6 Eylül 2015 Pazar

21.yy Tasfiyeciliğine Karşı 20.yy Devrimciliğini Savunmak


Kapitalizmden, ezilen sınıfların büyük bir kısmının rahatsızlığı olduğu hepimiz tarafından bilinmektedir. Ancak ezilen sınıfların bu rahatsızlığının kapitalizme alternatif bir sistem yaratmaya yetmediği de somut bir gerçekliktir. Yaygın bir görüşün aksine ezilen olmak kendi başına pozitif bir şey değildir. Kapitalizmden rahatsız olunmasına hatta ciddi bedeller ödenebilmesine rağmen ezilen sınıflar kendi başına devrimci bir içeriğe sahip olamaz. Bu yüzden ezilen sınıflar kendilerine yön verecek bir pusulaya ihtiyaç duyarlar. Bu pusula olmadan ezilenlerin bütün pratikleri göle maya çalmaya benzer. Ya tutarsa şeklinde yapılan eyleme geçme hali, karanlıkta el yordamıyla gideceği yeri bulmaya çalışan bir kişinin durumuna eşdeğerdir. Pusulayı yani devrimci teoriyi takip etmeyen her oluşum hüsrana uğramaya mahkumdur. Bundan dolayı teori bir “lüks”, “boş zamanı değerlendirme aracı”, “vakit kaybı” değil, proletaryayı iktidara taşımak için olmazsa olmaz bir önkoşuldur.

Devrimci saflarda bile pratiği her şeyin üstünde tutan ve sırf pratiğe önem veren dar kafalı pratikçiler mevcuttur. Bütün enerjilerini arı gibi afiş yapmaya, eylemlerde en militan şekilde çatışmaya harcayan kişiler bulunmaktadır. Lakin bu kişiler için afişin içeriği ya da çatışmanın neden olduğuna dair analiz yapma “zaman kaybıdır”, “gereksiz bir iştir” “devrimcilikten uzaklaşmaktır”. Hal böyle olunca, çatışmaların sığ analiziyle yetinerek, kitlelere içi boş söylemlerle propaganda yaparak bir başarının elde edilmesi mümkün olamamaktadır. Teori ile birleşmeyen ve aslında “inanarak” o andaki coşku ile yapılan eylemler, devrimci pratiğin en büyük düşmanıdır. X kişisinin çok militan olmasına rağmen bir anda mücadeleden düşmesi ya da çok sekter duran birinin sorguda çözülmesi gibi pratik yansımaları olan durumların nedenlerinden biri de komünizmi içselleştirememe olduğu bilinmektedir. Görüldüğü üzere bu kadar pratikle iç içe olmasına rağmen teoriye gereken önem verilmemesinin sebebi devrimci saflardaki yozlaşmadır. Bundan dolayı kapitalizmden rahatsız olmak, çok iyi çatışmak, çok bedel ödemek devrimciliğin tek göstergesi değildir. Devrimci olmak ancak teori ile pratiğin bütünleşmesi sayesinde gerçekleşebilir.

Bu yüzden yükselen sınıfı yani proletaryayı (ne kadar reddedilse de hala yükselmektedir) yanlış yönlendirenler teori ile pratiğin birleşmesinden yana olanlar değil, burunlarının ucundan ilerisini göremeyen ve karşılarına çıkan her engeli aşılmaz gören pratik politikacılardır. Komünistlerin asgari ve azami programını uygulamaya dönük pratik geliştirenlere “kitleler hazır değil” “demokrasinin sınırlarının dışına çıkamayız” “kitlelerden böyle talep yok” şeklinde somutlaşan durum aslında kitle kuyrukçuluğundan başka bir şey değildir.
Kendiliğindenliğe tapan bu dar pratikçilerin devrimci saflarda egemen bir güç olduğu tespitini yapmak zorundayız. Eğer bunu yapmazsak asla bir taşın üstüne taş koyamaz ve hayal ettiğimiz dünyayı asla gerçekle buluşturamayız. Sanıldığının aksine kendi hatalarımızla ortaya çıkmak ve özeleştiri yapmak tehlikeli değildir. Aksine büyük bir sıçrama yapmak için olması gereken koşulların başında gelmektedir.

Sürekli olarak ideolojik bombardımana maruz kaldığımız bir seçim sürecinden sonra bazı kavramları açıklamamız gerekmektedir( Özellikle erken seçimin gündemde olduğu bugünlerde aynı hataların bir daha yapılmaması için).  Bundan dolayı “unuttuğumuz hafızamıza” geri dönüş yapmak zorundayız. “Yeni Yaşam”, “Yeni Umut” “Syriza ile yükselişe geçen sol”, “barış” şiarını ve bunun altında gizlenmiş tasfiyeci görüşleri açıklamak zorundayız. Bunun için başa yani sınıfların nasıl oluştuğuna dönmemiz gerekmektedir. Çünkü bütün bu söylemler, sınıflarla ve bunların ilişkileri ile bağlantılıdır. Şimdi bütün her şeyi başa saralım ve adım adım gidelim.

Bilindiği gibi hayvanların hayatını sürdürebilmesi için belli bir durumu fark etmesi ya da kendini bu duruma göre ayarlayabilmesi gerekmektedir. Tekrar eden ve nesiller boyu değişmeyen koşulların ağırlıkta olmasına rağmen nadiren değişik şekilde ortaya çıkan başka koşullar da mevcuttur. Hayvanların hayatlarını devam ettirebilmek için değişen durumları fark etmeleri zorunludur ve bunun için x durumuna uyum sağlayabilecek bir zekaya sahip olmaları gerekir. Bir hayvan türünün yaşam koşulları ne kadar hızlı değişiyorsa zekası da o ölçüde gelişkin olur. İnsanın farkı tam da burada ortaya çıkar; insanların yaşam koşulları o kadar hızlı değişmiştir ki zekası da buna bağlı olarak çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. İnsanoğlu zekasının artmasıyla birlikte alet ve silah yapabilme özelliğine sahip olmuştur. Yüksek zekanın bir ürünü olarak ortaya çıkan teknik gelişim aynı zamanda insanın zekasını da geliştiren bir özelliğe sahiptir. Silahların ve aletlerin yapımı eskisinden dahi iyi bir yaşam koşullarını sağladığı için insanlar dahi iyi şekilde beslenme, daha çok boş zaman, daha çok güvenlik ihtiyacını karşılama olanağına sahip olurlar ve bu yüzden diğer canlılar sadece canlı oldukları için yaşamak isterlerken, insanlarda durum başkadır.

İnsanlar, silahlar, aletler, yapay organlar yaparken ortaya bir sorun çıkar. Bu sorun insanların yaptıkları ürünlerin bölüşümüyle alakalıdır. Bu aletler bütün topluluğun mülkiyetinde olabileceği gibi tek bir bireyinde mülkiyetinde de olabilmektedir. Haliyle aletlere ve silahlara sahip olanlar buna sahip olmayan insanlardan daha farklı yaşam koşullarına sahip olurlar ve toplumsal sınıflar ve sınıf karşıtlıkları da işte böyle ortaya çıkar.

Varlığını kabul etmemiz gereken yaşama isteği bizim için çıkış noktası olmalıdır. Bu isteğin her birey, sınıf ve ulus altında alacağı biçim ve bu biçimler altında kendini ifade etmesi farklılıklar gösterecektir. Ezen ve ezilen sınıfların birbirine karşıt iradeler geliştirdikleri yerde çelişkili koşullar bulunmaktadır. İradelerin bu çelişkili koşulları kendilerini üç biçim altında ifade eder: 1-çıkar, 2-sınıfların güçlerinin bilincinde olmaları, 3- sınıfların gerçek güçleri. Sınıfların savaştaki çıkarı ne kadar büyük olursa  irade de o kadar güçlü olacak, savaşanlar ne kadar cesur olursa bu çıkarı sağlamak için o kadar çok enerjilerini sarf edeceklerdir.

Bu yüzden komünistlerin direnme güçleri de bu üç koşulun pratikte uygulanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Direniş destanı yazan komünistlerin alameti farikası bu koşulların bilincinde olmalarına bağlıdır. Bu sebeple proleter bir devrim için gereken koşullar, ülkede çoğunluğa sahip olmak değil ezen sınıflarla karşı amansız ve çetin mücadelede yatmaktadır. Oportünistlerin sürekli olarak bahsettiği “iktidar ancak niceliksel çoğunluk ile ele geçirilebilir” şiarı kaba bir dogmatizmin ürünüdür. Tarihin deneyimleri göstermiştir ki seçim ile ne devrim olmuş ne de proletarya doğru düzgün rahat nefes almıştır. Bu yüzden “Syriza ile yükselişe geçen sol” “HDP bir barajı geçsin her şey düzelecek” şeklindeki yorumlar tarihin diyalektiğini anlamamaktır. Faşist diktatörlükle hatta burjuva demokrasisi ile yönetilen ülkelerde bile parlamenter mücadele, parlamento dışı mücadelenin örgütlenmesi için bir okul, yardımcı bir araç olarak kullanılması gerekirken; bu coğrafyada parlamentarist mücadeleye verilen önem bambaşkadır. Bazı sosyalist siyasetçilerin “kriz çıkaran değil kriz çözen özne olacağız”, “sırf işçinin değil işverenin de hakkını savunacağız” söylemleri parlamentodan yararlanmanın değil, düzen içene girmenin ve burjuva siyaset anlayışında politika yapmanın görüngüleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Halbuki proleter hareketin asli sorunlarının şiddet yoluyla ve proletaryanın dolaysız mücadelesi ile çözüleceği Marksizmin alfabesidir. Ancak sosyalist hareketler maalesef geçmişin devrimci özünü unuttuklarından işçi sınıfının çıkarına olmayan politikaları güncel olarak uygulamaktadırlar.

Bundan ötürü “yeni yaşam” “yeni umut” gibi söylemlerin nesi “yeni” diye insan düşünmeden edemiyor.  Aynı şeyi “barış” fetişi üzerinden de kurabiliriz. Sosyalistlerin büyük çoğunluğu “savaşa karşı barışı savunalım” söylemleri üzerinden politikalarını inşa etmektedirler. Lakin bir Marksist her savaşa karşı değildir. Gerici ve devrimci savaş ayrımı yapar ve devrimci savaştan yana tavır takınır. Bu yüzden Marksistler her koşulda barıştan yana olmazlar. Türkiye'deki durum yani her koşulda barıştan yana tavır takınmak pasifizmin bir göstergesidir. Sözde çözüm sürecinin şu anda askıya alınması ile birlikte sosyalistlere düşen görev barış çağrıları yapmak değil, devlet tarafından katliama uğrayan bir halkın yanında durmaktır ve onun yürüttüğü devrimci savaşı selamlamaktır. Çünkü eşyanın doğası gereği “savaşları yok etmek için emperyalizmi yıkmak gerekir” tespitini maalesef tarihin bir cilvesi olarak unutan sosyalistlerimiz idealizmin bataklığında dolanmaktadırlar. Ezen sınıflar ise tarihlerinde hiç olmadıkları kadar materyalist davranmaktadırlar. Ezen sınıflar ilk verdiğimiz örnekte olduğu gibi “aletlerin ve silahların tek sahibi benim seninle paylaşmayacağım, aramızda bir uzlaşma asla olamaz, ya biat edersin ya da seninle savaşırım” derken gayet gerçekçi bir tavır takınırken sosyalistlerimiz ise “ artık bu kan dursun, daha fazla gözyaşı olmasın herkes için özgür bir dünya mümkün” derken materyalizmden uzaklaşıp idealizmin sularına doğru yelken açmıştır. Suruç'taki katliamdan sonra devletin başlattığı savaştan sonra sosyalistlerin, demokratik mücadeleyi yükseltelim ve barışı yeniden inşa edelim demeleri olmayacak duaya amin demektir. Sosyalistlerin yaptığı barış çağrısı aslında burjuvazinin çıkarı için politika yapmaktır. Bir zamanlar burjuvazinin ideologlarının kullandıkları ütopik sınıf uzlaşmacı söylemleri bu sefer işçi sınıfının “kurmayları” kullanmaktadır. Özetle 21.yy’da sınıfsal saflar değişmiş gibi görünmektedir. Burjuvazi materyalizmin savunuculuğunu yaparken sosyalistlerimiz ise idealizmin savunuculuğunu yapmaktadır. Eğer sosyalist hareket zafer kazanmak istiyorsa sahip olduğu küçük burjuva gururdan kurtulup bir an önce özüne dönmelidir. Yapılan politika ve gidilen yolun yol olmadığı çok nettir. Geçmişi hatırlamak ve “müzelik düşünceleri tekrar piyasaya sürmek” tarihte proletarya için hiç bu kadar elzem olmamıştır.

Devlet sadece emperyalizme ekonomik anlamda değil aynı zamanda emperyalizmin emrine milyonlarca asker sunması anlamında da(Nato ordusu olduğu için) A.B.D emperyalizminin muazzam bir yedeğidir. Bu yüzden kim hükümete, faşist diktatörlüğe vurmak ve onu devirmek istiyorsa mutlaka emperyalizme karşı da savaşmak zorundadır. Bu yüzden AKP’nin iktidardan düşmesiyle yetinmekle kalmayıp onu kökünden temizlemek için emperyalizmin de içten devrilmesi gerekmektedir. Bu yüzden hükümetle, devletle savaş emperyalizmle savaş biçimine bürünmüyorsa buradan ne bir zafer ne de barış gelme imkanı mevcuttur. AKP’ye, devlete karşı yapılacak devrim, emperyalizme karşı proleter devrime varmak ve onu aşmak zorundadır. Aksi halde yapılacak her şey düzenin sınırları içinde kalmakla sonuçlanacaktır.


Sonuç olarak sosyalist hareketlerin bir an önce kendi içlerideki kendiliğindencilikten, kitle kuyrukçuluğundan, darkafalı parlamenter diplomasi ve parlamenter kombinasyonundan, idealist barış sevdasından bir an önce kurtulması gerekmektedir. Yani geçmişine, özüne, kendi teorik ve pratik mirasına geri dönülmesi şarttır. Dar pratikçiliğin altında şekillenen, tasfiyeci düşünce yapısının ve onun yansımalarının son bulması ve tasfiyecilerin sosyalist hareketten tasfiye olması ve tekrar proleter devrimcilerin güç kazanması için aktif mücadele etmek boynumuzun borcudur. Yoksa sonuç komünistler için hezimet olacaktır.

28 Mayıs 2015 Perşembe

Kısa ve Öz Bir Şeklide: Komünistlerin Güncel Görevleri Üzerine Düşünceler


Türkiye devrimci hareketi, inişli çıkışlı bir seyir izlemesine rağmen sürekli ileriye doğru yani tarihin akışına uygun bir şekilde ilerlemiştir. Bu inişleri ve çıkışları teker teker inceleyecek değilim lakin unutulmaması gereken bir şey var. Her iniş devrimci hareket içinde bir liberalleşme sürecini getirirken, her yükselişi ise devrimci hareket içinde bir sekterleşme hareketi izlemektedir. Çok şükür ki biz sekterleşmeden devrimci değerlerden taviz vermemeyi anladığımız için sekterlik bizim için olmazsa olmaz bir duruş şeklidir. Şu anda Türkiye devrimci hareketi bir iniş sürecinin bitimine doğru ilerlemektedir. Halk ve yerel gerici güçler arasındaki çelişki çok derinlemesine hissedilmektedir.  Bu süreçte fark yaratacak kuvvet ise emperyalizme esaslı darbeyi vurmayı sağlayan öznelerdir. Yerel-yabancı gerici güçler ile halk arasında mevcut olan tarihsel ve antagonistik çelişkiye uygun devrimci çözümü kim sunarsa o özne öncü kuvvet olacaktır.

Mücadelenin güçlüklerine ve sınırlamalarına rağmen yerel gerici kliği ciddi bir biçimde zayıflatmak için askeri-politik mücadelenin esas alınması şarttır. Bu yüzden devrimci öznenin görevi kriz yaratmaktır. Türkiye’de başarıyı sağlayacak ve Devrimci-Demokratik Halk Yönetimini kuracak özne krizi soğurtan değil krizi derinleştiren özne olabilir. Yani kitlenin geri bilincine seslenen ve huzur isteyen değil huzuru bozan özne ilerleyen dönemlerde başarı sağlayabilir. Bu yüzden her komünistin görevi, iç savaş çıkarmaktır, provokasyon yaratmaktır, düzeni yeniden inşa etmek değil düzeni yıkmaktır. Bu yüzden finans kuruluşlarının düzenin devamı ve istikrarı için HDP’nin barajı geçmesini istemeleri her komünist için düşündürücü olmalıdır.


Komünistler düzenin istikrarını ne zamandır kendilerine hedef olarak aldılar? Komünistlerin stratejik hedefi düzeni yeniden inşa etmek olabilir mi? Çok açık bir şekilde söyleyebiliriz ki: hayır komünistlerin hedefi düzeni yeniden inşa etmek olamaz. Bu yüzden her komünist krizi derinleştirmelidir gerekirse kendi partilerini inandıkları ideoloji için feda etmelidirler. Eğer biz komünizmi inşa etmek için mücadele ediyorsak krizi derinleştirmek zorundayız. Bunun pratik yansıması HDP’yi baraj altında bırakmaktır. HDP baraj altında kalırsa liberallerin önemli bir kısmı devrimci bir tavır almak zorunda kalacaktır. Bu yüzden komünistlerin birincil hedefi HDP’nin barajı geçmemesini dilemektir. Komünistlerin önünde iki yol var biri tekkenin çıkarı ve devrime ihanet ikincisi ise tekkeyi dağıtmak ve devrime yürümek. Yani özetle ya Kapitalizm ya da Sosyalizm. Asıl seçim sandıkta olmayacak bunu herkes böyle bile.

7 Ocak 2015 Çarşamba

Sosyalizmle Ulaşmak için Bir Anahtar: Ulusallık

Geçmişte meydana gelmiş bütün toplumsal devrimler, kendinden önceki dönemin geleneklerinden, düşünce ve algı kalıplarından ciddi bir kopuş sayesinde meydana gelmiştir. Eğer dünyayı değiştirmeyi kendisine hedef olarak belirlemiş özneler ve o öznelerin öncüleri, tarih dışı kalmamak ve özne olarak devam edebilmek istiyorlarsa mutlaka bulunduğu her anda geçmişin gelenekleri, düşünce ve algı kalıpları ile bir hesaplaşma içinde olmalıdır. Eğer x öznesi bunları yapamazsa tarih dışı kalacak ve onun boşluğunu bir başka özne dolduracaktır. İşte bu yüzden Marxist hareketler de tarih dışı kalmamak için sürekli kendilerini yenilemek zorundalardır. 20.yy’ın Marxist hareketinin başarısı kendini sürekli yenilemesinde yatmaktaydı. Lenin dogmatik bir Marxist olsaydı Ekim devriminin başarıya ulaşma şansı hiç yoktu ya da Mao Komünist Enternasyonal’in kararını dinleseydi(Bu kararın bilinenin aksine Stalin’le bir alakası yoktur) Çin devrimi başarıya ulaşmayacaktı vs.

Şu anda benim yapmak istediğim tartışma tam da bu! Eğer biz 21.yy’da devrimin güncelliğinden bahsediyorsak mutlaka geçmişimizle bir hesaplaşmaya girmeliyiz ve kendimize şu soruları sormak durumundayız: Proletarya gerçekten enternasyonalist midir?, Ulusçuluğu mahkum etmek ne kadar doğrudur?, Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkına karşı çıkmak sosyal şovenizm midir?, Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı acaba idealist bir söylem olabilir mi?, Ulus illa burjuva nitelikte olmak zorunda mıdır?, Sosyalist bir ulus inşa edilemez mi? Bir ulusu inşa etmenin tek yolu sosyalizm olamaz mı? Vb. soruları cevaplamamız gerekmektedir. Eğer biz bu sorulara geleneksel bir tarzda yanıt verirsek 21.yy’da devrimin güncelliği söz konusu olamayacak ve tarih tarafından tarihin dışına itilmiş olacağız.

Tarih tarafından tarihin dışına itilmiş olmak istemiyorsak, o zaman mutlaka somut durumun somut tahlilinden ilerlemek ve buna bağlı olarak kendimizi dönüştürmek zorundayız. Bilindiği üzere uluslaşma süreci dünyada her yerde aynı zamanda, aynı şekilde yaşanmadı ve yaşanmamaya devam ediyor. İster kabul edelim ister etmeyelim ulusal bilinç şu anda gücünü kaybetmek bir yana etkisini sürekli arttırmaya devam ediyor. Bir ulusun ulus olabilmesi için öncelikle 1) belirli toprak, 2) belirli büyüklük, 3) birleşme (merkezileşme, karşılıklı bağımlılık) ve 4) kendisinin ulus olduğunun bilincine sahip olması gerekir. Aslında buradaki en önemli maddeler 1. ve 4.maddelerdir eğer bir grup kendini ulus olarak hissediyorsa o artık ulustur.

Ulus bilindiği gibi yek pare bir bütün değildir içinde sınıflar olabilmektedir(olmayabilir de) işte bu yüzden yönetici sınıfın niteliği ne ise ulusun niteliği de o olmaktadır. Buradan yola çıkarak ulusların kendi kaderlerini tayin etme sloganının aslında yönetici sınıfın kendi kaderini tayin etme sloganı demek olduğu sonucu ortaya çıkmış olacaktır. İşte tam bu sebeple ulusların kendi kaderlerini tayin etme sloganı ilkesel olarak kabul edilirse bu Marksizmi liberalizmin bataklığına saplayacaktır. Üstelik tarihsel açıdan Lenin bile her ne kadar lafta ulusların kaderlerini tayin etme sloganını ilkesel olarak benimsese bile gerçekte bu kuralı hiçbir zaman uygulamamıştır.

“Lenin’in Marksist olarak bu çekişmede söyleyeceği hiçbir söz yoktur, bu noktayı sık sık kendisi de açıklamıştır. 1908’den önce de sonra da proleter devrimin çıkarlarının her şeyin üstünde olduğunu ve devrim için kendi kaderini tayin hakkını her zaman feda edebileceğini söylemiştir. Soyut olarak kendi kaderini tayin hakkını desteklememektedir, çünkü bu durum kabul edilemez sonuçlara yol açabilir.” (Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Sayfa:78, Belge Yayınları)

“Kağıt üstünde kendi kaderini belirlemenin önde gelen savunucusu olan Lenin bu öğretiyi hiçbir zaman Sovyetler Birliği’nin devlet çıkarlarını zedeleyecek biçimde uygulamadı.” (Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Sayfa:119, Belge Yayınları)

İşte burada komünist öncü devreye girmektedir ve mevcut olan ulusal bilinci sosyalist bir biçime büründürmektedir. Yugoslavya’dan tutun da Çin, Vietnam, Küba’ya kadar bütün sosyalist hareketler ulusal bir tarz altında yürüdü ve başarıya ulaştı. Aslında sosyalizmin dünya çapında etki etmesinin en büyük sebebi ulusal bilinç ile sosyalizmi bütünleştirmedeki başarısıydı. Diğer bir değişle Marksizmi güncele uyarlamasındaki başarısında yatmaktaydı. İşte bu yüzden 20.yy’da Dünya’nın 1/3’ünde Komünist yönetimler inşa edilmiş oldu. Şunu belirtmekte fayda var,  en azından ulus ile sosyalizm arasındaki bağ konusunda 70’lerde mevcut olan tartışmalar halen güncelliğini korumaktadır ve sosyalizmin bugün kurulabileceği ülkeler yarı-sömürge ülkeleridir. Bundan dolayı komünist öncüler, kendi ülkelerinde anti-emperyalist ve anti-kapitalist tarzda bir devrim stratejisini benimsemek zorundadırlar. Aksi takdirde başarıya ulaşmaları imkansızdır.

Sanıldığının aksine sosyalizm ile ulusallık birbirinin zıddı şeyler değildir. Bunu biraz daha açarsak; tarihsel süreç bize göstermiştir ki proletarya sanıldığının aksine enternasyonalist eğilimde değildir. Proletarya, kendi ulusal burjuvazisinin çıkarı için başka ulusal burjuvaziye karşı savaşmasa bile o, ulusal düzeyde kendi sınıf çıkarı için mücadele eder. Bu yüzden uluslararası işçi sınıfı yoktur. Tersine birden çok ulusal işçi sınıfı bulunmaktadır. Bu değişimi anlayan komünist öncüler kendi ülkelerinde sosyalizmi inşa edebilmek için ulusal duyguları sosyalizmle kaynaştırmaya çalışmışlardır.

Örnek olarak Çin’de Japon işgali komünistlerin iktidara gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Çin’de köylülerin yabancı işgaline karşı direnişi Yugoslavya’da olduğu gibi komünistlerin önderliğinde ilerlemiştir. Komünistler, köylüleri harekete geçirilebilmek için can alıcı önemde olan akılcı ve toplumsal bir program getirmişlerdir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir, komünistlerin başarısı sadece dış müdahalenin bir sonucu değildir. Kitlelerin gözünde sosyalist programın işgalciye karşı direnişin en iyi yolunu göstermesi ve sosyalizmin ekonomik yaklaşımının kitleler üzerinde yarattığı ikna edici durum sosyalizmin zafer kazanmasına neden olmuştur.(Vietnam’da olduğu gibi).

Küba örneğine baktığımızda durumun daha iyi anlaşılacağına eminim. Bilindiği üzere Castro ve onun tabanı başlangıçta toplumsal bir devrimi hedeflemiyorlardı ve programlarında da buna ilişkin bir madde yoktu hatta Batista’nın 1952’de tekrar iktidara geldiği zamanki programı ile 26 temmuz hareketinin programı birbirinden çok farklı değildi.(Köylülere toprak, işçilerin korunması, yoksullar için gelir dağılımının düzenlenmesi, sanayileşme, eğitimin geliştirilmesi vb.) Ancak Batista ile Castro arasında bir fark vardı. Castro ilerleyen zamanlarda bu taleplerin yarı-sömürge bir ülkede kazanılmasının olanaksızlığını anlayınca daha radikal bir programı benimsedi. Castro çözüm olarak anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir tarzı zaman içinde kabul etmiş oldu. Haliyle Batista’nın ABD’den bağımsızlığını sağlayamayacağı ve taleplerini yerine getirmeyeceği anlaşılınca kitleler tutarlı davranan Castro’nun arkasından gittiler. Görüldüğü gibi Küba’da kapitalizmle sosyalizmi ya da Batista ile Castro’yu ayıran şey ulusçuluk oldu. Ulusçuluğun doğru uyarlanması Küba’da sosyalizmin zaferini sağladı.

“ Anti-emperyalist hareket kendisini yarı sömürge sömürüsünden kurtarabilmek için aynı zamanda sosyalist olmak zorundadır. Ancak böyle bir hareket için halk kitleleri fedakarlığa girer ve ancak eski efendilerin yenileriyle değiştirilemeyeceğine inandığında harekete geçer. Küba Devrimi’nin büyük önemi buradadır.” (Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Sayfa:252, Belge Yayınları)

Sosyalizm ile Ulusallık Türkiye ve Kürdistan Gerçekliğine Uyarlanabilir mi?

Bilindiği gibi işçi sınıfı günümüz koşullarında enternasyonalist olma özelliğini kaybetmiş durumdadır. Haliyle buradan yola çıkarsak Vietnam savaşında ABD hapishanelerinin savaşa katılmak istemeyenlerle dolup taşmamasında ve ezici bir çoğunluğun savaşmak için Vietnam’a gitmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Eğer biz sığ bir şekilde bu durumu Türkiye ve Kürdistan gerçekliğine uygularsak buradan Türkiye’deki yerel halkın Kürdistan’da yaşayan halkla asla dayanışamayacağı sonucunu çıkarırız. Evet doğrudur kendini Türk diye tanımlayan halk kesiminin Kürdistan’da yaşanan realiteye duyduğu düşmanlık bir gerçektir(en azından ezici çoğunluğu için durum böyledir).  Ancak unutulmaması gereken bir olgu vardır ki o da Türkiye’nin yarı-sömürge bir ülke olduğudur. Bundan dolayı komünistler gerçekten birleşik bir devrim yapmak istiyorlarsa Türkiye’de anti-emperyalist tarzda bir siyaseti ana gündem maddelerine almaları gerekmektedir. Türkiye’deki halkın Kürdistan’da yaşanan gerçekliğe duyarsız kalmamasının tek çaresi Türkiye’de anti-emperyalist ve anti-kapitalist mücadeleyi yükseltmekten geçer.  Lakin sormamız gereken soru komünistlerin buna gücünün olup olmadığıdır.

Çoğu komünist unsurun da içinde bulunduğu HDP’nin Türklerden bu kadar az oy almasının sebebi HDP’nin siyasetinin Türk halkının hayatına dokunmamasında yatmaktadır. HDP, şabloncu bir şekilde Kürdistan coğrafyasındaki gerçekliği Türkiye’ye uyarlamaya çalışmaktadır ve haliyle başarılı olamamaktadır. Programında her ne kadar yerellikten bahsedilse de aslında yerele dair bir politika geliştirememektedir. HDP eğer Türkiye’de bir taban elde etmek istiyorsa mutlaka anti-emperyalizm üzerinden bir politika geliştirmelidir ve Türk halkının yerel sorunlarına bir çözüm sunduğu ölçüde Türklerin yüzünü Kürdistan gerçeğine çevirebilme şansı bulunmaktadır. Bu yüzden HDP sosyalist olmasa bile en azından “burjuva demokratik devrimi” yapacak bir özne olabilmesi için bile mutlaka anti-emperyalist tarzda politika yapmak zorundadır yoksa Türkiye’de tutunması imkansızdır. Ayrıca HDP’nin hangi sınıfın öncülüğünde “burjuva demokratik devrimi” yapacağı tartışma konusudur. HDP’nin böyle bir derdinin olup olmaması da ayrı bir tartışma konusudur. Bunlar olmadığı takdirde komünistlerin HDP’den bir şey beklemesi kendilerini kandırmaları anlamına gelecektir. HDP içinde komünistlerin şu ana kadar rengini verememesi ve kendi stratejik hedeflerine göre kullanamaması komünistlerin yaşadığı özne olma bunalımının politik alandaki bir yansımadır. Özne olma bunalımı çeken komünistlerin Türkiye’de ne burjuva demokratik devrimi ne de sosyalist devrimi yapacak imkanı şu an için bulunmamaktadır.

Ayrıca Kürdistan bölgesinde öncü kuvvetin komünistler olmadığı bir gerçektir ve bu yüzden belki de Kürdistan’ın inşası hala bitmiş değildir. Aşağıda da görebileceğimiz gibi Kürdistan’ın ve diğer bütün sömürge ülkelerin bağımsızlığa ulaşabilmesi için mutlaka anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir devrim stratejisini benimsenmesi gerekmektedir.

“Kilson’un özellikle üstünde durmadığı ekonomik alanda ise emperyalizm, ulusun oluşumunda önemli bir etken olduğunu gördüğümüz bütünleşmeyi durdurmuş ve engellemiştir.” (Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Sayfa:260-261, Belge Yayınları)

Tamillerin yenilgisini unutmamamız gerekir;  emperyalizmin ulusal hareketlere olan düşmanlığına bundan iyi örnek olamaz. Bu yüzden ulusal hareketlerin başarıya ulaşması için mutlaka günümüzde sosyalizmi benimsemeleri gerekmektedir. Aksi takdirde başarı şansları oldukça düşüktür. Fakat komünistlerin önünde devrimi yapamamaktan daha tehlikeli bir sorun vardır ki o da ulusal hareket tarafından özümsenmektir. Komünistlerin ekonomik emperyalizme karşı ulusçu hareketlere katılması yeterli değildir, sosyalizmin bayrağını yükseltmeleri gerekmektedir. Aksi halde ulusçu hareketler tarafından özümlenmeleri ve kendi ayırt edici kimliklerini yitirmeleri tehlikesi söz konusudur.

Bu yüzden komünistler bulundukları her alanda öncü olmak durumundadırlar aksi halde tarih dışı kalma gibi bir riskleri bulunmaktadır. Somut durumun somut tahlili ilkesinden ilerleyerek ulus ile sosyalizm arasında bağ kuramayan her özne günümüzde kaybetmeye mahkumdur. Bunu Marxistlerin iyi kavraması gerekmektedir. En azından şu an için sosyalizm ile ulusallığı Türkiye ve Kürdistan gerçekliğine uyarlayabilecek bir özne bulunmamaktadır. İleride bunun olma ihtimali tabi ki vardır ama kendimizi kandırmamızın da bir anlamı bulunmamaktadır.


Sonuç olarak emperyalizmin en zayıf halkası sömürge ülkelerdir. Emperyalizm sömürge ülkelerden tekrar kopacaktır. Marxistler günümüzde sosyalizmi inşa etmek istiyorlarsa mutlaka ulusallığa önem vermelidirler. Devrim hala güncel bir şey yeter ki özneler gerçekten devrim yapmak için biraz cesur olsun ve geçmişiyle hesaplaşıp kendini yapı söküme uğratıp yeniden yaratmak için girişimde bulunsun!

4 Aralık 2014 Perşembe

Sanata Bütünsel Yaklaşım Üzerine

Yaptığımız her edim dünyayı anlamak ve onu değiştirmek için yapılmış bir girişimdir. Ancak insanlar yaşadıkları çağın dönemsel koşullarından etkilenip tarihsel gerçekliğin bütünlüğünü görme imkânlarına her zaman sahip olamamaktadırlar. İnsanların, bütünle olan bu ilişkilerindeki her kopma onların nesnel gerçekliği anlamasına engel olmaktadır. Bu yüzden tarihsel rolünü tamamlamış ve ölüm sancıları çeken üretim biçimleri her zaman bütünlüğü parçalamaya çalışmaktan kendilerini alı- koyamazlar.

İşte bu yüzden, kapitalizmde mevcut bulunan teori ile pratik, ekonomi ile siyaset, sanat ile hayat arasındaki ayrımlar aslında kapitalizmin kendini yenileyememesinde ve kapitalizmin tarih sahnesine veda etmek üzere olduğunun göstergeleri arasındadır. Eğer biz hayatımızla ilgili herhangi bir şeyi anlamak istiyorsak önce tarihsel bütünlüğü anlamamız gerekmektedir. Eğer bu bütünlüğü anlayamazsak ne kapitalist sistemin dönüşümünü ne de günümüzdeki sanat anlayışını anlayabilmiş olacağız.

Bundan dolayı kapitalist sistemin ideolojik savunucuları her zaman ayrılıklar ve olgular üzerinden hareket ederler. Yani demek istediğimiz şey aslında şudur: eğer bir durum olgular üzerinden okunursa yani sadece mevcut durum üzerinden bir değerlendirme yapılırsa, böylelikle değişimin asla olamayacağı sonucu bu ideologlar tarafından çıkarılmış olur. Çünkü olgularda şu an vardır, ilerisi yoktur, diyalektik bulunmamaktır. Sadece mevcut durumunun statükosu vardır. Ancak tarihsel bütünlük içinde olaylara yaklaştığımızda, güncel devrimci özne ve geleceğin toplum yapısı ve sanat anlayışı üzerine doğru bir değerlendirme yapma imkanına sahip oluruz.

Yukarıda genel bir hat çizdiğimize göre artık bütüne bakabiliriz. Bilindiği üzere kapitalist sistem, kendi önceli olan feodalizme göre daha merkezi bir ekonomi yapısına sahiptir. Diğer bir değişle kapitalizm, parçaların özerkliğinden çok parçaların bağımlılığına dayanan bir yapı üzerinde kurulmuş bulunur. Bundan dolayı eskiden devrimci bir özne olarak hareket etme imkanına sahip olamayan proletarya, artık devrimci bir özne olarak tarih sahnesine çıkmanın somut zeminini kendinde bulmuş olur. Proletaryanın artık devrimci bir özne olarak tarih sahnesine çıkmasının nedeninin tam da merkezileşmiş ekonomik yapıda aranması gerekmektedir. Çünkü kapitalist sistemde mevcut olan üretimin toplumsallaşmasına karşın(toplumsal ilke) bireyselliğinden artmasından kaynaklanan(sermayenin özel mülkiyet içindeki işlevi,bireyci ilke) karşılıklı çelişki kapitalizmin kuyusunu kazmaktadır. Buna ek olarak kapitalizmde mevcut olan bireyin asla dokunulamayacak olan kendi mülkü üzerinde tasarrufta bulunma hakkı ile planlı ekonomi sayesinde burjuva sınıfı arasında ütopik bir ekonomik uzlaşma arayışı çabaları yüzünden bireyin tasarruf hakkına görece engel olunması, kapitalizmin içinde bulunduğu ve ölmeden kurtulamayacağı krizi gözler önüne sermektedir.

Burjuvazi, gerici bir sınıf olmasına rağmen, kendi kendini lağvetmeye kalkışamayacağı için yapacağı tek bir şey kalıyor o da; kendini ekonomik fenomenlere bilinçli bir şekilde egemenmiş gibi gözükerek öbür sınıfların gözlerini boyayıp onları yollarından saptırmaya çalışmaktır. Burjuvazi böylece yöntemsel olarak nedenden değil sonuçtan, bütünden değil bölümden, esastan değil ârazdan yola çıkmaktadır. Eğer biz hala kapitalist sistemde yaşıyorsak bunun nedeni proletaryanın bütünü kavrayacak şekilde bir büyük anlatıyı 21.yy’da kuramamasında yatmaktadır. Haliyle proletaryanın özne olarak görece geri kaldığı dönemlerde, sınıfsal konumundan dolayı küçük burjuvazi egemen sınıfın etrafında mevzilenmiş halde kendini buluyor (hayatın her alanında). İşte bu yüzden proletarya, hayatın her alanında zafer kazanmak istiyorsa sadece dış düşman olan burjuvaziye karşı değil aynı zamanda kendi kendisine yani kendi sınıf bilinci üzerinde mevcut olan yıkıcı ve aşağılayıcı etkilere karşı mücadele etmelidir.

Sanat konusuna girmeden önce çoğu insanın kafasında olan bir yanlış anlaşılmaya değinmekte fayda var. Sanat, hayattan bağımsız bir şey değildir yani çoğu insanın kafasında bulunan, sanatın saf bir biçimde iyi bir şey olduğu algısı doğru değildir. Sanat, hayattaki bütün kötü yanları içerir ve onlardan olumlu ya da olumsuz bir şekilde etkilenir. Bu yüzden sanat sanılanın aksine meleklerin gökten indirdiği bir iyilik timsali değil ayaklarının üzerine doğrulmuş hayvanların yaptığı kültürel bir üretimdir.

Şimdi bundan hareketle 20.yy’ın önemli sanat akımlarına bakalım ve onların tarihteki yerini anlamaya çalışalım.

Fütürizmin tarihsel gelişimini incelediğimizde, sanatın yaşam ile bağını daha iyi görebiliriz. İtalya’nın Avrupa kıtasındaki çoğu ülkeden ekonomik ilerleme açısından görece daha bir geri durumda olması, İtalya’yı birinci paylaşım savaşı öncesi daha saldırgan bir dış politika ve endüstriyel bir atılım çılgınlığına itmişti. Fütürist akımın temsilcilerinden Marinetti’nin ilk “Fütürist Akşam”ını Trieste’de yapması dönemin yaygın şovenist ve yayılmacı politikalarının bir yansımasıdır. Fütürist sanatçıların içinde bulunan şovenist ve militarist duygular tiyatro sahnelerinde ortaya çıkmaktaydı. İzleyicileri provoke eden oyunlarıyla hep bir öteki yaratmanın derdinde olan Fütüristler aslında finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist sınıfın özlemlerini sanat alanına yansıtmaktaydılar.

20.yy’da ortaya çıkmış olan diğer bir sanat akımı olan Dadacılık ise birinci paylaşım savaşında ortaya çıkan yıkıma karşı bir protesto niteliği taşımaktadır. Savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin yaralar bu akımın mensuplarını etkilemiş ve eskiden hegemonyası altında bulundukları burjuvazinin değerlerine karşı “yıkıcı” bir sanatsal faaliyete girişmişleridir. Tzara’nın şu sözleri egemen sınıfa karşı hissettiği güvensizliği yansıtmaktadır:

"bir zamanlar onur, ülke, ahlak, aile, sanat, din, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlar, insanların gereksinimlerine karşılık verebilmekteydi. Ama artık bu tür kavramların içi boşalmış, ,değerlerden geriye anlamsız bir kurallar silsilesi kalmıştır."(1)

Dadacılar, kendi “yıkıcı” duygularını belirtmek için tesadüflere ve doğaçlamaya dayanan çeşitli yöntemler kullanmışlardır. Tzara’nın meşhur şiir yazma yöntemi Dadacıların içinde bulunduğu çaresizliğin ve dünyayı değiştirmeye olan inançsızlıklarının göstergesidir. Bu yönteme göre gazeteden bir metin kesilir ve ardından metni oluşturan sözcükler de bire birer kesilip bir torbaya koyulur. Torba karıştırıldıktan sonra sözcükler torbadan teker teker çekilerek bir kağıda yazılır. Tzara’ya göre bu “cahil çoğunluğun anlayamayacağı bir orijinal sanat eseridir!” Dadacıların kitlelerden ve gerçeklikten bu kadar kopuk olmasının nedenini bu akımın temsilcilerinin sınıfsal konumunda aramamız gerekir. Yani küçük burjuva yaşam tarzını sanatsal bir biçimde ifade eden Dadacıların temsilcilerinden George Grosz’un hiçlik içinde olmasında, sınıfsal açıdan şaşılacak hiçbir şey bulunmamaktadır:

“Her şeye hakaret ediyor, hiçbir şeye saygı duymuyor, her şeye tükürüyorduk: işte bu Dada'ydı. Mistisizm değildi, Komünizm değildi, Anarşizm değildi. Bütün bu saydığım hareketlerin bir planı, programı vardı. Bizse tam anlamıyla nihilisttik, simgemiz hiçlikti, boşluktu, boş bir delikti.”(2)

Gerçeküstücülüğe baktığımızda ise 1920’li yıllarda kurulan ve Dada’nın mirasını devam ettiren bir sanat akımıyla karşı karşıya kalmış oluruz. Tıpkı Dada gibi geleneksel burjuva değer yargılarına karşı olan Gerçeküstücüler, kelimenin küçük burjuva anlamında mevcut düzene tepkiseldirler. Bilinçaltıyla, rüyalarla,  görünen gerçekliği aşabileceğini sanan Gerçeküstücüler böylece ahlaken iflas ettiğini düşündükleri kültürel ve toplumsal yapının sınırlarını geçebileceklerine inanmaktaydılar. Dadacılarla bütün bu benzerliklerine rağmen Gerçeküstücüler, Dadacılardan farklı olarak belirli ilkeler içerinde hareket etmişlerdir. Gerçeküstücüler için Breton’un manifestolarının yol gösterici olması Dadacılık ile Gerçeküstücülük arasındaki sanatı kavrama şeklindeki farklılığı göstermektedir. Ancak bütün farklılıklarına rağmen Gerçeküstücülükte sanat ve hayat arasında diyalektik bir bağ kuramamakta ve dünyayı değiştirme amacı taşımamaktadır. Louis Aragon’un aşağıdaki söyledikleri Gerçeküstücülüğün sanat konusundaki statükocu tavrına iyi bir örnektir.

“ Devrim sözcüğüyle gerçeküstücülük sözcüğünü birleştirmemizin nedeni, bu devrimin ilgisiz, tarafsız ve hatta umutsuz karakterini ortaya koyabilmektir. İnsanoğlunun adetlerini değiştirmek gibi bir iddiamız yoktur, amacımız ne kadar kırılgan olduğunu ve titrek yuvalarımızı ne denli değişken temeller, ne denli büyük mağaralar üzerine inşa ettiğimizi gösterebilmektir.”(3)

Gerçeküstücülerin yukarıda bahsettiğimiz hayatı algılamalarındaki olumsuz, negatif ve iddiasız tavırları yüzünden buradan devrimci bir sanat anlayışının çıkması imkansızdır. Hayatı bütünsel olarak kavramayan ve dünyayı değiştirebileceği iddiası taşımayan bütün toplumsal aktörler ve onların kültürel yansımaları çürümeye ve yok olmaya mahkumdur.

Postmodernizme baktığımızda aynı eleştiriler bu akım içinde geçerlidir. Postmodernist sanat anlayışı, biçim ve üslup bakımında bütünlüğe karşı çıkmaktadır. Yani postmodernist sanat anlayışı da dünyayı değiştirmenin, büyük anlatı yaratmanın, gerçekliğe ulaşmanın peşinden gitmez. Bu sanat akımı da yukarıda bahsettiğimiz diğer sanat akımları gibi kapitalist sistem içinde kalmış bir muhalefetin yollarını aramakta ve bu tarzda ürünler vermektedir. Postmodernizmin sanatı bu tarzda edinmesinde tabi ki Soğuk Savaştaki güç dengelerinin A.B.D lehinde değişmesinde ve dünyanın tek kutuplu bir aşamaya evrilmeye başlamasının etkisi son kertede belirleyici olmuştur.

Postmodernistler, iletişim teknolojisindeki büyük ilerleme sayesinde bir “medya toplumu” haline gelindiğini, artık gerçekliğe ulaşmanın imkansız olduğu, toplumsal düzeni göstergeler sisteminin belirlediğini, sanatçının görevinin ise göstergeler sistemiyle oynayarak ve onları sahiplenerek “sorgulama” sürecini başlatmak olduğunu belirtmişlerdir.

Aslında postmodernistler bireyi pasif bir tüketici konuma indirgeyerek, sanatın sınırlarını gösterge dedikleri düzlemin dışına çıkılacak bir şey olarak hayal edemeyerek, kitlelerin, ezilenlerin, işçilerin bundan sonra özne olarak tarih sahnesinde yer alacağına inanmayarak aslında burjuvaziye koşulsuz şartsız teslim olduklarını dile getirmektedirler. Postmoderizmin sanatsal anlamda yaptığı her yapıt (resim, heykel, enstalasyon, fotoğraf vs.) burjuvaziye teslimiyetin birer yansımasıdır.
Sonuç olarak, eğer biz yeni toplum yaratmak için yola çıkan tarihin yapıcıları isek, hayatı tarihsel bir bütünsellik içinde değerlendirmemiz ve buna uygun bir sanat anlayışını yeniden yaratmamız gerekmektedir. Sanat anlayışımız tam da bu yüzden tarihin yapıcılarının(proletaryanın) hizmetinde ve nesnel gerçekliğin ışında olmalıdır. Özetle bizlerin çabası, teori ile pratiğin, sanat ile hayatın birleştirilmesi çabasıdır.

Dipnotlar:

(1) Ahu Antmen, 20.Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, İstanbul: Sel yayıncılık, 2013, s. 123
(2) Ahu Antmen, A.g.e., s. 131

(3) A.g.e., s. 140

4 Kasım 2014 Salı

Devrimin Güncelliği Üzerine: Lucaks ve Brecht

Bir kişiyi, grubu ve kurumu söylediği sözlere, yazdığı yazılara göre değerlendirmememiz gerektiğini aslında hepimiz biliyoruz. Bu kişileri, grupları ve kurumları yaptıkları eyleme göre değerlendirmemizin şart olduğu konusunda aslında çoğumuz hemfikiriz. Lakin bizler için  Marx’ın vakti zamanında belirtmiş olduğu bu olgu, bugün bizim adımıza ne kadar içselleştirilmiş bir şey olarak gözükmektedir?

Bu soruya hemen acele bir şekilde cevap verilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Türkiye ve Kürdistan’da bulunan bütün “devrimci” örgütler bu olguyu “içselleştirdiklerini” söyleyeceklerdir. Lakin gene işçi sınıfının içindeki politik mücadele tarihinden kesitlere baktığımızda sırf yazılanlar ve söylenenler üzerinden bir değerlendirme yaparsak en devrimci kişinin Kautsky olacağı kuşku götürmez bir hal almış olur, ancak gerçeklik bunun tam tersidir.
Aşağıda yapacağımız işçi sınıfının, politik mücadele tarihinden vereceğimiz kesitlerle, günümüz sosyalist hareketinin aslında hangi ekolü temsil ettiğini, devrimin güncelliğine dair inancını ve bundan dolayı oluşmuş sanat anlayışını en genel hatlarıyla incelemeye çalışacağız.
Yazımızda neye değinmek istediğimizi biraz açtığımıza göre artık tarihsel örneklere geçebiliriz. Bilindiği gibi Rus burjuvazisinin vakti zamanındaki ideolojik ve örgütsel temsilcilerinden olan Menşeviklerin, Rusya’nın kapitalist yoldan gelişmesi zorunluluğunu mekanik bir şekilde kabul etmeleri yüzünden ortaya çıkan sonuç, Rusya’nın bir an evvel kapitalist gelişmesini tamamlaması gerektiği olmuştu. Menşeviklerin, bu mekanik bakış açısı yüzünden, bu gelişmenin öncü kuvveti mutlaka burjuvazi olmak zorundaydı. Lakin bu gelişme hayli ilerledikten sonra burjuvazi, feodalizmin kalıntılarını saf dışı etmeyi başardığı anda ve onun yerine modern, kapitalist, demokratik bir ülke kurduktan sonra, ancak o zaman proletarya bağımsız bir aktör olarak tarih sahnesine çıkmalıydı. Dolayısıyla proletarya, Menşeviklere göre burjuvazinin yedeği olarak dikkate alınmalıydı.

Görüldüğü gibi bu bakış açısıyla Menşevikler devrimin güncelliği sorununu reddetmekte ve proletaryayı özne olarak görmemektedirler. Haliyle proletaryayı burjuvazinin yedeği olarak gören bu bakış açısının 1.paylaşım savaşında kendi emperyalist ülkelerini destekleyip ‘anavatan savunması’ altında burjuvaziye yedeklenmelerinde şaşılacak bir şey yoktur. İşte Lenin ise bu bakış açısının aksine toplumsal durumu çok iyi değerlendirip devrimin güncel bir sorun olduğu tespit etmiş ve burjuvazinin artık ilerici bir özelliği kalmadığını saptayıp, emperyalizm çağındaki tek devrimci sınıfın proletarya olduğunu belirtmiştir. Lenin bunları saptamakla da yetinmemiş işçi sınıfının ideolojik olarak burjuvazinin etkisinde kalmaması için işçi sınıfının öncü bir partiye ihtiyaç duyduğunu belirtmiş ve öncü partinin işçi sınıfına toplumsal kırılma anlarında yol gösterme sorumluluğunun olduğunu belirtmiştir.

Lenin’e göre devrim, artık 20.yüzyılda bizim irademizden bağımsız bir şekilde güncel bir şeydir. İşte Lenin’in mevcut durumu dahiyane bir şekilde okuyarak ve ona göre bir hazırlık içinde bulunarak 1917 Rusya’sında Ekim devrimi zaferle sonuçlanmıştır. Ekim devriminin zafere ulaşmasında Lenin’in iradesinin yanında Lenin’in iradesinden bağımsız olguları doğru bir şekilde iradi olanla birleştirmesinin yapmış olduğu katkıyı unutmayalım.

Peki Lenin vakti zamanında devrimin güncelliğini tespit edip ona göre hareket ederken, 21. Yüzyıldaki Türkiye ve Kürdistan’daki sosyalist hareketler nasıl bir politik çizgi belirlemiştir? Bu soruya cevap vermeden önce şunu açıklayalım. Lenin’in, devrimin güncelliği tespitini yaparken kullandığı enstrümanlar arasında diyalektik, evrensellik, büyük anlatı, özne, yabancılaşma vardır. Günümüz sosyalist hareketine bakınca illa öncü olarak işçi sınıfı demese bile, günümüz sosyalist hareketi eylemde yani gerçekte tarihin öznesi olarak hangi sınıfı görmektedir? Evrenselci midir? 21.yy’da bir büyük anlatı oluşturabilmiş midir? Diyalektiği ne kadar kullanıyordur? Yoksa mevcut yapıyı(kapitalist sistemi) kabul edip onun içinde mi politika yapıyordur? Yapının değiştirileceğine dair inancı kalmış mıdır?

Bu sorulara cevap vermek gerekirse günümüz sosyalist hareketinin lafta ne kadar diyalektiği, evrenselciliği, büyük anlatıyı, özne olma durumu kabul etse de aslında bunların hiçbirini uygulamamakta ve kendisinin bunları uygulanabileceğine de ihtimal vermemektedir. Üstelik devrimin 20.yy’daki gibi güncel olma durumu 21.yy’da hala mevcut iken. Ezilenciliği, halkçılığı, sola sempati duyan en ileri halk kesimlerini yanlış okuyan günümüz solu bu kesimleri örgütlemek için bu kesimlerin peşine takılmıştır.

Yani günümüzün sosyalist hareketi kendiliğindenciliğin esiri olmuş durumdadır. Yeni çıkan Birleşik Haziran hareketinden tutalım, HDP’sine ve hatta Halk Cephesine hepsi günümüzün Menşevikleridir, hepsi Kauskycidir, hepsi ne kadar farklı görünseler de aynı düzemde siyaset yapmaktadırlar. Çünkü hepsi kültürcüdür, hepsi etnik siyaset üzerinden siyaset yürütmektedir, hepsi devrimin güncelliğini aslında (komünist bir devrimi) reddetmektedirler. Bu kesimlerin tek bir hedefi vardır demokratik reform ve ya devrim. Hiçbirinde evrenselcilik ve büyük anlatı yoktur, hiçbiri aslında kendini öncü olarak görmemektedir, hiçbiri diyalektiği bir yöntem benimsememiştir.
İşte bu yüzden Marx’ın aşağıda belirttiği olgular 21.yy’ın sosyalist hareketleri için bir anlam taşımamaktadır:

“Belli bir çağda devrimci düşüncelerin var olabilmesi için devrimci  bir sınıfın var olması şarttır.”(Marx,Engels,Lenin,Sanat Ve Edebiyat Üzerine,Sayfa:55)

“Kendinden önce egemen olan sınıfın yerine geçen her yeni sınıf, sırf kendi amacına ulaşmak için kendi düşüncelerine evrensellik biçimi vermek ve bunları akılsal, evrensel olarak geçerli biricik düşünceler olarak göstermek zorundadır.” (Marx,Engels,Lenin,Sanat Ve Edebiyat Üzerine,Sayfa:56)

Sosyalist Hareketin İçinde Bulunduğu Durumun Sanata Yansıması: Lukacs’a Karşı Brecht

Sosyalist hareketin içinde bulunduğu bunalım yıllarının haliyle sanat alanında da yansımaları olacaktır. Toplumsal olarak devrimci bir durum altında bulunuyorsak mutlaka bu sanat alanına da yansır. Örnek olarak Ekim devriminin ilk yıllarında Sovyetlerin sinemadaki ilerleyişi ve bir nebze de olsa Gezi ayaklanmasında gördüğümüz sanatsal kıvılcımlar devrimci bir andaki sanatın canlılığına örnektir.

Eğer biz devrimin güncelliğini kabul ediyorsak ve komünist bir toplum kurma yolunda ilerliyorsak mutlaka sanattaki felsefi akımların etkisine bir göz atmalıyız. Felsefi anlamda diyalektiği, hümanizmi, yabancılaşmayı ve evrensel bir insanın özünü benimsemişsek, yani kendimizi tarih yapıcı olarak görüyorsak, bunun sanattaki karşılığı gerçekçilik olmalı ve yeni bir insanın nasıl olması yönünde eserler yaratılmalıdır. Bu tarz aslında Lukacs’ın tarzdır yani büyük anlatının izinden giden devrimci bir anlayıştır.

Komünistlerin içinde bulunduğu çağda devrimin güncelliği devam etmesine rağmen neden sanatta ayağa kalkmayı başaramadığı tartışmalı bir sorudur Ostrovski gibi bir yazar neden 21.yy’da yoktur? Neden Ostrovski’yi ilerletecek bir edebiyatçı çıkmamıştır da Orhan Pamuk gibi biri edebiyatta söz sahibi olmuştur? Mekanik düşünen insanlar bunlara yapısal sorunlar deyip işin işinden sıyrılacaktır halbuki hiç de öyle değildir. Sığ düşünen insanlar, devrimin güncelliğini görmez. Sığ düşünen insanlar günlük toplumsal bunalımlardan ileriye doğru bir çıkarım yapamazlar. Herhangi bir gazeteyi elinize alıp 3. Sayfadaki haberlere baktığınızda orada devrimin güncelliğini görmüyorsanız kendinize komünist demeyin.

Brecht: Kendiliğindenci Hareketin Sanata Yansımış Hali

Sosyalizmin günümüzdeki sorunlarının aslında tarihsel bir arka planı olduğu kuşku götürmez bir gerçek. Bu sorunları yaratanlardan bir tanesi de Brecht’in sanat anlayışıdır. Aşağıda da görecemiz gibi Brecht’in sanat anlayışı, kitleleri değiştirmekten çok kitlelerin peşine takılmanın anlayışıdır.

“Teknikleri bozmakla değil geliştirmekle uğraşır. İnsanın yeniden insan olması yığınlardan bir adım önde gitmekle değil, yığınlara daha derin gömülmekle olur.”(Bertolt Brecht, György Lukacs’karşı)

“Bir öncü, yolu çıkmaza da götürebilir, güvenilir bir yere de. Öylesine önden gidebilir ki, gözden kaybolduğu için ya da benzeri bir nedenle, asıl gövde onu izleyemez.” (Bertolt Brecht, György Lukacs’karşı)

Brecht’in bu anlayışı öncü partinin de, özne olma durumunun da reddidir. Brecht aslında komünist bir sanat anlayışının yerleşeceğini düşünmemektedir onun tek derdi mevcut durumun yansıtılması ve korunmasıdır. Aslında Brecht her ne kadar dünyayı yapan tarihi değiştiren bir halk var dese de gerçekte öyle midir? Halk ne zaman tarihte öncü olmuştur? Halkın ilerici kesimi dediği şey aslında kimdir? Bu sorulara cevap vermek için Brecht’in halkçılık tanımına bakmak gerekiyor.

“Halkçı şu anlama gelir: geniş yığınlarca anlaşılabilir olmak, onların anlatım biçimlerini benimseyip zenginleştirmek/ onların görüş açısını kabul edip bunu pekiştirmek ve düzeltmek/ halkın en ilerici kesimini yansıtarak onun önderliği elde etmesine yardım etmek ve böylelikle öteki kesimlerine de bunu anlatmak/ geleneklerle bağ kurup geliştirmek.” (Bertolt Brecht, György Lukacs’karşı)

Brecht aslında, geniş yığınlar mevcut koşullarda ne kadar anlıyorsa, bu kesimlere anladıklarından fazlasıyla gidilmemesi gerektiğinin teorisini yapmaktadır. Onların görüş açılarının benimsenmesi, pekiştirilmesi, geleneklere bağ kurulması ve düzenlenmesi aslında bu kesimin yeniden üretimdir. Bu kesimin gelenekleriyle bağ kurmak, görüş açılarını kabul etmek aslında küçük burjuvaziyi halkın en ilerici kesimi olarak görüyorum demenin başka bir şeklidir. Bu yüzden Brecht’in yazısındaki bir sürü kafa karışıklığı ve mevcut durumdan duyduğu endişenin nedeni şu anda açığa çıkmış durumda! Brecht’in  komünist bir sanat anlayışının oluşmaması için gösterdiği çabalar ve ‘sanatsal manevralar’ gerçekten insanı hayran bırakıyor:

“Kapitalizmin ilk ağaçlarının dikildiği erken dönemlerde bireyler bireylere ve grup halinde bireylere karşı savaşıyorlardı. Bireyselliklerini belirleyen de bundan başka bir şey değildi. Bizlere şimdi aynı biçimde yapılmış ama doğal olarak bunlardan farklı olacak bireyler yaratmaya, yeniden bireyler yaratmaya devam etmemiz salık veriliyor. Öyleyse?... aileler, içinde bireylerin ‘yetiştiği’ organizmalardır. Özel mülkiyetin kalmasıyla, genellikle kabul edildiği üzere aile bireyleri biçimlendiremez olacağı için böyle hücreler mi yoksa Sovyetler ve fabrikalar mı kurmalıyız? 

Günümüzde bireyleri biçimlendiren ve şüphesiz çok yeni olan bu kurumlar aileye karşılaştırıldığında, tam anlamıyla ‘monte’ edilerek oluşmuşlardır.” (Bertolt Brecht, György Lukacs’karşı)
Brecht böyle diyerek sırf komünist bir sanat anlayışının inşa edilmesine karşı duyduğu çekinceleri dile getirmemektedir aynı zamanda mülk sahiplerinin düşünsel  ‘özgürlüğünü’ de savunmaktadır. Brecht böyle tarihi bir hatayı, bilinçli bir şekilde mi yoksa bilinçsiz bir şekilde mi yaptığı tartışma konusudur. Ancak, proletarya iktidarı ele geçirdiğinde bile burjuvaziden görece güçsüz olduğu bir gerçek değil midir? Burjuvaziyi ideolojik olarak zayıflatmak için onun ideolojik ve sanatsal damarlarını kesmek, Lenin’in uyguladığı bir tarz değil midir?(burjuvazinin basın ve diğer kurumlarını kapatması gibi). Haliyle aşağıda vereceğimiz alıntı ile Brecht hangi sınıfın hakkını savunmaktadır?

“Ama ben, özgürlük edimlerinin de her zaman ciddiye alınması gerektiğine inanıyorum. Bugün hala birçok insan, özgürlükçü edimlerin sırf özgürlükçü oldukları için baskıya uğramasından kaygı duyarak bunlara toptan saldırılmasını hoş karşılamıyorlar, çünkü böyle saldırılarda, mülk sahiplerini anlatmaya yarayan anlatım biçimlerini, mülk sahipleri kendileri ortadan kalktıktan sonra bile korumak niyetini seziyorlar.” (Bertolt Brecht, György Lukacs’karşı)


Özgürlükçü edim nedir? Kime özgürlük hangi kesime özgürlük? Brecht açık açık demese de niyetini belli etmektedir. Sonuç olarak 21.yy’ın komünist hareketi devrimin güncelliğinden hareket edip her anlamda(ekonomik, politik , sanatsal) bir atılım mı yapacak yoksa mevcut yapı içinde kalıp kapitalist sisteme daha mı bağlanacak? Bundan sonra bizim için iki seçenek var: “Ya Kautsky ya Lenin” “Ya Menşevizm ya Bolşevizm” “Ya Lucaks ya Brecht”. İşte asıl sorunumuz bu! Ne kadar kapitalist sistemle bir derdimiz var? Ne kadar Komünistiz? 

26 Ağustos 2014 Salı

Aydınlanma, Post-Modernizm ve Radikal Demokrasi Üzerine

Bilindiği gibi insan, özne olarak varoluğu sırada bulunduğu dönemin toplumsal koşullarından etkilenmekte ve ona göre kendi özne olma konumunu belirlemektedir. Aynı şeyi  komünist özne için de söyleyebiliriz komünist özne(ler) de tarihin belli aşamasında yükselişe geçmiş ve kendi özne konumunu daha aktif hissettirmişken tarihin belli aşamalarında da politik bir özne olarak sıkıntılar yaşamıştır.

Tarih, determinist-volantarist bir süreç olarak işlediğinden ne özneden herşeyi beklemek mümkündür ne de özneyi yok sayıp buradan 'yapı' kavramını kabullenip burjuvazinin hizmetinde bir yaklaşım benimsemek doğrudur.

Tarihi iniş ve çıkışları olan düz bir çizgi halinde düşünmemiz mümkündür. Artık kimse köleci toplum biçiminin yeniden inşa edileceğini düşünemez (kapitalizm içindeki kölelikten bahsetmiyorum çünkü kapitalist sistem de köleleri dışlayan bir sistem değildir) çünkü köleci sistem tarihin çöplüğünde kalmıştır. Fakat artık köleci toplum biçimine geri dönemeyecek olsak bile yaşadığımız dönemde tarihsel anlamda gerici özneler tekrar güç kazabilirler, kazanmışlar ve kazanacaklardır. Bunun nedeni ise tarihin iniş ve çıkışları olan çizgisel özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Örnek olarak, feodalizm döneminde insanın doğaya bağımlılığı kapitalist döneme göre daha fazlaydı ve kapitalizmin gelişmeye başlamasıyla birlikte ticari malların dağılımı, yeni tarzda gemilerin yapımı, yeni liman şehirlerinin kurulması işlemleri hız kazandı ve bunun da etkisiyle insanlar üstyapısal oluşumlarının bir kısmını değiştirmeye başladı. Artık inancın yerini bilgi, teolojinin yerinin bilim, tanrının yerini ise insan aldı.

Aydınlanma dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu dönem teknik ilerleme ile insanın esaretinin sona ereceği düşüncesindeydi. Yalnız, tıpkı bu zamanın post-modernistlerinin yaptığı gibi teknolojik gelişime aşırı önem vererek ve teknik ilerlemenin arkasındaki sınıfsal konumu göz ardı ederek; aslında bir sorunu doğru koyamamakta ve yanlış bir reçeteyi çözüm olarak sunmaktaydılar. Tıpkı günümüzün aydınlanma düşmanı post modernistleri gibi.

Her ne kadar Marksizm ile modernite arasında bir benzerlik kurulmaya çalışılsa da aslında ikisi birbirinden farklı olgulardır. Marks'ın modernite tanımına baktığımızda ne dediğimiz belki daha kolay anlaşılacaktır.

“Marks, modernite ile şunu kasteder: Modernite, ‘burjuvazinin yükselişini, ekonomik gelişmeyi ve bu gelişmeye eşlik eden siyasal-toplumsal süreç’tir.” (Yener Orkunoğlu, Nietzche ve Postmodernizmin Gerçek Yüzü,Sayfa:29,Ceylan yayınları)

Marks modernite ile ilgili iki sapmaya karşı amansız mücadele etmiştir. Bunlardan birincisi modernitenin sorunsuz bir ilerleme getireceğini düşünen liberal aydınların dahil olduğu sapmadır. İkincisi, kapitalist gelişmeye salt negatif anlam yükleyen küçük burjuva devrimcilerin dahil olduğu sapmadır. İkisi de aslında bir bıçağın farklı yüzlerinde duran aynı yapının unsurlarıdırlar. Marks ise bu iki sapmanın da dışında olan; onlar gibi kapitalist sistemin içinden konuşmayan birisiydi. Çünkü Marks, ekonomik ilerlemenin emek sömürüsü ile beraber gittiğini bilmekte bunun da işçiler arasında "yabancılaşma" "değersizleşme"ye neden olduğunu görmekteydi. Aslında Marks moderniteyi ilerleme ile çöküşün aynı anda işlediği bir süreç olarak gördü ve buradan komünist toplumun çıkacağı savını geliştirdi. Özetle Marks, modernist bir düşünür değildi. Modernizmin ocağına incir ağacı diken bir düşünürdü.

Peki ne oldu da Marks günümüzün akademisyenleri tarafından modernist bir düşünür olarak lanse edilmeye başlandı? Ne oldu da günümüzde entellektüel anlamdaki hegemonya Marksistlerden Yapısalcılara ve Post-Modernistlere geçti? Bu soruların cevapları oldukça uzun olmasına rağmen biz elimizden geldiğince cevapları kısaltmaya ve aktarmaya çalışacağız. Bunun için komünist ideolojinin gerilemeye başladığı 50'li yıllara bakmakta fayda var. Komünist  öznenin yavaş yavaş güç kaybetmeye başladığı bu dönemde bu bunalımın ideolojik yansıması olarak akademik anlamda komünizmin yerine yapısalcılık güç kazanmaya başladı. Tarihsel anlamda statüko döneminde ortaya çıkan yapısalcılık da haliyle statükonun savunuculuğunu üstlenen bir ideolojik biçimde kendini göstermekteydi

“İşte tam böylesi bir ortamda, hümanizmi eleştiren, özneyi sıfıra indirgeyen ve özneyi yok sayan yapısalcılık düşüncesi aydınların yardımına koşar. Fransız aydınları arasında yapısalcı olma modası başlar.” (Yener Orkunoğlu, Nietzche ve Postmodernizmin Gerçek Yüzü,Sayfa:59,Ceylan yayınları)

İşte tam böyle bir ortamda toplumsal statükonun korunması için burjuvazinin yardımına yapısalcı yöntem koşuyor ve onun yaralarına merhem oluyordu. Burjuvaziye göre bundan sonra insanların derdi özne olarak dünyayı değiştirmeye çalışmak olmamalıyıdı; 'yapı'ları anlamak ve bu yapıları sorunsuz bir biçimde yaşatmak insanların baş çelişkisi olmalıydı. İşte bu yüzden yapısalcı yöntem tarihsel gelişmeyi incelemeye yanaşmıyordu çünkü tarihsel gelişmeyi incelese kendi efendisinin de değişebileceğini kanıtlamaktan korkuyordu. Bu yüzden nesnelerin kökenlerini incelemeyi bir kenara bıraktı ve onun yerine dış nedenlere dayanmadan nesnenin 'yapısal' özelliklerini açıklamayı tercih etti.

Böylece yapısalcılık bir yapıdan diğer yapıya nasıl geçileceğini açıklamakta üç maymunu oynuyor ; bu soruyu ne duyuyor ne görüyor ne de bunla ilgili konuşuyordu. Çünkü yapısalcılık anti-tarihselci olmasaydı özel mülkiyetin oluşum tarihini bilmek ve bu toplumun yapısını anlamış durumda olacaktı. Bir yöntem olarak yapısalcılık hepimizi güncele mahkum etmekte ve toplumu daha derinlemesine anlamamıza engel olmaktadır.

“Örneğin L. Strauss şu fikri ileri sürer ’Akrabalık totem sistemlerinde gördüğümüz, karşılıklı biçimlerini açıklamak için insan zihninin bazı yapılarına bakmamız gerekir’. Görüldüğü gibi L.Strauss somut toplumsal ilişkileri incelemez. Somut toplumsal koşulların, insanın “zihinsel yapı”sını nasıl etkilediğini göstermez. ‘Zihinsel kategoriler’in ve ‘zihin yapısı’nın önceliğini vurgular.” (Yener Orkunoğlu, Nietzche ve Postmodernizmin Gerçek Yüzü,Sayfa:81,Ceylan yayınları)

Ünlü yapısalcı L.Strauss'unda yaptığı bizzat buydu. L.Strauss toplumsal ilişkileri incelemeyerek zamanında burjuvaziye çok ciddi ideolojik katkılarda bulunmuştu. Ama artık Yapısalcılığın miladı dolmuştu. Aklımızda şöyle bir sorunun oluşması muhtemeldir "Peki o zaman Yapısalcılık neden eski gücünü kaybetti?" Bu sorunun cevabı aslında oldukça basit. 90'larda dünyadaki Sovyet Sosyal-Emperyalizmi ile ABD arasındaki statükonun yıkılmasıyla oluşan tek kutuplu dünya ile birlikte yapısalcılık ve post-yapısalcılık artık eski popülerliğini kaybetti bunun nedeni ise burjuvazinin güncel çıkarlarına uygun düşmemesiydi. Gene her zaman olduğu gibi kapitalist sistemin kendi içindeki sorunlarına cevap arayan bir düşünce sistemi arayan düşünürler çareyi kapitalist sistemin aşılamayacağının ideolojik savunuculuğunu yapan post-modernist düşünce sisteminin limanına demirlemekte buldular.



Post-modernist düşünce de tıpkı yapısalcılık ve post yapısalcılık gibi bütünselliği, evrenselliği ,özneyi ve nedenselliği reddetmektedir. Aslında modernist düşünce ile yapısalcı düşüncenin hibritlenmiş hali olarak düşünebileceğimiz post-modernist düşünce ezilen sınıfları esaret altında tutmanın teorisini 'naif' ve 'duygusal' ve kulağa hoş gelir bir biçimde yapmaktadır. Baudrillard'ın teknolojiye gereğinden fazla önem veren düşüncesi ve sınıfsal ilişkileri görmezden gelişi aslında post-modernistlerin gerçek niyetini ortaya çıkarmaktadır.

Post-modernistlerin kurtlanmış düşünceleri güzel ambalajlara sarıp halkın kullanımına sürmesi elbetteki masum değildir. Evrensel doğrulara karşı çıkıp herkesin kendi doğrularının olduğunu belirtip bu yüzden her görüşün ve tercihin hoş ve kabul edilmesi gerektiğini belirtmesi başka insanın kulağına çok hoş gelse bile aslında yapılmakta olan kirli bir oyunun parçalarından biridir. Ezilen sınıfları esaret altına almanın kurgusunu yapmış post-modernist düşünürler çok kültürlü, çok kimlikli ayrıca başka seslerin varlığını kabul etmesine rağmen ezilen sınıflar arasındaki farklılıkları ve özgünlükleri abartır ve çeşitli kimlikler ve kültürlerden gelen ortak özellikleri göz ardı ederek ezilenlerin birbirinden tecrit olmasını hızlandırır ve iktidar karşısında daha kolay yem olmasına zemin hazırlar. Haliyle bu ideolojinin özgürlük kisvesi altında halka esaret sunduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir.

Her görüşe saygı duyma, farklılıkların kutsanması ütopyası ezilen sınıflar için neyin iyi neyin kötü olduğunu;  neyin doğru neyin yanlış olduğunun anlaşılmasına engel olmaktadır. Ezilen sınıfların evrensel çıkarlarını bütünselliği redderek bir kenara koyan post-modernizm ezilen sınıfları esarete mahkum etmektedir. Çünkü iyi ile kötü arasında doğru ile yanlış arasında ayrım yapılmadığında ezilen sınıfları bir adım öteye taşıyacak olan eleştiri silahından emekçi kitleler mahrum bırakılmaktadır. Bir şey iyi ya da kötü değilse eleştirilebilir mi? Buradan bir ilerleme çıkabilir mi?


Tabi ki buradan ne bir eleştiri ne de bir ilerleme çıkabilir aslında post-modernistlerin istediği de tam da budur: ezilen sınıfların kurtuluş ümidini boğmaktır. Bu tarz düşünürler tekelci devletlerle ideolojik birlik halinde ezilenlere karşı suç ortaklığı yapmaktadırlar. Toplumsal sınıfları gözardı ederek, toplumu karşıtlıklar içermeyen bir örgütlenme olarak görerek sınıfsal antagonizmanın üzerini kapamaya çalışmaktadırlar.

Post-Modernizmin Siyasal Alanında Olan Bir Proje: Radikal Demokrasi

Radikal demokrasi projesi de post-modernist düşünürlerle paralel bir hat çizerek evrenselcilik söylemini terk etmiştir ve bunun yerini her biri kendi söylemini kuran seslerin karmaşası almıştır. Aslında kurulan oyun post-modernist proje ile birdir: düzen dışına çıkmamak.

" Radikal demokrasi anlayışına göre tamamıyla farklı bir sistemi düşlemeyi bir kenara bırakmalıyız; fakat sermaye birikimini düzenlemenin olanaklı birçok farklı yolu olduğunu ve bunlardan bazılarının eşitlik mücadelesi zeminine daha uygun olduğunu da dile getirmekten geri kalmamalıyız." ."(Gökhan Demir,Postmarksizm ve Radikal Demokrasi,Sayfa:169,Patika Kitap)

Radikal demokrasi anlayışına göre komünist unsurlar demokrasinin radikalleşmesi anlayışı ile yetinmek zorundadır. Artık, kapitalist sistemden keskin bir kopuşa yeltenmemeli ve devrim fikrini terk etmelidir. Görüldüğü gibi evrenselcilik, ilerleme ve özne olmayınca ister yapısalcılık olsun, ister post-modernizm olsun, ister radikal demokrasi olsun hepsi burjuvazinin arka bahçesinde yedeklenmiş durumda olmaktadırlar. Hatta daha beteri komünist özneleri bile kendilerine yedeklemek istemekdirler.

"Sosyalizm bir radikal demokrasi tasarısının bileşenlerin biridir, radikal demokrasi sosyalizmin bileşeni değil." ."(Gökhan Demir,Postmarksizm ve Radikal Demokrasi,Sayfa:172,Patika Kitap)

Radikal demokrasi fikri komünizmin önemli unsurlarından olan sınıf çatışmalarının komünist aşamada çözüleceğini fikrine karşı gelmektedir. Bu fikriyata göre toplumsal uzlaşma asla tesis edilemeyecektir. Demokratik konsensüs ancak çatışmaya dayalı bir şekilde tesis edilebilir bu da düşmanlar arasından değil muarızlar arasındaki çatışmadır.

"Muarızlar birbirleriyle mücadele eder, fakat konumlarının meşruluğunu sorunsallaştırmazlar. Muarızlar, liberal demokrasinin etik-siyasi ilkelerine ortak bağlılığı paylaşırlar." ."(Gökhan Demir,Postmarksizm ve Radikal Demokrasi,Sayfa:191,Patika Kitap)

"Bu durumda demokrasinin radikalleşmesi, demokrasinin hiçbir zaman uğruna mücadele verilmesi gereken ama asla ulaşılamayacak bir proje olarak kalacağını anlamayı ve nihai hedef diye bir şey olamayacağının kabul edilmesini gerektirmektedir. Demokrasi sürekli ileriye doğru işletilen bir süreçtir." ."(Gökhan Demir,Postmarksizm ve Radikal Demokrasi,Sayfa:193,Patika Kitap)

Çatışmanın bitemeyeceği tezi ile demokrasinin hiçbir zaman aşılamayacağı ve ulaşılamayacak bir proje olarak kalacağını kabul etmiş olur. Aslında radikal demokrasi ne demokrasi getirmekte ne de komünizme gidişte bir basamak olabilmktedir. Çünkü hep kendi çemberi altında kendi kısır çatışmalarını yaşanması onun doğasında vardır.

Sonuç: HDP ve Radikal Demokrasi


Kurulduğu ilk günlerde ezilen sınıfların büyük bir ilgisini çeken HDP projesi Türkiye ve Kuzey Kürdistan ekseninde bazı ilklerin yaşanmasına neden oldu. Lakin HDP projesinde bir çok devrimci özne olsada komünistlerin HDP projesinde özne olma rolü maalesef sınırlıdır. HDP radikal demokrasiyi benimsemesinden ötürü düzen içinden asla çıkamayacak bir fikriyata sahiptir ve komünistlerin nihai hedefi ile çatışma halindedir. HDP'deki radikal demokrasiyi benimseyen unsurlar ile komünistlerin ileride muarrız olmadan öte antagonistik çatışmalara girmesi iki öznenin doğası gereğidir. HDP ya radikal demokratların güdümünde düzen ile uzlaşan bir parti olacaktır ya da komünistlerin daha aktif olmasıyla birleşik devrime yürüyecektir. Komünistler mutlaka HDP içinde özne olma konumlarını artırmalıdırlar. Birleşik Devrim fikriyatı ancak HDP'deki radikal demokrat unsurların güç kaybetmesiyle olabilir. Şimdi karşımızda şu sorun vardır Cihangir solculuğu ve radikal demokrasi mi? yoksa Birleşik Devrim ve Radikal Komünizm mi?

7 Haziran 2014 Cumartesi

Gezi Ayaklanmasını Yanlış Okumanın Sonuçları

Bir durum tespiti yapmanın vakti geldiğine inanıyorum özellikle Gezi ayaklanmasının yıldönümünün üzerinden bir seneden daha uzun bir zamanın geçmiş olması ve bu ayaklanmanın yarattığı politik sonuçların ne olduğu üzerine bir analizin proletaryanın ve ezilenlerin yapması gereken bir zorunluluk olduğunu düşünüyorum.

İlk önce her sosyalistin bir olguyu değerlendirirken mutlaka somut durumun somut tahlili ilkesine göre hareket etmesi gerektiğini düşünmekteyim çünkü somut durumun somut bir tahlilini yapamazsak bu bizi idealizmin sularına sürükleyecek ve neticesinde yaptığımız değerlendirmeler burjuvazinin hanesine artı olarak yazılacaktır.

Bundan yola çıkarsak sosyalistlerin, Gezi ayaklanması, Yolsuzluk operasyonu, Soma’daki katliam ve diğer meydana gelen olayları somut durumun somut tahlili ilkesine göre değerlendiremediğini söylemek zorundayım. Sosyalistler her ne kadar kendilerinin tarihsel materyalizme bağlı olduklarını ilan etseler de maalesef fiiliyat bunun tam tersidir.

Sosyalistlerin azımsanamayacak kadar büyük bir kısmı Gezi ayaklanmasını ve bu ayaklanmadan sonraki dönemi yanlış okumuştur. Daha Gezi ayaklanmasının ilk meydana geldiği sırada toplumsal zafere aç sosyalistlerimiz Gezi parkında bir komün kurulduğunu söyleyecek kadar ileriye gitmişlerdir. Bunu söylemelerinin birçok nedeni olabilir fakat Gezi’de bir komünün kurulmadığı kesindir. Komün dediğimiz olgu bir üretim biçiminin yansımadır. Gezi parkındaki dayanışmayı komün diye adlandırmak komün olgusunu değersizleştirmek ve komün gerçeğini çarpıtmaktan öteye geçmez. Herkes en sıradan bir izci kampında bile yemeklerin ortak bir şekilde yapılıp yendiğini, çadırların birlikte kurulduğunu vs. bilir o zaman yazarların mantık yürütmesine göre her izci kampını da komün diye adlandırmamız gerekmektedir.

Sorun tam da burada çıkmaktadır en ufak başarıya bile aç kalmış sosyalistlerimiz en ufak bir galibiyette bile hemen başarı sarhoşluğuna kapılmakta ve sosyal olguları mitolojik bir sosa bulayıp kitlelerin önüne sermektedirler. Gezi ayaklanmasının politik düzlemdeki tarihsel ve sınıfsal bir analizini yapacakları yerde bu ayaklanmanın mitolojik bir okumasını yapmaktadırlar. Okuduğumuz çoğu yazıda Gezi ayaklanmasını değil Gezi mitolojisini gördük ve görüyoruz.

Bir sosyalist, toplumsal bir olguya sınıfsal durumun incelemesinden yola çıkarak bir değerlendirmede bulunur. Hatırlanacağı üzere Lenin Nisan Tezleri Ve Ekim Devrimi kitabında 1917 Ekim devrimine giden süreçte o dönemin sınıfsal bir analizini yapmıştır. Sosyalistlerin başarıya ulaşması için kendi döneminin sınıfsal bir değerlendirmesini yapmaları gerekmektedir. Fakat sınıfsal bir değerlendirme yapma iddiasında olan sosyalistler bile Gezi ayaklanmasının ve ondan sonra oluşan politik atmosferin sınıfsal bir değerlendirilmesini doğru bir şekilde yapamamıştır.

Gezi ayaklanmasının küçük burjuvazinin ideolojik hegemonyasında olduğu tespitini yapanların sayısı bir elin parmağını geçmez. Biz her ne kadar bunun böyle olmadığına dair kendimizi kandırmaya çalışdıysak da gerçekler bize kendini dayatmaktadır. Ya gerçekleri görüp ona göre politika yapacaktık ya da yenilginin şarabını tadacaktık. Biz ikincisini seçtik.

Sosyalistlerin politika üretememenin politikasını yaptıkları özellikle Gezi ayaklanmasından sonraki süreçte daha net bir şekilde görüldü Gezi ayaklanmasının kendiliğindenci bir özellik taşıyan niteliği ve politik öznelerin hegemonyasının altına girmemesi ancak bu öznelerin politik yetersizliği ile açıklanabilir. Lenin’in Ne Yapmalı kitabını yazdığından beri her sosyalist kendiliğinden hareketleri kendi partilerinin hegemonya alanı altına sokmak ister ve buna uğraşır. Sosyalistler bunu denemelerine rağmen başaramamışlardır. Deve kuşu gibi başlarını toprak altına gömüp bu durumun bir özeleştirisini vermekten bile korkmuşlarıdır. Her dergide,kitapta,blogda,internet sitesinde “Gezi Zaferi, Gezi Komünü” gibi söylemler gırla dolaşırken Gezi ayaklanmasının eksik ve başarısız olan yanları görmezden gelinmiştir. Bir sosyalist nasıl gerçeklere küser? Nasıl gerçeklere sırt çevirebilir? Gerçeklere sırt çeviren bir sosyalist olabilir mi? İşte sorun tam da buydu sosyalistler Gezi ayaklanmasından sonra gerçeklere karşı sırt çevirmeyi daha çok arttırmışlardı. Toplumdan izole olmaları Gezi ayaklanması ile ayyuka çıktı. Bir noktada sosyalistler gerçekten kelimenin tam manasıyla marjinal olmuşlardı(öncü olmaları gerekecekleri yerde)

Gezi ayaklanmasını yanlış okumanın sonuçları

Yaşadıkları toplumdan yabancılaşmış olan sosyalistlerimiz Gezi ayaklanmasını yanlış okudukları için bundan sonra ortaya çıkacak durumu doğru okumalarını beklemek herhalde polyanacılık olurdu. Gezi ayaklanması gibi bir kırılmayı değerlendiremeyen sosyalistlerimiz maalesef Gezi’nin altında kalmışlardır. Yolsuzluk operasyonları ve Soma Katliamı gibi kendi coğrafyalarında olan süreçleri bile doğru okuyamamış ve değerlendirememişlerdir. Halkın büyük bir kesimi yolsuzluk operasyonuna “komplo” ve Soma Katliamına “kader” demiştir. Sosyalistlerin bu süre zarfında yaptığı onca refleks eylem her seferinde daha az bir katılımla gerçekleştirilmiştir. Halbuki beklenti bunun tam tersiydi. Yapılan eylemlerden tutun da kitlelerin ideolojik hegemonya altına alınmasına kadar her alanda burçları burjuvaziye teslim eden sosyalistlerimiz hala öz eleştirel bir değerlendirme yapmamaları düşündürücüdür. Geziden sonra Kadıköy’de eylemlere tencere tava çalarak destek veren “teyzeler”in Soma eylemlerinde eylemcileri polise ihbar etmelerine götüren olguda sosyalistlerin uyguladıkları yanlış politikalar yatmaktadır.

Kendi eliyle bir alanı kurutan örgütlerin öncü olması da o toplumun haklarının savunucusu da olması beklenemez. Örnek olarak hangi örgüt kelimenin tam manasıyla bir işçinin, Alevinin, ezilen bir cinsin, vs. hakkını savunuyor. Bir işçi gibi düşünmeyen ve yaşamayan biri nasıl işçilerin haklarını savunabilir ya da işçilerin güvenini kazanabilir? İşçilerden, Alevilerden, Gençlikten, küçük burjuvaziden diğerlerinden sosyalistler o kadar çok uzaklaşmış ki ne onları anlayabiliyor ne onlar gibi düşünebiliyor ne de onların sorunlarına çözüm bulabiliyor.

Ne demek istediğimi daha da somutlaştırırsam. Şu ana kadar sosyalistler işçiler ve diğer ezilen unsurlar için en fazla basın açıklaması, eylem, bildiri dağıtımı gibi aslında o kesimler için soyut faaliyette bulunmaktadırlar. Örnek olarak “Zorunlu din dersi kaldırılsın” demek bir sosyalistin Alevinin hakkını savunduğunu göstermez ve de onun güvenini kazanmasını sağlamaz. Bir sosyalistin Alevinin hakkını savunması için Alevi halkın bunu pratik olarak anlaması gerekmektedir. Bunun için sadece Aleviler için eylem yapmak yetmez hayatın her anında Alevilerin yanında olmak gerekir. Mesela onlarla birlikte yaşamak gerekir, onlarla oturup çay içmek gerekir, onların hayatlarında yaşadıkları sorunların dinlemek ve onların arkasında olmak gerekir, Bir saldırı anında onlarla birlikte faşist saldırıyı püskürmeye çalışmak gerekir vb. yani özetle bir öncü olmak için hizmet ettiğin katmanla yediğinin içtiğin ayrı gitmemesi gerekir onların hassasiyetlerini bilmek ve buna göre politikanın belirlenmesi gerekmektedir.

Yoksa sonuç Gezi ayaklanmasından maksimum kazanımla ayrılacağımız yerde minimum kazanımla ayrılmamıza neden olmakta, Kadıköy’de halkın olumsuz tepkisine neden olmakta ve diğer alanlarda politika yapmamıza engel olmaktadır. 600 kişinin öldüğü(resmi 301 kişi) Soma’da Türkiye’deki halkın bu kadar tepkisiz(aktif bir tepki yerine pasif bir tepki vermeleri) kalmalarına neden olan şey sosyalistlerin yanlış politika gütmeleridir. Kendi coğrafyamızı ütopik okumanın olumsuz sonuçlarını Kürdistan coğrafyasında yaşanan maden kazasında görmekteyiz. Kürt halkı haklı bir şekilde neden Soma için gösterilen tepkiler orada(Kürdistan’da) ölen madenciler için gösterilmedi dediğinde sosyalistlerden doyurucu bir cevap gelmemesine şaşırmamak lazım. Çünkü kendi politik alanında bile gerçekçi politika üretemeyen sosyalistler nasıl Kürdistan’da olan bir olay için kendi alanlarında yani Batı’da gündem yaratabilirler? Kendi halkından bile yabancılaşmış bir örgütler denizi(Türkiye sol hareketi) nasıl kendi halkını harekete geçirip bir toplumsal duyarlılığa neden olabilir?

Sonuç


Ütopyalar, yabancılaşmalar, hayaller aleminde olan sosyalistlerimiz maalesef Gezi dozerinin altıda kalmışlardır. Güncel politikanın bir numaralı ihtiyacı olan örgütlenme meselesini yanlış tahliller ve yanlış politikalar ile yerle bir etmişlerdir. Hatta sorun öyle bir hal almıştır ki örgütlerin çoğunda örgütsel krizler kronik hale gelmiş ve ayrışma ve tartışma süreçleri yaşanır olmaya başlamıştır. Sosyalistler bu krizden çıkmak için çok geç kalmışlardır(bütün Türkiye solu) fakat zararın neresinden dönülürse kardır. Bu yüzden bir an önce ütopyalar,yabancılaşmalar ve hayaller alemine bir son verilmesi gerekmektedir.