrik etmek lazım.

Bu demek değildir ki bu iki unsur bir daha anlaşmayacak eğer karşılarına güçlü bir sol muhalefet çıkarsa ya da bu iki unsur bu çatışmanın kendilerine çok zarar verdiğini düşünüp anlaşma yoluna giderse şaşırmamak lazımdır. Tarihten hatırlayalım Alman burjuvazisi 1848’de proleter hareketten korkup aristokrasi ile anlaşma yoluna gitmemiş midir? İşte bu yüzden Cemaatin AKP ile yeniden anlaşmasında şaşılacak bir yan yoktur. Fakat bu iki unsurun ille de anlaşacağına dair de bir yorum yapılamaz aralarındaki çatışma belli bir eşiği aşarsa bu iki unsurun anlaşması imkansızdır. Yani cevabı tarih verecektir diğer bütün yorumlar şu aşamada spekülasyon olmaktan öteye geçemeyeceği kesindir.


Fethullah Gülen’in daha önce yaptığı “firavun” tanımının kime gittiği çok nettir ya da okuduğu bedduanın hangi partiye söylendiği de çok nettir. Ama bize bugün çok net gelen bu olgu belki ileride anlaşılmayacaktır tıpkı hristiyanlıktaki 666 meselesinde olduğu gibi 666 geçmişte Neron’u sembolize ediyor idiyse. Günümüzde en azından belli bir kesim için Recep Tayyip Erdoğan’ı sembolize etmektedir. Erdoğan’ın Roma’yı mı yoksa kendini mi yakacağı ise güncel politikanın en önemli merak konusu olarak gözükmektedir.

2 Aralık 2013 Pazartesi

L.Althusser'in John Lewis'e Cevap Kitabının Eleştirisi

Tarih derslerinden hatırlayacağınız üzere egemen yönetici sınıf kendi sınıf çıkarları gereği tarihte imrendiği liderlerin özellikleri abartarak bir tarih yazımı yapar. Araya milliyetçi sosla servis ettiği ve uyuşturucu ile aynı işlevi gören dayattığı ideoloji ile kitleleri burjuvazinin yörüngesinden ayrılmamaları için çaba harcar. Arada bizim gibi yörüngeden sapmış insanlar ise burjuvazi için ya “marjinal” ya da toplum için “hastalıklı” unsurlardır. Başa dönersek yani tarihi kim yapar sorusunun cevabını ararken bu konuda iki sapma vardır. Birincisi tipik burjuva ideolojisi olan tarihi bir tek liderler yapar sapağıdır. İkinci bir sapak ise buna karşı gösterilmiş bir refleksten çıkan “tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir” biçiminde ortaya çıkan Marksizmin alanı içinde olan fakat bizi yanıltmakta olan sapmadır. Tarihi yapanlar ise bilindiği gibi kitlelerdir. Kitleler tarihi yaptığı için tarihin öznesiz olması Marksizm-Leninizm için imkansızdır. Bu yüzden Althusser’in aşağıdaki düşünceleri Marksizmin ilerlemesinden ziyade tıkanmasına neden olmaktadır.

“Bu iş böylece aydınlığa çıkınca tarihin “öznesi” sorunu ortadan kalkar. Tarih, motoru sınıf kavgası olan çok büyük bir sistemdir. Tarih bir süreçtir –öznesiz bir süreç-. “İnsanın tarihi nasıl yaptığı” sorusu temelli ortadan kalkmıştır; Marksist teori onu kesin olarak doğduğu yere göndermiş, burjuva ideolojisine atmıştır.”(L.Althusser,John Lewis’e Cevap, V Yayınları, Sayfa:18)

Althusser’in yukarıda değindiği unsur soyut ve anlaşılmaz kalıyor. Daha doğrusu bu cümlenin anlaşılabilir bir yanı yok. İnsan edimi ile tarih yapma arasında çok keskin bir ayrım bulunmamaktadır. Bizim kuşağın şimdiki Haziran ayaklanması geçmişin tarihi olacaktır. Yani Althusser’in kavramsallaştırdığı “tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir ama politika bilim olmadığı için özneli bir süreç olabilir” şeklindeki tezi bugünü açıklamak için yeterlidir fakat geçmişi açıklayamaz. İnsanlık tarihinin en ileri aşamasına bilim diyerek(bu da tarih bilimi olmaktadır) ve bu bilimi öznesiz ve ereksiz süreç diye tanımlayarak o bilim aşamasındaki özneleri teorisi gözardı etmektedir. Halbuki Marx olayı farklı bir şekilde anlamaktadır ve sorunu farklı bir şekilde açıklamaktadır.

“İnsanların –tarihlerinin temeli olan- kendi üretici güçlerini seçmekte özgür olmadıklarını eklemeye de gerek yok kuşkusuz; çünkü her üretici güç, edinilmiş bir güçtür; daha önceki etkinliğinin ürünüdür. Bu nedenle, üretici güçler, pratik olarak kullanılmış insan enerjisinin sonucudur; ama bu enerjiyi de, insanın kendini içinde bulduğu durum koşullandırır; o ana kadar edinilmiş üretici güçler koşullandırır; kendilerinden önce ortaya çıkmış yani kendilerinin yaratmadığı, bir önceki kuşağın ürünü olan toplumsal biçim koşullandırır. Arkadan gelen her kuşak, kendini, bir önceki kuşağın edindiği üretici gücün sahibi olarak bulur; bu üretici güçler o yeni kuşağa, yeni üretim için hammadde olarak hizmet eder. İşte bu yalın gerçek nedeniyledir ki, insanlık tarihinde bir tutarlılık ortaya çıkar; bir insanlık tarihi biçimlenir; insanların üretici güçleri ve ona bağlı olarak toplumsal ilişkileri geliştiği ölçüde de tarih insanlık tarihi olur. Buradan, zorunlu olarak çıkacak sonuç şudur: insanlığın toplumsal tarihi, bunun bilincinde olasalar da olmasalar da her zaman, insanların bireysel gelişmesinin tarihidir.”(Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 1, sayfa:31)

Görüldüğü gibi Marx tarihi açıklarken tarihin bir öznesi olduğundan bahsediyor ama kelimenin burjuva anlamında olduğu gibi saf bir özneden bahsetmiyor. Marx bir kuşağın önce kendi içinde bulunduğu duruma göre koşullandığını ama zaman içinde o kuşağın kendini üretici güç olarak bulduğu vakit tarih yaptığını belirtmektedir ve böylece o kuşaktan önceki kuşakta aynı deneyimleri yaşadığı için insanlığın toplumsal tarihi insanların bireysel gelişmesinin tarihi olmaktadır. Yani tarih determinist ve iradeci bir süreçtir ikisi birliktedir ve iç içedir. Diğer görüşler Marksizm adına sapmadır.

Althusser’in kendi tezi ile çelişkiye düşmesi

Bilindiği gibi benim gibi düşünen insanlar ana akım Marksizmi benimseseler bile eğer yaşadığımız dönemde biri bir teori geliştirip ana akım Marksizminden daha doyurucu bir açıklama yaparlarsa benim gibi düşünen insanların ana akım Marksizmde ısrar edeceğini sanmıyorum. Sorunda zaten buradan çıkıyor bizi “kaba” “vulgar” diye yaftalayanlar aslında kendi teorilerinin dünyadaki sorunları cevaplamada yetersiz kaldıkları için ve ne bizi ne de kitleleri peşinden sürükleyemedikleri için marksizm anlayışları, kitlelere karşı bir nefretten oluşan azınlığın marksizmine doğru evrilmiştir. Hiç çevrenizde post-marksist ve türevlerinin kitlesel bir örgütünü gördünüz mü?(ana akım kadar diyelim) hepsi ya dergi çevresi ya da yüzde 90 akademisyenlerden oluşmuş parti görünümlü derneklerden öteye geçememektedirler.

Onların teorik yetersizlikleri ve asla ana akım Marksizminin ötesinde bir teori geliştiremeyecekleri için bu gibi topluluklar günümüzde “Oligarşik Marksizmi” temsil etmektedirler. Bir nevi kitlelerin içine asla giremeyeceği(lafta imkan olsa bile) bir akademik oligarşiden oluşan Marksizmi inşa etmişlerdir. Post teorilerin tek varlığı kalem ve kağıda yazılmış birbirleri ardına dizilmiş çelişkili kelimelerdir çünkü kitleler yalnız var olanı bilebileceğinden olamayan bir şeyi bilemeyecekleri için gerçekte olmayan bir şeyin teorisini yapanları anlamamakta ve onlara sırtlarını dönmektedirler. Althusser’de bu post furyasını açtığı için hayatında bunun yansımalarını yaşamış pratik politik hayata katılımı sınırlı kalmıştır(hiç demiyorum sınırlı diyorum). Daha fazla uzatmadan neden böyle bir şey dediğimizi açıklayalım:

“Tüm bilimsel bilgiler, tüm alanlarda, bir öznesiz ve ereksiz sürecin sonucudur” (L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları, sayfa.24-25)

Althusser böyle bir şey dedikten sonra aşağıda söylediği cümleyi anlamak imkansız oluyor.

“Marx’a karşı çıkan tarih felsefecileri vardır ki sanki Marx hiç yaşamamış, bir bilim kurmamış gibi davranmaktadırlar.”( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları,sayfa:28)

“Marx 1845’de kendinden önce var olmayan bir bilimin temellerini atmaya başlar: Bu tarih bilimidir.”( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları,sayfa:33)

Anlayamadığımız nokta da tam burasıdır tüm bilimsel bilgiler öznesiz ve ereksiz bir sürecin sonucuysa Marx nasıl bilim kuruyor? Ya da nasıl kendinden önce var olmayan bir bilimin temellerini atıyor. Althusser her ne kadar tarih öznesiz ve ereksiz bir süreçtir dese de aslında o da tarihin özneli bir süreç olduğunu hiç çaktırmadan kabul etmek zorunda kalıyor.

Althusser’in kendisine gelen eleştiriler sonunda vermek zorunda kaldığı taviz

Althusser  tarihe öznesiz ve ereksiz bir süreçtir diye tanımladıktan sonra en azından bu konuda aklı selime sahip Marksistler, Marx’ın 18 Brumeire’den alıntı yaparak tarihte özne olduğunu açıklamışladır. Fakat Althusser gene pes etmemiş ve teorisini kurtarmak için şöyle demiştir:

“Ama toplumsal tarihi pratikler eyleyicilerinin, zorunlu olarak özne olmaları, tarihin ne öznesi olmalarını gerektirir ne de özneleri. Eyleyici özneler tarih içinde, yalnızca üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin belirlenimi ve biçimleri içerisinde hareket ederler. ( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları ,sayfa:75)

“Buna göre , bireyler tarih içinde eyleyici özne olur ve tarih içinde üretim ve yeniden üretim ilişkilerinin varoluş biçimlerinin belirlemeleri altında hareket ederler.”( L.Althusser, John Lewis’e Cevap, V Yayınları,sayfa:77)

Halbuki Marx olayı farklı koymaktadır:

“Yeni üretici güçlerin edinilmesiyle insanlar üretim tarzını ve üretim tarzıyla birlikte de belli bir üretim tarzı için uygun düşen ekonomik ilişkileri değiştirirler” Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 1, sayfa:32)
Proudhon’a göre, soyutlamalar, kategoriler birincil nedenlerdir. Ona göre tarihi yapan insanlar değil, kategorilerdir. Soyutlama, yeni insanlardan ve onların maddi etkinliklerinden ayrı olarak alınmış bu biçimdeki kategori, ancak ölümsüz, değiştirilemez sabit arı usun bir varlık biçimdir; bu da yalnızca, bu biçimdeki soyutlamanın soyut olduğunu söylemenin başka  yoludur. Hayran olunası bir totoloji.” (Marx-Engels, Seçme Yazışmalar 1, sayfa:38)


Yazımızı nihayete erdirirken gördüğümüz gibi Althusser’in dediği gibi sırf tarih içinde değil tarih yaparken de özne vardır. Marksizm için önemli olan öznenin sınırları nereye kadar ulaşırdır. Eğer Marksizmi ilerletmek isteyen birileri varsa bunu öznenin reddi üzerinden değil günümüz koşullarında öznenin sınırı nedir diye yapılacak bir analiz sonucunda Marksizm ilerleyebilir. Yoksa teorimiz ve pratiğimiz proletaryanın ve müttefiklerinin kurtuluşuna hizmet etmeyen bir sapağa saplanır bu sapak küçük burjuva ideolojisinin günümüzdeki bir yansıması olan akademik alana sıkışmış Marksizmdir bu tür Marksizmin özelliği hayatını devam ettirmede bir sıkıntısı olmayanların yaptığı ve bu özelliğinden dolayı sınırlı bir kesime hitap eden ve  bundan dolayı bizim tanımımızla söylersek “Oligarşik Marksizmdir”. Marksizmin yüce ideolojisi akademik kendi kendini haz etme ideolojisi olan “Oligarşik Marksizmden” bizi korusun!