aydınlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aydınlanma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2014 Salı

Aydınlanma, Post-Modernizm ve Radikal Demokrasi Üzerine

Bilindiği gibi insan, özne olarak varoluğu sırada bulunduğu dönemin toplumsal koşullarından etkilenmekte ve ona göre kendi özne olma konumunu belirlemektedir. Aynı şeyi  komünist özne için de söyleyebiliriz komünist özne(ler) de tarihin belli aşamasında yükselişe geçmiş ve kendi özne konumunu daha aktif hissettirmişken tarihin belli aşamalarında da politik bir özne olarak sıkıntılar yaşamıştır.

Tarih, determinist-volantarist bir süreç olarak işlediğinden ne özneden herşeyi beklemek mümkündür ne de özneyi yok sayıp buradan 'yapı' kavramını kabullenip burjuvazinin hizmetinde bir yaklaşım benimsemek doğrudur.

Tarihi iniş ve çıkışları olan düz bir çizgi halinde düşünmemiz mümkündür. Artık kimse köleci toplum biçiminin yeniden inşa edileceğini düşünemez (kapitalizm içindeki kölelikten bahsetmiyorum çünkü kapitalist sistem de köleleri dışlayan bir sistem değildir) çünkü köleci sistem tarihin çöplüğünde kalmıştır. Fakat artık köleci toplum biçimine geri dönemeyecek olsak bile yaşadığımız dönemde tarihsel anlamda gerici özneler tekrar güç kazabilirler, kazanmışlar ve kazanacaklardır. Bunun nedeni ise tarihin iniş ve çıkışları olan çizgisel özelliğinden kaynaklanmaktadır.

Örnek olarak, feodalizm döneminde insanın doğaya bağımlılığı kapitalist döneme göre daha fazlaydı ve kapitalizmin gelişmeye başlamasıyla birlikte ticari malların dağılımı, yeni tarzda gemilerin yapımı, yeni liman şehirlerinin kurulması işlemleri hız kazandı ve bunun da etkisiyle insanlar üstyapısal oluşumlarının bir kısmını değiştirmeye başladı. Artık inancın yerini bilgi, teolojinin yerinin bilim, tanrının yerini ise insan aldı.

Aydınlanma dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu dönem teknik ilerleme ile insanın esaretinin sona ereceği düşüncesindeydi. Yalnız, tıpkı bu zamanın post-modernistlerinin yaptığı gibi teknolojik gelişime aşırı önem vererek ve teknik ilerlemenin arkasındaki sınıfsal konumu göz ardı ederek; aslında bir sorunu doğru koyamamakta ve yanlış bir reçeteyi çözüm olarak sunmaktaydılar. Tıpkı günümüzün aydınlanma düşmanı post modernistleri gibi.

Her ne kadar Marksizm ile modernite arasında bir benzerlik kurulmaya çalışılsa da aslında ikisi birbirinden farklı olgulardır. Marks'ın modernite tanımına baktığımızda ne dediğimiz belki daha kolay anlaşılacaktır.

“Marks, modernite ile şunu kasteder: Modernite, ‘burjuvazinin yükselişini, ekonomik gelişmeyi ve bu gelişmeye eşlik eden siyasal-toplumsal süreç’tir.” (Yener Orkunoğlu, Nietzche ve Postmodernizmin Gerçek Yüzü,Sayfa:29,Ceylan yayınları)

Marks modernite ile ilgili iki sapmaya karşı amansız mücadele etmiştir. Bunlardan birincisi modernitenin sorunsuz bir ilerleme getireceğini düşünen liberal aydınların dahil olduğu sapmadır. İkincisi, kapitalist gelişmeye salt negatif anlam yükleyen küçük burjuva devrimcilerin dahil olduğu sapmadır. İkisi de aslında bir bıçağın farklı yüzlerinde duran aynı yapının unsurlarıdırlar. Marks ise bu iki sapmanın da dışında olan; onlar gibi kapitalist sistemin içinden konuşmayan birisiydi. Çünkü Marks, ekonomik ilerlemenin emek sömürüsü ile beraber gittiğini bilmekte bunun da işçiler arasında "yabancılaşma" "değersizleşme"ye neden olduğunu görmekteydi. Aslında Marks moderniteyi ilerleme ile çöküşün aynı anda işlediği bir süreç olarak gördü ve buradan komünist toplumun çıkacağı savını geliştirdi. Özetle Marks, modernist bir düşünür değildi. Modernizmin ocağına incir ağacı diken bir düşünürdü.

Peki ne oldu da Marks günümüzün akademisyenleri tarafından modernist bir düşünür olarak lanse edilmeye başlandı? Ne oldu da günümüzde entellektüel anlamdaki hegemonya Marksistlerden Yapısalcılara ve Post-Modernistlere geçti? Bu soruların cevapları oldukça uzun olmasına rağmen biz elimizden geldiğince cevapları kısaltmaya ve aktarmaya çalışacağız. Bunun için komünist ideolojinin gerilemeye başladığı 50'li yıllara bakmakta fayda var. Komünist  öznenin yavaş yavaş güç kaybetmeye başladığı bu dönemde bu bunalımın ideolojik yansıması olarak akademik anlamda komünizmin yerine yapısalcılık güç kazanmaya başladı. Tarihsel anlamda statüko döneminde ortaya çıkan yapısalcılık da haliyle statükonun savunuculuğunu üstlenen bir ideolojik biçimde kendini göstermekteydi

“İşte tam böylesi bir ortamda, hümanizmi eleştiren, özneyi sıfıra indirgeyen ve özneyi yok sayan yapısalcılık düşüncesi aydınların yardımına koşar. Fransız aydınları arasında yapısalcı olma modası başlar.” (Yener Orkunoğlu, Nietzche ve Postmodernizmin Gerçek Yüzü,Sayfa:59,Ceylan yayınları)

İşte tam böyle bir ortamda toplumsal statükonun korunması için burjuvazinin yardımına yapısalcı yöntem koşuyor ve onun yaralarına merhem oluyordu. Burjuvaziye göre bundan sonra insanların derdi özne olarak dünyayı değiştirmeye çalışmak olmamalıyıdı; 'yapı'ları anlamak ve bu yapıları sorunsuz bir biçimde yaşatmak insanların baş çelişkisi olmalıydı. İşte bu yüzden yapısalcı yöntem tarihsel gelişmeyi incelemeye yanaşmıyordu çünkü tarihsel gelişmeyi incelese kendi efendisinin de değişebileceğini kanıtlamaktan korkuyordu. Bu yüzden nesnelerin kökenlerini incelemeyi bir kenara bıraktı ve onun yerine dış nedenlere dayanmadan nesnenin 'yapısal' özelliklerini açıklamayı tercih etti.

Böylece yapısalcılık bir yapıdan diğer yapıya nasıl geçileceğini açıklamakta üç maymunu oynuyor ; bu soruyu ne duyuyor ne görüyor ne de bunla ilgili konuşuyordu. Çünkü yapısalcılık anti-tarihselci olmasaydı özel mülkiyetin oluşum tarihini bilmek ve bu toplumun yapısını anlamış durumda olacaktı. Bir yöntem olarak yapısalcılık hepimizi güncele mahkum etmekte ve toplumu daha derinlemesine anlamamıza engel olmaktadır.

“Örneğin L. Strauss şu fikri ileri sürer ’Akrabalık totem sistemlerinde gördüğümüz, karşılıklı biçimlerini açıklamak için insan zihninin bazı yapılarına bakmamız gerekir’. Görüldüğü gibi L.Strauss somut toplumsal ilişkileri incelemez. Somut toplumsal koşulların, insanın “zihinsel yapı”sını nasıl etkilediğini göstermez. ‘Zihinsel kategoriler’in ve ‘zihin yapısı’nın önceliğini vurgular.” (Yener Orkunoğlu, Nietzche ve Postmodernizmin Gerçek Yüzü,Sayfa:81,Ceylan yayınları)

Ünlü yapısalcı L.Strauss'unda yaptığı bizzat buydu. L.Strauss toplumsal ilişkileri incelemeyerek zamanında burjuvaziye çok ciddi ideolojik katkılarda bulunmuştu. Ama artık Yapısalcılığın miladı dolmuştu. Aklımızda şöyle bir sorunun oluşması muhtemeldir "Peki o zaman Yapısalcılık neden eski gücünü kaybetti?" Bu sorunun cevabı aslında oldukça basit. 90'larda dünyadaki Sovyet Sosyal-Emperyalizmi ile ABD arasındaki statükonun yıkılmasıyla oluşan tek kutuplu dünya ile birlikte yapısalcılık ve post-yapısalcılık artık eski popülerliğini kaybetti bunun nedeni ise burjuvazinin güncel çıkarlarına uygun düşmemesiydi. Gene her zaman olduğu gibi kapitalist sistemin kendi içindeki sorunlarına cevap arayan bir düşünce sistemi arayan düşünürler çareyi kapitalist sistemin aşılamayacağının ideolojik savunuculuğunu yapan post-modernist düşünce sisteminin limanına demirlemekte buldular.



Post-modernist düşünce de tıpkı yapısalcılık ve post yapısalcılık gibi bütünselliği, evrenselliği ,özneyi ve nedenselliği reddetmektedir. Aslında modernist düşünce ile yapısalcı düşüncenin hibritlenmiş hali olarak düşünebileceğimiz post-modernist düşünce ezilen sınıfları esaret altında tutmanın teorisini 'naif' ve 'duygusal' ve kulağa hoş gelir bir biçimde yapmaktadır. Baudrillard'ın teknolojiye gereğinden fazla önem veren düşüncesi ve sınıfsal ilişkileri görmezden gelişi aslında post-modernistlerin gerçek niyetini ortaya çıkarmaktadır.

Post-modernistlerin kurtlanmış düşünceleri güzel ambalajlara sarıp halkın kullanımına sürmesi elbetteki masum değildir. Evrensel doğrulara karşı çıkıp herkesin kendi doğrularının olduğunu belirtip bu yüzden her görüşün ve tercihin hoş ve kabul edilmesi gerektiğini belirtmesi başka insanın kulağına çok hoş gelse bile aslında yapılmakta olan kirli bir oyunun parçalarından biridir. Ezilen sınıfları esaret altına almanın kurgusunu yapmış post-modernist düşünürler çok kültürlü, çok kimlikli ayrıca başka seslerin varlığını kabul etmesine rağmen ezilen sınıflar arasındaki farklılıkları ve özgünlükleri abartır ve çeşitli kimlikler ve kültürlerden gelen ortak özellikleri göz ardı ederek ezilenlerin birbirinden tecrit olmasını hızlandırır ve iktidar karşısında daha kolay yem olmasına zemin hazırlar. Haliyle bu ideolojinin özgürlük kisvesi altında halka esaret sunduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir.

Her görüşe saygı duyma, farklılıkların kutsanması ütopyası ezilen sınıflar için neyin iyi neyin kötü olduğunu;  neyin doğru neyin yanlış olduğunun anlaşılmasına engel olmaktadır. Ezilen sınıfların evrensel çıkarlarını bütünselliği redderek bir kenara koyan post-modernizm ezilen sınıfları esarete mahkum etmektedir. Çünkü iyi ile kötü arasında doğru ile yanlış arasında ayrım yapılmadığında ezilen sınıfları bir adım öteye taşıyacak olan eleştiri silahından emekçi kitleler mahrum bırakılmaktadır. Bir şey iyi ya da kötü değilse eleştirilebilir mi? Buradan bir ilerleme çıkabilir mi?


Tabi ki buradan ne bir eleştiri ne de bir ilerleme çıkabilir aslında post-modernistlerin istediği de tam da budur: ezilen sınıfların kurtuluş ümidini boğmaktır. Bu tarz düşünürler tekelci devletlerle ideolojik birlik halinde ezilenlere karşı suç ortaklığı yapmaktadırlar. Toplumsal sınıfları gözardı ederek, toplumu karşıtlıklar içermeyen bir örgütlenme olarak görerek sınıfsal antagonizmanın üzerini kapamaya çalışmaktadırlar.

Post-Modernizmin Siyasal Alanında Olan Bir Proje: Radikal Demokrasi

Radikal demokrasi projesi de post-modernist düşünürlerle paralel bir hat çizerek evrenselcilik söylemini terk etmiştir ve bunun yerini her biri kendi söylemini kuran seslerin karmaşası almıştır. Aslında kurulan oyun post-modernist proje ile birdir: düzen dışına çıkmamak.

" Radikal demokrasi anlayışına göre tamamıyla farklı bir sistemi düşlemeyi bir kenara bırakmalıyız; fakat sermaye birikimini düzenlemenin olanaklı birçok farklı yolu olduğunu ve bunlardan bazılarının eşitlik mücadelesi zeminine daha uygun olduğunu da dile getirmekten geri kalmamalıyız." ."(Gökhan Demir,Postmarksizm ve Radikal Demokrasi,Sayfa:169,Patika Kitap)

Radikal demokrasi anlayışına göre komünist unsurlar demokrasinin radikalleşmesi anlayışı ile yetinmek zorundadır. Artık, kapitalist sistemden keskin bir kopuşa yeltenmemeli ve devrim fikrini terk etmelidir. Görüldüğü gibi evrenselcilik, ilerleme ve özne olmayınca ister yapısalcılık olsun, ister post-modernizm olsun, ister radikal demokrasi olsun hepsi burjuvazinin arka bahçesinde yedeklenmiş durumda olmaktadırlar. Hatta daha beteri komünist özneleri bile kendilerine yedeklemek istemekdirler.

"Sosyalizm bir radikal demokrasi tasarısının bileşenlerin biridir, radikal demokrasi sosyalizmin bileşeni değil." ."(Gökhan Demir,Postmarksizm ve Radikal Demokrasi,Sayfa:172,Patika Kitap)

Radikal demokrasi fikri komünizmin önemli unsurlarından olan sınıf çatışmalarının komünist aşamada çözüleceğini fikrine karşı gelmektedir. Bu fikriyata göre toplumsal uzlaşma asla tesis edilemeyecektir. Demokratik konsensüs ancak çatışmaya dayalı bir şekilde tesis edilebilir bu da düşmanlar arasından değil muarızlar arasındaki çatışmadır.

"Muarızlar birbirleriyle mücadele eder, fakat konumlarının meşruluğunu sorunsallaştırmazlar. Muarızlar, liberal demokrasinin etik-siyasi ilkelerine ortak bağlılığı paylaşırlar." ."(Gökhan Demir,Postmarksizm ve Radikal Demokrasi,Sayfa:191,Patika Kitap)

"Bu durumda demokrasinin radikalleşmesi, demokrasinin hiçbir zaman uğruna mücadele verilmesi gereken ama asla ulaşılamayacak bir proje olarak kalacağını anlamayı ve nihai hedef diye bir şey olamayacağının kabul edilmesini gerektirmektedir. Demokrasi sürekli ileriye doğru işletilen bir süreçtir." ."(Gökhan Demir,Postmarksizm ve Radikal Demokrasi,Sayfa:193,Patika Kitap)

Çatışmanın bitemeyeceği tezi ile demokrasinin hiçbir zaman aşılamayacağı ve ulaşılamayacak bir proje olarak kalacağını kabul etmiş olur. Aslında radikal demokrasi ne demokrasi getirmekte ne de komünizme gidişte bir basamak olabilmktedir. Çünkü hep kendi çemberi altında kendi kısır çatışmalarını yaşanması onun doğasında vardır.

Sonuç: HDP ve Radikal Demokrasi


Kurulduğu ilk günlerde ezilen sınıfların büyük bir ilgisini çeken HDP projesi Türkiye ve Kuzey Kürdistan ekseninde bazı ilklerin yaşanmasına neden oldu. Lakin HDP projesinde bir çok devrimci özne olsada komünistlerin HDP projesinde özne olma rolü maalesef sınırlıdır. HDP radikal demokrasiyi benimsemesinden ötürü düzen içinden asla çıkamayacak bir fikriyata sahiptir ve komünistlerin nihai hedefi ile çatışma halindedir. HDP'deki radikal demokrasiyi benimseyen unsurlar ile komünistlerin ileride muarrız olmadan öte antagonistik çatışmalara girmesi iki öznenin doğası gereğidir. HDP ya radikal demokratların güdümünde düzen ile uzlaşan bir parti olacaktır ya da komünistlerin daha aktif olmasıyla birleşik devrime yürüyecektir. Komünistler mutlaka HDP içinde özne olma konumlarını artırmalıdırlar. Birleşik Devrim fikriyatı ancak HDP'deki radikal demokrat unsurların güç kaybetmesiyle olabilir. Şimdi karşımızda şu sorun vardır Cihangir solculuğu ve radikal demokrasi mi? yoksa Birleşik Devrim ve Radikal Komünizm mi?

2 Nisan 2013 Salı

Marksizm Hiçbir Zaman Aydınlanmanın Güdümünde Olmadı


Marksizm Hiçbir Zaman Aydınlanmanın Güdümünde Olmadı
Aydınlanma çağının Marksizme etkileri üzerine, günümüzün marksizm içine sızmış burjuva düşünürleri Marksizmin, aydınlanma özelliği taşıyan bir ideolojik akım olduğu konusunda kitleleri uyutmaktadırlar. Bu düşünür dediğimiz ideolojik zehir tacirlerinin iddia ettiklerine göre:

“Marksizm, aydınlanma çağında ortaya çıkmaya başlayan sekülerliği,deney ve gözlem metodunu benimsemiş ve metafiziği reddetmesiyle birlikte daha sonra ortaya çıkan pozitivizmin kuyruğuna yapışmıştır.”

Bu kişilere sormak lazım Kant,Hume,Hegel,Leibniz,Descartes’ta metafizik öğeler yok mu? Ya da Comte,Locke,Darwin’in deneycilikleri bizim deney anlayaşımızla bizim hedeflerimizle bir mi? Bu iki kesimlede Marksizmin ilişkisi içerik açısından değil yöntemsel biçimdedir. Bazı filozoflarla ise hiçbir birliği bulunmamaktadır. Örnek olarak Marx, Hegel’den diyalektik yöntem alınmıştır ama içerik olarak Hegel’i metafizik olmakla suçlamıştır. Marksizmin etkilendikleri filozoflar ise şöyledir:

“Materyalist tarih görüşü ve proletarya ile burjuvazi arasındaki modern sınıf savaşımına özel uygulayımı ancak diyalektikle olanaklıydı. Ve Alman burjuvazisinin okul öğretmenleri, büyük Alman filozoflarının anısını ve onların verdiği diyalektiği boş bir seçmeciliğin ( Eklektizismus ) bataklığında boğdularsa, biz de gerçeklikle diyalektiğin korunması için modern doğabilime tanık olarak başvurmaya o derece zorlandık – biz Alman sosyalistleri yalnız Saint-Simon'dan, Fourier'den ve Owen'dan değil, ama Kanttan, Fichte'den ve Hegel'den de kaynaklandığımız için övünçlüyüz.”( Engels,Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm, Almanca 1882 Birinci Baskıya Önsöz)

“Herkes bilir ki, Hegel diyalektik yöntemin babasıydı. Marx, bu yöntemi arındırdı ve geliştirdi. Anarşistler bunun farkındalar kuşkusuz. Hegel'in bir tutucu olduğunu biliyorlar, ve böylece, bundan yararlanarak, "restorasyonun" savunucusu diye Hegel'e şiddetli küfürler yağdırıyorlar, büyük bir gayretle, "Hegel'in restorasyonun filozofu olduğunu ... mutlak biçimiyle bürokratik anayasacılığı övdüğünü, onun tarih felsefesindeki genel düşüncenin restorasyon döneminin felsefi eğilimine bağlı olduğunu ve ona hizmet ettiğini" ve vesaire vesaire, "kanıtlamaya" çalışıyorlar… Biz iddia ediyoruz ki, bu yolla kendi cehaletlerinden başka hiç bir şeyi kanıtlayamazlar. Pascal ve Leibnitz devrimci değillerdi, ama keşfettikleri matematiksel yöntem, bugün bilimsel bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Mayer ve Helmholtz devrimci değillerdi, ama fizik alanındaki buluşları bilimin temeli  olmuştur. Lamarck ve Darwin de devrimci değillerdi, ama onların evrimci yöntemi biyoloji bilimini ayakları üstüne oturtmuştur... O halde, tutuculuğuna rağmen, Hegel'in diyalektik yöntem denen bilimsel bir yöntem bulmayı başardığı neden kabul edilmesin?”(Stalin,Anarşizm mi Sosyalizm mi?, sayfa:17-18)

Açıktır ki, Cuvier'in afetleriyle, Marx'ın diyalektik yöntemi arasında ortak hiç bir şey yoktur. Öte yandan, darvinizm, yalnızca Cuvier'in afetlerini reddetmekle kalmaz, gelişmenin, devrimi de içeren, diyalektik yönden kavranmasını da reddeder; oysa, diyalektik yönteme göre, evrim ve devrim, nicel ve nitel değişmeler, aynı hareketin zorunlu iki biçimidir. Açıktır ki, "Marksizmin ... darvinizmi eleştirisiz kabul ettiğini" iddia etmek de yanlıştır.” (Stalin,Anarşizm mi Sosyalizm mi?, sayfa:24)

Görüldüğü gibi Marksizm aydınlanmadaki bilim adamlarının görüşlerini kabul etmiyor. Onlarla aynı sonuçlara varmıyor, onların yöntemlerini kullanarak onların tam tersi sonuçlara varıyor. Örnek olarak Hegel’in diyalektiğinden metafizik çıkarken Marx’ın diyalektiğinden materyalizm çıkıyor. Ya da Locke’un ve Comte’un deneyciliğinin çıktığı kapı liberalizm iken Marx’ın deneyciliğinin çıktığı kapı sosyalizmdir. Bir Marksist’in deneyi kullanma biçimi ise şöyledir:

“Carstanjen demek istiyor ki, Avenarius, Salt Deneyin Eleştirisi’nde, deneyi, yani her türlü “insansal anlatımları” bir inceleme konusu olarak alır. Avenarius, burada, diyor Carstanjen, bu anlatımların gerçek olup olmadıklarını ya da hayaletlerle ilişkili olup olmadıklarını kendine sormaz; sadece mümkün görünen hem idealist hem de materyalist bütün insansal anlatımları sorunun özüne inmeden düzenler, sistemleştirir ve alışılmış biçimde sınıflandırır…Böylece, hiç kuşku yok ki, felsefenin materyalist ve idealist eğilimleri olduğu kadar, Hume’ün ve Kant’ın eğilimleri de, “deney” terimi altında gizlenebilir, ama ne inceleme konusu olarak deneyin tanımı, ne de bir bilgi aracı olarak onun tanımı bu açıdan sorunu çözümlemez.” (Lenin,Materyalizm ve Ampriokritisizm,sayfa:162-63,Sol Yayınları)

Görüldüğü gibi deney idealist amaçlar için kullanılabilecek bir nesnedir Hume ve  Kant böyle kullanmıştır. Bir Marksist ise bunun tam tersi amaçlarla deneyi kullanır. Marksizme aydınlanmacı diyenlerin hepsi Marksizmin yöntemsel olarak kullandığı araçlar yüzünden Marksizmin aydınlanmadan etkilendiği söylemektedirler. Bu kişilere sormak lazım Taliban’da silah kullanıyor Maocu gerillalarda silah kullanıyor bu kafaya göre Maocu gerillalar silah kullandığı için Taliban’dan etkilendi demek gerekir(yöntemsel olarak ikisi de silah kullanıyor). Bu kafa ne kadar sağlıklı sonuç verir ise Marksizminin Aydınlanmanın alt kategorisi olduğunu söyleyen kafa aynı derecede sağlıklı sonuç verir yani Marksizmin aydınlanmanın bir kolu olması diye bir şey yoktur. Aydınlanma geleneği ile Marksizm birbirinden tam zıt sonuçlar ve tam zıt sınıflara hizmet eder. Bu yüzden bu eleştiriler saçmalıktır. Marx’ın Comte ve pozitivizm üzerine görüşleri şöyledir:

“Bu arada bir yandan Comte’u okuyorum, çünkü burada İngilizlerle Fransızlar bu herif hakkında epey şamata yapıyorlar. Onları büyüleyen şey ansiklopedik biçim, sentezler. Ama Hegel’le karşılaştırırsan zavallıca( Hem de Comte mesleği bakımından matematikçi ve fizikçi olarak Hegel’den üstün, yani ayrıntılarda üstün, ama insan bütününü düşündüğü zaman Hegel sonsuz derecede büyük). Ve bu süprüntü pozitivizm 1832’de ortaya çıktı!”( Marx’tan Manchester’daki Engels’e, 7 Temmuz 1866,Seçme yazılar cilt:1,sayfa:211)

Görüldüğü gibi Marksizmin pozitivizmle hiçbir alakası yoktur. Marx kendi ağzından pozitivizmi kuru bulur. Bunun yanında Hegel’i kuru bulmamakla beraber yalnız yöntemsel bir birliği mevcuttur. Yani Marksizm aydınlanma ile aynı yolun yolcusu değildir. Aydınlanma ticaret gemisi iken(olumsuzdur) Marksizm onu batırmak isteyen bir korsan gemisidir. (olumludur) İkisi de gemi diye ikisini aynı kefeye koymak ancak analiz yeteneği kötü bir insanın yapacağı birşeydir. Gelelim günümüz Marksistleri neden Marksizmle aydınlanmayı aynı çuvala koyuyorlar. Bu grupları iki kısıma ayırmalıyız:

1-Marksizmin aydınlanmanın alt aşaması olduğunu iddia eden sağ sapmanın Marksizm eleştirisi

Bu grubun amacı, Marksizmdeki devrimci dinamiği yok etmek için aslında Marksizmin önceki felsefi akımlardan ciddi bir farkı olmadığını, aydınlanma çağının etkisinden çıkmış bir ideolojik akım olduğunu, ideolojik yapısının o zamanın konjonktüründen etkilendiğini ve günümüzde “yeni çıkan araştırmalar” ile artık geçerliliğinin kalmadığını  ve revize edilmesi gerektiğini iddia eder. Buradaki amaç Marksizmi tasfiye etmek ve proleterlerin devrimci ideolojisi unutturmak için yapılan bir girişimdir. Yeni dünya konjonktüründe burjuvazinin pozitivizme ve aydınlanmaya karşı açtığı savaşta Marksizmi bu unsurlara dahil etmekte, Marksizmin bu unsurların zıddı olduğunu unutturmaya çalışmakta ve yeni dünya düzenindeki karşı-aydınlanmacı gruba Yeni-Marksizmi dahil edip burjuva ideolojisine entegre etme girişimi sağ grubun amacıdır.

Bu aydınlama düşmanı gruplar, eleştirilerine Marksizmi dahil edip onu din ile uzlaştırmaya çalışmakta, sınıfsal özelliğinden ayırmak istemekte, kimlik siyasetine dahil etmeye çalışmakta, temel Marksist görüş olan altyapının üstyapıya etkisini reddetmekte bazen üstyapı da altyapıya etki eder demekte, daha da ileri giderek sınıf tartışması yapmakta işçi sınıfının aynı düşünen bir topluluk olmadığını belirtmekte, işçi sınıfı diye bir oluşumun kurmaca olduğunu söylemekte ve insanlar bir grup oluşturmuşlarsa onlar bir sınıftır diye eklemektedirler. Devrimi reddedip bunun evrimsel olarak grupların uzlaşmasına yol açacak bir dönemin mümkün olduğu dahi ileri sürebilmektedirler

Sonuç olarak bu oluşum Marksizmi geliştireceğim diye yola çıkarken Marksizmden geriye hiçbir şey bırakmamaktadır. Bu gibi grupların üstyapı da altyapı etkiler demelerine kanmamak lazım eğer bir üstyapı hala var ise onu altyapı belirliyordur çünkü her egemen sınıfın belirlediği bir üstyapı vardır. Bunu değiştirmeye kalkanlar nihai olarak Marksizmi tahrif etmeye,  işçi sınıfının varlığını yok etmeye, hatta sınıfların olmadığını iddiaya kadar sürükleyecek ideolojik ihanet içinde olacaklardır. Sağ sapma, Marksizmle aydınlanmayı bir tutup buradan burjuvazi ile ittifak kurmayı amaçlayan siyasal pozisyon alma durumudur.

2-Marksizmin aydınlanmanın alt aşaması olduğunu iddia eden sol sapmanın Marksizm eleştirisi

Bu görüş ise Marksizmin aydınlanmanın alt aşaması olduğunu şöyle temellendirmektedir:       

“ Dünyada sosyalist blokun yıkılmasından sonra din karşıtı bir sosyalizmin mantığının başarılı olmayacağı ortaya çıktı. Biz yeni dönem Marksizmini dinleri dışlayarak değil dinsel grupların içinde olan devrimciliği çıkararak yapabiliriz. Tarihte dini sosyalist hareketler olmuştur. Bu yüzden halkı örgütlerken illa onların dini kimliklerini değiştirmek gibi bir iddiamız olmamalı halkı din düşmanı olarak karşımıza almamalıyız.”

Bu kesim tamamen pragmatik çıkarlar uğruna Marksizmi heba etmektedirler. Sol sapma, halkın kurtuluşu için gerekli olanı yapma konusunda doğru bir yöntem uygulayamamaktadır. Halk algısı ise şöyledir: “ nasıl düşünüyorsa düşünsün yeter ki emperyalizme karşı savaşsın.” Fakat halkın kurtuluşu için neye gerekli olduğu konusunda ona yol göstermezse halk tam anlamıyla nasıl kurtulabilir? Bu mantıkla sosyalizm zafer ile çıkabilir mi? Asla zafer kazanamaz bu mantık ile. Bu kafa yapısı tamamen Marksist bilincin zayıflamasına, proleter ideolojinin iflasına, burjuvazinin uzun vadeli zaferine neden olacak bir hatayı içinde barındırıyor. Aynı zamanda sağ sapmada ki kimlik siyasetini,üstyapının altyapıyı etkilemesi olgusunu,sınıf tartışmasını gündemine alıp Marksizmi çarptırıyor. Marx’ın uyarısına kulak verelim:

“Komünizmin mevcut dünya düzenine büsbütün karşıtlığına dair bilinci daha da zayıflatabilecek ve bulandırabilecek bütün boş söylemlere karşı durmak gerekiyor.”(Marx-Engels,Alman ideolojisi,sayfa:407,evrensel basım yayın)

Sonuç olarak Marksizmi aydınlanma ile yakınlaştırma çabaları ve bunun üzerinden verilen eleştiriler Emperyalizme yaramaktadır. Her kim Marksizm aydınlanmanın bir akımıdır diyorsa. Proletaryaya ve müttefiklerine ihanet ediyor ve burjuvaziye hizmet ediyordur.