25 Ekim 2012 Perşembe

Dinin ortaya çıkışı, Sınıflı toplumlarda din ve bir ritüel olarak kurban


 Beyin fırtınası yapalım biraz hep burjuvazi yapacak değil ya biraz da biz yapalım. İnsan olgusunu ele alalım, düşünelim ve soralım kendimize “biz nasıl bir canlıyız?” diye. Her olguda olduğu gibi resmi genel hatlarıyla algılamak için genellemeler yapalım(bu demek değildir ki insanlar arasında farklar olmadığını kabul ediyoruz) ve soralım insan neye ihtiyaç duyar diye? Aklımıza gelen şeyleri sıralayalım:

“Yemek yemeye,barınma ihtiyacına,sosyalleşmeye, güvenlik gereksinimine, çevresindekiler tarafından saygınlık duyulmasına, yaratıcılık ihtiyacını karşılamasına(kültürel alan ve benzeri konular vs.), tartışılabilecek bir konu olsa da son olarak sahip olduğu şeyleri kaybetmeyeceğine dair rekabetten uzak garanti düşüncesi(örnek:ne olursa olsun hep bir evi olacağı düşüncesi ve bunun yaşadığı dönemdeki üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki ilişki ile garanti altına alınması.)”

Genel olarak çizdiğimiz insan ihtiyaçlarından biri eksik olunca insanın yaşamı o eksik olan nesnenin gerekliliğine göre insanın hayat kalitesinde düşmeye ve o nesnede açlığa (yoksunluğa) neden oluyor. Eğer insan bu yoksunluğu gidermek için bir şey yapmasaydı şu anda hayatta olmazdı. İnsan eğer hayatta kalıyorsa yaşamak için kendine bir neden, bir umut veya bir amaç belirlemiş olması lazımdır yoksa umutsuzluğun sonu intihardır. İnsan hayatta kalma ve yaşam mücadelesinde yenilmemek için maddi dünyadaki yetersizliklerini yok etmek için din olgusunu ortaya atıyor. Din olgusu aslında ilk çıktığı zamanlarda tam bir hayal gücünün ve yaratıcılığın ürünüdür. İnsanın hayatta kalmak için zekasını da kullanıp yaptığı soyutlama becerisinin ürünüdür ve soyutlama becerisi gelişmiş bir zeka gerektirir. Ne kadar gelişmiş zeka da gerektirse din olgusunun çıkışı, bir mahrumiyetin, bir çaresizliğin,bir eksikliğin ürünüdür ve insanın aslında doğa üzerindeki güçsüzlüğünü yenmek için ürettiği basit bir silahtan başka bir şey değildir. Dinin tarihsel ilerlemesine bakarsak şu alıntılar bu konuyu açıklamaya yetecektir.

“Toplumsal bilincin bu biçimi, yani din, insan toplumunun bu kadar uzun süren tarihinin hangi aşamasında doğdu? Az da olsa iyi niyetli, dinerkçiliğin(klerikalizm) tutsağı olmayan bütün bilim adamları, dini, insanın gelişiminin ancak belli bir aşamasında ortaya çıkmış tarihsel bir olay olarak görüyorlar.”(Emek, Din ve insan,evrensel basım yayın,sayfa:17)

“ Neanderthal insanın soyutlama yeteneği gözle görülür şekilde yükselmişti. Soyutlama, insana, içinde yaşadığı dünyayı kavraması yönünde çok büyük olanaklar sağlarken, bir yandan da gerçeklikten kopuşun, içinde yaşanılan dünyayla bağların usdışı yollarla açıklanmasının koşulunu yaratıyor. Bu da her şeyden önce doğaüstüne inancın, yani dinin ortaya çıkışı için temel işlevi görmüş oluyor. O çağın toplumsal yaşam koşulları da, doğaüstüne inancın doğuşuna önemli ölçüde yardımcı oldu. Paleolitik çağda yaşam son derece zordu. İnsan, tam anlamıyla, her adımda ölüm tehlikesiyle burun burunaydı.V.I. Lenin, ilkel insanın “yaşamanın, doğayla mücadelenin yarattığı zorluğun baskısı altında” olduğunu söyler ( V.I. Lenin, Top. Y., c.5, s.103). İlkel insan, bu ağır mücadelede çoğu zaman yenilgiye uğramıştır. Soyutlama yeteneğinin artmasıyla da, uğradığı başarısızlıkların nedenlerini aramaya başlar. İmdada, insan için önemli olan çeşitli doğa olaylarının düşsel yorumuna olanak veren düş gücü yetişir. Buradan da, F. Engels’in dediği gibi, “insanların gündelik yaşamları içinde onlara egemen olan dış güçlerin kafalardaki düşsel yansıması, içinde dünyasal güçlerin dünya dışı bir biçim aldığı yansıma olan” din doğar.(K.Marx-F.Engels, Top. Y., c.20, s.328)”.(a.g.e,sayfa:18)

Bu alıntılar ilk dinin nasıl çıktığını ortaya açıklıyor. Sınıflı toplumlarda ise din egemen sınıfın hizmetine giriyor ve politik bir nitelik kazanıyor. Devlet iktidarının merkezileşmesinden sonra başlangıçta belirli bir etnik unsurun dışına çıkamayan din, zaman içinde politik ve kültürel ilişkilerle yayılıyor. Bu yaygınlaşma ile bazı dinler tarih sahnesinden silinirken bazıları halen günümüze kadar gelmeyi başarıyor. Ama artık din insanların doğa karşısındaki yenilgileri için bir güvenli liman olma özelliğini kaybetmiş ve egemen sınıflar karşısında ezilen sınıfların kendilerini güvende hissetmek için sığındıkları bir liman haline gelmiştir. Sınıflı toplumda din biçim değiştirmiş ve doğadaki çaresizliğin aciz çözümü yerine sınıfsal çaresizliğin aciz çözümüne dönüşmüştür. Dinler arası çatışmalar olsa da çoğu dinin ortak yanı olduğu kuşku götürmez(farkları olmadığı gibi bir mana buradan çıkmaz) (örnek:tek tanrı düşüncesi, cennet, cehennem, şeytan, kurban, oruç vs.). 

Dinler birbirlerinden farklı olsalar da halkları boğmak için aynı enstürmanları kullanırlar. Amaç aynıdır egemen sınıfa itaat. Kurban konusunun amacı egemen sınıfa itaat için yapılmış ritüelden başka bir şey değildir.(en kaba biçimi ile burada anlatılmıştır.) İnsanın yoksunluğunu  kullanmanın ve egemen sınıfa boyun eğdirme projesinin bir parçasıdır. Bu yüzden bazı burjuva ateistlerinin dediği gibi kurban ne vahşetin nedenidir ne de insanlığın câni hali. Kurban, insanın yaşamakta olduğu yoksunluğun, vahşetin ve caniliğin bir yansımasıdır. Caniliğin ve vahşetin nedeni kurban değildir. Kurban kesmenin amacı cennete gitmek için cennetin biletinden başka bir şey değildir.(sırf bu yetmez tabi bir sürü bilete ihtiyaç var “cennete gitmek” için) İnsanların sahip olamadıkları temel ihtiyaçlara öbür dünyada sahip olmak için yaptıkları bir ritüeldir. 

Bu yüzden maddi dünyadaki yetersizliğin, açlığın, vahşetin,sefaletin bir yansımasıdır. Sonuç olarak insanları ne kurban kestiği için kesene vahşi diyerek ne de bu umut dünyasına gözlerimizi kapayarak çare buluruz. Ne zaman insan maddi gereksinimlerini karşılayacak bir aşamaya gelirse o zaman insanların bütün dinlere ihtiyacı kalmayacak ve dinler ritüelleriyle birlikte sönüp gidecek. Dinlerin yok olması için dine olan gereksinimin olmadığı, insanın maddi dünyada kendi ürettiği bir şeye tapmaya gerek duymadığı bir topluma, ancak insanın temel(ekonomik ve kültürel) maddi ihtiyaçlarının karşılanmış olması gerekir. Bunun olabileceği tek toplum sınıfsız bir toplumdur. O zamana kadar vahşi hayatımızı, kültürümüze,edebi eserlerimize,müziğimize ve diğer üstyapısal kurumlara yansıtmaya devam edeceğiz ve altyapısal sorunları değiştirmeden bu olguları değiştiremeyeceğiz.

12 Ekim 2012 Cuma

Burjuvazinin küreselleşme ile olan iç hesaplaşmasının analizi(Huntington ve Barber)



Huntington'a göre, artık dünyada ideolojik ve ekonomik mücadele esas olmayacak. Mücadelenin temelini kültürel farklar oluşturacak. Global boyuttaki mücadele farklı medeniyetlere mensup milletler ve gruplar arasında yaşanacak.

Fransız ihtilali ile birlikte milletler arası bir mücadele söz konusuydu. Bu durum I. Dünya Savaşı sonuna kadar devam etti ve Rus ihtilali sonrasında ise ideolojik mücadeleler başladı. II. Dünya Savaşı sonrası soğuk savaş yıllarında da bu tür bir mücadele hakimdi. Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, Batılı olmayan medeniyetler arası ilişkiler uluslararası siyasette önem kazanıyor ve Batılı olmayan medeniyetler de Batı'ya katılıyorlar. Artık ülkeleri ekonomik gelişme seviyelerine göre değil, kültür ve medeniyetlerine göre gruplara ayırmak daha anlamlı oluyor.

Medeniyetler kültürel varlıklardır ve farklı bölgelerde farklı kültürlere rastlanır. Aynı ülkenin farklı bölgelerindeki farklı kültürel özellik gösteren yerleri başka ülkelerden ayıran ortak bir kültürleri de vardır. Medeniyet insanların kendilerini başkalarından ayıran en yüksek kültürel gruplaşma seviyesini gösterir. İnsanın kendisini tarif ettiği en geniş kimlik seviyesidir.
( Romalı, İtalyan, Katolik, Avrupalı.. gibi)
Medeniyetler, bazı alt grupları kapsayabildikleri gibi Japon medeniyeti gibi tek bir milli devletten de oluşabilirler. Medeniyetler dinamiktir. Gelişirler ve yok olurlar.

Dünyada bazı medeniyetler öne çıkacak : Batı, Konfüçyus,Japon,İslam,Hint,Slav-Ortodoks,Latin Amerika ve Afrika. Gelecekteki mücadeleler de bu medeniyetlerin birbirinden ayrıştığı bölgelerde meydana gelecek.

Kimlikler dini ve etnik terimlerle tanımlandıkça ortaya 'biz' ve 'onlar' ilişkisi çıkıyor. Kültür ve din farklılıkları siyasi sorunları da etkiliyor. İdeolojik ittifaklar zayıfladıkça, ortak din ve medeniyete sarılmak öne çıkıyor. Medeniyetler çatışması, farklı medeniyetler arası fay kırıkları boyunca çevre gruplar arasında mikro seviyede ve farklı medeniyetlerden devletler arasında da göreceli bir askeri ve ekonomik üstünlük mücadelesi olarak makro seviyede kendini göstermektedir.

Gelecekte, dünya siyasetinde Batı ve Diğerlerinin arasında Batılı güç ve değerlere karşı verilen mücadele egemen olacaktır. Bazı ülkeler de  Batı'nın değer ve kurumlarını muhafaza ederken, Batılı olmayan ülkelerle de işbirliği içinde olarak ekonomik ve askeri açıdan güç dengelemesine çalışacaklardır.
Batılı olmayan medeniyetler Batılılaşmadan modernleşmeye çalıştıkları için Japonya dışında tam olarak başarılı olamamışlardır. Ekonomik ve askeri güçleri Batı'ya oranla artmış ancak değer ve çıkarları Batı'dan uzaklaşmıştır.
Gelecekte bütün dünyayı kapsayacak bir medeniyet söz konusu olmayacak, ama birbiri ile birlikte yaşamayı öğrenmek zorunda kalacak farklı medeniyetler olacaktır.

Barber ise makalesine çok ilginç bir şekilde başlıyor. Fukuyama'nın meşhur “tarihin sonu” isimli tezine karşılık “ tarih bitmiş değil.” ile giriş yapıyor. Artık iki ucun çatışması olduğundan bahsediyor. Biri nefret duygusuyla hareket eden  ilkel dünyaya geriye götürme hevesinde olan Cihad. İkincisi ise dünyayı tekeller arasında bölüşümün ve tüketim kültürünü pompalayan Mcworld. Mcworld’ün dünyayı homojen eğlence,enformasyon, iletişim araçlarıyla ele geçiren, insanları hızlı müzik, hızlı bilgisayar, hazır yiyeceklerle hipnotize eden bir oluşum olduğunu söylüyor. Radikal islami cihad’ı destekleyenler aynı zamanda Mcworld’ün ürünlerinden de faydalanabiliyorlar diyor. Örnek olarak İran’daki molla yönetimini destekleyenler evde uydudan star tv’yi açıp Simpsonslar gibi küresel kültürel programları ve dizileri izleyebiliyorlar. Cihad ve Mcworld’un ortak yanı ise yazara göre: “hukukun ve demokrasinin rehberliğinde olmayan anarşi” diye bir tanımlama getiriyor. Bu iki unsur hayatta kalmak için birbirlerinin zıddını yaratıyorlar ve yaşamak için birbirlerine gereksinim duyuyorlar. Gerçek refahın demokraside olduğunu söyleyip şu sözlerle şikayetini her iki sisteme karşı dile getirmiştir:

“Ne Cihad ne de McWorld, güttükleri ulussuzlaştırma uygulamalarıyla zarar gören yurttaşlık erdemlerini yeniden sağlama arzusundadır; ne küresel pazarlar ne de kan bağına dayalı topluluklar kamu yararına hizmet etmekte, ya da eşitlik ve adalet gözetmektedir.”(1)

“Cihad kanlı bir kimlik politikası uygularken,McWorld kansız bir kar ekonomisi uygulamaktadır. Mc-World’e hükmen ait olan herkes bir tüketicidir; kimlik için bir sığınak
arayışında olan herkes belli bir kabileye mensuptur. Ama kimse yurttaş değildir. Yurttaşlar olmadan demokrasi nasıl olabilir?” (2)

Sorunun alternatif sorunu olduğunu belirtip insanlığın yararına olmayan Cihad ve Mcworld yerine alternatif bir sistem sunulması gerektiğini belirtip yazısına son veriyor.
Karşılaştırma konusuna gelirsek ,Huntington, Küreselleşmeci tekellerin yararına akademik kariyerine devam etmiş ve onlara hizmet ederek hayatını kaybetmiştir. Küreselleşmenin, “dini baskılamak yerine dini güçlendirmesi” gün gibi açıklığa kavuşmuştur. O yüzden Huntington’un bahsettiği “Medeniyetler Çatışması” farklı güçlerin birbiriyle çatışmasından öte, aynı amaca hizmet için dünyanın değiştirilmesinin teorik altyapısını oluşturmaktır.

Barber ise tarihte tutucu bir röle soyunmuş ve statükocu davranarak ulus devletin devamı için onu korumak ve hatta kurtarmak için bu makalesini kaleme almıştır.İkisi arasında karşılaştırma bu eksenden yapıldığı zaman bir anlam içerir.

Bugünkü yaşamımız bir pratiktir ve eğer bir sistem varlığını devam ettirmek istiyorsa pratikle bilgi arasında sonsuz devinimler yapmak zorundadır. Küreselleşmenin ideologu Huntington. Küreselleşmeyi muzaffer kılmak için “Medeniyetler çatışmasını” yazarken Barber ise ulus devleti haklı çıkarmak için “Jihad and Mcworld” ü yazmıştır. Kendi görüşüme gelecek olursak çözüm ne ulus devleti korumakta  ne de küreselleşmeyi desteklemektedir.

Eğer Barber bir alternatif arıyorsa onu ulus devlette ya da demokraside değil onu proletarya diktatörlüğünde aramalıdır çünkü işçiler ve tüm ezilenler için demokrasi açlıktan ölme özgürlüğünden başka bir şey olmamış, ulus devlet ise milliyetçilikle ezilenleri birbirine düşman etmiştir. Ulus devletin bir ileri aşaması küreselleşme ise ulus devletten ortaya  çıkmış ve gözü dönmüş sermayenin güncel taleplerine ancak küreselleşme karşılık verecek konuma gelmiştir.
Cihad’da Mcworld’de aynı yapıtaşlarını içinde taşıyan aynı amaca hizmet eden ideolojilerdir. Bunlar birbirine zıt değil birbirlerinin tamamlayıcılarıdır. İşçilerin ekonomik hayatlarına olumsuz yansıyacakları kesindir ama unutulmamalıdır ulus devlette feodal döneme göre işçilerin hayatında olumsuz olaylara neden olmuştur. Feodal dönemde toprakbeyi serf’e kendi geçimi için bir ev bir tarla verirken ulus devletin modern işçisi asırlar boyu çalışıp ancak kendine bir ev alabilmektedir ya da alamamaktadır.

Yalnız bu ekonomik hayattaki kötüleşme gerici değil ilericidir. Ezilen sınıflar mülklerini kaybedince sömürücü sınıflara karşı boğun eğmelerinde azalma olmakta ve kendi kurtuluşları için mücadele bilinçlerinde artış olmaktadır. Ulus devlet çağında Marksizmin yükselişi bir tesadüf değildir. Bugün hala işçilerin mutsuzluğu bir tesadüf değildir. Kapitalizmin ideologlarının orta sınıfın refah seviyesi yükseltelim demeleri orta sınıfları düşündüklerinden değil, toplumsal isyanlara karşı bir koruma tedbiri olarak bu fikri sunmaları bir tesadüf değildir. Barber’in ulus devleti desteklemesi demokrasiye olan inancından değil işçi sınıfının ilerideki mücadelesinden korkmasının bir yansıması olarak düşünülmelidir. Wall Street eylemleri sermayeyi korkutmaya tek başına yetecek veriler vermektedir. Huntingon’un aşırı kar hırsları gizlenmiş teorisi yukarıda belirtiğim nedenlerden dolayı Barber’e göre daha ilericidir. Tıpkı Lenin’in dediği gibi:

“Emperyalizm, bizim kapitalizm kadar “can” düşmanımızdır. Bu böyledir.Ne var ki hiçbir Marksist, feodalizmle karşılaştırıldığı zaman kapitalizmin ilerletici olduğunu, tekelcilik öncesi kapitalizmle karşılaştırıldığı zaman emperyalizmin ilerletici olduğunu unutmayacaktır. Bundan çıkacak sonuç, bizim, emperyalizme karşı her savaşımı desteklememizin gerekmediğidir. Gerici sınıfların emperyalizme karşı savaşımını desteklemeyeceğiz. Gerici sınıfların emperyalizme ve kapitalizme karşı başkaldırılarını desteklemeyeceğiz” (3)

Burjuva ideologlarının çarpışması yukarıdaki gibidir. Umarım dünya proletaryası ne Huntington gibi yamyamları ne de Barber gibi modern zamanın Proudhon’unu(bilindiği üzere Proudhon kapitalizmi eleştirirken feodalizmi övmüştü) destekler. Çözüm, burjuvazinin iç savaşında, burjuvazinin iki ucundan birinin taraftarı olmak değil,çözüm, proletaryanın çıkarları tarafında tavır takınmakla olabilir. Ya Huntington ve Barber’ın tarafı olduğu burjuvaların (barbarların) çıkarları ya da proletaryanın sınıf çıkarları Rosa Luxemburg’un dediği gibi “Ya Barbarlık Ya Sosyalizm”. İşte küreselleşme dediğimiz şeyin bize sunduğu iki seçenek budur.

1. Barber,B. (2008) "Jihad vs McWorld" in F.J. Lechner & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford. pp 35
2. Barber,B. (2008) "Jihad vs McWorld" in F.J. Lechner & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford. pp 35



References:
1.      Samuel Huntington., The Clash of Civilizations  in  in F.J. Lechner & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford.
2.      Benjamin Barber., The Clash of Civilizations  in  in F.J. Lechner & J. Boli (eds) The Globalization Reader. Blackwell Publishing, Malden and Oxford.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Ulusal Sorun Karmaşası ve Günümüz Proletaryasının görevi

“Marksizm son derece derinliği olan, son derece karmaşık bir doktirindir”(Mahir Çayan,Kesintisiz devrim I,önsöz)

 Yukarıdaki söz ulusal sorun üzerine olan bunalımı son derece iyi açıklamaktadır.Ulusal sorunun bu kadar karmaşık hale gelmesinin nedeni tabi ki ulusal kurtuluş savaşlarının burjuva içeriğinde gizlidir.Bu içerik iki taraflı yanlış etkiye neden olur. İlk etki ezen ulusun burjuva şovenist etkisi ve ezilen ulus düşmanlığı, ikincisi ise burjuva içeriğe sahip olduğu için kendini sosyalist sananların ulusal kurtuluş savaşlarını küçümsemesi ve ezilen ulusa sırt çevirmesi. İlk önce bu sapmaların nedeni olan ulusal kurtuluş savaşının burjuva içeriğini ve bunun proletarya açısından önemini vurgulayım. Lenin ulusal mücadelenin burjuva içeriğini şöyle açıklamaktadır: 

“Bütün dünyada kapitalizmin feodalizme karşı sonal zaferi dönemi,ulusal hareketlerle ilgili olmuştur.Bu hareketin iktisadi temeli,meta üretiminin,tam zaferini sağlamak için yurtiçi pazarı ele geçirmek zorunda olması,aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması gereğinde yatar,ve bu dilin gelişmesini ve yazınsal alanda kök salmasını önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır....onun için, her ulusal hareketin eğilimi,modern kapitalizmin gereksinimlerinin en iyi karşılanabileceği ulusal devletlerin oluşumuna doğru bir eğilimdir.En derin iktisadi etkenler bizi bu amaca doğru sürükler,ve bundan ötürü,bütün batı avrupa için,hayır,bütün uygar dünya için kapitalist dönemin tipik,normal devleti,ulusal devlettir.”(Ulusların kaderlerini tayin hakkı,ulusların kaderini tayin etmesi nedir?, sayfa:55).

Ulus devletlerin proletarya açısından önemi ise şöyledir:

“Sosyalist devrim, yalnızca büyük bir grev, sokak gösterileri ya da açlıktan doğan kargaşalıklar ya da bir askeri ayaklanma ya da sömürge isyanı dolayısıyla patlak vermeyebilir; bu devrim, Dreyfus skandalı ya da Zavern olayı gibi bir siyasal bunalım, ya da ezilen bir ulusun ayrılmak için yaptığı bir referandum vb. vesilesiyle de başlayabilir.” (Ulusların kaderlerini tayin hakkı,sosyalist devrim ve demokrasi uğruna savaşım,sayfa:143) “Ulusların kaderlerini tayin etme ilkesini kabul etmiş olan 1896 Londra Sosyalist Enternasyonal Kongresi kararı, yukarıdaki tezler temel alınarak tamamlanmalı ve şu noktalar açıklığa kavuşturulmalıdır: (1) bu istemin emperyalizm altında özel bir ivedilik kazanmış olması; (2) söz konusu istem dahil, siyasal demokrasinin tüm istemlerinin, siyasal geleneksel niteliği ve sınıf içeriği; (3) ezen ulusların sosyal-demokratlarının görevlerini, ezilen ulusların sosyal-demokratlarınınkilerden ayırdetme gereği; (4) ulusların kaderlerini tayin etme hakkının oportünistler ve kautskiciler tarafından tutarsız ve yalnızca sözde kalacak bir biçimde kabul edilişi, bunun da siyasal anlam bakımından ikiyüzlü bir tutum olduğu; (5) şovenlerle "kendi" ulusları tarafından ezilen sömürgelerin ve ulusların ayrılma özgürlüğünü tanımayan sosyal-demokratların, özellikle büyük devletlerin (Büyük-Rus, AngloAmerikan, Alman, Fransız, İtalyan, Japon) sosyal-demokratlarının, gerçekte aynı niteliği taşıdıkları; (6) söz konusu olan istemin ve siyasal demokrasinin tüm temel istemlerinin, burjuva hükümetleri devirmek ve sosyalizmi gerçekleştirmek uğruna devrimci yığın savaşına doğrudan doğruya bağlı kılma gereği.”(ulusların kaderlerini tayin hakkı sayfa:154-155).

 Görüldüğü gibi Lenin ulusal kurtuluş savaşlarını sosyalizme gitmenin bir aşaması olarak görmüştür. Bu sosyalizme gitmek için bir basamaktır. “Nasıl ki, insanlık, sınıfların ortadan kalktığı döneme ancak ezilen sınıfın diktatörlüğünün sürdüğü bir geçiş dönemini aşarak ulaşabilirse, ulusların kaçınılmaz olan bütünleşmesine de, ancak bütün ezilen ulusların kurtulduğu, yani ezen ulustan ayrılma özgürlüğüne kavuştuğu bir geçiş dönemini aşarak varabilir.” (ulusların kaderlerini tayin hakkı, ulusların kaderin tayin etme hakkı önemi ve bu hakkın federasyon ile ilgisi, sayfa:145)

 Ezen ulus burjuvazisi için ise bu sadece bir pazar sorunudur. Bunun için bu pazarı elinde tutmak için elinden geleni yapacaktır ve kendi faşist güruhlarına milliyetçi nefret düşünceleri ekecek ve kendi statükosunu kendi diktatörlüğünü kaybetmemek için kullanacaktır. Taki ezilen ulus burjuvazisi halkı kendi etrafında toplayana kadar.

 “Efendi bir ulusun burjuvazisi, ister küçük, ister büyük olsun, önemli değil, rakibinin hakkından “daha çabuk” ve “ daha korkusuzca” gelme olanağı kazanır “Güçler” birleşir ve “başka ırktan” burjuvaziye karşı, baskı biçiminde yozlaşan, bir dizi kısıtlayıcı önlemler uygulamaya başlanır. Savaşım, iktisadi alandan siyasal alana aktarılmıştır. Yer değiştirme özgürlüğünün kısıtlanması, dilin kullanılmasına karşı engeller, seçim haklarının kısıtlanması, okul sayısının azaltılması, dinsel inançlara karşı engeller vb. yanlızca egemen ulusun burjuva sınıflarının çıkarına yaramakla kalmaz, ama egemen bürokrasinin özgül ereklerine, deyim yerindeyse kast ereklerine yararlar. Ama sonuçlar bakımından bunun hiçbir önemi yoktur;burjuva sınıflar ve bürokrasi, bu konuda el ele yürürler. Ezilen ulusun dörtbir yandan sıkıştırılan burjuvazisi, elbette harekete geçer “Kendi halkı”na başvurur ve kendi sorununu tüm halkın sorunuymuş gibi göstererek, avaz avaz “vatan”ı yardıma çağırmaya başlar. Kendi yurttaşları arasından, kendisi için… “vatan” yararına bir ordu toplar. Ve “halk”, çağrılara her zaman kayıtsız kalmaz, onun bayrağı yöresinde toplanır: yukarıdan gelen baskı onu da ezer ve onda da hoşnutsuzluk uyandırır”(Josef Stalin,Marksizm ve ulusal sorun ve sömürge sorunu,sayfa:22,sol yayınları)

 Bu alıntının ana fikri efendi ulusun, Pazar sorunu yüzünden hem ezilen ulus burjuvazisine hem de halkına baskı uyguladığıdır. Dikkat edilmesi gereken nokta, Stalin’in “ulusal kurtuluş savaşı halkın sorunu değildir” gibi bir mana bu metinden çıkamaz.Bu metinde Stalin’in demek istediği şey, “ulusal savaştan daha ilerici bir aşama olan sosyalist aşamanın mevcut olmasıdan dolayı biliçli proletarya için o gün sosyalist devrim için savaşmak günün güncel sorunudur.” Zaten Stalin sayfa:24’te şöyle diyor: “Ama bundan, proletaryanın milliyetlerin ezilmesi siyasetine karşı savaşmaması gerektiği sonucu çıkmaz.” ”(Josef Stalin,Marksizm ve ulusal sorun ve sömürge sorunu) Ezen ulus burjuvazisi ezilen halkı baskı altına tutmak için ne yapar?

 “Ama baskı siyaseti bunula da yetinmez. Bu siyaset, ezme “sistem”inden çoğu kez, ulusları birbirine karşı kışkırtma “sistem”ine, insan kırımları ve pogromlar “sistem”ine geçer.” (Josef Stalin,Marksizm ve ulusal sorun ve sömürge sorunu,sayfa:24)

 Basit bir örnek T.C hükümeti aldığı yenilgiler üzerine BDP binalarını yakıp, Alevi ailelerin evlerini işaretleyip pogrom sinyalini vererek halkları tehdit etmişti ve hala etmektedir.Artık elideki son silah olarak onu görmektedir. Bilinmelidir ki T.C devleti için artık iş işten geçmiştir pogrom yaparsa bu onun sonu olacağının bilincindedir.Sadece kısmi saldırılar yapıp taciz etmektedir.Ama asla bu saldırılar küçümsenmemelidir. Bu saldırılar karşısıda gösterilen tepkiler yerindedir. T.C’ye bu konuda göz açtırılmamalıdır, göz açtırılırsa sonuç felaket olacaktır.Çünkü yenilgiden gözü dönmüş, ezilen uluslara ve proletaryaya karşı Terör devleti olan T.C kan akıtmak için fırsat kollamaktadır. Konumuzu başka bir alana çevirirsek, herhangi bir yerde sosyalist bir yönetim kurulduktan sonra proletaryanın uluslara karşı siyaseti ne olmadır? Dil ve öğretim sorunu nasıl çözülecek? Hala kendi kaderini tayin koşulsuz desteklenecek mi?

 “Ulusal kültürün kurulmasını, ulusal dilde okul ve derslerin gelişmesini ve ülke insanlarından oluşan kadroların yetiştirilmesini, sosyalizmin kuruluşu ile, proleter kültürün kuruluşu ile nasıl bağdaştırmalı? Burada üstesinden gelinmez bir çelişki yok mu? Elbette yok. Biz proleter bir kültür kuruyoruz. Bu tastamam böyle. Ama içeriği bakımından sosyalist olan proleter kültürün, sosyalist kuruluş içine çekilmiş çeşitli haklardan, dilin, varlık koşullarını vb. çeşitliliğine göre, birçok biçimler aldığı ve birçok ifade araçlarına başvurduğu da doğru. İçeriği bakımından proleter, biçimi bakımından ulusal. Sosyalizmin kendisine doğru yürüdüğü , tüm insanlığın ortak kültürü, işte böyle bir kültürdür. Proleter kültür, ulusal kültürü yoketmez; ona bir içerik kazandırır. Ulusal kültür sloganı, burjuvazi iktidarda kaldığı ve ulusların pekişmesi burjuva düzen koruması altında gerçekleştiği sürece, burjuva bir slogan oldu. Proletarya iktidara geçtiği ve ulusların pekişmesi sovyet iktidarı koruması altında gerçekleşmeye başladığı zaman, ulusal kültür sloganı proleter bir slogan durumuna geldi. Bu iki ayrı durum arasındaki ilke ayrılığını anlamamış biri, ne Leninizmden, ne de Leninizim açısından ulusal sorunun özünden, hiçbir zaman, hiçbir şey anlamayacaktır.” (Josef Stalin,Marksizm ve ulusal sorun ve sömürge sorunu,sayfa:237-238)

 Görüldüğü üzere proleter kültür, ulusal kültüre yeni bir biçim veriyor. Ulusal soruna, sosyalist aşamada self-determinasyon’nun nasıl olacağı şeklinde bir açılım yapmak gerekiyor.Bunun nedeni self-determinasyonun sosyalist anavatanın ve proletaryanın çıkarlarına göre değişime uğramasıdır. En belirgin örneği Türkiye’deki durumdur. Neden Mustafa Kemal’e destek olundu da Şeyh Sait olayında tarafsız kalındı? Bu konuda uzun uzun alıntı yapmayacağım ilgilenenlerler Stalin’den alıntı yaptığım kitabın “Çin Konusunda”(1 ağustos 1927) isimli kısmı okusunlar. Bu kısımda emperyalizmi yardığı ve sovyetlerin güçlenmesine fırsat verdiği için Ankara o zaman desteklenmiştir diyor. Böylece sosyalist aşamada ulusların kaderi konusundaki ana fikri verdikten sonra ilgili alıntıyı verelim.

“Halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkından başka, bir de işçi sınıfının kendi iktidarını pekiştirme hakkı olduğunu ve kaderini serbestçe tayin etme hakkının bu hakka bağımlı bulunduğunu anımsamak iyi olur. Kaderini serbestçe tayin etme hakkı, öbür hakla, iktidara gelmiş bulunan işçi sınıfının kendi iktidarını pekiştirme yüce hakkı ile çelişebilir. Bu durumda, şunu açıkça söylemek gerekir ki, kaderlerini serbestçe tayin etme hakkı, işçi sınıfının kendi diktatörlüğünü gerçekleştirme hakkının uygulanmaya konması karşısında ne bir engel olabilir, ne de olmalıdır. Birincisi, ikinciye boyun eğmelidir.” (Josef Stalin,Marksizm ve ulusal sorun ve sömürge sorunu,sayfa:193)

 Genel olarak Ulusal sorunun Marksist anlayışı böyledir.Umarım bu yazı ulusal sorun üzerine yaşanan kafa karışıklığını çözmede yardımcı olur. Unutmayalım “Başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz…”

8 Eylül 2012 Cumartesi

Bu ülkeyi düşünün ve kimin "Terörist" olduğuna siz karar verin

Bu ülkeyi düşünün ve kimin "Terörist" olduğuna siz karar verin Bir ülke düşünün: Son 10 yılda 10.804 işçi ölmüş ve 14.665 işçi sakat kalmış olsun. Son 10 yılda hapishanelerde 2897 kişi tecritten ve kötü koşullardan dolayı ölmüş olsun. İnsanları, konsere gitti,dergi dağıttı,pikniğe gitti,1 mayısa katıldı,Mahir Çayan’ı andı,facebook’ta yazı paylaştı, diye bahanelerle hapse atmış olsun. Mahkemeleri, tek kanıt olarak gizli tanık sunmasına rağmen gizli tanığın o molotov atan değildi demesine rağmen puşi taktığı için bir gence 11 yıl hapis cezası vermiş olsun. Hükümeti, kimyasal silahlarla gerçekleştirilen “hayata dönüş” isimli katliamı iktidara gelmeden önce “biz katliamlara karşı olduğumuz için iktidar talep ediyoruz” demesine rağmen AHİM’de bu katliamı savunması ve böylece katliama ortak olması, bu da yetmezmiş gibi savaş döneminde bile kullanılması yasak olan kimyasal silahları gerillaya ve sivil halka karşı kullanması. 1994’ten bu güne kadar 437 kişinin bu kimyasal silahlardan dolayı ölmüş olması, ayrıca taş attı,baklava çaldı vs. ile çocukları hapse atması bide yetmezmiş gibi onlara Pozantı ve Osmaniye’de tecavüz etmesi ve tek geçim kaynağı sınır ticareti olan insanların üzerine bomba yağdırıp onları katletmesi. Son 10 yılda 177 çocuğun ölümden devletin sorumlu olması. Her yıl 1 yaşını doldurmadan 60 bin ve 5 yaşını doldurmadan 72 bin çocuğun ölmesi ve 1 Milyon çocuğun sokakta yaşamaya mahkum edilmesi. Ayrıca bu ülkede 10 Milyon insanın açlık sınırında yaşamaya mahkum edilmiş olması. Ülkede mutsuzluk yüzünden 10 yılda 27.269 kişinin intihar etmesi. Bu ülkede kullanılan sloganlar nedir: “Eski düzen geride kaldı insanlar artık özgür bir biçimde yazıyor çiziyor,Ekonomimiz ilerliyor bölgesel bir güç olduk,faili meçhul artık yok,katliamlara karşı mücadele ediyoruz,insanlarımız daha iyi koşullarda yaşıyor,Eskisine göre daha demokratik ve daha mutlu bir ülkeyiz.” Bu sloganların hiçbirisinin doğru olmadığını yukarıdaki olaylar ve yazamadığım daha milyonlarca örnek gösteriyor.Peki bu ülkenin sömürücü önderleri ne ile uğraşıyor çok basit gelişmelerinin heybetini göstermek için oraya buraya cami yapmak, nedeni ise ülkede ciddi oranda cami açığının olması imiş! Bakalım rakamlar ne diyor: Hastane sayısı:1220 Okul sayısı:67 bin Mevcut Cami sayısı 80 BİN! Bu ülkenin bütün sorunları bitti tek derdi Cami kaldı.Aslında bu olanlarla cami yapımı arasında bir bağ mevcut.Sömürücü sistemler toplumsal gelişmenin kriz aşamasına gireceği ya da girdiği dönemlerde iktidarı elinde tutup isyan olmaması için ya dini ya da milliyetçiliği halk kesimlerini kandırmak için empoze ederler ve buna uygun girişimlerde bulunurlar.Cami yapımı da T.C’nin koşullarına uyarlanmış bir projenin bir parçasıdır.Her kapitalist sistemdeki iktidar, iktidara gelmeden önce sorunları biz çözeceğiz diye vaatlerde bulunup halkı kandırmaya çalışır.Bunu yapmasının nedeni sömürü düzeninin devam etmesi içindir.Bilindiği üzere her yeni gelen iktidar bir öncekine göre daha baskıcı ,daha despot, daha çok sömüren ya da sömürmek için fırsat kollayan konumdadır.O yüzden devleti yeniden keşfetmeye gerek yok. Sömürücü devlet her zaman katliam yapar,eğitimsiz bırakır,aç bırakır,sefalete mahkum eder,sokağa atar, tecavüz eder, halkı uyuşturucuya boğar, onu insanlıktan çıkarmak için fiziksel ve psikolojik baskı uygular ve bu zulüm düzenine karşı çıkanlara ise kontr-gerilla operasyonu olarak “TERÖRİST”,” PROVAKOTÖR” ilan eder.Bunun nedeni ise kitlelerin güveninin kazanılmaması içindir.Tek bir sorum olacak: TERÖRİST KİM? Yukarıdaki zulmü uygulayanlar mı? Yoksa zulme başkaldıranlar mı?

30 Ağustos 2012 Perşembe

Tayyip Erdoğan'la Atatürk’ün birbirinden ne farkı var?

Tayyip Erdoğan'la Atatürk’ün birbirinden ne farkı var?
 Benzerlik 1: İkiside katliam yapmıştır örnek olarak Atatürk, Zilan deresi katliamı ve Dersim katliamını yapmış Tayyip Erdoğan ise Roboski ve Kortek katliamını yapmıştır.(sadece bir kısmını belirttim her iki taraf içinde) 

Benzerlik 2:İkiside alkole ve sigarada olan vergiye, ek vergi koymuştur.Tayyip’inki son derece yakın zaman olduğu için alıntı yapmıyorum Atatürk için ise “Buna karşılık devlet arazi vergisini, özellikle de tütün,alkol,kibrit vb. gibi ürünlere konan dolaylı vergiyi yükseltti” (Johannes Glasneck,Kemal Atatürk ve Çağdaş Türkiye,sayfa:263)(Ulusalcılar şimdi Atatürk şeriatı mı istiyor diye kendi kendilerine sormaları lazım.)

Benzerlik 3:İkiside Anadolu burjuvazisini geliştirmiştir.Tayyip’inki gazetelerde var o yüzden Atatürk’e gelelim “Yıllar geçtikçe eski İstanbul ve İzmir komprodor burjuvazisi ile Anadolu ulusal burjuvazisi arasındaki farklar silinmeye başladı. Azınlıkların dışta bırakılmasından başlayarak devletçiliğe kadar uzayan tüm kemalist ekonomi politikası, otuzuncu yılların sonuna doğru kendi Türk burjuvasının meydana gelmesi ile sonuçlandı” (Johannes Glasneck,Kemal Atatürk ve Çağdaş Türkiye,sayfa:275)

Benzerlik 4:İkiside burjuvaziye hizmet ediyordu.

 Benzerlik 5: İkiside pragmatik kendilerinin ve burjuvazinin çıkarları için yapmayacakları satmayacakları adam yoktur. Atatürk için Çerkes Ethem’le olan içli dışlı ilişkisi ve sonra onu hain ilan etmesi, Tayyip için bu konuda örneğe bile ihtiyaç duymuyorum en basitinden Abdullah Gül,Abdülhatif Şener, Cemil Çiçek’le sürtüşmeleri kafidir. Bu maddeye ek:İkiside dini kendi siyasi çıkarları için kullanmışlardır. Atatürk hiçbir zaman Dinsiz olmamıştır o sadece dini kendi tekeline sokmak için farklı gruplardaki dindarları tasfiye etmeye girişmiştir.Aynı zamanda Tayyip’de hiçbir zaman anti-milliyetçi olmamıştır yeri gelince onu kullanmıştır.Son zamanlarda gene milliyetçiliği kullanmaktadır. Bu yüzden ikiside işine nasıl gelirse ona göre davranmışlardır. İkiside ideolojik olarak tutarsızdır.Hatta Tayyip o kadar Atatürk’e benzemektedir ki kendini onla yarıştırmaktadır.Demiryolu polemiği buna örnektir.

 Benzerlik 6:İkiside İşçi ve köylü düşmanıdır. Tayyip Erdoğan zamanında 11 bin işçi ölmüş 14 bin işçi sakat kalmıştır.(İronik olarak işçi ölümlerinin önüne geçmek için sahteden meclis çalışmasının yapıldığı sırada meclisin arkasında yapılan kazıda 1 işçi ölmüştü.)İkiside grev hakkını yasaklayıp işçilerin demokratik taleplerini ezmişlerdir,Tayyip zamanında pikniğe giden bile hapis cezasına mahkum edilmiştir.İkiside basına baskı ve terör uygulamıştır.Şimdi Atatürk’e bakalım.

 İŞÇİ DÜŞMANLIĞI: “Sanayi kalkınmasında işçi, gerçi işgücünü ortaya koymuştu.Ama sorumlulara göre işletmelerin yönetiminde ve geliştirilmesinde işçinin yaratıcı girişimini uyandırmak demokrasi ile yapılacak çok tehlikeli bir deneyim olarak görünüyordu. Haftalık çalışmayı 48 saat olarak saptayan, aynı zamanda grevi cezaya bağlayan 1937 yılının iş yasasına karşın, işçiler gene bu yüzden siyasal ve toplumsal haklarına bir türlü kavuşamadılar, özel girişimlerde olduğu kadar devlet işletmelerinde de sömürüldüler. İş kazalarından korunma, sosyal sigorta ve işsizlik sigortası, 1946 yılına kadar tümden savsaklandı. (Johannes Glasneck,Kemal Atatürk ve Çağdaş Türkiye,sayfa:274-275)

 KÖYLÜ DÜŞMANLIĞI: “Ama yoksul ve topraksız köylüler, bu gelişmeden bir pay almamışlardı.TBMM’nin çıkardığı yasalar, çoğu zaman yalnızca, işletmelerini büyütebilen sermayece güçlü köylülerin yararına oluyor ve böyle kemalist politikanın akışı içinde burjuva zengin köylüler tabakası meydana geliyordu.Bu durum özellikle, ihraç maddelerinin yetiştirildiği bölgelerde söz konusu idi.Köyde kapitalist özel mülkiyet iyice sağlamlaştı.”(Johannes Glasneck,Kemal Atatürk ve Çağdaş Türkiye,sayfa:263-264)

 BASIN DÜŞMANLIĞI: “Anayasada yer almış burjuva özgürlükleri geniş ölçüde sınırlandırmıştı.1931 tarihli basın yasası yalnız padişahlık ve halifelik , komunizm ve “yabancı devlet görüşleri” için propagandayı değil, hükümet için yapılacak her ciddi eleştiriyi de cezaya bağlıyordu.” (Johannes Glasneck,Kemal Atatürk ve Çağdaş Türkiye,sayfa:227)

 Görüldüğü gibi bu ve benzer örnekler Faşizmin adı değişse de özünün aynı kaldığını gösteriyor.Yönetci kilk üç aşağı beş yukarı aynı davranıyor.Görüldüğü üzere burjuvazinin ısrarla bizlere farklı göstermeye çalıştığı bu iki insan bile neredeyse birbirinin aynısı.Bu benzerlik sırf Tayyip Erdoğan ve Atatürk ekseninde değil bütün ülkeyi yönetmiş partiler ve yöneticiler içinde söylenir. Kimi birbirine daha az benzer, kimi çok, ama hepsinin özü birdir. O öz emek sömürüsüdür. Bu yüzden kişiler değişse de, başka partiler iktidara gelse de, çok farklı bir ambalaj çizselerde bu düzen içinde hiçbir şey değişmeyecek. Taki proletarya iktidarı yıkıp kendi iktidarına kurana dek.İşçilerin kurtuluşu ne Tayyip Erdoğan’da ne de Atatürk’tedir çünkü ikisi de öz itibarıyla ve yaptıklarıyla aynıdır.İşçilerin gerçek kurtuluşu, insanın insanı sömürmediği SOSYALİZMDEDİR!

25 Ağustos 2012 Cumartesi

SOSYALİST İNSAN KAPİTALİST HAYATTA BAŞARILI OLAMAYACAĞI İÇİN Mİ SOSYALİST OLUR?

SOSYALİST İNSAN KAPİTALİST HAYATTA BAŞARILI OLAMAYACAĞI İÇİN Mİ SOSYALİST OLUR? Kapitalizm, tarihinden bugüne hep aynı yaygarayı yapmıştır.İnsanlar çalışırsa başarılı olur çalışan adamı sistem ödüllendirir.Bu sistemin kurallarından biridir diye yırtar kendini.Gerçeği gizlemek pahasına olsa bile.Realiteye baktığımızda çalışan insan, çalmadıkça çırpmadıkça hep daha çok batmış, çalan, çırpan, ikiyüzlü davranan kuyu kazan ise hep zengin olmuştur. Hatta insanları o kadar soymuşlardır ki “”çok kutsal özel mülkiyet hakkı” toplumun 10’da 9’u için hayal olmuştur.İnsanları mülksüzleştirmenin en iyi örneğini bu sistem göstermiştir. Mülksüzleştirilen kesimler haklı olarak isyan ettiğinde kapitalizmin paçaları tutuşmuş ve dezenformasyon çalışmalarına hız vermiştir örnek olarak “ kapitalizme isyan edenler,çalışmalarını kapitalizme uyduramadıkları için başarısız olmuşlar bu onların potansiyelsizliklerinden gelmekte ve bu yüzden bu insanlar kolay yolu seçip isyan etmektedir. Halbuki bu sistemde çalışan herkez başarıya ulaşabilir!”.Böylece kapitalizm manevra yaparak şuçu kendinden yabancılaştırarak işlediği bütün günahlarından kendini arındırmaya kalkmıştır. Burjuva ideologları bu tezleriyle bile bile yalan söylemektedirler.Bir insan potansiyelsiz olsa, gerçek anlamda başarısız biri olsa o kişi güçlünün arkasına yapışır, kaypak olur,fırıldak olur, bütün değerleri satılık bir insan olur.güçlü bir grup,güçsüz bir kişi veya grubu eziyorsa başarısız insan neden ezildiğini sorgulamadan kim güçlüyse o grubun arkasına takılır,ezlien gruba karşı barbarlığın en üst aşamasını gösterir.O grubu ezmek ve ezenlerin gözüne girmek için elinden ne geliyorsa yapar.Bunu yapmasının nedeni toplumsal statü elde etmek içindir.Bu tip insanlar hem linç olaylarında, hemde patrona yaranmak isteyen şeflerde ya da müdürlerde ve diğer benzer örneklerde görülebilir. Kapitalizmin istediği budur çünkü kapitalizmde gerçek başarı aslında başarısızlıktır.Kapitalizm insanların başarısızlıklarından güç alır ve herkesi başarısız yapmak için bütün silahlarıyla uğraşır.Bir sosyalist ise bunun tam tersidir.Mevcut olduğu durumda ezen burjuvaziden ve tarihsel olarak ezen bütün sömürücü sınıfların karşısındadır.Sosyalist günümüzde ve geçmişte ezilen sınıfların yanında olmuş kapitalizm koşullarında proletaryanın çıkmasıyla en fazla sosyalist bu kesimden çıkıp dayanılan temel sınıf proletarya olmuştur.Çünkü günümüzde en zor şartlarda yaşayan,en çok ezilen,sisteme başkaldırma potansiyeli en fazla olan sınıf odur. Müttefikleri öbür ezilen sınıflardır.Burjuvazi tarafından kandırılma ihtimaline rağmen, kendi çıkarlarının bireysel değil sınıfsal mücadelede olduğunu en başta kavrama yeteneğine sahip sınıf odur.Kavrama yeteneğinden dolayı düşünme yeteneği gelişmiştir. Sosyalistin kafasında her zaman şu düşünce vardır “ben burjuvazinin kuyruğuna takılmadan ona uşaklık etmek yerine kendi kurtuluşumu nasıl sağlarım, bu düzeni nasıl yıkarım?” diye düşünür.Bundan dolayı ona göre ürünler verir ona göre hareket eder.Teorisini,sanat anlayışını,edebiyatını, mücadale biçimini ve diğer gerekli unsurları proletaryanın sınıf çıkarının yararına kullanır.Orta yolculuk yapmaz proletarya diktatörlüğü için çaba harcar.Yaşadığı sistemin adının cumhuriyet ya da kraliyet olması onun için önemli değildir. Hepsi son noktada burjuva diktatörlüğünün birer parçasıdır. Bu yüzden saf demokrasi saf özgürlük anlayışlarının onun boğazlanması için demokrasi ve özgürlük olduğunu bilir.Kapitalizmin adaletli gelir dağılımı safsatasının burjuva diktatörlüğün yıkmına karşı işçiye verilen bir rüşvet olduğunun farkındadır. Bu yüzden burjuvazi ile uzlaşmazdır sekterdir.Burjuva düşüncesinde biri ise kendini kurtarmak için burjuvaziye yalakalık yapar. Bütün ürünlerini köşeyi dönmek için yapar.(zengin biri için keyiften sanat icra ettiği zamanlar istisnadır ama özü aynıdır burjuvazinin yararınadır. onun devamı için çaba sarf eder) yeri gelir kibar ve nazik olurlar,yeri gelir altındaki elamanı ezerler,yeri gelir o pis sanatlarını icra ederler,yeri gelir aydın olurlar, yeri gelir başkasını linç ederler.Linç konusunda parası olup olmaması önemli değildir bazen sistemin yoz sanatçıları bile “vatanperver” görünmek, burjuvazi ve toplumun gerici unsurları tarafından benimsenmek ve daha çok para kazanmak için linçe başvururlar. Bütün kibarlıkları gider içlerindeki gerçeklik yani hayvanlık ortaya salınıverir tıpkı Ahmet Kaya’ya ödül gecesinde saldıran o “kibarcıklar” gibi. En ilginci ise zaman değiştiğinde onlar kaypaklıklarını göstererek bir anda günah çıkarırlar ve özür dilerler.Sanatçı bu anda sazan avlayan bir balıkçıyla aynı yerdedir toplumdaki sazanları avlayıp geliri için hammadde temin eder.Çünkü herşey para içindir. paranın efendisi burjuvazi olduğu için bu tip insanlar için “herşey burjuvazi içindir”.Bu insanlar sığdır, boştur yaratıcı değildir.Burjuvaziye yaranıp insanların sömürülmesine karşı çıkmayıp bu sömürü düzeninin devamı için kendi sığlıklarında derinlik arayan insanlardır,devekuşlarıdırlar, manipulatördürler.Sosyalist ise zor olanı seçmiştir kapitalizme yaranmak yerine onun adaletsizliğini sorgular teorilerini,sanatını, mücadele biçimini asalaklara yaranmak için değil, asalaklığı yok etmek için çabalar.Teorisi ve sanatı onun zırhıdır onu burjuvaziden korur, bütün burjuva dezenformasyon ve propagandasına rağmen direnir.Kolay yolu değil onurlu ve zor yolu seçmiştir çok hırslıdır kolay olmayan yolu başarmaya çalışır.Hiç potansiyeli olamayan insan bu kadar zor yolu seçer mi? Ne kadar büyük bir başarma istediğidir bu böyle hangi burjuva şakşakçısı bu kadar büyük bir risk alır? Artık gün gibi açıktır hiçbir potansiyelsiz adam bu işe girişemez. Başarısız ve potansiyelsiz adam burjuva ideolojisine sahip biri olarak hayatına devam eder. Başarılı adam ve başarma potansiyeli olan adam ise sosyalist olur.Hareketlerin başarılı olduğu durumlarda güce tapan insanları yanına çeker ama bu güce tapıcılara asla sosyalist denemez.Teorisi ona bazen tarihin çarklarının geri sarılabileceğini söyler

“Daha kaba bir halk tarafından her fetih,açıkça ekonomik gelişmeyi sarsar ve birçok üretici gücü ortadan kaldırır.Ama sürekli fetih olaylarının büyük bir çoğunluğunda, daha kaba fatih,fetihten çıktığı biçimiyle, daha yüksek “ekonomik durum”a uymaya zorlanır.” (Engels,Anti Dühring,sayfa:272,sol yayınları).

Günümüzde kapitalizm sosyalizmi fethetmiştir fakat kapitalizme göre daha yüksek bir biçim olan, sosyalizm, kapitalizmi kendisine uymaya zorlayacak ve çıkan çatışmada kapitalizmi yok edecektir.Bir sosyalistin gücü teorisine inancından gelir.Bir sosyalist asla zaferden şüphe etmez kendi yaşadığı zamanda sosyalizmin kurulacağını göremese bile çocuklarının sosyalizmi görme ve bu sistemde rahat yaşama imkanından dolayı sosyalizme katkı sağlayacak her alanda çalışır ve katkı sağlar. Sonuç olarak sosyalist kapitaliste göre daha ileri görüşlü,daha fedakar ve daha başarılıdır.Başarısı mücadeleye duyduğu inançla doğru orantılıdır.her sabah şöyle uyanır “Bugün devrime 1 gün daha yaklaştık.”

17 Ağustos 2012 Cuma

OKUL GENÇLİĞİNİN DEĞİL KONTR-GERİLLANIN SESİ

OKUL GENÇLİĞİNİN DEĞİL KONTR-GERİLLANIN SESİ Bazı yazılan yazıların devrimci kisvesi altında verilmesi beni gerçekten çok üzüyor bunun bir örneği şu sitedeki yazı: http://www.okul.gencliginsesi.net/okul/cayan.htm bu sitedeki yazı Mahir Çayan’ı karalamak için ortaya atılmış seviyesizliktedir.Mahir Çayan’ı eleştirebilirsiniz(zaten herkesin kendiden önceki devrimci önderleri eleştirmesi bugün devrim uğruna mücadele etmek için gereklidir) fakat ona iftira atamazsınız.Yazımda belli başlı iftira noktalarına değineceğim haksız eleştirileri göstereceğim ve haklı oldukları kısımlarını belirtip neden böyle olduğunu açıklamaya çalışacağım. Yazıda Çayan’dan şu alıntılar yapılarak başlanıyor:

“Mahir Çayan emperyalizmin III. bunalım döneminde iki temel değişiklikten bahsediyor. “Emperyalizmin III. Bunalım dönemi denilen bu dönemde, emperyalist ilişki ve çelişkiler biçim olarak iki temel cephede değişikliğe uğramıştır. 1. Emperyalistler arası rekabetin (uzlaşmaz çelişkilerin) emperyalistler arası yeniden paylaşım savaşına yol açması imkanı ortadan kalkmıştır. 2. Emperyalist işgalin biçimi değişmiştir. Bugün dünyada tam sömürge tipi ülke hemen hemen kalmamış gibidir. Açık işgal yerini gizli işgale bırakmıştır." (Mahir Çayan, Teorik Yazılar, Sf.294)” “Nükleer vurucu güçlerin dünya çapında erişmiş olduğu seviye ve de esas tayin edici olarak da, dev dünya sosyalist bloğunun varlığı, emperyalistler arası had safhaya ulaşmış olan uzlaşmaz çelişkilerin ekonomik plandan, askeri plana sıçramasına engel olmaktadır. Bir yandan çelişkiler keskinleşip derinleşirken, öte yandan da entegrasyona gidilmektedir." (Çayan, Teorik Yazılar, Sf. 295)”

 Bu alıntıları kullanarak Mahir Çayan’ın Marxist emperyalizm çağında savaşlar kaçınılmazdır tezine karşı olduğunu savunmaktadırlar.Mahir Çayan’ın yazdıkları arasında doğru şeyler vardır dediği şeyler kesinlikle o zaman için doğrudur bunu yapacağım şu alıntılar kanıtlamaktadır:

“Yaşadığımız çağda dünya proletaryası muazzam bir güç haline geldi ve kendisini sömüren sınıftan kurtulmak için kesintisiz ve acımasız bir mücadele yürütmektedir.Burjuvazi ise, egemen sınıf olarak mevzi kaybetmektedir.Halkların ve proletaryanın sınıf mücadelesinin darbeleri altında burjuvazi, hukuki olarak(de İure) sömürgecilikten vazgeçmek ve çok uzun süredir işgal altında tuttuğu ve iliğine dek sömürdüğü birçok ülkenin özgürlüğünü, bağımsızlığını ve egemenliğini biçimsel olarak tanımak zorunda kaldı.”(Enver Hoca,Emperyalizm ve Devrim,Sayfa:194)

 Bu alıntı Mahir Çayan’ın 2.maddesinin doğru olduğunu gösteriyor. 1.maddenin ve nükleer vurucu güçlerin etkisini C.V.Clausewitz o zaman için neden böyle bir durumun geçerli olabileceğini şöyle açıklamaktadır: “Taraflar silahlanmış kaldıkları sürece,bu düşmanlıklarını ister istemez devam ettirecektir ve taraflar ancak bir koşulla sükunetini koruyabileceklerdir:Harekat için daha uygun bir zamanı beklemekle.”(Clausewitz,Savaş üzerine,sayfa:29).

Caydırıcı etkiler yüzünden taraflar Mahir Çayan’ın zamanında savaşmamış ve yeniden paylaşım savaşı çıkmamıştır ta ki uygun zaman gelene kadar tarih bize Mahir Çayan’ın yaşadığı zamanda bu yazdıklarının o günkü tarihsel gerçekliğe uygun şekillendiğini gösteriyor. Bu yüzden bu eleştiri haksız olmuştur Mahir Çayan bir yorumcudur Marksizmin Gerçekliğini kendi ülkesine uyarlamak isteyen biridir alıntı bunla ilgilidir. 

“Partimiz” (…) “proletaryanın ideolojik önderliğini temel almıştır.” (Çayan, Teorik Yazılar, Sf. 337)Çayan işçi sınıfının önderliğini sadece ideolojik önderlikle sınırlıyor. Proletaryanın fiili öncülüğünü savunmayı ise oportünizm olarak damgalıyor:“kendi öz gücünün dışında, başka güçlere bel bağlayan oportünist fraksiyonlar” (…) “proletaryanın fiili önderliğini savunurlar.” (Çayan, Teorik Yazılar, Sf. 209)”

 Şeklinde yapılan alıntı bir tahrifattan ibarettir Mahir Çayan’ın buradaki metninin altını ve üstünü okuduğumuzda proletaryanın ağırlığı olmayan yerlerde proletaryanın ideolojik önderliği yeterlidir demektedir.Bunu demesinin nesnel bir karşılığı vardır.İşçi sınıfı azınlıktaysa işçi sınıfının müttefikleri olacak unsurları proletarya bayrağı altında toplamak Mao Ze Dung önderliğinde geri kalmış bir ülkede başarılmıştır.Yazarlar işte tam bu nedende dolayı bu teorinin “gerici” bir teori olduğunu söylemektedirler.Çünkü Mao’nun yaptığı Çin devriminde hiçbir zaman burjuvazinin tasfiye olmadığı ve bu devrimlerin zorunlu olarak hüsrana mahkum olduklarını belirtiyor. Yazı kuruluna bir hatırlatama yapayım Marx ve Engels devrimin İşçi sınıfının en ileri olacağı ülkede ve Dünya devrimi olacağını belirtmişlerdir.Lenin bu teorinin eksik olduğunu devrimin işçi sınıfının mevcut olduğu geri bir ülkede de yapılabileceğini ve tek ülkede kurulup yaşayabileceğini söylemiştir.Görüldüğü üzere Sovyetler Birliği tarih oldu şimdi Sovyetler Birliğinin tarih olmasını Lenin’in teorisine mi bağlayacağız yoksa SSCB’deki sınıf karşıtlıkları mücadelesine mi? Her ne kadar Mao burjuvazinin tasfiyesine karşı olsa da devrim yaparak bu noktada katkı sağladığını söyleyebiliriz.Mahir Çayan’ın dünyanın Türkiye’sinde devrim yapma isteğini güncel koşullara uydurarak yapmaya çalışması onun Marksizmin özünü kavramış ve şablonculuk yapmadığının kanıtıdır. Yazı kurulu Troçki’nin yaptığı gibi pasifizm yapıyor.Bu yüzden Eleştiri konusu yapılması gülünç saçmadır. Konunun gerçek kısmı için(Mahir Çayan,Bütün yazılar,sayfa:178,eriş yayınları) Bir diğer konuya gelirsek tam anlamıyla okuduğunu algılayamama, idrak seviyesinin düşük olma durumunun dünyadaki en iyi örneğidir:

“Leninist devrim teorisine göre devrim, bir grup komplocunun iyi hazırlanınca başarabileceği bir şey değildir. Devrimin başarıya ulaşması için gerekli nesnel ve öznel koşulların mevcut olması gereklidir. Çayan nesnel koşulların her ülkede sürekli olarak mevcut olduğunu söylüyor: “Üretici güçlerin dünya çapında ulaşmış olduğu seviye devrim yapmak için olgundur. Hazır olarak varolmayan devrimin sübjektif şartlarıdır.” (Çayan, Teorik Yazılar, Sf. 271) Oysaki sosyalizmin emperyalizm döneminde bütün ülkelerde olanaklı olması, bu ülkelerde sosyalist devrimin nesnel koşullarının mevcut olduğu anlamına gelmez” “Lenin devrimin nesnel koşullarından bahsederken şöyle der: “Marksistler için devrime elverişli bir durum olmaksızın bir devrim imkansızdır; üstelik her devrimci durum da bir devrime yol açmaz. Genel anlamda bir devrim durumunun belirtileri nelerdir? Şu üç ana belirleyiciyi sıralarsak bizce yanılmış olmayız: 1. Hakim sınıflar için bir değişiklik yapmaksızın hakimiyetini sürdürmek imkansız hale geldiği zaman; hakim sınıfın politikasındaki bu buhran, ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve kırgınlıklarının ortaya dökülmesini sağlayacak bir gedik açtığı zaman; bir devrimin olması için çoğu zaman ‘alttaki sınıfların’ eski biçimde yaşamak ‘istememeleri’ yeterli değildir; ‘üstteki sınıfların da’ eski biçimde ‘yaşayamaz hale gelmeleri’ gerekir. 2. Ezilen sınıfların sıkıntıları ve ihtiyaçları dayanılmaz hale geldiği zaman, 3. Yukarıdaki sebeplerin sonucu olarak barışta soyulmalarına hiç ses çıkarmadan katlanan ama, ortalığın karıştığı zamanlarda hem buhranın yarattığı şartlarla ve hem de bizzat ‘üstteki sınıfların’ bağımsız tarihi bir eyleme sürüklenmeleriyle kitlelerin faaliyetinde oldukça büyük artış olduğu zaman. Sadece tek tek grupların ve partilerin değil, münferit sınıfların iradesinden de bağımsız olan bu objektif değişmeler olmaksızın, genel kural olarak, bir devrim imkansızdır. Bu objektif değişikliklerin hepsine birden, devrim durumu denilmektedir.” (Lenin) Lenin, ‘Sadece tek tek grupların ve partilerin değil, münferit sınıfların iradesinden de bağımsız olan bu objektif değişmeler olmaksızın, genel kural olarak, bir devrim imkansızdır’ der. Lenin’in saydığı devrim için gerekli olan bu nesnel koşulları Çayan anlayamaz.”

 Bu zeki arkadaşlar akılları sıra Mahir Çayan’a akıl veriyorlar devrim koşulları öyle olmaz diye bakalım Mahir Çayan’ın bütün yazılar kitabını karıştırdığımızda acaba karşımıza hangi alıntı çıkacak yoksa bu sivri zeka arkadaşların Lenin’den alıntıladıkları ve nesnel koşulları Mahir Çayan anlamaz dediği kısım olmasın sakın. Görüldüğü üzere: “Lenin, milli bunalımı (devrimci krizi) şu şekilde tahlil etmektedir: "Marksistler için, devrime elverişli bir durum olmaksızın bir devrim imkansızdır, üstelik her devrimci durum da bir devrime yol açmaz.Genel anlamda bir devrim durumunun belirtileri nelerdir? Şu üç ana belirleyiciyi sıralarsak bizce yanılmış olmayız: 1. Hakim sınıflar için bir değişiklik yapmaksızın hakimiyellerini sürdürmek imkansız hale geldiği zaman, 'üstteki sınıflar' arasında şu ya da bu şekilde bir buhran olduğu zaman; hakim sınıfın politikasındaki bu buhran, ezilen sınıfların hoşnutsuzluk ve kızgınlıklarının ortaya dökülmesini sağlayacak bir gedik açtığı zaman, bir devrimin olması için çoğu zaman 'alttaki sınıfların' eski biçimde yaşamak 'istememeleri' yeterli değildir, 'üstteki sınıfların da' eski biçimde 'yaşayamaz hale gelmeleri' gerekir. 2. Ezilen sınıfların sıkıntıları ve ihtiyaçları dayanılmaz hale geldiği zaman, 3. Yukarıdaki sebeplerin sonucu olarak barışta soyulmalarına hiç seslerini çikartmadan katlanan ama, ortalığın karıştığı zamanlarda hem buhranm yarattığı şartlarla ve hem de bizzat 'üstteki sınıfların' bağımsız tarihi bir eyleme sürüklemeleriyle kitlelerin faaliyetinde oldukça büyük artış olduğu zaman. Sadece tek tek grupların ve partilerin değil, münferit sınıfların iradesinden de bağımsız olan bu objektif değişmeler olmaksızın, genel kural olarak, bir devrim imkansızdır.Bu objektif değişikliklerin hepsine birden, devrim durumu denilmektedir." (V. İ. Lenin: Sosyalizm ve Savaş, s: 118-119”(Mahir Çayan,Bütün Yazılar,sayfa:241,eriş yayınları)

 Bu arkadaşlara bu konuda başka ne desek boş. Daha bol bol eleştirmişler bu konuda Mahir Çayan’ı fakat bu alıntı Mahir Çayan’ın doğru bir şekilde konuya hakim olduğunu misli misli açıklıyor. Bir sonraki konu Mahir Çayan’ın evrim ve devrimin iç içe geçmesinin yanlış olduğu ifade etmişler ve her zaman olduğu gibi sap ile samanı birbirine karıştırmışlar:

““Bu tip ülkelerde devrim aşaması kısa bir aşama değil, oldukça uzun bir aşamadır. Evrim aşamasının nerede bittiğini, devrim aşamasının ise nerede başladığını tespit etmek fiilen imkânsızdır. Her iki aşama iç içe geçmiştir.” (Çayan, Teorik Yazılar, Sf. 289) Leninizm ise evrim ve devrim dönemini birbirinden ayırır. Evrim dönemi işçi sınıfı ve halk hareketinin kapitalizmi tehdit etmeyecek durumda olduğu dönemdir. Devrim dönemi ise, doğru önderlik altında yığınların iktidara el koyabileceği, bunun için koşulların uygun olduğu dönemdir. Evrim döneminin mücadele biçimleri ve çalışma tarzı ile devrim dönemininkiler farklıdır. Lenin devrim için nesnel koşulların mevcut olduğu devrimci bunalım dönemini tanımlarken şöyle der: “belirli bir toplumun tarihsel bakımdan etkin bütün sınıf güçlerinin, istisnasız mutlak olarak bütün sınıf güçlerini, kesin savaş için koşulların tam elverişli olduğu tarzda mevzilenmiş olup olmadığını bilmek gerekir, - şöyle ki, bir 1-) kendi olanaklarını aşan bir savaşım yüzünden bize düşman olan bütün sınıf güçleri yeteri kadar zor durumda, yeteri kadar birbiriyle dalaşmış ve yeteri kadar zayıflamış durumda olmalıdır; 2-) ara unsurların, duraksayan, sallanan tutarsız bu unsurların – burjuvaziye karşı olan küçük burjuvazinin, küçük-burjuva demokrasisinin – halkın önünde yeteri kadar maskeleri düşmeli, pratikte iflaslarıyla yeteri kadar saygınlıklarını yitirmelidir; 3-) proletaryanın saflarında burjuvaziye karşı kesin eylemden yana, en yürekli devrimci çıkıştan yana güçlü bir bilinç ortaya çıkmalıdır. İşte ancak o zaman devrim olgunlaşmıştır.” (Lenin, Sol Komünizm, Sf. 95) “Özetle söylersek, emperyalist hegemonya altındaki bütün geri bıraktırılmış ülkelerde milli kriz, tam anlamıyla olgunlaşmasa bile mevcuttur. Bu ise devrim durumunun sürekli olarak varolması, evrim ve devrim aşamalarının iç içe girmesi, bir başka deyişle silahlı eylemin objektif şartlarının mevcudiyeti demektir.” (Çayan, Teorik Yazılar, Sf. 289) Çayan’ın milli kriz ile ifade ettiği olgu, emperyalizmin sömürge ülkelerdeki (açık askeri işgal olmadan) egemenliğidir. Emperyalizmin bu egemenliği milli krizi oluşturuyor ve ‘emperyalizmi dışsal bir olgu olmaktan içsel bir olgu haline getiriyor’. Çayan kendini mi aldatıyor yoksa gerçekten emperyalizmin tarihinden mi haberi yok bilemiyoruz.”

 Diye bir yargı geliştiriyorlar ve Lenin’in dediği kısım bu olayla hiçbir ilgisi yok.Lenin’in şu alıntısına bakmak olayı çözecektir:

 “Bizim için zafer çok kolay oldu, çünkü Ekim 1917'de biz, köylülük ile, tüm köylülük ile birlikte hareket ettik. Bu anlamda, devrimimiz o zaman burjuva devrimi idi. Bizim proleter hükümetimizin ilk adımı, 26 Ekim (eski takvim) 1917 günü yayınlanan yasada, daha devrimin ertesi günü, tüm köylülüğün, Kerenski hükümeti döneminde köylü sovyet ve meclisleri tarafından formüle edilmiş bulunan eski istemlerini kabul etmek oldu. Bizim gücümüzü oluşturan şey buydu, ve biz ezici bir çoğunluğu bu nedenle öylesine kolay bir biçimde kazandık. Kırlar için, devrimimiz hâlâ burjuva devrim olmakta devam ediyordu; biz, ancak daha sonra, altı ay geçtikten sonra, devlet örgütü çerçevesinde, kırlarda sınıflar savaşımına girişme, her köyde yoksul köylüler, yarı-proleterler komiteleri kurma ve kırsal burjuvaziye karşı sistemli bir savaşım verme zorunda kaldık”(Lenin,Burjuva demokrasisi ve proletarya diktatörlüğü,sayfa:145,sol yayınları)

 bu yüzden bu sivri zekaların yazdığı: “Leninizm ise evrim ve devrim dönemini birbirinden ayırır. Evrim dönemi işçi sınıfı ve halk hareketinin kapitalizmi tehdit etmeyecek durumda olduğu dönemdir. Devrim dönemi ise, doğru önderlik altında yığınların iktidara el koyabileceği, bunun için koşulların uygun olduğu dönemdir.” Kısım yanlıştır evrim ve devrim dönemi birbirine geçmiştir.devrimin tekrar evrime düşme riski vardır bu aşamada devrimin devam etmesi pamuk ipliğine bağlıdır.birbirleri arasına setler çekilerek tarihsel durum oluşmaz. Her durum bir diğerinin içindedir kesin tarihsel ayrım yapmak yanlıştır.Ekim devriminden ancak 6 ay sonra iktidar tam anlamıyla bolşeviklerin elindedir.devrim olmuştur fakat iktidar savaşımı devam etmiştir.İşçi sınıfının kapitalizm üstünde tam hakimiyeti yoktur.Hatta devrim aşamasında tehdit durumunda bile değildir çünkü burjuva devrimidir.Bu yüzden Mahir Çayan’ın evrim ve devrim aşaması birbirine girer tezi doğrudur. 

“Oportünizm, daima ilk dönemde, aydın-işçi ayrımı yapar, aydın düşmanlığı yaratır ve görünüşte işçilerin yanında yer alır. Oysa bu sahte bir tavırdır.” (Çayan, Teorik Yazılar, Sf. 194) Oysaki sorun proletarya partisinin kuruluşunda aydınların mı yoksa işçilerin mi çoğunlukta olacağı değildir. Çayan ortaya sahte bir sorun koyuyor. Sorun partinin kuruluşunda ve özellikle de kuruluşundan sonra hangi sınıfı temel alacağı, hangi sınıfa dayanacağıdır. Temel ayrım buradadır. Komünist parti, Leninizme göre proletaryaya dayanır, ilk hedefi proletaryanın çoğunluğunu kendi fikrine kazanmaktır”

 Yukarıda kısım Mahir Çayan’ı doğrulamaktadır Mahir Çayan yukarıdaki alıntıda partinin aydınlara dayanacağını anlatmıyor sadece aydınları kullanılması gerekir diyor tıpkı Lenin’in dediği gibi:

“Eğer küçük burjuva aydınlardan söz edersek problem daha başka değişikliklere uğrayacaktır.Bu küçük burjuva aydınlar bocalarlar,ama onlar da bizim sosyalist devrimimize yararlıdırlar.Biliyoruz ki, sosyalizm ancak büyük kapitalizmin kültürel unsurlarıyla kurulabilir ve aydınlar da bu unsurlardan biridirler.(Lenin,İşçi ve köylü ittifakı,sayfa:75-76,sol yayınları)

Silahlı propagandaya gelirsek: “İşte, silahlı propagandayı temel alan ve öncü savaşı ile emekçi kitleleri devrim saflarına çekerek, devrimci mücadelenin bir halk savaşı ile zafere ulaşacağını tespit eden partimizin bu tespiti, Marksizm-leninizmin kılavuzluğu altında içinde yaşanılan tarihsel durumun ilişki ve çelişkilerinin ve bu çelişkilerin ülkemize yansımasının ışığında yapılmıştır.” (Çayan, Teorik Yazılar, Sf. 305) “Sosyalist-Devrimciler bir yandan, biz teröristlerin hatalarını, tekrarlamıyoruz, dikkatleri kitleler arasında çalışmadan saptırmıyoruz, diye bizi temin ediyorlar; bir yandan da, Balmaşov'un Sipyagin'i öldürmesi gibisinden eylemleri partiye hararetle tavsiye ediyorlar. Ama artık, bu eylemin kitlelerle uzaktan yakına hiçbir ilişkisi olmadığını ve böyle yürütüldüğü sürece olamayacağını; bu terörist eylemi yapan kişilerin kitlelerin belli bir eylemini ya da desteğini ne akıllarının ucundan geçirdiklerini, ne de, umduklarını herkes gayet iyi biliyor ve görüyor.” (Lenin, Devrimci Maceracılık) ”

 Bu arkadaşlar Mahir Çayan’ı gene anti-Leninist olduğunu ispatlamak için yazmışlarda yazmışlar.Ama ahlaki davranmamışlar Lenin hiçbir zaman terör eyleminin yanlış olduğunu söylemedi bakınız arkadaşların da alıntıladıkları devrimci maceracılığın şu kısmına:

 “Gene, herhangi bir halk hareketinin sayısız biçimlere büründüğünü, durmadan yeni biçimler geliştirdiğini ve eski biçimleri ıskartaya çıkardığını, değişiklikler getirdiğini ya da eski ve yeni biçimlerin yeni bileşimlerini yarattığını hiç unutmamalıyız. Mücadelenin araçlarının ve metotlarının oluşturulması sürecine faal olarak katılmak, görevimizdir.Öğrenci hareketi şiddetlendiğinde, biz işçilere öğrencilerin yardımına koşmaları için çağrıda bulunmaya başladık (İskra, N° 2). Ama bunu, gösterilerin biçimlerini önceden kestirmeye kalkışmadan, bu gösterilerin derhal bir güç aktarmasıyla ve zihinlerin aydınlanmasıyla sonuçlanacağını ya da özel bir kıvraklığı vaadetmeden yaptık. Gösteriler güçlendiğinde, gösterilerin örgütlenmesi ve kitlelerin silahlandırılması için çağrıda bulunmaya başladık ve bir halk ayaklanması hazırlama görevini öne sürdük. Şiddet ve Terörizmi ilke olarak asla reddetmeksizin, kitlelerin doğrudan katılışını sağlayabilecek ve bu katılışı teminat altına alabilecek şiddet biçimlerinin hazırlanması için çalışılmasını istedik”(Lenin,Devrimci Maceracılık).

 “Biz,ilke olarak terörü hiçbir zaman reddetmedik ve edemeyiz de, terör savaşın belli bir anında, birliklerin belli durumlarda ve belli şartlarda son derece uygun hatta zorunlu sayılabilecek askeri eylem biçimlerinden biridir.”(Lenin,Nereden Başlamalı).

 Zaten Mahir Çayan’da harekat stratejilerinden biri olarak görmüştür bir tek onu görmemiştir. Aradaki tek fark Lenin tali olarak Mahir Çayan ise birincil olarak bu durumu görmüştür.Çayan bu konuda başarılı olmuştur halk arasında en çok devrimci ruhun görüldüğü zamanlar silahlı propagandanın mevcut olduğu kısımdır.Madem Çayan haksız, neden siz hala halkı örgütlemediniz? Neden siz bu yanlış taktiği uygulamadığınız halde gün geçtikçe daha çok eridiniz? Bu soruların cevabını vermeden Mahir Çayan’nın taktiğine yanlış demek kimsenin haddine değildir. O günün koşullarında ulaşılabilecek maksimum verim silahlı propagandayla elde edilmiştir.Sizin taktiğiniz doğru olsa idi şu anda realite böyle olmayacaktı. Bu zeki arkadaşlar daha sonra Mahir Çayan’ın devrim teorisine kafayı takmışlar.Neymiş efendim devrim determinist ve voluntarist olamazmış sonra uzun uzun bu iki kavramı açıklamışlar.bakalım Marx ne diyor?

 “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan veri olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve, onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar.”(Marx,Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i,sayfa:13-14,sol yayınları)

Bu konuda Lenin’in görüşü: “Devrimin olup olmayacağı yalnızca bize bağlı değildir.Fakat biz elimizden geleni yapacağız.Hiçbir şey bunu olduramamış saydıramayacaktır.”(Lenin,seçme eserler,cilt:4,sayfa:193)

 Görüldüğü gibi devrim hem determinist hem voluntaristtir. Bu alıntılar bunu açıklamaya yeterde artar.Mahir Çayan’ın Ordu ve Kemalizm konusunda yeterli bilgiye sahip olmadığını düşünüyorum. Yine de zamanına göre düşüncesi ilericidir o zamanlarda Atatürk miti olduğu için öyle Atatürk’ün gerçek yaptıkları ile ilgili bilgi bulmanın neredeyse imkansız olduğu görüşündeyim. Şu anda bile Atatürk ile ilgili çoğu şeyi bilmiyoruz o yüzden ordu ve Atatürk ile ilgili hatasını hor görmüyorum.1905’te Bolşevik partinin Avrupa proletaryasından aldığı yardımla ilgili kısma gelirsek orda da konuyu yanlış anladığı düşüncesindeyim yoksa Mahir Çayan tek ülkede sosyalist devrimin olacağına inanan bir kişidir.Hatası yabancı dille okuduğu kaynakların gerçeği ne derece açıklamasıyla ilgilidir o sıralarda bir kitap bulup okumak bile çok güçtü.Yazıdan çıkan sonuca gelirsek yapılan eleştirilerin dozu kaçmış hatta çoğu yerde Mahir Çayan’ın hakkı yenmiştir.Bu yüzden okul gençliğinden çok kontr-gerillanın sesine benzeyen yazıyı okuyucuların vicdanına bırakıyorum...