29 Eylül 2022 Perşembe

Rusya: Dünya Devriminin Dolaysız Destekçisi

 

Bir önceki yazımızda Brejnev ile Debray’nin askeri yaklaşımlarındaki benzerliklere değinmiştik. Şimdi bu benzerlikleri daha da derinlemesine inceleyip SSCB’nin 20.yy’daki dünyadaki devrimci hareketlerin fikri düzlemdeki yakınlıklarını ele alacağız. Bazı kişilere bu sözler çok iddialı gelebilir ve kafalarda “böyle bir şey nasıl olur”? Soruları canlanabilir, hatta çoğu kişi için bu tarz yakınlıklar tabu olabilir. Ancak nesnel bir gerçeklikle savaşmanın sonunun hüsran olacağını bu tarz düşünen hayal alemindeki Don Kişot’lara bir kez daha hatırlatmak isteriz.


İlk önce SBKP’nin 20.Kongre kararlarının maalesef bütün devrimci dünya kamuoyu tarafından eksik değerlendirildiğini belirtmek isteriz. Evet SBKP’nin 20. Kongre Kararları içte tarihsel bir gerilemeye tekabül ediyordu lakin bu geriliğin aynı ölçüde SSCB’nin dış politikasına sirayet ettiği genellemesi bizleri tarihi hatalı değerlendirmeye ittiğini çok rahatlıkla söylemek zorundayız. Madeni paranın bile iki yüzü var iken SSCB gibi ülkenin “bir anda” yıllardan 1956’da her şart altında gericileştiğini söylemek kişileri ve özneleri burjuva tarih yazımının alanına dahil eder. Evet 1956 yılı buzun çözüldüğü ve çubuğun kapitalist yola kırıldığı bir tarihsel andır. Fakat bu kırılma sürece yayılmıştır ve kendi içinde ilerleme ve gerileme süreçlerini de barındırmaktadır. Kruşçev ile Brejnev dönemi nasıl aynı çizgi üzerinden okunabilir? Ya da Andrapov, Çernenko ve Gorbaçov nasıl aynı potada eritilebilir?


Bir çerçeve çizdiğimize göre bu yazımızın konusu 20. Kongrenin SSCB içindeki iç gericileşmesi olmayacaktır. SSCB’nin genel dış politikası ve ulusal ve toplumsal kurtuluş mücadelesine verdiği dolaysız destek olacaktır.


Dış politik değerlendirmemize SSCB’nin Büyük Vatanseverlik Savaşı sonrası kazandığı zaferden sonraki süreci ele alarak başlayacağız. Bilindiği gibi ABD’nin Japonya’ya attığı nükleer bombalardan sonra dünyadaki askeri güç ABD lehine dönmüştü. SSCB, ABD’nin bu kuşatmasını yarmak için Nükleer silah denemelerine başlamış ve 1950’lerin başında ilk nükleer silahlarını geliştirmeye başlamıştır. Kore savaşı süresince iki nükleer güce sahip ülke birbirlerine karşı ilk ‘vekil’ savaşlarını da vermiş oldular.


SORU. -Sovyetler Birliği'nde bir atom bombasının denenmesi dolayısıyla bugünlerde yabancı basında kopan gürültü hakkında ne düşünürsünüz?

YANIT. -Gerçekten, yakında, bizde, atom bombası tiplerinden bir tanesinin deneyi yapılmıştır. ülkemizin saldırgan İngiliz-Amerikan bloku tarafından hücuma uğramasına karşı hazırlanan savunma planı uyarınca gelecekte de çeşitli çapta atom bombalarının deneyleri sürdürülecektir.


SORU. - Üçüncü bir dünya savaşı bugün için mi daha yakındır, iki ya da üç yıl önce mi daha yakındı?

YANIT. -Hayır, [yakın] değildir.


SORU. -Kapitalizm ile komünizmin bir arada yaşaması hangi temel üzerinde mümkündür?

YANIT. - Eğer karşılıklı olarak el birliği etmek isteği bulunuyorsa, eğer yapılan sözleşmeleri yerine getirmeye hazır olurlarsa, eğer başka devletlerin içişlerine karışmamazlık ve eşitlik ilkeleri uygulanırsa, kapitalizm ile komünizm arasında barış içinde bir arada yaşama pekala mümkündür.”(Stalin Son Yazılar)


Görüldüğü gibi Nükleer silahlar dünyadaki savaş mantığını ve pratiğini “devrimci” bir şekilde değiştirmiştir. Nükleer silahların ortaya çıkması yüzünden kapitalist kamp ile sosyalist kamp birbirleri ile bir dünya savaşı düzleminde çatışmaktan özenle kaçınmaktaydı. Ancak minor ve bölgesel savaşlar üzerinden birbirleriyle kesintisiz mücadele etmeye devam etmekteydiler. Bu yüzden ilk olarak Stalin’in kullandığı “barış içinde bir arada yaşama” doktrinini kapitalist kamp ile sosyalist kamp arasındaki bölgesel ve minor savaşların katastrofik yükselişi şeklinde değerlendirmemiz lazım. Stalin gazetecilere bu demeci verirken ABD ile Kore sathında savaşıyordu. Düşünen bir insanın “bu nasıl barış” diye sorması gerekirken bazı sahte sol oluşumlar metinsel düzlem üzerinden hareket edip Stalin’e “uzlaşmacı, sağcı” diye “eleştiri” getirmekten geri durmadı.


Bilindiği gibi insana en acı veren kesiklerin başında kağıt kesiği gelir. Kağıttan kaplan olan emperyalizmin kesiğinin verdiği acıya dayanmak istemeyen “sol” özneler 20. Kongre ile başlayan SSCB’deki iç gericiliği “genelleştirip” SSCB’nin geliştirdiği bütün politik hamleleri mahkum etmeye başlamışlardı. Nasıl bir insanın yaptığı her şey yüzde yüz doğru değil ise SSCB’nin yaptığı her şeyin yanlış, hatalı olamayacağını göremeyecek kadar gözlerini kapamayı seçtiler. Kağıdın kesiğinin meydana vereceği acıdan öyle bir korkmakta ve terörize olmaktadılar ki sorunun kaynağının kendi içsel gerilimleri olduğunu kabul etmemeye kadar durumu ilerletmişlerdi. Emperyalizmin sopası olan kağıt kesiğinin terörize ettiği “özneler” kendilerinin gerilimini “sol” söylem altında maskeleme yolunu tuttu.


Türkiye özgülünde 1956 sonrası meydana gelen bu değişimi en çok eleştiren hareketlerin mevcut konteksteki en sağcı çizgide hareket eden yapılar olduğunu hatırlatmakta fayda var. Halkın Sülalesi ve Aydınlık çevresi 60’ların sonu ve 70’ler sürecinin en sağcı hareketleri olmalarına rağmen metinlerindeki “radikalizm” ile kimse yarışamıyordu. Metinlerindeki radikalizmin sebebinin “kağıt kesiği korkusu” olduğunu aşikardır.


THKP-C’nin 71 sonrası örgütsel yenilgisinden sonra “günah çıkaran” eski THKP-C’liler Aydınlık Gazetesine verdikleri röportajda şöyle demekteydiler:

Aydınlık: THKP-C üzerinde Latin Amerika etkileri ve diğer etkiler nelerdir?

Kamil Dede: Hapishaneye Joao Quaratum'un bir yazısı gelmişti. "Brezilya devrimi ve. Regis Debray”. Kesintisiz Devrim satır satır bu yazı gibiydi. Politikleşmiş askeri savaş kavramı da bu yazıdan alınmıştır.

Necmi Demir: İlk başlarda görüşler tam Che Guevera Lin Biao karışımıydı, eylemler, döneminde Latin Amerika etkisi ağır basıyor. Kaçıştan sonraki Kesintisiz Devrim II-III’de Rusya'ya yaklaşma eğilimi görülüyor.

İlkay Demir: Kesintisiz Devrim II-III' de revizyonist yazar Varga'dan satır satır kopya vardı. Bu yazı Kruşçev'in tezlerine dayanıyor.” (Aydınlık, Yıl:1979)


Bir İnsanın olguları doğru aksettirmesi onu tarihsel süreci ya da hakikati somut bir şekilde değerlendirdiğini göstermez. Eski THKP-C’lilerde benzer bir durum söz konusudur. Evet çoğu metni Sovyetik yayınevlerinden okunup etkilenme sürecine girilmiştir. Evet, Çayan’ın Kesintisiz Devrim II-III metini üzerinde Eugen Varga kitabının etkisi tartışmasız vardır(1 yazının sonunda Varga’nın kitabının benzer yanlarının alıntılarını vereceğiz). Ancak genel sağcı çizginin aksettirdiği gibi “Barış İçinde Bir Arada Yaşama” doktrini Kruşçev’in “icadı” değildir ve sağcı çizginin ifade ettiği bir içeriği kapsamamaktadır. Ne Stalin ne Kruşçev ne de Varga yeni bir dünya savaşı ihtimalini dışlamıştır. Kruşçev’in:


"Bizi sevmiyorsanız, davetlerimizi kabul etmeyin ve sizi görmeye davet etmeyin. Beğenseniz de beğenmeseniz de tarih bizden yana. Sizi gömeceğiz."

(Nikita Kruşçev, Kremlin'deki Bir Resepsiyondaki Konuşması, 17 Kasım 1956)


Söylemi üstü kapalı bir nükleer tehdit ve yeni dünya savaşına yapılmış bir davetiye olduğu kasti olarak sağcılarımız tarafından görmezden gelinmektedir. Kruşçev o kadar “Barış İçinde Bir Arada Yaşama” heveslisi ki Küba’ya balistik füzeler yerleştiriyor ve Emperyalizmin diplomatlarını nükleer silah kullanma ile tehdit ediyor.


SSCB’nin emperyalist kampa topkeyün saldırısı ve ulusal ve sosyalist kurtuluş hareketlerini kesintisiz desteklemesi nükleer güç açısından dünyanın bir numaralı güç olmasıyla bağlantılıdır. Bu da SSCB döneminde Brejnev’in Genel Sekreterliği dönemine denk düşmektedir. SSCB için önemli olan tek şey emperyalist kampı geriletmesidir. Destek verdiği yardım ettiği öznelerin kendisi ile aynı düşünüp düşünmemesinin hiçbir önemi yoktur. Bu durum gerçekten devrimcilik yapmak isteyen özneler için oldukça pozitif bir gelişme iken kağıt kesiğinden terörize olanlar için “niye açıktan destek olmuyor” şeklinde yorumlanmaktadır. Bu beyler, nükleer silahlar çağında açıktan desteğin bir nükleer imha olduğunu göremeyecek kadar kağıt kesiğinden korktukları için kendilerinden politik standartlara uygun bir yorum beklemek oldukça “iyimser” ve saf bir yaklaşım olacaktır.


Jeopolitika her ne kadar burjuvazinin kavram konsepti alanı dahlinde olsa da Çayan’ın aşağıdaki satırları Jeopolitikaya Marksist bir gözden nasıl bakılabileceğinin iyi bir örneğini sunmaktadır.


"Nükleer vurucu güçlerin dünya çapında erişmiş olduğu seviye ve de esas tayin edici olarak da, dev dünya sosyalist blokunun varlığı emperyalistler arası had safhaya ulaşmış olan uzlaşmaz çelişkilerin ekonomik plandan, askeri plana sıçramasına engel olmaktadır. Bir yandan çelişkiler keskinleşip derinleşirken, öte yandan da entegrasyona gidilmektedir."(Mahir Çayan Kesintisi Devrim II-III)


"Vasıtasız İhtiyatlar:

- Kemalist aydın çevre

- Dünya sosyalist bloku

- Sömürge ülkelerdeki, özellikle Ortadoğu'daki milli

kurtuluş hareketleri."

(Mahir Çayan, Stratejik Hedefimiz: Anti-Emperyalist ve Anti-Oligarşik Devrimdir)

Çayan’ın devrimin dolaysız yedeği olarak dünya sosyalist bloğunu görmesi oldukça önemlidir. Keza Ortadoğu’daki milli kurtuluş hareketlerinin ana destekçisinin SSCB olması akıllardan çıkmamalıdır. SSCB’nin içteki gerici politik çizgisine rağmen dünya sathında devrimci mücadelenin gelişmesine ve dünya devrimine isteği dışında sağladığı katkı tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır.


SSCB: Ne İstediğiniz de Vermedi?


SSCB’nin dünyadaki devrimci mücadelenin gelişmesine verdiği katkılara birkaç örnek ile değinmekte fayda vardır.


"1970'lerin sonunda, bakanlık ve benim departmanım terörü bir taktik olarak kullanan güçlerle bir dizi ittifaka girdi: Filistin Kurtuluş Örgütü; serbest çalışan Venezüellalı terörist ve suikastçı Ilyich Ramirez Sanchez Çakal Carlos olarak bilinir; ve kendisine Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) adını veren ancak liderleri Andreas Baader ve Ulrike Meinhof'tan sonra Baader-Meinhof çetesi olarak da bilinen Batı Alman terörist grubu. Bu tür ortaklıklara olan hevesimiz, o zamanlar alenen itiraf edebileceğimden çok daha fazla, vakadan vakaya değişiyordu."(Marcus Wolf, Bir İstihbarat Şefinin Anıları, Sayfa: 277)


"Kızıl Tugayların arkasında kim var?

İtalya eski Devlet Başkanı Aldo Moro'nun Kızıl Tugaylar denen tedhiş örgütü tarafından kaçırılması ve sonunda öldürülmesi ile, bu ülkedeki siyasi şiddet olayları doruk noktasına varmıştır. Kızıl Tugaylar, ülkede dehşet yaratmakta, birbiri ardına suikastlerle ülkeyi siyasi kargaşalığa ve istikrarsızlığa sürüklemektedir. Bu terör örgütünün, Çekoslovak gizli servisleri ve KGB tarafından silahla beslendiği ve desteklendiği ortaya çıkmıştır. Kızıl Tugayların mutlaka Sovyetlerle ideolojik görüş birliği içinde olması gerekmemektedir. Tam tersine, Sovyetlerle ideolojik ayrılıklar içinde olması Moskova'nın da işine gelmektedir. Çünkü böylece KGB ve Rusya'nın İtalya'daki terör olaylarıyla somut bağı ve parmağı olduğunu inkar etmek kolaylaşmaktadır. Amaç, bir NATO ülkesini sarsmak ve zayıflatmaktır. Kızıl Tugaylar da KGB'nin elinde bu amaca hizmet eden araçtır."(Aydınlık, Yıl: 1979)


Görüldüğü gibi RAF, Kızıl Tugaylar gibi devrimci mücadele yürüten örgütlere Varşova Paktı ülkelerinin ve SSCB’nin desteği tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıktır. Doğu Alman Dış İstihbarat Servisi HVA’nın eski başkanı Marcus Wolf’un anıları bu konuda tarihsel bir önem ihtiva etmektedir. Gözünün üstünde kaşın var tarzı eleştiri sunma alışkanlığı olanlar tabi ki bu süreci eleştirmeye kalkacaktır. Tabi ki bizim asıl yapmak istediğim şey sizlere bir tarih dersi vermek değildir. Sizlere güncel politik süreçler üzerinde bir değerlendirme de sunmak istiyoruz.


Ukrayna’ya Özel Askeri Operasyon: Kılıçlar Çekildi Bu Bir Nükleer Düello


Bilindiği gibi ABD, SSCB yıkıldığından beri Rusya’yı kuşatma ve bölme politikası altında yerel vekiller kullanarak Rusya’ya saldırmaktadır. Aktörler zaman içinde değişse bile ABD’nin politik hedefleri değişmemektedir. ABD’nin sahadaki son müttefikleri ise Faşist Ukrayna Devleti ve Ukrayna’nın Neo-Nazi paramiliter ordu mensuplarıdır. Rusya’nın başlattığı özel operasyondan önce Rus ve Ruşça konuşan azınlığa etnik soykırım yapan, Rusça konuşulmasını yasaklayan, Sendika binalarında insanları diri diri yakan, Komünist partileri kapatan ve Sovyet sembollerini yasaklayan, Rus azınlığın kafalarını kesip toplu mezarlara gömen terörist bir devletti Ukrayna. Haliyle Rusya şu anda içte kapitalist bir devlet olmasından dolayı gerici yanları olsa da dış politikada dünya devriminin dolaysız müttefiği durumundadır. Rusya kendi varlığını devam ettirmek için ABD’yi ve emperyalizmi geriletecek bütün öznelere kesintisiz destek sunmaya son derece açıktır. Medvedev’in gerekirse nükleer silah kullanabiliriz(2 ilgili kısım notlarda verilecektir) açıklaması artık Rusya’nın geri adım atacak imkanı kalmamasından kaynaklanmaktadır. Rusya için bir adım daha geri adım atmak uçurumdan düşmek demektir. Özellikle Konstantin Yaroshenko’nun Rusya’ya iade edilmesi ve yakında Viktor Bout’un Rusya’ya iade edilecek olması gerçekten devrimcilik yapmak isteyen bütün öznelere inanılmaz bir alan sunmaktadır. Rusya bütün dünyaya “ne istiyorsunuz da vermiyoruz” demektedir. Putin’in aşağıdaki açıklamaları ABD ile politik derdi olan herkese yeşil ışık yakma şeklinde okunmalıdır.


"Rusya Federasyonu Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkanı, Komünist Parti Devlet Duması grup lideri Gennady Zyuganov: Sayın Başkan,

Ve yeni stil ve fikriniz: çıkmaza mı girdi? Kapitalistler sadece çıkmaza girmezler. Çıldırıyorlar. Tek panzehir var çünkü kapitalizm sadece Nazizm, faşizm ve Bandera hareketlerini yaratıyor. Sosyalizmden başka hiçbir şey onu yenemez.

Bu nedenle bir sonraki konuşmanızda sosyalist hedefler belirlemenizi bekliyorum. Birleşik Rusya'nın bile destekleyeceğini düşünüyorum. Vyacheslav Volodin gülümsüyor, bu fikri beğendiğini görebiliyorum. Devlet Duması'ndaki ana konulardaki önemli oturumlara başkanlık eder. Son zamanlardakilerden biri, eğitim üzerine parlak bir oturumdu. Eğitim yasamızı herkes için uygulamaya hazırız...Toplumun konsolidasyonu ve desteği bugün ana konudur. Bandera'nın ve Amerikan küreselizminin destekçileri olan Nazizm'e karşı ortak bir mücadelede ulusal güvenliği ve birliği güçlendirme konusundaki adresinizi ve politikanızı destekleyeceğiz. Bu bir prensip meselesidir ve bizim tarihsel hayatta kalmamızdır.

Teşekkürler.

Vladimir Putin: Çok teşekkür ederim.

Rusya Federasyonu Komünist Partisi üyelerinin tam olarak bu pozisyona bağlı olduklarından şüphem yok. Sosyalist düşünceye gelince, bunda kötü bir şey yok. Bu fikri özellikle ekonomik alanda ete kemiğe büründürmeliyiz. Bazı ülkeler buna özünü vermiştir ve bu, piyasa düzenleme biçimleri vb. ile bağlantılıdır. Bu fikir oldukça etkili bir şekilde çalışıyor. Buna bakmamız gerekiyor.

Devletin katılımı ile ilgili olarak, ilgili tartışma bu katılımın kapsamı ve biçimleri üzerinde odaklanmaktadır. Devletin ekonomik faaliyetlerini nasıl düzenlemesi gerektiğini görmeliyiz. Bunu tartışmalarımız sırasında kesinlikle ele alacağız. Halkın ve ülkenin çıkarlarının tehlikede olduğunu idrak ederek bu çözümleri bulacağımızı düşünüyorum.

Çok teşekkürler."


Rusya hem iç hem de dış politikada ABD ve emperyalizmle yaşadığı sorunlar yüzünden keskin bir kopuş yaşamanın eşiğindedir. Ve bu kopuşta dünyadaki bütün devrimci nüve barındıran yapılarla karşılıklı kazan-kazan temelinde ilişkiye girmek istemektedir. Ancak Avro-Komünizmin yereldeki yansıması olan ‘Ortadoğu Sosyalizminin’ temsilcileri tarafından bu olumlu gelişme görmezden gelinmektedir. Kağıt kesiğinden terörize olan emperyalizme biat etmiş bu özneler bu süreçte direkt “sol” söylem maskesi takıp “Rusya”ya “sol”dan saldırıp ABD ile politik olarak aynı düzlemde yer almışlardır. Rusya’ya açıktan karşı çıkmayıp cılız bir şekilde “Donetsk ve Luhansk Halkının Yanındayız” açıklaması yapanlar ise ağzı başka konuşup zihninde AB ve ABD’nin çizdiği koşullarda siyaset yapmaya devam etme niyetleri olduğu için Rusya tarafından hayal kırıklığı ile karşılanmıştır. Toparlarsak geçmişte de günümüzde de devimci bir tutum almaktan kaçınmak için “sol” söylemler piyasaya sürülmekte ve Emperyalist-kapitalist sistemle uzlaşmanın üstü örtülmeye çalışmaktadır. Artık Türkiye’de bütün yapılar ‘Ortadoğu Sosyalizminin’ alanı dahilinde dükkanlarını açmış bulunmaktadırlar. Bu dükkanlar kapanmadan devrimci bir mücadele yürütmek bölgedeki öznelerin içsel dinamikleri yüzünden yakın bir gelecekte pek mümkün görünmemektedir.


Notlar:


1: “BÖLÜM V: KAPİTALİZMİN GENEL KRİZİNİN YENİ (ÜÇÜNCÜ) AŞAMASI
Kasım 1960'ta Moskova'da yapılan Komünist ve İşçi Partileri Temsilcileri Toplantısı tarafından yayınlanan bildiri, Komünist ve İşçi partilerinin programatik belgeleri, SBKP'nin Yirmi İkinci Kongresinde yapılan konuşmalar. ve C.P.U.'nun Programı, mevcut dünya durumunun derinlemesine bir analizini sağlar ve daha fazla gelişme için beklentileri gösterir. Çağımızın ana içeriği, başlangıcı Rusya'daki Büyük Ekim Sosyalist Devrimi olan kapitalizmden sosyalizme geçiştir. Bu, iki karşıt dünya sosyal ve ekonomik sistemi arasındaki mücadele çağıdır, sosyalist devrimler çağı ve ulusal kurtuluş devrimleri çağı, emperyalizmin çöküşü ve sömürgeci sistemin ortadan kaldırılması çağıdır, giderek dünyadaki daha fazla halk sosyalizm ile komünizmin dünya çapındaki zaferi yolundaki çağa giriş yapıyor.”(Eugen Varga 20. Yüzyıl Kapitalizmi)


“Sovyetler Birliği, yalnızca atom silahlarındaki Amerikan tekelini kırmakla kalmadı, aynı zamanda bilim ve teknolojinin bazı çok önemli dallarında, özellikle en modern silahlar alanında ABD'nin önüne geçti; bu, sosyalist dünyanın dünya meselelerinde belirleyici bir rol oynamasını sağlayan önemli bir faktör olmuştur. Bu tesadüfi bir şey değildir, ancak nihai analizde, sosyal sistemin farklı doğasından kaynaklanmaktadır...Kapitalizmin genel krizinin yeni aşamasının belirgin özelliği, bir dünya savaşıyla bağlantılı olarak değil, iki sistem arasındaki rekabet koşullarında, güçler dengesinin giderek daha fazla değiştiği koşullarda ortaya çıkmış olmasıdır. Sosyalizm lehine ve emperyalizmin tüm çelişkilerinde büyük bir şiddetlenme var. Barışsever güçlerin barışçıl bir arada yaşamanın kurulması ve güçlendirilmesi için başarılı mücadelesinin, emperyalistlerin saldırgan eylemleriyle dünya barışını bozmalarına izin vermediği koşullarda, kitlelerin demokrasi, ulusal kurtuluş, sosyalizm ve özgürlük mücadelesinde bir yükseliş durumu mevcuttur...Sosyalist kampın gücü, tüm sosyalist ülkelerin toplamından çok daha fazladır. Sosyalizmin, kapitalist dünyada, sermayeye karşı ekonomik ve politik mücadeleye girişen işçi sınıfının da aralarında bulunduğu güçlü destekçileri vardır. Özellikle Marksist-Leninist partilerin rehberliğinde kapitalist sistemin yıkılması için siyasi mücadele yürüten proletaryanın öncüsü vardır. Sosyalizmin destekçileri arasında toprak ağalarına ve tekelcilere karşı savaşan köylüler, emperyalistlere karşı mücadele eden sömürge halkları ve eski sömürge ülkeleri vb. vardır.”(Eugen Varga 20. Yüzyıl Kapitalizmi)


Kapitalizm ile sosyalizm arasında bir savaş olarak üçüncü bir dünya savaşı, tüm ülkelerin halkları barış mücadelesinde aktifse ve savaş sorununa aklı başında düşünebilen kapitalist devletler tarafından karar verilirse, çıkması pek olası değildir. Modern silahlarla yürütülen bir savaşın, zaferin onları telafi edemeyeceği kadar büyük can ve malzeme kayıplarına yol açabileceğinin, Sovyetler Birliği'nin roketteki üstünlüğünün kanıtlanmış bir gerçek olduğunun ve halkın ezici çoğunluğunun iradesi (büyüyen barış hareketinin gösterdiği gibi) kapitalist sistemin sonu anlamına gelir bunun burjuva devlet adamları tarafından gerçekleştirilmesi bir üçüncü dünya savaşını pek olası kılmaz.”(Eugen Varga 20. Yüzyıl Kapitalizmi)


Ancak militaristlerin sorumsuzca davranışları ve hatta radar sinyallerinin yanlış yorumlanması sonucu, kapitalist ülkelerde şakayıkların iradesine ve aklı başında devlet adamlarının iradesine karşı bir üçüncü dünya savaşı başlatılabilir. Emperyalist ülkelerdeki nefretin kör ettiği silah temininden çıkar sağlayan tekeller, militaristler ve sosyalizm düşmanları, genel ve tam silahsızlanmayı ve gerçek barışçıl bir arada yaşamayı engelliyor ve engellemeye devam edecek...Emperyalist ülkeler ve kapitalist kamptaki muhalif gruplar arasındaki mücadele devam edecektir. Kaçınılmaz muazzam kayıplar ve zafer durumunda olası kazanç arasındaki eşitsizlik ve özellikle kapitalist sistemin kaderine ilişkin korkular, bu gruplar arasında bir savaşın çıkmasını önleyecektir. "Küçük" savaşlar, özellikle yarı-sömürgelerin emperyalist boyunduruktan (Güney Amerika) kurtuluşu için yapılan savaşlar hem olası hem de mümkündür. Gelişmiş kapitalist ülkelerde sermayenin yoğunlaşması ve daha hızlı teknik ilerleme, kalıcı işsizler ordusunun artmasına yol açacak ve sınıf mücadelesini şiddetlendirecektir.”(Eugen Varga 20. Yüzyıl Kapitalizmi)


2:“Medvedev: Rusya’ya katılan toprakları korumak için nükleer dahil her silah kullanılabilir

Medvedev, Telegram hesabından yaptığı açıklamada, "Referandumlar yapılacak ve Donbass cumhuriyetleri ile diğer bölgeler Rusya'ya kabul edilecek. Bağlanacak tüm toprakların koruması, Rusya Silahlı Kuvvetleri tarafından önemli ölçüde güçlendirilecek. Rusya, bu korumanın sağlanması için yalnızca seferberlik imkanlarını değil, stratejik nükleer silahlar ve yeni ilkelere dayanan silahlar da dahil herhangi Rus silahını kullanabileceğini ilan etti" dedi.”(Sputnik Türkiye)


10 Mayıs 2022 Salı

Regis Debray ve Leonid Brejnev’in Askeri Yaklaşımlarının Benzerliği Üzerine

 

Regis Debray ve Leonid Brejnev’in Askeri Yaklaşımlarının Benzerliği Üzerine

 

Yaşam bildiğimiz üzerine inişlerle ve çıkışlarla doludur. Hayatta her planladığımız, tasarladığımız ve teorize ettiğimiz düşünce modelleri bire bir edimsel hale gelmiyor. Ya da daha yalın bir biçimde söyler isek: “evdeki hesap çarşıya uymuyor”.  Bundan dolayı tarihin belli anlarında ideolojik olarak oldukça zıt olduğu bilinen kişiler, özneler, yapıların oldukça benzer yanlarını görmek herkes için ironik olabilir. Ancak bu durum yaşamın kendisinden başka bir şey değildir.

"Mao'nun Japonlara Karşı Gerilla Savaşının Stratejik Sorunları adlı incelemesi, Fidel'le Che'nin eline 1958 Yaz taarruzundan sonra geçmiş, sıkışık bir durumda uygulamak zorunda oldukları eylem tarzlarını kitapta aynen gördüklerinde çok şaşırmışlardır.” (Regis Debray, Devrimde Devrim Mi?)

 

Aslında Debray gerçekliğin bir ucundan yukarıdaki değerlendirmeden de anladığımız gibi yakalamıştı. İki farklı Marksist ekol ve okul arasındaki benzerlikleri meşhur kitabında kendi itiraf etmişti. Aslında  farkında olmadan Fidel, Amerika’yı yeniden keşfetmişti!  Debray meşhur kitabındaki üç satır değerlendirme ile bütün konjonktürel okullu Marksist düşünce tarzını parçalara ayırdığının bilincinde olup olmadığı tartışmalı olsa da fiili olarak tam da bu “şabloncu” kafa yapısını tarihten silmiş olması “Devrimde Devrim Mi?” kitabının en önemli özelliğini meydana getirmektedir. Bu Anti-Markist, nato mermer nato kafa düşünce ekolleri kendi ‘soyutlama’ yeteneklerini belirli mitler üzerinden inşa etmektedirler.

Sovyetik ekolden geldiğini iddia edenler Latin Amerika devrimci hareketini “kitle çalışmasını yadsıyan” “kitleden kopuk hareket eden”,  “belli bir programdan yoksun hareket eden”, “propagandif çalışma yerine salt silahlı eylem yapan”, “gözü dönmüş bireysel terörist topluluk” olarak görmekte bu deli saçması, ortaçağ bağnazlığından kalma Marksizm dışı görüşlerini komünist çizgi diye lanse etmektedirler.  Lakin bu ekol Latin Amerikalı gerillaların çıkardığı “Özgür Küba” gazetesi ve propaganda için kurdukları Radio Rebelde ile ilgili derin sessizliklerini korumaktadırlar. Bu anlamlı suskunluk karşısında sormak lazım bu kitle çalışması değil de nedir?

“Kitleleri ikna etmek için onlara hitap edilmeli, yani konuşmalar, açıklamalar ve duyurular yapılmalı, "kitle çalışması" denilen politik çalışma sürdürülmelidir. Bu noktada ilk savaşçı nüvesi, dağlık alanlarını kapsayan, köylere giren, toplantılar düzenleyen, farklı yerlerde konuşmalar yapan, küçük propaganda devriyelerine ayrıştırılacaktır. Bu çalışmalarda amaç, devrimin toplumsal hedeflerini izah etmek. köylülerin düşmanlarını şiddetli bir dille eleştirmek, tarım reformu ve hainlerin cezalandırılması gibi hususlarda vaatlerde bulunmaktır Eğer köylülerde kimi şüpheler varsa, kendilerine yönelik güvenleri, onlara devrime ve kendilerine hitap eden devrimcilere inanç aşılanarak kazandırılmalıdır. Açık ve gizli tüm hücreler köylerde örgütlenecek, sendikal mücadeleler desteklenecek veya bu yönde ilk adımlar atılacak, devrimin programı tekrar tekrar anlatılacaktır. Ancak bu safhanın sonunda kitlelerin aktif desteği kazanıldıktan sonra, sağlam bir artçı birliği, muntazam ikmal, geniş bir istihbarat şebekesi, hızlı bir posta ve gerilla toplama merkezi ile gerillalar düşmana karşı doğrudan harekete geçilebilecektir. Silahla propagandanın eylem hattı bu şekildedir.” (Regis Debray, Devrimde Devrim Mi?)

 

Yukarıdaki satırları Regis Debray değil de Sovyetik ekolden gelen bir partinin genel başkanı yaptı desek buna itiraz edecek “Sovyetik ekolün üyesi” az çıkar ama dünyaya ad hominem baktıkları için yazarın ismini gördüklerinde elbette “eleştirecek” bir şey bulacaklarına şüphemiz yoktur. Bu sözde Marksist “ayaklanmacı” ekol Marksizmin(Sovyetler Birliğinin) gerilla mücadelesine karşı olduğunu “düşünür” ve bunu bütün propaganda “teknikleri” ile yayar! Lakin bu ekol Çin’deki gerilla mücadelesinin oluşturulması noktasındaki motor gücü görmezden gelir. Bu gücün somutlaştığı tarihsel özneleri merak mı ettiniz hemen söyleyelim! Tabi ki Komünist Enternasyonal ve Sovyetler Birliği!

"Komünist Enternasyonal, Çin Kızıl Ordusu tarafından korunan arazi üzerinde Sovyet rejimi kurup sağlamlaştırmayı, burada toprak reformu uygulamayı, Sovyet bölgelerinin dışındaki bölgelerde köylü hareketini ve partizan savaşını geliştirmeyi, kentleri kuşatmayı salık verir."

(George Cogniot, Komünist Enternasyonal, Sayfa: 119)

 

Yavaş yavaş gözlerimizin üzerindeki tülü de çekmeye başladığımıza göre belli olguların okuyucu için daha net olduğunu düşünüyorum. Hazırsanız Debray’in metni ile Brejnev’in metinlerini karşılıklı okuyarak mevcut mitleri yok edelim.

 

Mitleri Parçalıyoruz!

 

Leonid Brejnev, Büyük Vatanseverlik Savaşında(Resmi Türkçe basımlarda Büyük Anayurt Savunması diye geçer) Malaya Zemilya çıkarmasına katılan ve orayı 255 gün Hitler kuşatmasına karşı savunan fedakar bir Sovyet askeri ve siyasi şube üyesi olarak görev yapmıştır. Kendisinin askeri başarılarından sonra SBKP Genel Sekreteri olması da oldukça önemlidir. Brejnev bu savaş sırasında siyasi şubeye mensup olmasına rağmen cephede en önde yer almış ve defalarca ölümden dönmüştür. “Zaman zaman uzağımıza, zaman zaman da yakınımıza düşen bombalar muazzam su kütlelerini kaldırıyor ve su, projektörlerle ve mermilerin rengarenk alevleriyle aydınlanarak gök kuşağının bütün, renkleriyle parlıyordu. Her an bir darbe bekliyorduk, ama yine de darbe beklenmedik bir biçimde geldi. Hatta ne olduğunu bir anda anlayamadım, ilerde bir gümbürtü koptu, bir alev sütunu yükseldi, gemi paramparça olmuş gibiydi. Gerçekten de öyle olmuştu Teknemiz mayına çarpmıştı, Kılavuzla yan yana duruyorduk, patlama bizi havaya fırlatmıştı... Neyse ki, suya, gemiden oldukça uzağa düştüm. Suyun yüzüne çıktığımda geminin yavaş yavaş battığını gördüm. Bazıları da benim gibi patlamayla suya fırlamışlardı, diğerleri ise kendileri suya atlıyorlardı. Küçüklüğümden beri iyi yüzerdim, ne de olsa Dnieper'de doğmuştum ve su üzerinde güvenle durabiliyordum. Kendime gelerek etrafıma baktım ve her iki motobotun yedek halatlarını bırakıp ağır ağır bize doğru yaklaştığını gördüm.” (Leonid Brejnev, Küçük Toprak- Anti Faşist Savaş Anıları) Daha Malaya Zemilya’ya adım atmadan ölümden dönen Brejnev, Sovyetik ekolden geldiğini iddia eden kişilerin aksine parti-ordu ayrımını fiiliyatta işletmemiş ve savaşta hayatını kaybeden 5 milyon komünist partisi üyesi gibi savaşta en önde yerini almıştır.

 

Metinleri Karşılaştırma

 

“Özetle, politik mücadele ve silahlı mücadele el ele ilerler, biri zayıfsa diğeri de zayıftır...Ekim ayında Che, o sırada 60 kişiye çıkan kolu ile Hambrito Vadisi'nde bir üs kurmaya kalkıştı. Burada daimi bir ordugah kurdu, fırın inşa etti, ayakkabı tamiri atölyesi ve bir hastane açtı. Eline geçirdiği bir teksir makinesiyle El Cuba e Libre (Örgür Küba) isimli derginin ilk sayısını bastı ve kendi ifadesine göre nehirden elektrik elde etmek için planlar yapmaya başladı…...Belirli koşullar altında politik güçle askeri güç ayrı değildir ve çekirdeğini gerilla ordusunun teşkil ettiği halk ordusundan oluşan organik bir bütün meydana getirir. Öncü parti gerilla gücü formunda var olabilir. Gerilla gücü embriyo halindeki partidir…Halkın ordusu, kendi kendisinin politik otoritesidir. Gerillalar. birbirinden ayrılması mümkün olmayan bu iki rolü de oynamaktadırlar, Komutanları, savaşçılar için birer politik eğitimci: politik eğitimcileri birer komutandırlar...Parti halk ordusunun değil, halk ordusu partinin çekirdeğini teşkil edecektir.” (Regis Debray, Devrimde Devrim Mi?)

 

Burada Büyük Anayurt Savaşı cephelerinde üç milyon yiğit Komünistin öldüğünü hatırlatmak yerinde olacaktır. Ve beş milyon Sovyet yurtseveri savaş yıllarında Parti saflarını takviye ettiler. Savaşa bir komünist olarak gitmek istiyorum! Bu destansı sözleri, savaşlar çetinleştikçe daha sık olmak üzere, hemen hemen her çarpışma öncesi duyuyordum. İnsan hangi avantajları elde edebilir, bir ölümcül çarpışma arifesinde Parti ona hangi hakları verebilirdi? Sadece tek bir ayrıcalık, sadece tek bir hak, sadece tek bir yükümlülük: ilk olarak hücuma kalkmak, ateşi karşılamaya ilk olarak atılmak...Aslında tüm Malaya Zemlya büyük bir yeraltı kalesine dönüşmüştü. Emin bir biçimde gizlenen 230 gözetleme noktası bu kalenin gözleri, 500 ateş sığınağı ise zırhlı yumrukları olmuştu. Onlarca kilometre irtibat hendeği, binlerce atış siperi, hendekler açıldı. İhtiyaçlar kayaların içinde galeriler oymayı, yeraltı cephane depoları, yeraltı hastaneleri ve yeraltı elektrik santrali yapmayı zorunlu kılıyordu. Bu koşullarda sadece hendeklerde yürümek zorunda kalıyordu. Bu kolay bir iş değildi, ama buradan bir an başını uzatsan sonun geldi demekti. Herkes uzun bir süre oturup kaldı, ve sonra faşistler geri çekilmeye başladığında bazı askerlerde bizim verdiğimiz adla, oturma hastalığı baş gösterdi…Okuyucuda savaş alanındaki binlerce insan sadece hücumlarla, bombardımanlarla, göğüs göğüse çarpışmalarla yaşıyorlardı gibi bir izlenim uyanabilir. Hayır, burada uzun bir zaman süresince insanın alıştığı her şeye yer veren bir hayat kökleşmişti. Gazete okunuyor ve basılıyordu, parti toplantıları yapılıyor, bayramlar kutlanıyor, konferanslar dinleniyordu. Bir satranç turnuvası bile düzenlendi. Ordu ve filo şarkı ve dans toplulukları konserler veriyor, savunma kahramanlarının portrelerinden oluşan büyük bir galeri kuran ressamlar, V. Porokov, V. Tsigal. P. Kirpiçev çalışmalarını sürdürüyorlardı. Bir gün 255. Deniz Piyade Tugayı Siyasi Şube Başkanı I. Dorofeyev, tugayında onbeş kent, bölge ve köy sovyeti üyesi bulunduğunu gördü. Bir toplantı yapmaya karar verdiler. Hangi sorunları çözümleyebilirlerdi? Evet, aynı barış günlerindeki sorunları: Halkın ihtiyaçları kamu hizmetleri, İlk olarak hamam yapımı sorununu çözümleyebilirlerdi. Evet, aynı barış günlerindeki sorunları çözümleyebilirdi. Evet, Halkın ihtiyaçları, kamu hizmetleri sorunları. İlk olarak hamam yapımı sorunu çözümlendi. Ve hamamı yaptılar!"

(Leonid Brejnev, Küçük Toprak- Anti Faşist Savaş Anıları)

 

Kendi anılarını okuyan kitlenin merakını gidermeye çalışan Brejnev neredeyse 70 sayfa yazmasına rağmen “siyasal” bir çalışma bekleyen “Sovyetik” okuyucularının merakını şu sözlerle gidermeye çalışmıştır:

 

V

Herhalde, okuyucu benden parti siyasi çalışmaları hakkında birşeyler anlatmamı bekliyordur. oysa aslında çoktandır bu çalışmadan söz ediyorum. Çünkü Malaya Zemlya askerlerinin dirençliliği bu çalışmaların bir sonucuydu, Çünkü savaş alanında düzene sokulan yaşantı, askerlerin gücünün ve saglığının korunmasına gösterilen özen, zamanında gönderilen uçaklar, bir sessizlik anında yapılan neşeli şakalar ve hücumlarda gösterilen yiğitllk, insanların sonuna kadar insan kalması, bütün bunlar parti-siyasi çalışmalarının sonucuydu. Bu nedenle bu çalışma genel olarak anlatılanlardan zordur, ve herhalde, gerekli de değildir. Bizim siyasi Şube görevlilerinin çoğu, siyasi yönetmenler, konsomol sekreterleri, propagandacılar doğru tavrı bulmayı başarıyor, askerler üzerinde otoritelerini kullanıyorlardı. İnsanların, kendilerini direnmeye çağıran kişinin en güç anlarda onlarla aynı safta olacağını, yanlarında kalacağını, elinde silah onların önüne düşeceğini bilmeleri önemliydi. Demek ki, eylemde, yani çarpışmalarda verilen kişisel örnekle pekiştirilen inançlı parti sözü başlıca silahımızdı. İşte bu nedenle siyasi görevliler silahlı kuvvetlerin ruhu oluyordu.

Pek tabii ki, saldırı ya da savunma operasyonlarının hazırlığına katılıyor, onlar olmadan askeri eylem planları hazırlanamıyordu.. Kolonin, bana şöyle dedi:

Nereye gidiyorsun?

-Sen askeri Sovyet üyesisin, diye yanıtladım

bense siyasi şube başkanıyım, iki adım önde yürümem gerekiyor...Bizim makinalı ise susuyordu. Bir asker ölen makinalı tüfekçiyi kenara çekti. Değerli saniyeleri boşa geçirmeden makinalı tüfeğe atıldım.

O anda alan benim için üzerinde faşistlerin koşuştuğu dar bir toprak şeridi kadar küçülmüştü Ne kadar sürdü, hatırlamıyorum. Bütün benliğimi bir tek düşünce kaplamıştı. Durdurmak gerek!"

(Leonid Brejnev, Küçük Toprak- Anti Faşist Savaş Anıları)

 

Askeri ve siyasal komutan Brejnev tam da Debray’ın aşağıdaki sözlerin bütünleşmiş hali gibiydi:

Gerillalar. birbirinden ayrılması mümkün olmayan bu iki rolü de oynamaktadırlar, Komutanları, savaşçılar için birer politik eğitimci: politik eğitimcileri birer komutandırlar...Parti halk ordusunun değil, halk ordusu partinin çekirdeğini teşkil edecektir." (Regis Debray, Devrimde Devrim Mi?)

 

Görüldüğü gibi Sovyetler savaş anında creme de la creme tabakasını korumuyor(parti üyeleri ve yöneticileri), yurtdışına kaçırmıyor aksine cephenin en ön safına yolluyor ve ilk ben olmalıyım şiarından hareket ediyor.  Özetle Sovyetlerde, Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında ordunun en kahraman unsurları ileriki aşamalarda SBKP ve devlet yönetimi içinde önemli pozisyonlar elde etmiştir. Sovyetlerde halk ordusu(kızıl ordu) partinin çekirdeğini teşkil etmiştir.  SBKP’yi teşkil eden kadroların 1956’dan sonraki politik savrulmaları elbette ki bu yazının konusu değildir. Keza Brejnev’in  SBKP Genel Sekreteri olduktan sonraki  anti Marksist tutumları da bu yazımızın konusu dışındadır. Keza Debray’in zaman içindeki politik savrulması ve “François Mitterand”ın danışmanı olması da gündemimiz değildir. Olaylara ad hominem yaklaşacak kişiler bu tarz örneklerden konuyu bağlamından koparmayı elbette deneyeceklerdir.  Lakin okuyucu devrimci mücadele yürüten öznelerin farkında olmadan hayatın zorlamasıyla belli benzerliklere sahip olması gerektiğini aklında tutmalıdır. Tıpkı devrim kaçkını oluşumların farkında olmadan hayatın zorlaması ile aynı düzlemde sıralanması gibi. Türkiye ikinci açıklamaya uymaktadır. En reformistinden, en Troçkistine, en Stalinistine, en Narodniğine hepsi aynı düzlemde.  Malaya Zemilya’ya çıkıp göğüs göğüse faşizme diz çöktüren Brejnev’i değil de onun SBKP Genel Sekreterliği döneminde partilerden ve salon toplantılarından çıkmayan Brejnev’i ve benzerlerinin izinden giden “solu” ya da sahte solu bu topraklar kabul etmiyor ve etmeyecek. Brejnev kadar bile olamıyorsunuz!

 

16 Ağustos 2021 Pazartesi

Nefretin Meşrulaştırılması (Ilya Ehrenburg)

 

Nefretin Meşrulaştırılması

Ilya Ehrenburg

Çeviren:Deniz Alaz Gürbüz

Tüm Rus yazarlar arasında, Nazi ideologları Dostoyevski'ye karşı en hoşgörülü olanlardır. Büyük Rus yazarın tasvir ettiği ahlaki işkence sahneleri Nazilerin hoşuna gidiyor. Ancak faşistler çok seçici okuyucular değiller; İnsan ruhunun en karanlık köşelerine dalarak onu şefkat ve sevginin ışığıyla aydınlatan Dostoyevski'nin dehasını kavramak, onların ötesinde bir şeydir. Bir Alman "eleştirmen" bir dergi makalesinde şöyle yazmıştı: "Dostoyevski işkencenin meşrulaştırılmasıdır." Aptalca ve aşağılık sözler. Hitlerciler Himmler'i Dostoyevski tarafından haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Sonya'nın özverili doğasını, Grunya'nın sevecenliğini anlamaktan acizler. Onlara göre Rus ruhu mühürlü bir kitaptır. Ruslar doğası gereği nazik, tutkulu, kolayca sakinleşen, anlamaya ve affetmeye hazır kişilerdir. Birçok Fransız anı yazarı, Rus askerlerinin nasıl Napolyon'un yenilgisinden sonra Paris'te bulunan Fransız kadınları için su taşımasını, çocuklarıyla oynadığı oyunları, yemeklerini Paris'in yoksullarıyla paylaşmasından bahsediyor. Rusya'nın yabancı bir düşman tarafından saldırıya uğradığı o kara yıllarda bile Ruslar, savaş esirlerine karşı daima iyi niyetli bir tavır takınmışlardır. İsveçlilerin Poltava'daki yenilgisinden sonra, Büyük Peter, savaş esirleri için kibar sözler söyledi. Napolyon'un ordusunda bir subay olan Sauvage, 1812'deki anılarında Rusların "iyi huylu çocuklar" olduğunu yazar. Transilvanya'nın Oradea Mare kasabasında bulunduktan yaklaşık on yıl sonra. Mağazalarda, kafelerde ve atölyelerde Rusça bilenlerin sayısı beni şaşırttı. Görünüşe göre bu kasabanın sakinlerinin çoğu, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından esir alınmıştı. Hepsi Sibirya'da veya Orta Rusya'da geçirdikleri yılların en güzel anılarına sahipti ve Rusların iyi muamelesi ve sempatik tavrı hakkında uzun uzun konuştular. Bu savaşın başlangıcında, adamlarımızın savaş esirleriyle barışçıl bir şekilde sohbet ettiklerini, tütünlerini ve yiyeceklerini onlarla paylaştığını defalarca gördüm. O zaman nasıl oldu da Sovyet halkı Nazilerden bu kadar amansız bir nefretle nefret etmeye başladı? Nefret hiçbir zaman Rusların özelliklerinden biri olmadı. Gökten düşmedi. Hayır, halkımızın şimdi gösterdiği bu nefret, acı çekmekten doğmuştur. İlk başta çoğumuz bu savaşın diğer savaşlar gibi olduğunu, sadece farklı üniformalar giymiş sıradan insanları karşımıza çıkardığını düşündük. İnsan kardeşliği ve dayanışma gibi büyük anlatılarla yetiştirildik. Sözlerin gücüne inanıyorduk ve çoğumuz, karşımızdakilerin insan değil, korkunç, iğrenç canavarlar olduğunu ve kardeşlik ilkelerinin bunlara uygulanamayacağını, zorunlu olarak faşistlerle, Hitlerin izinden gidenlere acımasızca uğraşmamızı gerektirdiğini anlamıyorduk. Onlarla sadece bir dilde konuşabilir o da mermilerin ve bombaların dilidir. Rusların bir şarkısı var ve bu şarkıda insanlar haklı ve haksız savaşlara karşı tutumlarını dile getirdiler: "Yamyamların olmadığı yerde tazılar haklıdır." Deli bir kurdu yok etmek başka bir şey, bir insana el kaldırmak başka bir şey. Artık her Sovyet erkeği ve kadını bir kurt sürüsü tarafından saldırıya uğradığımızı biliyor. Bir vahşi en zarif heykeli parçalayabilir, bir yamyam tesadüfen yamyamların yaşadığı bir adaya inen dünyaca ünlü bir bilim adamıyla ziyafet çekebilir. Ama Alman faşistleri medeni vahşiler ve vicdanlı yamyamlardır. Geçenlerde Alman askerlerinin günlüklerine baktığımda, görünüşe göre Klin pogromuna katılan birinin müziğe düşkün olduğunu ve özellikle Çaykovski'ye "hayran" olduğunu gördüm. Kim olduğunu bildiği bestecinin vatanını aşağılıyor. Novgorod'u harap eden Almanlar, "Naugart'ın mimari güzellikleri" üzerine uzun soluklu tezler yazdılar - Almanlar Novgorod'u böyle adlandırıyor-. Askerlerimiz ölü bir Almanın ceplerinde kana bulanmış bir çift bebek külotu ve kendi çocuklarının fotoğrafını buldu. Bir Rus çocuğu öldürdü ama kendi çocuklarını hiç şüphesiz sevdi. Onlara göre cinayet, sağlam olmayan bir zihnin tezahürü değil, önceden tasarlanmış bir eylemdir. Kiev'de binlerce çocuğu katlettikten sonra bir Nazi şunları yazdı: " Korkunç bir kabilenin soyunu yok ediyoruz.” Alman saldırganlarının saflarında elbette iyiler ve kötüler var; ama mesele şu ya da bu Nazi'nin psişik nitelikleri değil. Almanlar "iyi dostlardır", evde duygusallığa yer veren, çocuklara yemek dağıtan ve Alman kedilerini karneli hamburgerlerinden lokmalarla besleyenlerdir, Rus çocuklarını aynı kötülükle, bilgiçlikle öldürenlerde Almandır. Savaşın başında bir Nazi savaş esirine bir broşür gösterdim. Bu yayınladığımız ilk broşürlerden biriydi ve gecenin köründe Alman bombalarıyla yataktan kalkan bir adamın saflığıyla nefes aldı. Broşürde, Almanların bize karşı ahlaksız bir saldırı düzenlediği ve haksız bir savaş yürüttüğü belirtiliyordu. Hitlerci bunu baştan sona okudu ve omuzlarını silkti: “beni hiç ilgilendirmiyor" dedi. Adalet sorunu onu hiç ilgilendirmiyordu: Ukrayna’ya domuz eti yemeye gitmişti. Saldırı savaşlarının bir şeyler üretmenin bir yolu olduğu kulaklarına çınlanmıştı. Almanya için hayati önem taşıyan bir bölge ve karısı için "ganimet" çorapları için savaşa katılmıştı. Bizi hayrete düşüren şey, Almanların soygundaki ticari ve verimli tarzıydı. Bu, bireysel yağmacıların zararlılığı değil, Hitler'in ordusunun üzerine inşa edildiği ilke olan bir serseri askerin aleniliğiydi. Her Alman askeri, soygun kampanyasıyla maddi olarak ilgileniyordu Şahsen Hitler'in askerlerinin yararına çok kısa bir broşür yazardım, sadece beş kelime içeren bir broşür: "Domuz eti alamayacaksın." Onları gerçekten ilgilendiren her şey anlayabilecekleri tek şey bu. Almanların günlüklerinde soyduklarının bir kaydı bulunabilir; yuttukları tavukların ve çaldıkları battaniyelerin hesabını tutarlar. Sanki soydukları canlı insanlar değil de bektaşi üzümü çalılarıymış gibi vicdan azabı duymadan yağmalıyor ve çalıyorlar. Bir kadın bebeğinin elbisesini bir Alman askerine vermeyi reddederse, onu tüfeğiyle tehdit eder. Ve eğer malını korumaya cesaret ederse onu öldürür. Bunu bir suç olarak görmez: Ormana girer girmez bir kadını öldürür ve hiç düşünmeden dalları kırar. Geri çekilmek zorunda kalan Hitlerciler her şeyi ateşe veriyorlar: Rusların savaşmayan nüfusu onlara Kızıl Ordu kadar düşman. Rus bir aileyi başlarının üstünde bir çatı olmadan bırakmak onlar tarafından askeri bir başarı olarak kabul ediliyor. Evlerinde, Almanya'da, çizgiye ayak uydurmak zorunda kalıyorlar, yere kibrit atmak ya da halka açık bir yerde çimlerin üzerinde yürümeye cesaret edemiyorlar. Ülkemizde bütün bölgeleri ayaklar altına almışlar, koca şehirleri kirletmişler, müzeleri tuvalete çevirmişler, okulları ahıra çevirmişler. Bu, yalnızca Hitler tarafından yetiştirilen Pomeranya'dan çobanlar veya Tirol'den çobanlar tarafından değil, yardımcı doçentler, yazarlar, "felsefe doktorları" ve "öğrenilmiş danışmanlar" tarafından da yapılıyor. Kızıl Ordu askerlerimiz ve dünün kollektif çiftçilerimiz ilk kez, Moskova veya Tula bölgelerinde, bütün köylerde sadece kalan bacaları ve güvercinlikleri gördüler, Bu onları Volga veya Sibirya'daki kendi köylerini düşünmeye itti. Almanlar tarafından her türlü giysiden soyulmuş, şiddette maruz kalmış kadın ve çocukları gördüler. Ve onları vahşi bir nefret sardı. Bir Alman general, astlarına sivil halka merhamet göstermemelerini emrederek şunları ekledi: "Ortaya korku ekin." Aptallar Rus doğasını anlamıyorlar. Korku değil, fırtına biçecek rüzgar ektiler. Artık ülkemizdeki herkes bu savaşın kendinden önceki savaşlara hiçbir şekilde benzemediğini biliyor. Halkımız ilk kez karşılarında insan değil, modern bilimin verebileceği her şeyle donanmış aşağılık, kötü niyetli canavarlar, vahşiler, kurallara ve düzenlemelere göre hareket eden ve bilime atıfta bulunan iblisler olduğunu, katliamların kendileri için yapıldığını gördüler. Silahla bebeklerin katledilmesi devlet yönetimlerinin son sözü oldu. Nefret bize kolay gelmedi. Bütün şehirler ve bölgeler, yüz binlerce insan hayatı - bunun için ödediğimiz bedel buydu. Ama şimdi nefretimiz olgunlaştı, artık taze şarap gibi kafaya dikip içilmiyor, soğuk ve bilinçli hale geldi. Dünyanın hem bizi hem de faşistleri tutamayacak kadar küçük bir yer olduğunu anladık. Uzlaşmanın ya da uzlaşmanın söz konusu olamayacağını, söz konusu sorunun açık ve basit olduğunu anladık: var olma hakkımız. Ve nefret etmeyi öğrenen halkımız, içlerindeki iyiliği kaybetmedi. Yaşadıklarının kalplerini hızlandırdığını söylemeye gerek var mı? Kalabalık ailelerin zor zamanlarında yetim evlat edinen ve onlarla son hayatlarını paylaşan annelerin duygularından uzak düşünülemez. Askeri bir cerrah olan genç Lyuba Sossunkevich'i hatırlıyorum. Düşman ateşi altında yaralılara ilk müdahaleyi yaptı. Sığınağın etrafı Almanlar tarafından çevrilmişti. Elinde tabancayla bir düzine Alman askerine karşı tek başına savaştı, emrindeki yaralıları savundu ve onların başlarına gelecek olan insanlık dışı muamele ve işkenceden kurtardı. Ya da başka bir Rus kızı Varya Smirnova'nın mütevazi çalışmasını ele alalım tüfek ve havan topu ateşi altında mektupları en ön saflara göndererek onları çok değerli bir şey olarak koruyordu. Bana dedi ki: "Bu çok doğal... sonuçta herkes bir mektup almak için can atıyor. Evden mektuplar olmasaydı  hayat çok kasvetli olurdu." Ancak Ruslar, yalnızca kendi halkları için derin bir endişe göstermiyorlar. Başkalarının acılarını da anlıyorlar. Çok acı çeken Leningrad'ın kadınlarının Londra'daki kadınlara yaptığı açıklamadan ne kadar derin bir insani empati doğar. Kızıl Ordu askerleri, ele geçirilmiş Paris'in acıları hakkında bana birkaç kez soru sordular. Bir keresinde Kızıl Ordu askerleri, Nazilerin Yunanistan halkını nasıl açlıktan ölüme mahkûm ettiğini anlatan bir gazete haberini dinlerken oradaydım. Saratov bölgesinden bir çiftçi, "Gerçek bir felaket. Her yer aynı. İnsanlara yardım etmek için o Fritz'leri bir an önce yok etmeliyiz." Hitlerin izinden gidenlere olan nefretimiz, ülkemize duyduğumuz sevgi, insan sevgisi, insanlık sevgisi tarafından belirlenir. Ve bu bizim nefretimizin gücüdür. Bu onun gerekçesidir. Hitlerin izinden gidenlerle hesaplaşmaya geldiğimizde, kör nefretin Almanya'nın ruhunu nasıl yok ettiğini görüyoruz. Böyle bir nefretten uzağız. İnsan sevmeyen bir idealin temsilcisi olduğu için, inanmış bir katil, ilkesel olarak bir hırsız olduğu için her bir Hitler destekçisinden nefret ediyoruz, ülkemizde ve diğer ülkelerde tek tek ve birlikte yaptıkları her şey için her birinden nefret ediyoruz, dulların gözyaşları için, mahvolmuş çocukların hayatları için, kasvetli mülteci kervanları için, ayaklar altında çiğnenmiş tarlalar için, milyonlarca hayat için ve mahvettikleri son derece yaratıcı emek yıllarının meyveleri için. İnsanlara karşı değil, insana benzeyen ama içinde zerre kadar hümanizm olmayan robotlara karşı savaşıyoruz. Nefretimiz çok daha güçlü çünkü görünüşte insan gibi görünüyorlar. Çünkü gülebilirler. Çünkü bir atı veya köpeği okşayabilirler. Çünkü günlüklerinde iç gözleme düşkündürler, insan ve medeni Avrupalı kılığına girmişlerdir.  Genellikle orijinal anlamlarını değiştirip kelimeleri kullanırız. Halkımızın intikam aramayı hayal etmesi temel bir nefret değil. Erkek ve kız çocuklarımızı Nazilerin yaptığı vahşet düzeyine insinler diye yetiştirmedik. Kızıl Ordularımız asla Alman çocukları öldürmeyecek, Goethe'nin Weimar'daki evini veya Marburg'daki kütüphaneleri ateşe vermeyecek. İntikam, kişinin kendi dilinde konuşması için kendi türünde ödeme yapması anlamına gelir. Ama faşistlerle ortak bir dilimiz yok.  Bizim özlediğimiz intikam değil, proleter adalettir. İnsanlık ilkesinin yeryüzünde yeniden yeşermesi için Hitlercileri yok etmek için yola çıktık. Tüm alacalı ve karmaşık biçimleri ve yönleriyle, ulusların ve insanların doğal özellikleriyle hayattan zevk alırız. Bu dünyamızda herkese yetecek kadar yer var. Ve Alman halkı da Hitler’in on yılının korkunç suçlarından arınmış olarak yaşayacak.

7 Temmuz 2021 Çarşamba

Yönetişimin Sibernetiği: Cybersyn Projesi 1971–1973

Yönetişimin Sibernetiği: Cybersyn Projesi 1971–1973

Çeviren:Deniz Alaz Gürbüz

Raul Espejo

Şili, 1970'lerin başında oldukça önemli bir siyasi sürece girdi. Bu Özgürlükçü sosyalist bir devrim yapma girişimiydi. Merkez soldan aşırı sola siyasi güçler tarafından desteklenen Başkan Salvador Allende hükümeti, ülkenin sosyo-ekonomik ilişkilerini dönüştürmeye niyetliydi. İşçiler için ve işçilerle birlikte olan bir hükümetti. Dönüşümün derin yapısal sonuçları vardı. Hükümet, geleneksel olarak ülkenin ayrıcalıklı gruplarının çıkarlarını ve tüketimini destekleyen bir ekonomiden, halk odaklı bir ekonomi istiyordu. Ancak, bu dönüşümün karmaşıklığını takdir etmek gerekir. Sovyetler Birliği ve Küba'daki gibi sosyalist deneyimler, merkezi bir ekonomi modeli tarafından yönlendirildi ve nispeten küçük bir bürokrat ve uzman grubunun görüşlerini yansıtan bir planlama sisteminin diktelerini izleyen milyonlarca insanın omuzlarında inşa edildi.  Şili'de merkezi planlamayı uygulamak mümkün değildi; uzun vadeli demokratik geleneği bu seçeneği imkansız değilse de zorlaştırmıştı. Allende hükümetinin üç yılı boyunca merkezi bir planlama ile temsili demokrasi arasındaki gerilimler mevcuttu. Cybersyn projesi işte bu yüksek gerilimli ortamda ortaya çıktı. Ardından Ulusal Kalkınma Kurumu'nun (CORFO) Genel Teknik Müdürü Fernando Flores, hem hükümetin amaçlanan ekonomik dönüşümlerinin çelişkili doğasını hem de Stafford Beer'in örgütsel sibernetiğinin sunduğu fırsatları gördü. Beer, karmaşıklık konusundaki görüşlerini ve bunların Şili'nin siyasi durumunda nasıl kullanılabileceğini tartışmak üzere Şili'ye davet edildi. Bu davet Cybersyn projesinin çıkış noktasıydı. Şili'de Beer  ile merkezi planlamaya sibernetik bir alternatif fikri şekillenmeye başladı. Başkan Allende bu projeye devam etmek için yeşil ışık yaktı. Bununla birlikte, CORFO'nun millileştirilmiş sanayi yönetimini destekleme projesi olduğu için, ülke ekonomisinden sorumlu ana devlet dairelerinin faaliyetlerine çok fazla bir alternatif değildi. 1930'ların sonlarından bu yana, CORFO, diğerleri arasında petrol, elektrik, çelik ve ormancılık endüstrilerini kontrol eden stratejik devlete ait endüstrilerden sorumluydu. 1970 yılında, yeni hükümet bu sektörlere orta ölçekli işletmeleri eklemek istedi; elektro-ev, elektronik ürünler, mobilya vb. üretenler. Bunlar, ülkedeki tüketim kalıplarını dönüştürmek için önemli bir kaldıraç sunma anlamında stratejik endüstrilerdi. CORFO'daki insanlar, Beer'in Şili'ye gelmesinden önce bu sorunla boğuşuyordu. Kasım 1971'de oraya vardığında, Beer endüstriyel ekonominin sibernetiğine, yani bu aşırı karmaşık sistemin iletişimine ve düzenlenmesine odaklanmayı önerdi. Bu sibernetiği, 1960'ların sonlarında birçoğumuzun çalışmalarını tanıtan kitap olan Karar ve Kontrol’de (Beer 1966) dile getirmişti. Bu sefer, ek olarak, Yaşanabilir Sistem Modeli hakkında bir üçlemenin ilki olan, henüz yayınlanmamış kitabı “Firmanın Beyni”nin müsveddesi yayınlanmıştı. (Beer 1972, 1979, 1985). Kısa bir süre sonra, bir düzine kadarımızdan oluşan projenin çekirdek grubu, projeye katıldı. Beer'in ilk ziyaretinin iki haftasında, net bir aciliyet duygusuyla Cybersyn projesini kurmayı başardı. Brifinglerimizin desteğiyle o günlerde birkaç belge üretti. Belki de amaçladığı duygusunun göze çarpan bir gösterimini, kurumsal bilgi ve iletişim faaliyetlerini ülkenin endüstriyel ekonomisinin yönetimi için Cyberstride adını verdiği bir programa dönüştürmek için kesin görevler önerdiği bir Eylem Planında (Şekil 3.1) özetledi.  Bu Planda ayrıca Santiago'da (A Takımı) ve Londra'da (B Takımı) uzman ekipleri belirledi. Bu Eylem Planı, Cybersyn Projesinin başlangıcıydı (Beer 1981, Schwenberg 1977, Espejo 2009, Medina 2006, 2011). Proje, Salvador Allende hükümetinin askeri darbeyle devrildiği 11 Eylül 1973'e kadar sürdü. O zamandan beri Cybersyn basında (Beckett 2003 ve Barrionuevo 2008) ve diğer medyada her zaman olumlu olmasa da çeşitli ilgi gördü. Diğer nedenlerin yanı sıra, bunun nedeni, o günlerin bilgisayarlarının sınırlı bilgi üretme yeteneklerine boyun eğmesi (Ulrich 1981), dayanaksız teknik iddiaları (Axelrod & Borenstein 2010) ve hatta Orwellian imalarıydı (Baradit 2008). Bu yazıda, 1973'te projenin çöküşünden 40 yıl sonra kişisel yansımalarımı sunuyorum. Bu yansımaların vurgusu, o zamanlar oldukça sınırlı olan başarıları ile bugünkü toplumumuz için olan vizyonu ve alaka düzeyini karşılaştırmaktır. İddiaları büyüktü; kısa sürede ülke ekonomisinin yönetimine önemli katkılar sağlayacak bir proje olarak sunuldu. Kendi iyiliği için, gerçekliğini bu iddia ile karşılaştırmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Özellikle, potansiyellerini anlamak için projenin metodolojik ve epistemolojik eksikliklerini takdir etmek gerekir. Bu makaledeki argümanım şu şekilde: İlk olarak Cybersyn'in gerçekliğini ve o iki yılda neler yaptığımızı tartışıyorum. Bunu, bu çalışmanın metodolojik bir revizyonu ve son 40 yılda Uygulanabilir Sistem Modelinin epistemolojik evrimine ilişkin yansımalar takip ediyor.

Cybersyn’nin Güncelliği

Uygulanabilir Sistem Modeli (VSM), Beer'in örgütsel sibernetiğe en önemli katkılarından biridir (Beer 1972, 1981, 1979, 1985). VSM, Beer'in, doğanın uygulanabilir sistemlerin uzun vadeli evriminin, firmalar gibi aşırı karmaşık sistemlerin yaşayabilirliği hakkında söyleyecek çok şeyi olduğu anlayışından ortaya çıktı (Beer 1972, 1989). Dikkatinin odak noktası, insan sinir sisteminin evrimiydi. Bu sistem hakkındaki anlayışından hareketle, uygulanabilir herhangi bir sistemin beş sistemi olduğunu savundu. Sistem 1, S1, sistemin ürünlerini üreten operasyonel bir sistemdi. Sistem 2, S2, Sistem 1'in operasyonel birimlerini koordine etmek için salınım önleyici bir işlevdi. Sistem 3, S3, uygulanabilir sistem içinde kaynakların kullanımını dağıttı ve optimize etti. Sistem 4, S4, sistemin çevreye adaptasyonundan sorumluydu ve Sistem 5, S5, politika oluşturmadan sorumluydu (Beer 1972). Ek olarak, bu modelin önemli bir yönü yapısal özyinelemesiydi. Sistem 1'i oluşturan her operasyonel birim, tıpkı küresel sistem gibi adaptasyon ve üretim zorluklarına sahipti, yani her operasyonel birim S1, S2, S3, S4 ve S5'e sahipti ve bu birimlerin her biri içinde adaptasyon ve üretim için kendi birimlerinin yaşayabilirliği için aynı yapı sorumluydu.  CORFO ve ulusallaştırılmış sanayi hakkında bilgilendirildiği günlerde, Beer onu, CORFO'nun odaklandığı sistem olarak özyinelemeli bir yapı haline getirdi ve dört rama (ilgili endüstriyel sektör grupları) yerleştirdi. Bu ramların her biri, bir dizi sözde sanayi komitesi veya ilgili sanayi sektörleri grubunu oluşturuyordu; bu komitelerin her biri işletmeleri ve işletmeleri yerleştiren işletmeleri içeriyordu. Daha sonra CORFO'dan başlayarak tüm bu operasyonların uygulanabilir bir organizasyon yapısına sahip olması gerektiğini varsaydı. Bu anlamda VSM, bir teşhis veya tasarım aracı olmaktan çok bir buluşsal yöntem olarak kullanılmıştır. Çeşit mühendisliği, VSM'nin temelini oluşturan anahtar bir kavramdır. Cybersyn için tasarım, tesislerden CORFO'ya kadar tüm yapısal seviyelerdeki üretim faaliyetlerinin büyük karmaşıklığını ve onları sarsan rahatsızlıkları yönetim için ilgili bilgilere indirgemekti. Önemli olan, göz ardı edilmeyi hak edenleri görmezden gelmek ve önemli değişiklikleri bildirmekti. Projedeki çeşitlilik mühendisliğinin bir amacı, durumsal karmaşıklığı yönetilebilir bir düzeye indirmek için model odaklı bir yaklaşım sunarken aynı zamanda performansı artırmaktı. Varsayılan özyinelemeli yapı, yerelden küresele tüm operasyonel birimler için temel değişkenlerin gerçeklerine (ACT), yeteneklerine (CAP) ve potansiyel bağlarına (POT) dayalı performans endekslerini tasarlamak için bir platform olarak kullanıldı. (Beer 1981). Amaç, işçiler ve yöneticiler için temel değişkenlerin davranışındaki önemli değişiklikleri gerçek zamanlı olarak ölçmekti. Endekslerin tasarımında önemli metodolojik ve pratik gelişmeler yapıldı. Yöre halkı, günlük gerçekliklerini, yetenekleriyle veya mevcut kaynaklarla ve potansiyelleriyle elde edebileceklerinin en iyisiyle veya kısıtlamaları ve darboğazları kaldırmak için yatırımla elde etmeleri gereken en iyiyle karşılaştırmak için ölçtüler. Bu endeksler, pratik olarak mümkün olduğu kadar gerçek zamanlıya yakın bir şekilde veri toplamak için kullanıldı ve istatistiksel bir formalizm kullanılarak işlendi. Cyberstride paketi bu işlem için yazılımdı. Veri toplama, önemli bir modelleme kapasitesi ile desteklenmiştir. Operasyonel araştırmacılar, kapasitelerini ve darboğazlarını çözmek için tesisler, işletmeler ve sektörler için nicel akış şemaları üretti ve yöneticilerle performans endeksleri tasarlama potansiyellerini tartıştı. Cybersyn'deki en büyük kaynak miktarı indekslerin tasarlanmasında kullanıldı. Uygulamada, üretim ve insan kaynakları endekslerinin tasarımına ağırlık verildi. İşletmeler ve sektörler için toplu endeksler tasarlamak için kümelenmiş araştırması modellemesi kullanıldı. Projenin sonunda, millileştirilmiş sanayi ekonomisinin yaklaşık %60'ı şu ya da bu şekilde bu sisteme dahil edildi. Geleneksel postalama prosedürlerinden daha fazlasını gerektiren verileri yakalamak için coğrafi olarak endüstriyel tesisler çok uzun ve ince olan ülkeye dağılmıştı. Gerçek zamanlı iletişim zorluydu. Şans eseri, devlete ait işletmelerden birinde çok sayıda yedek teleks makinesi bulduk. Kurulumları, ülke genelindeki  fabrika ve işletmelerde olduğu kadar sanayi komitelerinde, CORFO'da  ve diğer devlet dairelerinde de takip edildi. CORFO'da onlarca makinenin bulunduğu teleks odası kuruldu. Uygulamada, sanayi ekonomisi için yeni başlayan bir sinir sistemi sunan, devlete ait sanayi için bir operasyon odasıydı; adı Sibernet'ti. Şirketlerin verileri, Cyberstride'ın veri işlemeyi yaptığı hükümetin bilgisayar merkezine iletildiler. Önemli değişiklikler tespit edildiğinde, etkilenen birimlere raporlar geri gönderildiler. Beklenti, sorunların yerel olarak çözüleceğiydi, ancak sorunlar devam ederse, etkilenen yöneticilerle mutabık kalınan bir süreden sonra, bu yöneticilerin ilgili sorunları çözme şanslarının daha fazla olacağı varsayımı altında endeks raporları otomatik olarak bir sonraki seviyeye atlıyordu.  Algedonik sinyallerin bu sıçraması, tüm yapısal seviyeler için tasarlanmıştır (Beer 1981). Beer  ayrıca CORFO'da bir ekonomik modelleme kapasitesi istedi. Amacı, endüstriyel ekonominin dinamik davranışını modelleme yeteneğiydi. Özellikle Cyberstride'ın endekslerinin sağladığı zemindeki kulağı, bu dinamik modellerin sunduğu geleceğe yönelik gözle dengelemekti. Projenin bu kısmı CHECO (Chilean Economy) adını aldı. Küçük bir grup ekonomist, Londra'daki sistem dinamiği uzmanlarından oluşan küçük bir ekibin desteğiyle bu görevi üstlendi. Şili ekonomisinin basit modelleri bu iki ekip tarafından ortaklaşa üretildi. Şili ekonomisinin bu dinamik modellemesi MIT'nin Dinamo yazılımını kullandı (Forrester 1971). Son olarak, endeks raporlarının, ilgili bilgilerin ve dinamik modellerin gösterimi, bir Operasyon Odasının tasarımı ve inşasına odaklandı (Şekil 3.2). Beer, politika yapıcıların konuşmalarını desteklemek için fiziksel  bir alan olarak bu odayı bir özgürlük makinesi olarak tasavvur etti. (Beer 1975, Medina 2011);Vurgu, ergonomisiydi; karar vermeyi geliştirmek için bir insan-makine arayüzü. Odada birkaç ekran vardı. Biri, katılımcıların dikkatini odaktaki sisteme odaklamaya yardımcı oldu. Sonraki ikisi, oda kullanıcıları ile ilgili performans endekslerinde (örneğin, yöneticiler enerji sektörünün üst düzey yöneticileriyse enerji performans endeksleri) ve daha düşük seviyede çözülmemiş sorunların algedonik sinyallerinde önemli değişiklikleri yansıtmak için yineleme seviyeleri  olarak kullanıldı. Veri akışı adı verilen sonraki dört ekran grubu, ilgili performans raporlarının gerçekliği, kapasitesi ve potansiyeli ile ilgili bilgiler verdi. Yöneticiler tarafından kontrol edilen slayt projektörleri, sandalyelerinden yansıtılan bilgiler gibi. Odada ayrıca CHECO modellerinin sonuçlarını yansıtmak ve odaklanılan sistemin dinamikleri ve uzun vadeli davranışı hakkında tartışmaları desteklemek için iki ekran vardı. Bu odadaki görüşmeden çıkan kararlar teleks (yani Sibernet) aracılığıyla etkilenen birimlere ve kişilere iletilebiliyordu. Bu oda, üst düzey yöneticiler ve politikacılar tarafından nadiren kullanılan bir prototipti. Bununla birlikte, fikir, atölyedeki insanların hayal gücünü yakaladı ve en azından birkaç fabrikada, performans endekslerini ve ilgili bilgileri görüntülemek için işçilerin toplantı odalarının duvarlarında kullanıldı. Dört araçtan, bilgi ve iletişim anlayışımızı değiştiren Cybernet oldu. Başlangıçta Cybernet, fabrikalardan, işletmelerden ve komitelerden teleks odasına ve o odadan Cyberstride'ın istisna raporları ürettiği bilgisayar merkezine veri aktarımı için uygun yapısal seviyelere geri göndermek için bir araçtı. Bu veri akışları başlı başına yönetim gereksinimlerine değerli katkılardı, ancak CORFO yöneticileri kısa süre sonra Cybernet'in başka amaçlar için kullanılabileceğini öğrendi. Hızla her türlü belge, rapor, istek akmaya başladı. Bu akışlar, Sibernet'in kullanımını endüstriyel ekonominin ötesine taşıdı; yakında bakanlıklardan ve diğer devlet kurumlarından makine talepleri geldi. Beklenmeyen şey, kamyon şoförleri ve küçük perakendeciler Ekim 19724'te siyasi güdümlü bir greve gittiğinde, Cybernet'in bunu yenmede kilit bir rol oynamasıydı. Ağ 7/24 çalıştı ve pratikte yatay koordinasyon için güçlü bir araç haline geldi. İhtiyaçlar ve tedarikler işletmeler tarafından kendi aralarında yönetilerek hiyerarşik müdahale ihtiyacı azaltıldı. Bu, eylem halindeki sibernetiğin en açık örneğiydi. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu deneyim birçok kişinin Cyber-syn'i endüstriyel üretimin ötesindeki tedarik ve nakliye faaliyetleriyle ilişkilendirmesine yol açtı; yeni başlayan bir değer zinciri faaliyetteydi. Sibernet'in yetenekleri, siyasi kavgalarla neredeyse felç olmuş bir ülkenin çalkantılarından ortaya çıktı. Politikacıların ve yöneticilerin kafasında Cybernet ve Operasyon Odası bir oldu. Şimdi Cumhurbaşkanlığı  Sarayı bu odanın kendi binasında olmasını istedi. Yeni başlayan bir internet olarak Cybernet'in potansiyelleri ortaya çıktı, ancak ne yazık ki durumu değiştirmek için çok geçti. O sırada Beer, Cybersyn'in endüstrinin ötesine taşınması gerektiğinin farkına vardı ve ilk kez yalnızca endüstriyel üretimi değil, tüm ekonomiyi içerme şansına sahip olan projenin yeniden yapılandırılmasını önerdi. Bu amaçla ayrıntılı bir teklifte bulundu, ancak Cybersyn'in ülke ekonomisinin sibernetiğini iyileştirmesi için artık çok geçti. Hükümetteki insanlar, bir askeri müdahalenin kapıda olduğunun ve ilişkilerde ve yönetimde önemli değişiklikler için zaman olmadığının farkındaydı. İronik olarak, Cybersyn'in büyük başarısı, sonunun başlangıcıydı. Proje gelişirken Beer'in endişelerinden biri, insanların politika oluşturma süreçlerine dahil edilmesiydi. Bu, politika yapıcılara kendi amaçlarını halkın amaçlarıyla uyumlu hale getirme şansı veren kapsayıcı bir demokrasi için bir endişeydi. Bu endişe, Cyber-folk projesi olan Cybersyn'in bir yan çekiminde dile getirildi. Belki de bu sonraki projenin kökü, Başkan Allende'nin, Beer'in VSM'yi ona açıkladığı gibi, “sonunda, insanlar” ifadesindeydi. Cyberfolk, insanları politika süreçlerine dahil etmeyi amaçlayan bir teknolojiydi; bu, kamusal alanda bir politikayı tartışırken insanların politikacılara gerçek zamanlı bir yanıt verme girişimiydi (bkz. Şekil 3.3). Cyberfolk'u destekleyen, Beer'in, bu durumda, insanların yüksek karmaşıklığını (yani bireysel endişelerini) bu politika endişeleriyle ilgilenen nispeten az sayıda politikacı, yönetici ve uzmanın düşük karmaşıklığını dengelemek için bir homeostat tasarlama girişimiydi. VSM açısından Cyberfolk, politika oluşturmaya son vermek istedi (VSM Sistemi 5). Bu amaca yönelik paradigmatik katkısı, insanların kamusal konuşmalardaki ilerlemeden memnuniyetlerini veya memnuniyetsizliklerini ölçen bir cihaz olan algedonik sayaçtı (Şekil 3.3). Bu, bu konuşmaları yönlendirmelerine yardımcı olacak bir araçtı.

Kritik İnceleme

Aşağıda Cybersyn'in metodolojik uygulamasının eleştirel bir incelemesini sunuyorum ve burada kullanılan epistemolojik merceği tartışıyorum. Amaç, bir sonraki bölümde daha iyi bir toplum için potansiyellerini görünür kılacak bir platform hazırlamaktır.

Metodoloji Hakkında

Sibersyn'in metodolojik olarak, Şili ekonomisini sahada dönüştürenlerin önemli bir katılımı pahasına teknolojiyi vurguladığı iddia edilebilir. Şili ekonomisinin iyi bir sibernetiği, onun etkin organizasyonuna eşdeğerdi ve gerçekten de eşdeğerdir (Beer 1975). İyi bir ekonomi yaratmak için etkin bir organizasyona sahip olmak ve Uygulanabilir Sistem Modeli'nin güçlü bir araç olmasını sağlamak gerekir. Hükümetin ekonomi politikalarının uygulanması ve uyarlanması için etkin bir özyinelemeli yapı sunar. Spesifik olarak, bitkilerden CORFO'ya kadar, özerklik ve uyum ilişkileri üretmek gerekliydi. Cybersyn için ilk zorluk, iyi ifade edilmiş özyineleme seviyeleri aracılığıyla endüstriyel ekonominin karmaşıklığının etkin yönetimi için bir sistem yaratmaktı. Bu Cybersyn için zorlu bir görevdi ve endüstriyel ekonominin karmaşıklığının etkili bir şekilde ortaya çıkmasını sağlamak için fazla zaman yoktu. Ramaların, sektörel komitelerin, işletmelerin ve tesislerin yinelenen yapısı, karmaşıklığı yönetmek için sağlam sibernetik ilkeler üzerinde değil, pragmatik politik gerekçelerle kararlaştırıldı. Cybersyn endüstriyel ekonominin yapısını teşhis edip tasarlamadı; bunun yerine, siyasi süreçlerden ortaya çıkan hiyerarşileri kullandı. Bunlar, siyasetin yönlendirdiği düzeyler arasındaki güç hiyerarşileri ve ilişkilerdi. Hakim ideoloji işletmelerin, komitelerin ve benzerlerinin özerkliğine saygı duymak olsa da, bu operasyonel birimlerin organizasyon yapıları henüz olgunlaşmamıştı. Ulusallaştırılmış endüstrinin sibernetiği zayıftı. Yapısal özyineleme, büyük ölçüde, organizasyonel tasarım tarafından etkinleştirilebilen kendi kendini organize eden süreçlerin sonucudur. Varsayım, ramaların, endüstriyel komitelerin, işletmelerin ve tesislerin hepsinin özerk birimler içinde yerleşik özerk birimler olduğuydu. Bu, yapısal özyinelemeyi reddeden hiyerarşik ilişkileri saklayan güçlü bir varsayımdı (Espejo 2011). Ekonomide bir şeylerin olması için baskı vardı ve Cybersyn'in kritik ilişkiler üzerine yeterince düşünecek zamanı yoktu. Bunların özyinelemeli olmaktan çok hiyerarşik olduğu artık açıktır. Cyberstride'ın odak noktası, işletmelerin ve tesislerin temel değişkenleri için performans endeksleri tasarlamaktı. Uygulamada, bu endeksler, çevredeki ekonomik ajanlarla ilişkileri ölçmek pahasına, kendi iç operasyonlarının performansını ölçmek için tasarlandı. Bu odaklanma, etkili bir ekonomi oluşturmak için bir tür piyasa ilişkileri kullanma şansını azalttı. Odak, çevresel değişikliklere organizasyonel uyum için gerekli olan dinamik yetenekler değil, mevcut üretim süreçleri üzerindeydi (Teece 2008). Bu, o sırada Şili'de dikkate alınmayan önemli bir metodolojik konuydu, ancak uygulanması Cybersyn'de gizliydi. Yıllar içinde bu metodoloji, örneğin Almanya'daki Hoechst AG'de (Schuhmann 2004) birçok organizasyon bağlamında gelişti. O zamandan beri daha genel bir düzeyde, Critical Success Factors (Rockard 1979), Balanced Scorecard (Kaplan & Norton 1996) ve diğerleri gibi endeks tasarımı için çeşitli metodolojiler her türden işletmede uygulandı. Genel olarak Cybersyn, organizasyonel karmaşıklığın güçlendirilmesinden ziyade operasyonel karmaşıklığın filtrelenmesine vurgu yaptı. Tesisler ve işletmeler içinde ve arasında yanal koordinasyonun sağlanmasına fazla önem verilmedi. Dağıtılmış yerel problem çözme şansını artırmak için koordinasyon gerekliydi. Koordinasyon sistemleri, yerel düzeyde büyük güçlendiricilerdir. Örgütsel bir sistemdeki insanlar – bu durumda Şili ekonomisinin birimleri – değerleri, adetleri ve amaçların yanı sıra operasyonel standartları paylaşmadıkça, eylemlerini karşılıklı uyum yoluyla koordine etmeyi çok zor bulacaklardır. Bu koordinasyon sistemlerinden yoksun iletişimin doğal yönelimi dikeydir, yani hiyerarşiktir. Bugün, VSM hakkındaki mevcut anlayışımızla, Sistem 2'nin veya onun koordinasyon fonksiyonunun (Espejo 1989), özerkliği sağlamak için güçlü bir fonksiyon olduğu açıktır. İnternet ve sosyal ağlar, birimden birime yazılım ve daha pek çok şey gibi mevcut teknolojilerle, bu sistemik işlev 1970'lerin başında bırakın mümkün olması şöyle dursun, düşünülemez bir rol oynuyor. O günlerde gerçek zamanlı koordinasyonu uygulayacak hiçbir bilgi ve iletişim teknolojisi yoktu. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Cybersyn filtrelemeyi vurguladı; yani, amplifikasyondan ziyade performans indeksleri (yani koordinasyon sistemleri). Ancak VSM, etkili performans için her iki yönün de gerekli olduğunu görmemize yardımcı olur. Organizasyonlarda özerkliği sağlamak, o zamandan beri Uygulanabilir Sistem Modeli uygulamalarında vurguladığım bir husustur (Espejo 2001, Reyes 2001, Espejo, Bula & Zarama 2001, Espejo & Reyes 2001). Şili Ekonomi Modeli (CHECO), Cybersyn'in nispeten az kaynaklı bir bileşeniydi. Ekonomi Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Merkez Bankası, Ulusal Planlama Dairesi vb. kilit aktörlerin katılımı olmadan bir ekonomi modeli üretme fikri, Cybersyn ekibini bir öğrenme alıştırmasını yapan başka bir kuruluş olmaya mahkûm etti. CHECO modellemesi için odaklanılan sistem tam ekonomiydi. Bu pragmatik ama yetersiz bir seçimdi; Cybersyn'in odaklandığı sistem toplam ekonomi değildi. Bu modelleme için iyi sibernetik, CORFO'dan yerel birimlere kadar tüm özerk birimlerin dinamik yeteneklerini ve potansiyellerini değerlendirmek için bir katkı olarak endüstriyel ekonominin yinelemeli yapısı boyunca modelleme ve planlama kapasitesini dağıtmayı ima ederdi. Uygulamada CHECO'nun ne Şili ekonomisinin yönetimi üzerinde ne de CORFO ve operasyonel birimlerinin yönetimi üzerinde etkisi yoktu. Bir VSM'nin bakış açısından CHECO, tüm özerk birimler (yani VSM'deki S3, S4 ve S5) içindeki tartışmaları içeride, şimdi ve dışarıda desteklemek için bir modelleme aracı olmalıydı. CORFO, ramas, komiteler ve işletmeler gibi operasyonel birimlerin üretkenliğini, çalkantılı ortamlara uyumlarına katkıda bulunmak için daha uzun vadeli ihtiyaçlarıyla ilişkilendirmek için bir araç olmalıydı. Ancak, daha önce belirtildiği gibi, bu birimler özerk değildi ve ortamlarının dinamik modellemesi CHECO'nun endişelerinden biri değildi. Sonunda, endüstriyel ekonominin planlanması, CORFO'nun makroekonomik kaygılar tarafından yönlendirilen merkezi bir işleviydi, ramalara, komitelere ve işletmelere dağıtılmadı. CORFO'nun Planlama Departmanının ilişkileri Cybersyn projesinden ziyade Ulusal Planlama Ofisi ile olmuştur. Operasyon Odası'na gelince (Şekil 3.2), metodolojik bir bakış açısıyla Cybersyn, konuşmaları tasarlamak yerine konuşma teknolojisi oluşturmayı vurguladı. İnsanları politika süreçlerine dahil etmek için bir teknoloji sundu, ancak onların anlamlı bir şekilde dahil edilmesi için bir metodoloji sunmadı. Bunlar Cybersyn'in yıllardır bilim kurgu ve hayal ürünü teknoloji olarak eleştirilen tartışmalı yönleri olmuştur (Axelrod & Borenstein 2010). Bununla birlikte, kendine referans için bir konuşma alanı vizyonu güçlüydü.Bu  birden fazla işletmede ve diğer kurumlarda tekrarlanmıştır (Holtham, et al. 2003). Onu esas olarak yanıp sönen bir teknoloji olarak görenler oldukça doğal olarak onu eksik bulacaklar. Bunu, organizasyonel sistem boyunca dağıtılmış politika oluşturma için bir konuşma alanı olarak görenler, operasyon odalarını, içeride ve şimdi operasyonları yürütenler ile dışarısı ve sonra ile ilgilenenler arasında yönlendirme konuşmaları gerektiren politika oluşturma için bir kısayol olarak göreceklerdir. Burası, iç operasyonların ürettiği esneme ile çevresel taleplerin dengelendiği bir yerdir. Bir Özgürlük Makinesi inşa etmenin heyecanıyla vizyon bulanıklaştı (Athanasiou 1980, Beer 1975, Medina 2011). Pratikte bu, Cybersyn'in işçiler, yöneticiler ve politikacıların özerk tesisler, işletmeler, komiteler, ramalar ve CORFO için dağıtılmış ancak uyumlu amaçlar üzerinde çalışmasına olanak sağlamak için yeterli dikkati göstermediği anlamına geliyordu. Son derece belirsiz bir siyasi ortam bağlamında, halk odaklı bir endüstriyel ekonomi geliştirmeye yönelik genel küresel siyasi strateji, nihayetinde, dağıtılmış yerel öz-referans ve özerklik için gerekli konuşmaları kısıtladı. CHECO ve Cyberstride birlikte bu konuşmaları destekleyebilirdi; ancak, Operasyon Odası doğru paydaşlarla bağlantı kuramadı. Bu, işletmelerin özerkliğini artırma ve dolayısıyla ulusal ekonominin performansına katkıda bulunma pahasına teknolojinin egemen olduğu bir gündemin bir örneğiydi. Beer'in Team Syntegrity'deki daha sonraki çalışması (Beer 1994), konuşmaları tasarlamaya güçlü bir metodolojik katkıydı. Gerçekten de, o günlerde düşünülemez olan bu konuşmaları mümkün kılmak için artık çeşitli teknolojiler mevcut ve bunlar Beer'in 40 yıl önceki vizyonuna güvenilirlik kazandırıyor. Son olarak, Cyberfolk gelecekteki gelişmeleri öngören vizyon ve teknolojinin bir başka örneğiydi. Bu dahil etme fikrini devam eden politika meselelerine genişletmek, o günlerde sınırlı metodolojik ilgi gördü ve küçük bir bilim insanı ve uzman grubuyla sınırlıydı. 1990'ların sonunda ve 2000'lerin başında, Clas-Otto Wene ile birlikte, Avrupa'daki nükleer atık yönetimi politikasına katılım ve şeffaflık için bir yaklaşım önermek için VSM ve Habermas'ın iletişimsel yetkinliğini kullandım (Wene & Espejo 1999, Espejo 2003) ve daha sonra Alman Bula’nın  Kolombiya'ya dahil olma tartışması için Beer'in vizyonu yine zamanının ötesindeydi.

Epistemolojik Mercekler

Son 40 yılda önemli sosyal, organizasyonel, ekonomik ve teknolojik gelişmeler Beer'in vizyonunu gerçeğe dönüştürmeye giderek daha fazla yardımcı oldu; gerçek zamanlı yönetim ve koordinasyon, organizasyonlar içinde özerklik, iletişim ağları, konuşma alanları, ekonominin düzenlenmesi vb. Yeni bilgi ve iletişim teknolojileri, örgütsel sistemlerdeki etkileşimlerin ve iletişimin karmaşıklığını açıklamak için gelişen bir epistemoloji ile el ele gitti. Şili'deki çalışmalarımıza egemen olan VSM'nin bilgi yönetimi epistemolojisinin yerini şimdi operasyonel bir epistemoloji almaktadır (Espejo & Reyes 2011).  VSM için bu yeni epistemolojik mercek benim için Cybersyn günlerinde başladı. Onun daha güçlü bilgi yönetimi epistemolojisi, benim aşağıdaki kuruluşların kara kutu tanımı olarak adlandıracağım şeye, kendi yaşayabilirlikleri için çabalayan kuruluşların karmaşıklığını her an hesaba katma ihtiyacını vurgulayan bir iletişim epistemolojisi veya operasyonel tanım tarafından giderek daha fazla sorgulanmaya başlandı. Bugün, VSM hakkındaki anlayışımız o günlerde olduğundan çok daha karmaşıktır; örgütsel sistemlerin karmaşıklığının muhasebesini çok daha fazla anlıyoruz. Heinz von Foerster, Humberto Maturana ve Francisco Varela'nın tam da Cybersyn'in ortaya çıktığı gibi Santiago'da çalışıyor olmaları şans eseriydi. 1970'lerin başlarında onlarla yaptığımız konuşmalar, ekonomiyi ikinci dereceden sibernetik - gözlemcinin sibernetiği (von Foester 1984), operasyonel kapanma, yapısal kararlılık ve yapısal bağlantı (Maturana & Varela 1989, Maturana 2002, Varela 1979). Çalışmaları, günümüzün Uygulanabilir Sistem Modelinin operasyonel epistemolojisini etkilemiştir (Espejo & Reyes 2011). Sosyal sistemlerin karmaşıklığının temiz bir epistemolojik açıklaması (Varela 1979), hem dış gözlemciler tarafından gözlemlendiği gibi girdi/çıktı dönüşümlerinin karmaşıklığını hem de bu sistemleri üreten gözlemci katılımcılar arasındaki ilişkilerin karmaşıklığını hesaba katmalıdır. Bunlar birbirini tamamlayan iki bakış açısıdır. Biri girdilerin çıktılara dönüşümünün dış gözlemlerini hesaba katıyor, diğeri ise gözlemci katılımcıların tekrarlayan etkileşimlerini veya yapısal bağlantılarını hesaba katıyor. İkincisi çok daha büyük bir karmaşıklıktır, ancak her ikisi de gereklidir. Önceki tanımlamada, gözlemciler örgütsel sistemleri kara kutular olarak gözlemlerler; hem bu sistemleri hem de çevrelerini aynı anda gözlemleyebilecekleri ve ikisi arasında zaman içinde ilişki kurabilecekleri ayrıcalıklı bir konumdadırlar. Onların gözlemleri, bu sistemlerin girdilerini etkileyen çıktı bilgilerinin, dönüşümlerinin iyi bir modelini ve beklenmedik bozulmaların olmadığını varsayarak, gelecekteki davranışlarını belirlediği bir çıkarım modu ile ilişkilidir. Uygun kontrol edilebilir girdileri seçerek bir sistemin davranışını kontrol etmeye ilişkin bir söylemi kendisiyle ilişkilendiren bir çıkarım modudur. Bu tip bir tanımlamada kontrol, arzu edilen sonuçlara veya hedeflere ulaşmak için sistemin davranışını kısıtlamak olarak anlaşılır (Rosenblueth, Wiener & Bigelow 1943). Bu tür bir tanımlama, organizasyonel dönüşümlerin karmaşıklığının hesaba katılmasına yardımcı olur (Espejo & Reyes 2011, Bölüm 3). Gerçekleştirdiği işlevin doğasını anlamak için genellikle kara kutuya girmenin gerekli olmadığını kabul eder. Bu, Beer'in İlk Düzenleyici Aforizmasıdır (Beer 1979, s. 59). Bu aforizma, girdilerin çıktılara dönüşümünün düzenlilikler tarafından yönetildiğini ve bu düzenliliklerin gözlem yoluyla kurulabileceğini ima eder. Bu tür bir tanımlamaya işlevselci olarak atıfta bulunulmasına ve genellikle mekanik olarak göz ardı edilmesine rağmen, bir organizasyonun dönüşümünün sınır etkileşimlerinin karmaşıklığını hesaba katmak değerlidir (Espejo 1989). Bununla birlikte, özerk sistemler için, gözlemlenecek ve kontrol edilecek değişkenlerin seçilmesi, organizasyonel sisteme atfedilen amaçlara bağlıdır ve bu nedenle, ek olarak çok çeşitli içsel görüşmelere bağlıdır. Amaçları netleştirmek, durumdaki gözlemcilerin amaçlarıyla ilgili girdileri ve çıktıları çözmemize izin verir. Böylece sistemin sınırları, "iç" gözlemcilerin düzenlemeyi seçtikleri değişkenler tarafından tanımlanır. Cybersyn'deki performans endekslerinin tasarımı, esas olarak hükümetin politikalarından ve daha az CORFO, ramas, komiteler, işletmeler ve tesisler seviyelerindeki amaçlar ve sınırlar hakkındaki konuşmalardan etkilenmiştir. Bu anlamda, gerçek zamanlı olarak izlemek için seçilen temel değişkenler, farklı özyineleme seviyelerindeki operasyonel birimlerin özerk konuşmalarının sonucu ve daha çok küresel politikaların sonucuydu. Kuşkusuz tüm bu birimlerde amaçlarla ilgili konuşmalar yapılıyordu, ancak genel olarak endeks tasarımından sorumlu Cybersyn ekipleri bunlara dahil değildi. Bu, VSM'nin değil, Cybersyn'in uygulamasının bir eksikliğiydi. Cybersyn'in Eleştirmenleri (Ulrich 1994) bu ayrımı anlayamadı. Örgütsel sistemlerin operasyonel tanımları için girdi veya çıktı yoktur (Varela 1979, s.85). Gözlemciler sistemik deneyimlerini içeride durarak açıklarlar. Sistemin yaşama şansını artıran ilişkilere odaklanılır; doğal olarak, diğer ekonomik ve sosyal unsurlar da dahil olmak üzere, çevrenin bozulmalarına karşı uyum. Başka bir deyişle, gözlemciler artık ayrıcalıklı konumlarda olmadıkları için (yani sistemin dışında), sistemin davranışını hesaba katacak ne bir ortam ne de bir dizi girdi, çıktı veya bir dönüşüm süreci (yani çıktıları girdilerle ilişkilendiren bir fonksiyon) yoktur. Gözlemcilerin elindeki tek şey, sistemi bir bütün olarak oluşturan etkileşimleri ve iletişimleridir. Bunlar operasyonel açıklamalardır. Dış karışıklıklar, sistemin iç yapısındaki değişiklikleri tetikleyebilir, ancak gelecekteki davranışını belirlemez. Bu nedenle, bu tanımlama biçimi, özerklik hakkında bir söylemle ve dolayısıyla özerk sistemlerin davranışını tanımlamak için daha uygundur. Bu, kendi kararlarını veren, operasyonel olarak kapalı bir sistemdir. Bu tür bir tanımlamada kontrol, kendi kendini organize etme ve kendi kendini düzenleme açısından anlaşılır. Yine, daha önce açıklandığı gibi, Cybersyn tasarımcıları bu ilişkiler/konuşmalar üzerinde sorgulamalara odaklanmadılar; karmaşıklıklarını hesaba katmıyorlardı. Bu tasarımcılar endüstriyel ekonominin sibernetiğini tüm özyineleme seviyelerinde inceleme ve etkileme şansına sahip olsaydı, bu muhasebe mümkün olabilirdi; aslında Şili'nin koşullarında mümkün olanın çok ötesinde büyük bir çaba. Kara kutu tipi tanımlaması altında, yaygın olarak, organizasyon sisteminin, çevresinin bir temsili ile çalıştığı söylenir. Öte yandan, operasyonel bir tanım, organizasyon sistemini bilişsel önemi olmayan bir makine yapar (von Foerster 1984). Bu biliş, operasyonel olarak kapalı bileşenlerin yapısal ara bağlantılarının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu koşullar altında, çevresinde hangi rahatsızlık kalıplarının görüleceğini, duyulacağını veya genel olarak algılanacağını seçen, örgütsel sistemin yapısıdır. Dışarıdaki dünyayı anlamlı kılan onun iç yapısıdır. Bu anlamda, örgütsel sistemlerin yapı tarafından belirlendiğini söylüyoruz (Maturana 1988, 2002). Cybersyn'de, CHECO modelleri Şili ekonomisinin (sınırlı) temsilleriydi. Politikacıların ve yöneticilerin yapısal bağlantılarının, bu tekrarlayan etkileşimler yoluyla, ekonominin düzenlenmesi için paylaşılan modelleri üreten ve beklenmeyen rahatsızlıklar ekonomiyi vurdukça ilişkileri, yani modellerini ayarlayan sonuçlar değildiler. Bilgi kavramı, bu iki tür sistem tanımı altında çarpıcı biçimde değişir. Referans, öğretici ve temsili olarak bilgi, kara kutu tipi açıklamalarla ilgili bir kavramdır (Simon 1981). Öte yandan, işlemsel betimleme türünde, çevresine anlam kazandırmak için bilgi sözcüğünü kullanırız (Varela 1986, s. 119). Bu ayrımla, anlamsal uygunlukla ilgili sorulardan yapısal örüntülerle ilgili sorulara geçiyoruz. Cybersyn için kara kutular baskın açıklama moduydu. Uygulanabilir Sistem Modeli, endüstriyel ekonominin kara kutu tanımları seti olarak kullanıldı. Sayısallaştırılmış akış şemaları şeklini aldılar. Bugün, VSM, organizasyonları incelemek ve tasarlamak için çok daha karmaşık ve sofistike bir araçtır. Operasyonel tipte tanımlamalar ve ilgili müdahale biçimleri Cybersyn'de kullanılmamıştır ve artık bu tür tanımlamaların kara kutu tanımlamalarını anlamlandırmak için gerekli olduğu açıktır. Amaçları netleştirmek, özerk birimler arasında sorumlu güven oluşturmak, operasyonlarını koordine etmek vb. için konuşmaları hesaba katmak gerekir. Ancak, karmaşıklık teorisindeki son gelişmelere rağmen, ekonomik ve sosyal fenomenlerin incelenmesi hala büyük ölçüde kara kutu tanımlarına bağlıdır. Örgütsel sistemlerin etkin ekolojilerini mümkün kılmak için ilişkiler ve karşılıklı düzenleme hakkında çok az şey vardır. Cambridge ekonomisti Ha-Joon Chang (2010), “Kapitalizm Hakkında Size Söylemedikleri 23 Şey” kitabında, serbest piyasa diye bir şeyin olmadığı gerçeğinin altını çiziyor. Serbest piyasa politikaları, fakir ülkeleri nadiren zenginleştirir. Hükümetlerin genellikle yatırım kaynaklarının berbat tahsisatçıları olduğu, yani kaybedenleri topladığı yönündeki merkez sağ görüşün aksine, genellikle kazananları toplarlar. Kendi kendini düzenleyen piyasaların doğru seçimler yaptığı görüşünün aksine, bu seçimleri yalnızca piyasalara bırakmak akıllıca değildir. Serbest piyasa ekonomilerinin düzenlenmediğine inansak bile, genel olarak aşırı derecede düzenlenirler. Finansal piyasaların daha verimli hale gelmesi gerektiği görüşünün aksine, daha az verimli hale gelmeleri gerekiyor vb. Ekonomi politikalarına ilişkin geleneksel görüşler, ekonominin kara kutu tanımlarıyla desteklenmektedir. Kendi kendine örgütlenmeyi mümkün kılmak ve etkili ilişkileri desteklemek için sınırlı özen gösterilir. VSM, parçalanmaya karşı koyan ve ekonomileri daha uygulanabilir ve adil kılmak için ilişkilerin operasyonel tanımları olarak anlamayı destekleyen olası sistemik görüşleri mümkün kılar. Cybersyn'in vizyonu, gerçekliği olmasa da, bu düzenleyici ve yapısal çerçeveyi sundu. Bundan sonraki endişemiz bu.

Cybersyn'in Potansiyeli: Beer’in Vizyonuna Doğru

Cybersyn, Şili hükümeti bağlamında ve özellikle endüstriyel ekonomisi bağlamında ne anlama geliyordu? İnsanların endüstriyel ekonomideki kararlarını ne ölçüde etkiledi? Yöneticilerin erişimini mi artırdı yoksa işçilerin özerkliğini mi artırdı? Araçları çalışanları vasıfsızlaştırıyor mu yoksa problem çözme yeteneklerini mi artırıyordu? Bu makale, Cybersyn'in gerçekliğini, özellikle sınırlamalarını vurgulayarak, bu soruları yeniden düşünmek için tarafsız bir görüş sundu. Cybersyn, hala çözülmekte olan bir değişim platformuydu. Proje teknokratik imalara ve sınırlı siyasi etkiye sahip olsa da, gerçek değeri, toplumu iyileştirmek için hala sunacak çok şeyi olan vizyonuydu. İktisatçıların politika süreçlerini desteklemek için matematiksel modellemeye koydukları geleneksel vurgunun aksine, Beer'in Uygulanabilir Sistem Modeli, ekonomik ajanların kendi kendini organize etmesini tasarım yoluyla etkinleştirmeye işaret eder. Beer, hem herhangi bir ekonominin muazzam karmaşıklığını hem de temsilcilerinin düzenlemesini ve kendi kendini düzenlemesini tasarlayarak destekleme ihtiyacını kabul ediyor. VSM, Cybersyn'in merkezinde yer alıyordu, ancak uygulama metodolojisi bulanıktı. CORFO'nun ve onun yerleşik otonom birimlerinin, halkın ve diğer iç ve dış ekonomik birimlerin talepleriyle başa çıkabilecek uygulanabilir yapılara sahip olup olmadığını, yapısal tasarım ve gelişmiş iletişim yoluyla genişletip genişletemeyeceğimizi sorgulamadık ve performanslarını iyileştirmedik. Cybersyn, kavramsal çerçevesinin güçlü olmasına ve değerli teknik katkılar sağlamasına rağmen, ekonominin organizasyonunu daha etkin hale getirmeyi başaramadı. Ne işçiler ve genel olarak insanlar için kapsayıcı politikalar üretti, ne de ekonominin üretkenliğini ve genel performansını iyileştirdi. Zorluk, devlete ait bir endüstriyi üretken kılmaktı. Dönüşüm, bilgi ve iletişim sistemlerini kullanılabilir hale getirmenin çok ötesine geçmeliydi. Gerçekten de, Şili Ekibinin metodolojik yetenekleri yeni başlıyordu. Vurgumuz bilgi ve iletişim teknolojilerinin uygulanmasıydı ve Ekim grevi ve Fernando Flore'nin siyasi etkisi dışında önemli bir ekonomik ve siyasi etki elde edemedik. Cybersyn, etkin bir toplum örgütlenmesi bir yana, insanların daha etkili bir endüstriyel ekonomiye yönelik potansiyellerini geliştirmede fazla bir etkiye sahip değildi. Projenin temeli olarak Uygulanabilir Sistem Modeli ve aslında karmaşıklığı, ultrastabiliteyi, uyarlamayı, özyinelemeyi ve diğerlerini yönetme gibi temel fikirleri vardı. Cybersyn tasarımcıları için çok önemliydiler, ancak yöneticilerin ve çalışanların uygulamalarında somutlaşmaları gerçekten sınırlıydı. Bu fikirlerin başarısı, ekonomik birimlerin eylemlerini hükümet politikalarıyla uyumlu hale getirmeye yönlendiren düzenleyici bir çerçeve içinde üretkenliğini, özerkliğini ve girişimciliğini artırmayı gerektiriyordu. Asit testi, üretken özerk işletmelerle uyumlu bir ekonomi üretmeliydi. Bunlar Cybersyn'in potansiyelleriydi. Şili ekonomisi zayıftı. Yabancı para birimi için minerallere ve endüstriyel gelişimi için yabancı teknolojiye ve uzmanlığa bağımlıydı. Sarf malzemeleri için politika, yüksek ithalat engelleri yoluyla yerel ekonomiyi korumak olmuştur. Çok sayıda işletmenin kısa sürede millileştirilmesi, nispeten deneyimli yöneticilerin deneyimsiz olanlarla değiştirilmesi ve sömürülen işçileri yenilik ve girişimcilikten çok sosyal adalete odaklanan işçilerle değiştirmek anlamına geliyordu. Bu bağlamda, düşmanca bir uluslararası batı dünyası bağlamı şöyle dursun, yüksek performanslı bir endüstri elde etmek zor bir işti ve gerçeğe dönüşmesi uzun yıllar alacaktı. Cybersyn için gerçekçi zorluk, anlamının kısa vadede etkili bir ekonomiden ziyade daha iyi bir gelecek için ufuklar açmak olduğunu kabul etmek olurdu. Ancak o dönemde bu ayrımı görmek zordu. Kısa vadede daha etkili ilişkiler kurmak yerine, vizyoner bir projenin teknolojik uygulamasına öncelik vermek gerçekçiydi. VSM'yi toplumu dönüştürmeye yönelik süreçleri desteklemek için bir araç olarak değil, bir özgürlük makinesi olarak kabul ettik. Sosyal dönüşüme odaklanmak yerine, bilgi sistemleri ve eserler üretmeye odaklandık. VSM, bir endüstriyel ekonomi için varsayımsal bir özyinelemeli yapının haritasını çıkarmak için bir buluşsal yöntemden çok daha fazlası olmalıydı. Başka bir deyişle, sosyal dönüşümü sağlamak için kullanımı çok daha fazla gelişmeyi gerektiriyordu. Beer'in bir özgürlük makinesi tasarlama ve uygulama konusundaki vurgusu, Cybersyn teknolojisini metodoloji ve epistemolojiyi netleştirme pahasına odakladı. Bununla birlikte, Cybersyn'in bu özgürlük makinesini tasarlamayı ve uygulamayı başardığı için, daha fazla keşif ve gelecekteki gelişmeler için bir platform yaratıldığı iddia edilebilir. Beer enerjisini bu vizyonunu unutulmaya göndermekten kaçınmak için harcadı. Paradoksal olarak Cybersyn, Şili endüstriyel ekonomisinin sibernetiğini geliştirme amacı için yetersiz olsa da, gelecekteki toplumlarda daha iyi bir sibernetik elde etmek için gerekli teknolojilerin ve araçların öngörüsüydü. Merkezi bürokrasilerin ve kötü düzenlenmiş serbest piyasaların aşırı uçlarının ötesinde sosyal ekonomilerin tasarlanmasını daha olası hale getirdi. Bu iki aşırı uç, Doğu Avrupa'daki sosyalist ekonomilerin çöküşü ve kapitalist, serbest piyasa ekonomilerinin eksikliklerinin gösterdiği gibi etkisizdir (Chang 2010). VSM'nin hala zamanını bekleyen bir paradigma olduğunu kabul ederek, bugün kendi kendine organize, düzenlenmiş, sosyal ekonomiler tasarlama seçeneği sunuyor. Beer, özgürlük tasarlamak (Beer 1975), organizasyonlar için sistem tasarlamak (Beer 1985), değişim için bir platform sağlamak (Beer 1975) vb. için Cybersyn'in kapsamını açık bir şekilde biliyordu. Şili'de, Cybersyn aracılığıyla Beer'in vizyonu, daha adil sosyal ekonomiler elde etmek için bir alternatif olarak kurumsal sibernetiği sunmaktı. Ne yazık ki, Şili'de, bu vizyonun daha geniş bir şekilde takdir edilmesi, imkansız bir sosyo-politik bağlam, zayıf bir uygulama metodolojisi ve bilgi odaklı bir epistemoloji tarafından kısıtlandı; tüm bu yönler, uzun vadeli anlamının anlaşılmasını bulanıklaştırmaya katkıda bulundu. Projenin uygulanması, ilgili sosyal süreçlerin karmaşıklığına uymayı başaramadı.

Sonuç

2008'de Jorge Barradit, Santiago, Şili'de Synco adlı romanını yayınladı. Roman Cybersyn Projesi hakkındadır. Synco, Cybersyn'in Şili'deki adıydı. Bilgi ve kontrol fikirlerinin, İspanyolca CINCO, 'beş' kelimesinin ve Uygulanabilir Sistem Modelini oluşturan sistemik işlevlerin sayısının bir bileşimiydi. Operasyon Odası'nı (şekil 3.2) göstermeye başlar ve onu 1979'da geçen retro-fütüristik bir roman olarak ayarlar.  Onun varsayımı, bu projenin 11 Eylül 1973 darbesiyle bitmediği ve Allende hükümetinin tüm bu yıllar boyunca yaptığı işlerin General Augusto Pinochet'nin desteğiyle devam ettiği yönünde. Barradit için projenin amacını, " İnternet'in bildiğimiz şekliyle ortaya çıkmasından on yıllar önce bir ağ tarafından desteklenen, tarihteki ilk Sibernetik Devlet olarak Şili'yi dönüştürmek" idi. Şili, özel ve kamusal yaşamın tüm yönlerini kontrol eden SYNCO makinesinin egemen olduğu neo-faşist bir Devlet olarak görünmektedir. Kahramanlardan biri, devletin teknokratik sağcı bir topluma doğru kaymasına karşı koymaya çalışırken şöyle diyor:

Tellerden ve ortak akıldan, arı kovanından oluşan bir tanrı olan SYNCO, tarihteki ilk teknolojik hanedanı kuracak...Ama biz bir kod kıran çocuklar ordusu kuruyoruz. Onları SYNCO'nun sırları konusunda eğittik ... klavyeleriyle karşı karşıya kalacak zihin odaklı askerlerden oluşan bir tabur, (hükümetin) hazırlıklı olmadığı yeni bir savaş türü…” (Baradit, 2008, İspanyolca versiyon, s. 230-231).

Başka bir kişi, hükümetin sosyo-ekonomik yönü ile ilgili olarak, siyah kaplı bakır tellerden oluşan bir ağ tarafından üretilen “Üçüncü yol bir yanılsamadır” diyor. Barradit, başarılı 1973 askeri darbesinin Şili için daha az kötü olduğunu kabul ediyor gibi görünüyor; alternatif düşünülemeyecek kadar korkunçtu. SYNCO projesinin bu şekilde yaygınlaştırılmasının, 1973 darbesinden hemen önce sağ kanat siyasi basın tarafından dile getirilen korkulara güven veriyor gibi görünmesi üzücü. Bu, neo-faşist totaliter sonuca göre sibernetik projenin Şili'yi ancak bir krize götürebileceği görüşünü yeniden güçlendiriyor. Bu önemsizleştirme, otokratik kontrol için değil, demokratik yönetişim için bir bilim olarak örgütsel sibernetiğin derin bir kavrayış eksikliğini ele verir. Cybersyn, Şili toplumunun doğasını yeniden inşa etmeyi başaramadı. Vizyonu, merkezi bir planlama sisteminin veya sınırsız bir serbest piyasanın uç noktalarına bir alternatif sunmaktı; sosyal uyum ve ekonomik adalet için üçüncü bir yol sundu. Cybersyn, zamanının ötesinde bir projeydi. Yaratılışı vizyonerdi, ancak ne yazık ki amaçlanan uygulaması gerekli çeşitliliğe sahip değildi. Sosyal ilişkilerin doğasını yeniden inşa etmek için gerekli sosyal ve örgütsel bağlamlar mevcut değildi; gerçek zamanlı ve istisnai olarak bilgi sağlamak ne kadar arzu edilir olsa da, sosyal dokunun uyumu için gerekli ilişkiler orada değildi. Tartışmalı bir nokta, Eylül 1973 darbesiyle kesintiye uğramayan daha uzun bir uygulama döneminin bu zorunlu öğrenmeyi destekleyip desteklemeyeceğidir. Projedeki bazılarımız, bu ilişkileri ekonominin sosyal dokusunda somutlaştırma ihtiyacının belirsiz bir takdirine sahipti, ancak toplu olarak çoğumuz Cybersyn'i güçlü bir teorik çerçeve olmanın ötesinde görmedik ve uygulamamız, gerçekten özerk, merkezi olmayan bir endüstriyel ekonomi ve ayrıca kapsayıcı bir demokrasi inşa etmenin değerlerine karşı önyargılıydı. Sonuç olarak, Cybersyn 1970'lerin Şili'sinde daha insancıl ve adil bir sosyal doğayı yeniden inşa etmeyi başaramadı. Bununla birlikte, teknokratik eğilimlere karşı güvence, tam olarak, araçlarını uygulanabilir kılmak için özerklik ve koordinasyona dayalı bir sosyal yapıya ihtiyaç duyan Cybersyn'in uygulanmasındaydı. Özerklik, koordinasyon ve kapsayıcılık kültürü olmadan bu araçlar herhangi bir sosyal etki yaratamayacak kadar zayıftı. Herhangi bir otokratik eğilime karşı kontrol, kavramsal çerçevesinde, VSM'ye içkindi. Elbette siyasi olarak bilgi teknolojilerini zorlayıcı amaçlarla kullanmak her zaman mümkündü ancak bu SYNCO değil, farklı bir proje olurdu. Siyasi ve kavramsal temelleri, demokratik bir toplumun temelleriydi ve araçları, merkezi kontrol için gerekli olanlardan daha az karmaşık büyük bir düzenekti. Bence 1973 darbesi başarısız olmuş olsaydı halk ve onun sosyalist hükümeti Beer'in vizyonunun sunduğu 3. yolu destekleseydi, birbirine bağlı vatandaşlardan oluşan büyük bir sosyal sermayeye sahip daha uyumlu ve adil bir toplum olarak Şili birkaç yıl süren sancılı öğrenme ve gelişmeden sonra daha uyumlu bir ülke olarak ortaya çıkacaktı.