Tarih bir yanıyla yeniden kurmadır. Her nesil tarihi kendi
ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirir. Savaş politikaya tabi olmadığı
takdirde doğru stratejilerin çizilmesi olanaklı değildir; tarih boyunca bu
sadece basiretli yönetimlerin harcı olmuştur. Savaşmak bireylerin ve
toplumların zihinsel anlamda her zaman hazır olmadıkları bir şeydir. Her mücadele önce zihinde kazanılır. Ama
zihinsel süreç tabii ki sadece bir ön koşuldur, daha doğrusu gerekli koşuldur
ama yeterli değildir. Ayrıca kazanma azminin doğru yönlendirilmesi gerekir.
Koşulları hesaba katmayan savaş azmi çoğu zaman yenilginin en kestirme yoludur.
Yenilginin bir yönü mücadele azminin kırılması ise, diğer bir yanı artık
alternatif yaratılamayacak duruma gelinmesidir. Aslında bu askerlik kadar siyasette
de geçerlidir. Alternatif yaratamayan sahneden çekilmek zorundadır. Savaş salt
muharebeler demek değildir; diplomasi, güç oluşturulması, gücün kurumsal olarak
idaresi, sevki de savaşın ayrılmaz parçalarıdır. Diplomasi ve sınıfsal
ittifaklar savaşların sonucunu tayin etmede büyük rol oynar. Sınıfsal ittifakla
destek almak ve karşı tarafın ittifaklarını bozabilmek, özenli ve sürekli
çalışma ister. Bir komutan elindeki olanaklara, hasmının olanaklarına, coğrafi
faktörlere ve diğer kıstaslara bakarak, öncelikle nasıl savaşacağına karar
vermek zorundadır. Bu aslında çok aşikar
bir konu gibidir: Güçlü olan kazanır. Ne var ki hayat çok farklı durumlar
yaratır. Zayıf görünen tarafın kazandığı muharebelerin sayısı inanılmayacak
kadar çoktur. Keza savaşı kaybettiği düşünülen komutanların aslında savaşı
kazandığı sayısız örnek mevcuttur. Bir savaşı kimin kazanıp kimin kaybettiğine
kararı zaman yani tarih vermektedir.
Bundan dolayı bugün tarihin hükmüyle zafer kazandığı
anlaşılan pleblerin ve kölelerin müttefiki efsane monark Caligula’nın aristokrasiyle
mücadelesini inceleyeceğiz.
Caligula: Aristokrasinin
değil Roma halkının imparatoru
İlk bakışta kulağa oldukça garip geldiğinin farkındayız
lakin Caligula’nın tarihsel düşmanları ve günümüzün egemen sınıfları tarafından
şeytanlaştırılması sonucu çoğunluğun Caligula hakkında yanlış düşüncelere sahip
olduğunu söylemek zorundayız. Caligula ne deliydi ne de çılgın. Kendisi yaşadığı
dönemde aristokrasiyi yok etmeye çalışan bir halk önderiydi. Caligula tam da
halk önderi olma misyonundan dolayı şeytanlaştırılmış ve egemen sömürücü
sınıflar tarafından “deli” ilan edilmiştir. Peki Caligula'nın akıl hastası
olduğu fikrini ilk kim ortaya atmıştır? Antik yazarların mevcut eserleri
arasında bu iddiayı ilk ortaya atan Suetonius'tur. Aristokrasinin azgın bir
savunucusu olan bu antik “tarihçi” bozuntusunun iddiaları günümüzde de oldukça
yaygındır. Ancak bunun gerçeklikle hiçbir alakası bulunmamaktadır. Caligula
şayet deli olaydı Roma yasalarına göre imparator olamazdı ve deli olduğu
anlaşıldığında suikasta uğramak yerine görevden azledilmesi gerekirdi.
“Konu Roma hukukunda
da ele alınmıştı. Cinayet, vatana ihanet (maiestas), iftira ve mal hasarıyla
ilgili bir dizi metin, “akıl hastalarının” (furiosi, insani) eylemlerinden
yasal olarak sorumlu olmadıklarını beyan eder. Hukuk bilgini Pegasus, “Aklı başında
olmayan bir kişide hangi suç... bulunabilir?” diye sorar (Dig. 9.2.5.2). Hatta
akıl sağlığı yerinde olmayan birinin işlediği suçlarda, cezayı hak edenin
failin kendisi değil, onu gözetmeyenler olduğu özellikle belirtilir.
Caligula örneğinde durumu nasıl hayal etmeliyiz? Mantıksız davranan, konuşması
anlaşılmaz, gerçeklik algıları bozulmuş ve bu durumda, onu durdurmak için
kimsenin müdahalesi olmadan her türlü suçu işleyen bir Roma imparatoru olduğunu
mu varsayıyoruz? Eğer öyleyse, bir
delilik suçlaması imparatora değil, onu çevreleyen topluma yöneltilmeliydi:
öncelikle ve en önemlisi, kararlarını uygulayan Senato, talimatlarını izleyen
Roma'daki yargıçlar ve emirlerine uyan İmparatorluktaki askeri komutanlar ve
valiler. Ayrıca, emriyle muazzam meblağları yeniden tahsis eden hazine
memurlarına, onu her gün gören ve ona tavsiyelerde bulunan insanlara ve son
olarak da Sirk ve tiyatroda onu alkışlayan Roma halkına da suç atılırdı. Eğer Caligula deliyse, neden sessizce
halkın gözünden uzaklaştırılıp bir hekimin bakımı altına alınmadı - tıpkı daha
sonraki Avrupa tarihindeki yöneticiler akıl hastası olduklarında yapıldığı gibi?”
(Aloys Winterling, Caligula: Biography)
Suetonius gibi azgın halk düşmanlarının Caligula’ya açtığı
itibar suikastı şu anda günümüzde de devam etmektedir. Binlerce yıl önce
yaşamış bir Roma imparatoru neden günümüzde mali oligarşi ve ona bağlı
kapitalist sınıfın kalemşörleri, psikologları ve sosyal bilimler uzmanlarının
hedefindedir? Alemin derdi binlerce yıl geçmesine rağmen neden hala Caligula’dır?
Ludwig Quidde’den Yalçın Küçük’e oradan Sabancıların psikolog gelinlerine neden
tarih boyunca herkes Caligula’ya vurmaya çalışmaktadır? O zaman şimdi binlerce
yıldır Caligula’ya karşı devam eden bir savaşın seyrini ve argümanlarını
incelemeye başlayalım. Binlerce yıldır devam eden yalan rüzgarındaki ilk yalana
bir bakalım.
Caligula’ya Karşı
Binlerce Yıldır Devam Eden Pskilojik Harp
Caligula’nın delilik emarelerinin kanıtı olarak sık sık
dillendirilen: “Atı Incitatus’u senatoya konsül olarak ataması, Poseidon’a
savaş açması, Kendi Tanrı olarak ilan etmesi, Kız kardeşi Drusilla ile olan
ensest ilişkisi, Halktan rastgele insan seçip vahşi hayvanlarla dövüştürmesi,
Senatörlerin eşlerini genelevlerde çalıştırması, Yüzen köprü projesi ve Halkı
aç bırakması” iddialar acaba ne kadar doğru? Bu olayı anlamak için Caligula’yla
aristokrasi arasındaki sınıfsal çatışmaya göz atmak gerekir. Caligula'nın hayatına
karşı geniş tabanlı bir komplo 39 yılının ortalarında gerçekleşti ve buna Roma
aristokrasisinin birçok üyesi katıldı, bunlar arasında Germania'daki önemli bir
askeri komutan, imparatorun kız kardeşleri, senatörler arasındaki en yakın
sırdaşı ve görevdeki konsüller de vardı. Bu, imparatorun hayatını tehdit eden
ve senatörlük düzeyindeki diğer üyelere karşı davranışlarını temelden
değiştiren oldukça dramatik bir olaydı. Bu olaydan sonra aristokrasi ve
Caligula’nın sınıfsal dayanakları arasında(plebler ve köleler) antagonist bir
çatışma başlamıştır. Caligula’nın şahsına yapılan bu tarz iftiralar aslında
pleblerin ve kölelerin Roma’da iktidarı alma mücadelesinden kaynaklanmaktadır.
Yalan 1: Caligula
deli olduğu için atı Incitatus’u senatoya konsül olarak ataması
Bu olay, Caligula'nın konsül(aristokrat)
"dostlarının" komplolarına verdiği ikinci tepkiydi. İmparator ve
aristokrasi arasındaki dostluk iddiasını alaycı bir aşağılama olarak ifşa
ediyordu. Senatörlerin evleri, hizmetçileri ve akşam yemeği servisleri, sosyal
statülerinin merkezi bir göstergesiydi ve kısmen israfçı ziyafetlerde sunulan
yıkıcı bir rekabetin bir parçasıydı. Konsüllük görevini başarmak, bir
aristokratın kariyerinin en önemli hedefi olmaya devam etti. İmparatorun atını görkemli bir evle
donatması ve ona konsüllük görevini bahşetmesiyle, aristokratların hayatlarının
temel amacını hicvetti ve alay konusu yaptı. Caligula, atını toplumun en
üst düzey üyeleriyle aynı seviyeye koydu ve dolaylı olarak onları bir atla
eşitledi. Romalı konsolosların sembolik olarak değersizleştirilmesinin yanı
sıra, Caligula'nın Incitatus'u konsül
olarak ataması başka bir mesaj daha gönderiyordu: İmparator istediği kişiyi
konsüllüğe atayabilir; konsüller imparatorun lütfu sayesinde konsüldür.
Ancak bir birey asgari gerekliliklere sahipse -üçüncü özgür doğmuş nesilde ve
kusursuz karakterde olmak- bu hiyerarşi içindeki konumu artık imparator
tarafından belirleniyordu. Aslında imparator, ingenuitas(özgür doğan kişi)
haklarını bile verebilir ve böylece köle olarak doğan insanları bile özgürleştirebilirdi.
Caligula'nın atı hakkında yaptığı şaka
sadece konsülleri gülünç duruma düşürmekle kalmadı, aynı zamanda en yüksek
rütbeli kişilerin son derece rahatsız edici bulduğu Roma toplumuyla ilgili bir
gerçeği de dile getirdi: Her birinin konumu imparatorun iyi niyetine bağlıydı.
Caligula bu saatten sonra yaşamını Roma’daki aristokrasiyi tasfiyeye adamıştı.
Caligula, Roma’daki en gerici ve egemen sınıfı tasfiye etmeye kalkarak adını
tarihe devrimci bir imparator olarak geçirmiştir. Günümüzdeki egemen sınıfların
Caligula’dan bu kadar nefret etmesinin sebebi de Caligula’nın devrimci bir
imparator olmasıdır. Özetle günümüzün egemen sınıfları Caligula şahsında karşı devrimci
niteliklerini ifşa etmektedir. Devrimin olduğu yerde bu tarz parazitlere yer
yoktur.
Yalan 2: Poseidon’a
savaş açması
Caligula hakkında dillendirilen yalanlardan biri de Britanya’ya
sefer düzenlediği sırada seferi “bir anda” durdurup denize ve onun tanrısı
Poseidon’a savaş açması şeklinde kendini göstermektedir. Rivayete göre
Caligula, askerlerine denize kılılç sallama emri vermiş ve ganimet olarak deniz
kabuklarını toplamalarını istemiştir. Halbuki gerçek bu gülünç iddialardan
oldukça farklıdır. Caligula’nın 43 yılında Britanya’ya yaptığı sefer sırasında
Roma lejyonları isyan edip adanın oikoumenē'nin, yani medeni dünyanın sınırları
dışında olduğunu ilan edip Kanal'ı geçip Britanya'ya gitmeyi reddetmiştir. Bu
durumda Caligula’nın deniz kabukları toplama emri ve onlarla ikramiye ödemesi,
imparatorun deniz kenarında toplanmış ancak savaşmayı reddeden isyancı
birliklerin korkaklığıyla alay ettiği şeklinde yorumlanmalıdır. Birçok
kanıt, Caligula'nın bu seferinin Claudius'un üç yıl sonra Britanya'yı
fethetmesini sağlayan koşulları yarattığını gösteriyor. Özetle Caligula
hakkındaki bu mitte gerçeği yansıtmamaktadır.
Yalan 3: Kendi Tanrı
olarak ilan etmesi
Bugünden geçmişe bakıldığında bir kişinin kendini tanrı ilan
etmesi delilik alametlerinden biri olarak görülebilir ancak antik çağların
cenneti, o dönemde Doğu'dan yayılmaya başlayan din olan Hristiyanlığın ve
Yahudiliğin cenneti kadar uzak değildi. Antik
dünyadan aktarılan mitlerde, tanrılar zaman zaman yeryüzünde görünmekten
çekinmiyorlardı. Benzer şekilde, MÖ dördüncü yüzyıldan itibaren, insan
normlarının çok ötesinde güce veya servete sahip olan kişileri “kahraman” veya
tanrı olarak belirlemek ve onlara göre tapınmak mümkündü. Helenistik dönemlerde
bu, bireysel krallar ve hanedanları için kültlerin kurulmasına yol açtı. Cumhuriyet
döneminde Yunan Doğu'sunu fetheden Roma senatörleri, orada kendileri de aynı
türden bir tapınmanın nesnesi oldukları için bu geleneği doğrudan biliyorlardı.
Son olarak, Roma imparatorları ve
ailelerinin üyeleri, İmparatorluğun doğu şehirlerinde ve çok geçmeden batı
eyaletlerinde de tanrı olarak tapınıldı. Caligula, çocukken ailesiyle
birlikte Doğu'ya gittiğinde bunu bizzat yaşamıştı. Caligula bu kavramı o dönem
ortaya çıkmış Yahudi ayaklanmasının bastırılmasında kullanmaya başlamıştır.
Amacı metafizik kaygılardan öte dünyevi sorunlarla ilgiliydi.
Yalan 4: Kız kardeşi
Drusilla ile olan ensest ilişkisi
Bu tevatürün hiçbir dayanağı yoktur. Dönemin
aristokratlarının ortaya attığı bel altı bir iftiradan ibarettir. Modern
tarihçiler bu iddiayı ciddiye almamaktadır.
“Örneğin Caligula'nın
cinsel hayatını ele alalım: İmparatorun üç kız kardeşiyle ensest ilişki
yaşadığı iddiası, ilk kez Suetonius'ta ortaya çıkan yanlış bir bilgidir.” (Aloys
Winterling, Caligula: Biography)
Yalan 5: Halktan
rastgele insan seçip vahşi hayvanlarla dövüştürmesi
Roma'daki oyunlar
kesinlikle sadece eğlence değildi; politik bir boyuta sahipti. İmparatorun
oyunları sunması ve bunu nasıl yaptığı da önemliydi. Şehrin arenaları,
imparator ile kentsel plebler arasındaki doğrudan iletişim için en önemli
alanlardı. Onay veya eleştiri, oyunlar sırasında imparatora tezahüratlar veya
yuhalamalar yoluyla iletiliyordu. İmparator gerçekten de korku ve şiddete
güvendi, ancak bunları kendine özgü bir şekilde kullandı. Tiberius, maiestas
davalarında aristokrasinin kendini yok etmesine çaresizce seyirci kalırken,
Caligula Roma'nın asil toplumunun dağılmasını teşvik etti ve bunu kendi
avantajına kullandı. Aristokrasinin kendini yok etmesine izin verdi. Olaylar,
kaynakların açıklamalarında yansıtılıyor ve bunlar birkaç kez senatörlerin ve
yüksek rütbeli aristokratların imparatorun kışkırtmasıyla temelsiz infazlarının
günlük düzen haline geldiğini iddia ediyor. Ancak garip bir şekilde, bu
raporlar yalnızca birkaç kurbandan adıyla bahsediyor ve bireysel vakaların
araştırılması böylesine kapsamlı bir yargının taraflılığını ortaya koyuyor. Josephus, Caligula'nın o dönemde kölelerin
efendilerine karşı suçlamalarda bulunmalarına izin verdiğini ve kölelerin bu
ayrıcalığı kendi memnuniyetine göre bolca kullandıklarını bildirir. Yüksek
rütbeli bir aristokratın Roma'daki sarayında birkaç yüz kölesi olabileceğini ve
bazı efendilerin yetkilerini kullanırken (ki buna öldürme hakkı da dahildir)
insancıl olmaktan uzak olduklarını hatırlarsak, soyluların ne kadar
endişelenmiş olabileceğini hayal etmek zor değildir. Artık kendi evlerinde bile
ihanete uğramaktan veya ihbar edilmek durumuyla karşı karşıya kalabilmeleri
yüzünden güvende değillerdi. Herhangi bir dikkatsiz konuşma tehlikeli olabilirdi
ve kendi hizmetkarları onları ihbar edebilirdi. Josephus, Roma'nın sıradan halkının Senato hakkında olumsuz bir görüşe
sahip olduğunu ve imparatoru aristokrasinin açgözlülüğünden korunmaları için
bir araç olarak gördüklerini bildiriyor. Özetle bu yalanı ortaya atan
aristokratların karın ağrısı arenadaki oyunlardan duydukları memnuniyetsizliktir.
Arenalar, imparator ve onun saltanatının dayanağı olan plebler arasındaki bağın
en önemli volan kayışlarıdır. Caligula, hükümranlığının meşruiyetini
arenalardaki oyunlarla güçlendirmekte ve aristokrasinin toplumsal varoluşunun
altına dinamit koymaktadır. Arenalar olduğu sürece aristokrasi güvende
olmayacaktır. Haliyle “rastgele” seçilip “vahşi hayvanlara” yem edilenlerin kim
olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu kişiler imparatorun ve pleblerin sınıfsal
düşmanlarıdır.
Yalan 6: Senatörlerin
eşlerini genelevlerde çalıştırması
Caligula'nın
aristokrasiye karşı attığı adımlar, onların kendini yok etme eğilimlerini
ilerletmek, köleleri efendilerini ihbar etmeye teşvik etmek ve konsüllerin
eşlerini ve çocuklarını Palatine'de hapse atmakla sınırlı değildi. Ayrıca her
aristokrasinin temelini, yani onurunu yok etmeye koyuldu. İmparatorluk
sarayının yakınındaki yeni döşenmiş odaların sakinlerinin "en önde gelen aristokratların
eşleri ve en aristokrat ailelerin çocukları" olduğunu ve bu konumun
imparatoru koruyan Praetorian askerleri tarafından kolayca ele geçirilebilecekleri
anlamına gelmektedir. Caligula'nın onları orada fahiş maliyetlerle yaşamaya
zorlamıştır. Plebler aristokratların
rahatsızlığından ve imparatorun bu aristokratik kiracılarından topladığı
"altın ve gümüşten" memnundu. Bu durumu imparatorun aristokrasinin
davranış kurallarını sömüren ve sıkça bilinen biçim, alışkanlık bağlamında ele
alırsak, o zaman neler olup bittiği açıklığa kavuşur. Böylece aristokrasi bu
tarz bir yaşama mecbur bırakılarak mülksüzleştirilmekte ve sınıfsal temelini
yitirmektedir. Caligula aristokratların eşlerini genelevde çalıştırmak yerine onların
ikamet özgürlüklerini elinden alarak aristokrasiyi tehdit etmektedir.
Yalan 7: Yüzen köprü
projesi ve Halkı aç bırakması
Seneca'ya göre, imparator İmparatorluğun kaynaklarıyla
eğlenirken, mevcut gemilerin varlığı kıtlığa neden olmakta Roma'ya tahıl
tedarikini tehlikeye atmaktaydı. Hem Seneca hem de Josephus, olayı imparatorun
deliliğini göstermek için kullanır. Aslında,
sınırsız gücün gösterilmesinin yanı sıra, geçişin sahnelenmesi birkaç sembolik
gönderme içeriyor. Bu projenin İngiliz Kanalı kıyısındaki olaylarla bağlantısı
açıktır. İmparator, İtalya'da, uzak Kuzey'in aksine, askeri birliklerinin iyi
niyetine ve senatör generallerinin işbirliğine bağımlı olmadığını bu olayla gösterdi;
kendi hakimiyetindeki bölgede askerlerini denizden bile yürüyerek götürme
gücüne sahipti. Bauli'den Puteoli'ye yapılan yolculuk, imparatorun Britanya'yı
fethetme potansiyelinin sembolik bir göstergesiydi. Ayrıca bu tarz bir
geçişi tarihte ilk kez Caligula yapmamıştı. Pers yöneticileri Darius ve Xerxes (M.Ö. 513 ve 480 yıllarında Boğaz'ı
ve Hellespont'u gemilerin köprüleriyle geçmişlerdi. Kaynakların da doğruladığı
gibi, Caligula'nın deniz üzerindeki at sırtındaki yolculuğu derin bir etki
bıraktı. Aristokrasinin etkisinin ve gücünün azalmasına sebep olan bu olaydan
sonra antik müesses nizamın sahipleri Caligula’ya asılsız iddialarla
saldırmışlardır. Caligula’nın bu projesi bir siyasal ve jeopolitik zaferdir.
Binlerce yıl sonra
Caligula’nın hayaleti dünyada dolanmaya devam ediyor.
Seneca, tüm aristokrat geleneklerinin ihlalini kınamak için
"delilik" terimini bir küfür olarak kullanır. Caligula, aristokrasiyi
yok etmeye çalıştığı için “delidir”. Keza 20.yy’ın tarihi önderleri Lenin,
Stalin, Mao da mali oligarşi ve ona bağlı hareket eden kapitalist sınıfın
sözcüleri tarafından “deli”, “acımasız” “katil”, “diktatör”, “tiran” gibi tanımlamalarla
hatırlanmaktadır. Halkın bağrından kopmuş ve onun sınıfsal çıkarını savunan bütün
önderler ideolojik görüşlerinden bağımsız olarak Müesses Nizam’ın temsilcileri
tarafından “tiran” ve “deli” olarak kodlanmaktadır. Günümüzde emperyalizme diz
çökmeyen ve onla savaşmayı göze alan Putin’de Müesses Nizam’ın zihninde
Caligula’nın dönüşüne karşılık gelmektedir. Binlerce yıldır aristokrasiyle
giriştiği mücadeleyi kaybettiği sanılan Caligula’nın mirası küllerinden yeniden
doğmakta ve Müesses Nizam’ın üzerinde Caligula’nın hayaleti tekrardan dolanmaktadır.
Roma’daki aristokrasinin 20.yy’daki temsilcisi Hitler nasıl Stalin karşısında kaybettiyse
21.yy’da mali oligarşi ve ona bağlı kapitalistlerden oluşan küresel elitler de
Putin’in önderliğinde savaşan Rusya’nın ayakları altında kalacak ve yok
olacaktır. Altın milyarın ölüm döşeğinde gördüğü Caligula kabusunun yakında
gerçeğe döneceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. Emekçi sınıfların binlerce
yıldır özlemini çektiği dünyaya yakında kavuşmalarına çok az kaldı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.