25 Eylül 2025 Perşembe

Bütün İktidar KGB'ye

 

Bütün İktidar KGB'ye

İdeolojik temellerinden kopmanın sonucu sözde “devrimci” yayınlarının geldiği acınası durumda kendini belli ediyor. Rüzgarda sallanan yaprak misali en ufak bir esintide yalpalayan bu unsurların hazin sonu herkes için belli dersleri de içinde barındırıyor. Ölüyü diriltmemek adına(ölüyle polemik yaptığımız anlamına gelmesin diye) burada adlardan ziyade fikirlere değineceğiz.

Sakat fikre sahip bazıları için Leninizmin çıkış noktası köylü sorunuyken, bazıları için emperyalizmin güdümündeki bir “ulusal” hareketken, bazıları için de kötü bir işçicilik ve yarı mafyöz çeteci bir yapılanmadır. Takdir ederseniz ki zihni yönden efsunlanmış bu kişilere ve arkadaş çevrelerine yapacak bir şey yoktur. Gerçekle bağına ciddi ölçüde kaybetmiş bu sakat toplamın politik alanda üstünü çizerek değinmek istediğimiz konuya yavaş yavaş giriş yapalım.

Leninizmin alameti farikası ve çıkış noktasını birkaç kelimeyle özetlersek buna en uygun tanımın “iktidar sorunu” olduğunu görürüz. İktidar sorununu görmezden gelen, verili bir anda proletaryanın iktidarını ve diktatörlüğünü nasıl inşa edip muhafaza edilmesi gerektiği konusunda kafa yormayan hiçbir özne komünizmin politik alanına dahil olamaz.

Elbette Lenin’in iktidar, öncülük, devlet, proletarya diktatörlüğü üzerine yazıları ve pratik katkıları oldukça değerlidir. Ancak Lenin’de bile proletarya diktatörlüğü kavramı teorik olarak tam anlamıyla hakkıyla işlenmemişken. Günümüzde Leninist anlamda iktidar üzerine düşünmek oldukça önemlidir.

Bilimsel olarak diktatörlük kavramı, hiçbir şeyle sınırlanmamış olan, hiçbir yasayla, kesinlikle hiçbir kuralla engellenmemiş olan, doğrudan doğruya şiddete dayanan iktidardan başka bir anlama gelmemektedir. Bunun ötesinde söylenen her söz gevezeliktir.

"Siyasi egemenliği ele geçirmiş olan sınıf, bunu, ona tek başına sahip olacağı bilinciyle yapmıştır. Bu, proletarya diktatörlüğü kavramının içinde vardır. Bu kavram, ancak sınıf, siyasi iktidarı tek başına eline aldığını ve ne kendini, ne de başkalarını, 'tüm halktan çıkan, genel seçimlerden çıkan, tüm halk tarafından onaylanan' iktidar üzerine boş laflarla aldatmamayı bildiği zaman bir anlam kazanır.” (Bkz. Lenin, Bütün Eserler, C.24, s. 354)

İster kapitalizmle ister sosyalizm altında yönetilsin dünyadaki bütün ülkelerde iktidar bir sınıfın ya da belli sınıfların ortaklığı temelinde kurulmuş bir diktatörlük sistemidir. Son politik süreçte kitlelerin anlamakta zorlandığı hükümetin “yasalara uymamasının” nedeni de küresel mali oligarşik diktatörlüğün yereldeki bir uygulayıcısı olmasıdır. Bu gerçekliği kabul etmeden politika yapmanın imkanı yoktur.

Kapitalizm altında, sömürülen kitlelerin ülkenin yönetimine gerçekten katılması yoktur ve olamaz, çünkü en demokratik durumlarda bile kapitalizm koşulları altında hükümetler halk tarafından değil, tam tersine Rothschild ve Stinnes, Rockefeller ve Morgan'lar tarafından kurulduğundan, tek başına bu bile, kapitalizm koşulları altında sömürülen kitlelerin ülkenin yönetimine gerçekten katılmasının yokluğunu tanıtlamaya yeter. Kapitalizm altında demokrasi, kapitalist bir demokrasidir, sömürülen çoğunluğun haklarının kısıtlanmasına dayanan ve bu çoğunluğa karşı yönelen, sömürücü azınlığın demokrasisidir.”(Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:50)

 

Politika, devrimin programını ve stratejisini verili bir aşama temelinde proletaryanın ana darbesinin doğrultusunu saptamak ve gücünü uygun bir şekilde mevzilemek(ana ve ikincil yedek güçler) için yapılır. Politik hareketlerin kabarış ve alçalmalarını takip etmek bu süreçte son derece önemlidir. Nasıl ki savaş halinde olan ordu, yenilmek istemiyorsa, deneyimli bir kurmay heyetinden vazgeçemezse, politik iktidarı eline geçirmek isteyen/ya da elinde tutan bir sınıfta ordudaki gibi bir kurmay heyeti kurmak zorundadır.  Amansız düşmanlarının pençesinde yok olmak istemeyen bütün sınıflar böyle bir kurmay heyetine tarihte ihtiyaç duymuşlarıdır. SSCB için bu kurmay heyet devrimci parti yani SBKP’de vücut bulmuştur. Teoride ve yazınsal alanda “proletarya, öncü partisi altında diktatörlüğünü gerçekleştirir”. Şiarı neredeyse herkes tarafından kabul görmüştür lakin bu süreç derinlemesine, dikkatli ve sorgulayıcı bir gözle incelendiğinde gerçeğin biraz farklı olduğunu görüyoruz. SBKP(bu adı almadan önceki bütün adları dahil) öncülük görevini KGB’yle(bundan önceki bütün adları dahil) paylaştığını ve fiiliyatta “bütün iktidarın Sovyetlerde” olmadığını kabul etmemiz gerekir.

 

Lenin’in İktidar ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Girmekten Kaçındığı Alanlar

 

"Proletarya diktatörlüğü", emekçilerin öncüsü proletarya ile, emekçilerin proleter olmayan çok sayıdaki katmanları (küçük burjuvazi, küçük mülk sahipleri. köylülük, aydınlar, vb.) arasındaki, ya da bunların çoğunluğu arasındaki sınıf ittifakının; sermayeye karşı ittifakın, sermayeyi tamamen devirmek, burjuvazinin direncini ve onun restorasyon girişimlerini tamamen bastırmak amacıyla bir ittifakın, sosyalizmin kesin kuruluşunu ve sağlamlaştırılmasını amaçlayan bir ittifakın özel bir biçimidir.(Bkz. Lenin, Bütün Eserler, C.24, s. 311, Rusça)"

 

Siyaset bilimin genel kabulüne göre: “Diktatörlük, bir sınıfın başka bir sınıfla ittifakı değildir.” Lenin burada proletarya ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü yerine direkt ‘Proletarya Diktatörlüğü’ kavramı altında bu kavramın bir sınıf ittifakı altında olduğuna değiniyor. Zamanında SBKP içinde de kafa karışıklığına neden olan bu tartışma Stalin’in çok hoşuna gitmemiştir. Bu sorunu çokta temellendirmeden şu sözlerle kapatmayı Stalin tercih etmiştir:

“Proletarya diktatörlüğünün bu formülasyonunun tamamen arkasındayım, çünkü inanıyorum ki bu formülasyon, Lenin'in az önce aktarılan formülasyonuyla tamamen çakışmaktadır.”(Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:157)

 

Parti içinden gelen baskılar sonucu Stalin, Lenin’de ‘Proletarya diktatörlüğü’ konusunda birbiriyle çelişen görüşler olduğunu ve bazı yazılarında Parti Diktatörlüğü tabirini kullandığını şu alıntısıyla kabul etmektedir:

“Ve beşincisi ise, Lenin Derlemesi, cilt lll'te "Tek Parti Diktatörlüğü" ara başlığı altında yayımlanmış olan, proletarya diktatörlüğüne ilişkin bir plan taslağıdır...Bütün bunlar neyi gösteriyor? Şunları: a) Lenin'in, "Parti diktatörlüğü" formülünü kusursuz ve tam saymadığını, bundan dolayıdır ki, bu formülün Lenin'in yapıtlarında pek seyrek olarak kullanıldığını gösteriyor.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:181)

 

İşin ilginç yanı verili tartışmada Lenin’e laf söyletmemek için Stalin de “Parti Diktatörlüğü” fikrini kabul ediyor:

Bu anlamda, proletarya diktatörlüğünün, özü itibarıyla proletaryanın öncüsünün "diktatörlüğü", proletaryanın temel önder gücü olarak Partisinin "diktatörlüğü" olduğu söylenebilir.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:164)

 

Stalin bu tartışmada yanlış bir politik tutum takınmamıştır. Politik olarak devrimci çizgide SBKP’de mücadele eden Stalin’e yüklenmek yerine sorunun neden kaynaklandığını anlamamız gerekmektedir. Bu sorun öncülük ve diktatörlük üzerine hakikatin gizlenmesinden kaynaklanmaktadır.

 

Bütün İktidar Gerçekten Sovyetlerde mi?

 

Kont Strutynsky'nin anılarında, I. Nikolay'ın Puşkin'e hitaben söylediği şu sözlere yer verir:

"Rusya gibi bir ülkede... iktidar birleştirici, uyumlu, eğitici olmalı ve uzun süre... otokratik kalmalı... ki Tanrı tarafından bahşedilmiş bir mutlak güç olarak görülsün... Tüm lise ve lise öğrencilerinin cumhuriyetçi hayalleri, üniversite dersliklerinin acemi düşünürleri! Görünüşte görkemli ve güzeller; özünde ise acınası ve zararlılar! Cumhuriyet bir ütopyadır... ...sonuçta her zaman diktatörlüğe yol açar... Bir ülkenin gücü, iktidarın yoğunlaşmasında yatar; çünkü herkesin yönettiği yerde, kimse yönetmez.”

Tarihin yüz karası figürlerinden biri de olsa I. Nikolay’ın hakkını vermemiz gerekir. Kendisi kesinlikle bilimsel düzeyde siyasetten anlayan biridir. Günümüzde I. Nikolay kadar entelektüel derinliği olan kişiler karar verici mekanizmalarda yer almamaktadır. Nikolay’ın Cumhuriyet konusundaki sözleri oldukça gerçekçidir. Günümüzde tabandan demokrasi kisvesi altında ortaya çıkan sağcı ve karşı devrimci görüşlerin anlamsızlığını I. Nikolay oldukça iyi bir şekilde tespit etmiştir.

Haliyle bir iktidar ya da diktatörlük, STK’lar, Demokratik Kitle Örgütleri, Sivil Toplum vasıtasıyla icra edilemez. Bunun tersini kabul etmek politik olarak sağda konum almak demektir. O zaman Sovyetlerin politik olarak neye karşılık geldiğini Stalin’in sözleriyle açıklayalım:

Sovyetler, ve bu örgütleri çevreleyen ve onları halkla bağlayan, kendiliğinden ortaya çıkmış çok sayıdaki, emekçilerin kitle dernekleridir. Sovyetler kent ve kırdaki tüm emekçilerin kitle örgütleridir.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:161)

 

Proletarya diktatörlüğü sistemindeki görevi “volan kayışı” ve “kaldıraç” olan kurumların iktidar olamayacağı tartışmaya açık bir konu değildir. Görevi öncüye güvenmek ve onaylamak olan kurumlara erklik atfetmek oldukça anlamsızdır.

 

“Yani: Partiyi -herşeyden önce üretim alanında- sınıfla bağlayan proletaryanın kitle örgütü olarak sendikalar; Partiyi, herşeyden önce devlet yönetimi alanında emekçilerle bağlayan emekçilerin kitle örgütleri olarak Sovyetler...proletarya diktatörlüğü sisteminde temel önder güç olarak Parti - işte genel olarak "diktatörlük mekanizması"nın, "proletarya diktatörlüğü sistemi"nin tablosu budur. Temel önder güç olarak Parti olmaksızın, az buçuk istikrarlı ve sağlam bir proletarya diktatörlüğü mümkün değildir.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:163)

 

Bu anlamda, proletarya diktatörlüğünün, özü itibarıyla proletaryanın öncüsünün "diktatörlüğü", proletaryanın temel önder gücü olarak Partisinin "diktatörlüğü" olduğu söylenebilir.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:164)

Bu vesileyle Lenin’in bazı yazılarında neden Parti Diktatörlüğü kavramını tercih ettiğini bir kez daha görüyoruz. Parti her ne kadar proletaryadan çıkmış ve onun en bilinçli azınlığı olsa bile iktidarı kendi sınıfdaşlarıyla paylaşmamaktadır. Parti, Proletarya adına yönetse bile iktidarın kudretini geniş proleter kitlelerle paylaşmamaktadır. Lenin teorik çözüm olarak “bunlar karşı karşıya konacak şeyler değildir” demektedir.

"Tek başına sorunun konuluşu bile", 'parti diktatörlüğü mü yoksa sınıf diktatörlüğü mü, önderler diktatörlüğü mü (Partisi mi) yoksa kitle diktatörlüğü mü(Partisi mi), inanılmaz ve umarsız bir düşünce karışıklığının kanıtıdır... Kitlelerin sınıflara bölündüğünü;... sınıfların, genelde ve çoğunlukla, en azından modern uygar ülkelerde siyasi partilerce yönetildiğini; siyasi partilerin kural olarak, en otoriter, en nüfuzlu, en deneyimli, en sorumlu görevlere seçilmiş olan, lider diye adlandırılan kişilerden oluşan az çok kararlı gruplar tarafından yönetildiğini herkes bilir ... Kitle diktatörlüğüyle önderler diktatörlüğünü karşı karşıya koyacak kadar ileri gitmek, gülünç bir zırvadır ve bir budalalıktır." (Lenin Seçme Eserler, Cilt 10, Sayfa:96-97)

Stalin bu konuda daha da radikal bir tutum takınarak önderler diktatörlüğünün bile sorun olmayacağına değinmiştir:

“Proletarya diktatörlüğü, ne Parti tarafından önderlik edilmesiyle ("diktatörlük"), ne de önderler tarafından önderlik edilmesiyle ("diktatörlük") çelişmez.” (Stalin, Leninizmin Sorunları, Sayfa:179-80)

Görüldüğü gibi SSCB’de bütün iktidar Sovyetlerde değil Partidedir. Şeytanın avukatlığını yaparak bir soru daha sorulalım? SSCB’de bütün iktidar Parti’de olmayabilir mi?

 

Bütün İktidar Aslında Kimde?

 

Bu soruya yanıt vermek için düşmanlarımızdaki duruma bir göz atmamız gerekmektedir. Emperyalist kamp içinde mali oligarşi diktatörlüğünü burjuva parti ve teknokratik politikacılar aracılığıyla icra etmez. Bir vitrin gibi halkın önüne atılan bu “oyuncuların” karar verme mekanizmalarında bir ağırlığı yoktur. Tek görevleri promterdan metin okumak olan bu hatipleri güç olarak lanse etmek çok büyük bir hatadır. Emperyalist kampta politik iktidar ve hükümet, kampa dahil olan istihbarat servisleridir. İktidarlarını seçim, burjuva parti, siyasal figürler arkasına gizleyen bu sinsi yapılar emperyalist kampta politik iktidarın gerçek sahipleridir.

"İstihbarat ne bilim ne de sanattır. İstihbarat pratik, analitik, görsel zekânın ve entelektüel kapasitenin sıklıkla ve mecburen kullanıldığı, hem haber toplama hem de haber analiz faaliyetlerinde zaman içinde edinilen melekeler ve ustalıkla başarının ortaya konulduğu bir profesyonel meslektir… İstihbarat servisleri, bağlı olduğu devletin stratejik istihbarat ihtiyacını karşılamak için, kısa-orta-uzun vadeli stratejik analiz üretmekle görevlidir. Bu amaç doğrultusunda, bir istihbarat servisi, karar vericiler için bölgesel ve küresel gelişimleri yakinen izler, toplumsal dinamikleri tahlil eder, birbirinden bağımsız görünen olaylar arasındaki nedensellik bağını ortaya çıkararak öngörüde bulmaya çalışır Stratejik istihbarat üretilmek istenen sorun veya vaka ile ilgili olarak saha tecrübesi olmayan ve konusuna hakim olmayan bir personelin, hatalı analizlere bulunması oldukça olasıdır. Siyasi karar vericilerin, ulusal güvenlik ile ilgili alacakları kararlar hayati niteliğe sahiptir. Bu nedenle karar verici, en isabetli kararı verebilmek için doğru, güvenilir ve vereceği kararlar ile ilgili yol gösterici nitelikte bilgiye ihtiyaç duyar. İşte bu tür hassas kararların alınması noktasında, stratejik istihbarat, devlet yöneticilerinin ihtiyaç duyduğu söz konusu tüm hassas bilgiler bütünü olarak kabul edilebilir... Bu itibarla Kent, stratejik istihbaratı; "politika yapıcılar ve karar alıcıların rakip ve dost devletlere karşı, kendi politika ve taahhütlerine, zarar vermeyecek şekilde sürekli sahip olunması gereken bilgi türü" şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımda karar vericiler için kendi devletlerinin yanı sıra müttefiklerinin de çıkarları için en isabetli kararların almasını sağlayacak olan bilgiye sürekli olarak sahip olunması vurgusuna dikkat çekmekte fayda bulunmaktadır." (Ali Burak Darıcılı, İstihbarat 101)

Siyasal karar vericiler için bilinmezliği ve tehlikeyi azaltmak için ‘entelektüel’ faaliyete girişen bu meslek erbapları ‘zekalarını’ ön plana da koyarak politik satha müdahil olmaktadırlar. Yukarıda alıntısını verdiğim akademisyenin formülasyonu içinde politik alana dahil kısımlar bulunmaktadır. Haliyle istihbarat servisleri emperyalist kampta siyasal karar vericilere yardımcı olmak maskesiyle politikacıları yönetmektedir. Emperyalist kampta politikacılar istihbaratçıların kuklasıdır. Emperyalist kamp politikacılarının kitap okumaktan bile aciz olduğunu biliyoruz. Verdikleri röportajlarda “kitap değil onların özetlerini okuyorum” diyecek kadar hayattan kopuklar. Bir kitap okuma iradesine sahip olmayandan politik iktidara sahip olmasını beklemek gülünç bir durum olacaktır.

 

Emperyalist kampta durum böyleyken sosyalist kampta durum nitelik açısından oldukça farklıdır. Sosyalist kampta iktidar Öncü Parti ve sosyalizme adanmış istihbarat servisi arasında paylaşılır. Paylaşımdaki kuvvet dağılımı verili ilişkiler içinde belirlenir. Lakin tarihten edindiğimiz bilgiler ışında KGB ve öncellerinin politik iktidardaki etkisi partiden her zaman daha güçlü hissedilmiştir. Bundan dolayı ‘bütün iktidar KGB’ye’ sloganı ‘bütün iktidar Sovyetlere’ şiarından binlerce kez daha doğrudur.

KGB’nin Olmadığı Yerde Komünizm Olmaz

Hayat çoğunlukla kitabi olanla birebir uyuşmaz. Teorik önermelerimiz pratik tarafından sınanır ve ummadığımız şekilde değillenebilir. Teori ve pratik uyuşmazlığın görüldüğü örneklerden biri de “öncü parti” anlayışıdır. Parti, pratiğin acımasız okulundan edindiği bilgiyle öncülüğü kendi başına yapamayacağını gördü. Bunu SBKP örneğinde incelememiz için devrimin en başına dönmemiz gerekmektedir. Sovyet Rusya iç savaş ve sonrasında ölümcül sorunlarla karşılaştı ve bunları çözmek için girişimlerde bulundu. Normal bir devletin atlatamayacağı sorunları(emperyalist işgal, açlık, karşı devrimci ayaklanmalar, hükümet ortaklarının ihaneti, gerici ulusal hareketler, sabotaj, vurgunculuk vb.) oldukça kısa bir sürede çözmesi gerekti. Bütün bu olağanüstü durumda Parti bu tarz sorunlarla ilgilenmesi ve çözmesi için Çeka’yı kurdu. “Sosyalist Anayurt Tehlikededir!” kararnamesiyle göreve başlayan Çekistlerden sosyalist ideolojiye hakim olması bekleniyordu.

"Dzerjinski, bu örgütün saflarını ideolojik olgunlukta ve kendini adamış insanlarla sıklaştırmaya gayret ediyor ve siyasi farkındalığın artırılması ihtiyacına vurgu yapıyordu." (Bir Devrim Kahramanı Feliks Dzerjinski, Yazılama Yayınları)

"Hayatının sonuna dek Veçeka-OGPU'nun (Devlet Siyasi Dairesi) başkanı olarak kaldı. Oradaki görevini, yıllarca başka önemli Parti, hükümet ve siyaset görevleri ile birleştirmişti...Dzerjinski Parti ve hükümet çalışmalarının başka önemli dallarında da öncülük etmişti. Emperyalist savaşta ve İç Savaş'ta büyük hasar gören ulaşım sisteminin yeniden inşasına ve sanayileşmenin ilerlemesine olan katkıları paha biçilmezdir. Bu "ilk Çekalı", barış yıllarında ekonominin en seçkin idarecilerinden biri oldu. Dzerjinski'nin adı yeni sosyalist toplumdaki ilk büyük fabrikaların yapımıyla ve pek çok önemli maden kaynağının keşfedilip çıkarılmasıyla birlikte anılmaktadır. Sovyet traktör yapımının, tarım makinesi yapımının, Sovyet endüstrisinin kimya, radyoteknik, savunma, uçak ve diğer dallarının temelinin atılmasında yer aldı ve ülkenin ekonomi ve savunma yeteneğinin geliştirilmesine önemli katkılarda bulundu." (Bir Devrim Kahramanı Feliks Dzerjinski, Yazılama Yayınları)

Görüldüğü gibi KGB’nin önceli Çeka ve OGPU bir zor aygıtından öte görevler üstlenmiştir. Görev yetki alanı salt politik alana dahil olmaktan öte ekonomik alanı da kapsamaktadır. Öncü Partinin çok ötesinde bir uzmanlığa ve bilgiye sahip Çekistler haliyle gücünü Parti üstünde de göstermişlerdir. Lenin, Çeka’nın hakkını temsil ederek bu istihbarat servisinin ‘proletarya diktatörlüğünün doğrudan uygulayıcısı’ olduğunu söylemiştir. Lenin Çeka hakkındaki görüşüyle üstü kapalı bir şekilde iktidarı ve öncülüğü Çeka(siz ona KGB deyin) paylaştığını kabul ediyordu.

 

“Lenin şöyle konuştu: "Bizim için önemli olan Çeka'nın proletarya diktatörlüğünü doğrudan uygulamaya koymasıdır ve bu açıdan bakıldığında çalışmaları çok ama çok değerlidir. Halkı kurtarmanın, sömürücüleri zor yoluyla bastırmaktan başka yolu yoktur. Çeka'nın yaptığı şey budur ve bunun altında proletaryanın çıkarları yatmaktadır…Lenin, Aralık 1921'de yapılan Dokuzuncu Tüm Rusya Sovyetler Kongresi'ne sunduğu raporda, sosyalist bir devlette devletin güvenliğinden sorumlu bir organın daimi varlığına duyulan ihtiyaç üzerine önemli bir teorik tezi formüle ediyordu: "Dünyada sömürenler var olduğu sürece... böyle bir kurum olmadan işçi sınıfının iktidarı hayatta kalamaz."

" (Bir Devrim Kahramanı Feliks Dzerjinski, Yazılama Yayınları)

Dzerjinski, Çeka’nın öncülüğü Partiyle paylaşması gerektiğine aşağıdaki naif sözleriyle değinerek bunun resmiyete bürünmesi gerektiğini bildirmiştir:

"Dzerjinski, Çeka'yı, karşıdevrimle mücadelesinde Parti'nin güvenilir bir yardımcısı yapmaya çalışmıştır. Şöyle söylemiştir: "Çeka, bir Merkez Komitesi organı olmalıdır." (Bir Devrim Kahramanı Feliks Dzerjinski, Yazılama Yayınları)

 

Bu öncülük paylaşımı SSCB’de ilk kurulduğu andan yıkılışına kadar devam etmiş ve Parti kadrolarındaki nitelik kaybından ötürü öncülük bayrağı neredeyse KGB tarafından tek başına taşınmıştır. Günümüzde Rusya Federasyonuna bakıldığında öncülük konusunda değişen çok bir şey olmadığı görünmektedir. Dzerjinski’nin devamcıları güçlerini politik alanda hissettirmeye devam ediyorlar. Ne emperyalist kampta olan ne de kitabi bir şekilde kapitalist olan Rusya Federasyonu geçmişten gelen zengin birikimiyle kendisini teorik bir kalıba koymaya çalışanları geçmişte olduğu gibi bugün de zorlamaktadır. Büyük sanayi mülkiyetine dayalı bir istihbarat diktatörlüğü olduğunu söylemek hatalı bir değerlendirme olmayacaktır. Rusya Federasyonunda yüksek katlardaki balkonların dili olsa istihbarat orkestrasının çizdiği sınırların dışına çıkan gruplar ve sınıfların halini anlatsa diye arada düşündüğümüz oluyor.

 

İstihbarat organizasyonlarının bir diktatörlüğün kurulması ve devamı üzerindeki pozitif etkisi tartışmaya açık bir konu değildir. İktidara gelmek isteyen her sınıf politik iktidarı fethetmek amacıyla çıktığı yolun başında bir istihbarat örgütüne sahip olmalıdır. Aksi takdirde politik satha etki etmesi ve iktidarı ele geçirmesi günümüz koşullarında imkansızdır. Dünyanın neresinde olsun bir Marksist örgüt partisine bağlı ve onla öncülük görevini paylaşmadığı bir istihbarat örgütüne sahip olmadığı sürece devrim yapma şansı bulunmamaktadır. Bu önerimi oldukça radikal bulanlar elbette olacaktır lakin Mao’nun kızıl üs bölgeleri kurup gerilla savaşına başlaması da dönemin Marksizm anlayışına ve kitabi bilgi setinin ötesinde bir duruma karşılık gelmekteydi.

 

Dünyadaki Marksist partilerin önünde iki yol bulunmaktadır. Ya mevcut alışkanlıklarını devam ettirerek politik çalışmalarını yapıp emperyalist kampın kuklası olmaya devam etmek ya da zincirlerini kırıp dönemin ihtiyaçlarına göre örgütsel, politik, ideolojik, askeri olarak kendilerini yenilemek. Bunun orta yolu bulunmamaktadır.

23 Ocak 2025 Perşembe

Caligula: Devrimci Bir Halk İmparatoru

 

Tarih bir yanıyla yeniden kurmadır. Her nesil tarihi kendi ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirir. Savaş politikaya tabi olmadığı takdirde doğru stratejilerin çizilmesi olanaklı değildir; tarih boyunca bu sadece basiretli yönetimlerin harcı olmuştur. Savaşmak bireylerin ve toplumların zihinsel anlamda her zaman hazır olmadıkları bir şeydir.  Her mücadele önce zihinde kazanılır. Ama zihinsel süreç tabii ki sadece bir ön koşuldur, daha doğrusu gerekli koşuldur ama yeterli değildir. Ayrıca kazanma azminin doğru yönlendirilmesi gerekir. Koşulları hesaba katmayan savaş azmi çoğu zaman yenilginin en kestirme yoludur. Yenilginin bir yönü mücadele azminin kırılması ise, diğer bir yanı artık alternatif yaratılamayacak duruma gelinmesidir. Aslında bu askerlik kadar siyasette de geçerlidir. Alternatif yaratamayan sahneden çekilmek zorundadır. Savaş salt muharebeler demek değildir; diplomasi, güç oluşturulması, gücün kurumsal olarak idaresi, sevki de savaşın ayrılmaz parçalarıdır. Diplomasi ve sınıfsal ittifaklar savaşların sonucunu tayin etmede büyük rol oynar. Sınıfsal ittifakla destek almak ve karşı tarafın ittifaklarını bozabilmek, özenli ve sürekli çalışma ister. Bir komutan elindeki olanaklara, hasmının olanaklarına, coğrafi faktörlere ve diğer kıstaslara bakarak, öncelikle nasıl savaşacağına karar vermek zorundadır.  Bu aslında çok aşikar bir konu gibidir: Güçlü olan kazanır. Ne var ki hayat çok farklı durumlar yaratır. Zayıf görünen tarafın kazandığı muharebelerin sayısı inanılmayacak kadar çoktur. Keza savaşı kaybettiği düşünülen komutanların aslında savaşı kazandığı sayısız örnek mevcuttur. Bir savaşı kimin kazanıp kimin kaybettiğine kararı zaman yani tarih vermektedir.

Bundan dolayı bugün tarihin hükmüyle zafer kazandığı anlaşılan pleblerin ve kölelerin müttefiki efsane monark Caligula’nın aristokrasiyle mücadelesini inceleyeceğiz.

Caligula: Aristokrasinin değil Roma halkının imparatoru

İlk bakışta kulağa oldukça garip geldiğinin farkındayız lakin Caligula’nın tarihsel düşmanları ve günümüzün egemen sınıfları tarafından şeytanlaştırılması sonucu çoğunluğun Caligula hakkında yanlış düşüncelere sahip olduğunu söylemek zorundayız. Caligula ne deliydi ne de çılgın. Kendisi yaşadığı dönemde aristokrasiyi yok etmeye çalışan bir halk önderiydi. Caligula tam da halk önderi olma misyonundan dolayı şeytanlaştırılmış ve egemen sömürücü sınıflar tarafından “deli” ilan edilmiştir. Peki Caligula'nın akıl hastası olduğu fikrini ilk kim ortaya atmıştır? Antik yazarların mevcut eserleri arasında bu iddiayı ilk ortaya atan Suetonius'tur. Aristokrasinin azgın bir savunucusu olan bu antik “tarihçi” bozuntusunun iddiaları günümüzde de oldukça yaygındır. Ancak bunun gerçeklikle hiçbir alakası bulunmamaktadır. Caligula şayet deli olaydı Roma yasalarına göre imparator olamazdı ve deli olduğu anlaşıldığında suikasta uğramak yerine görevden azledilmesi gerekirdi.

 

“Konu Roma hukukunda da ele alınmıştı. Cinayet, vatana ihanet (maiestas), iftira ve mal hasarıyla ilgili bir dizi metin, “akıl hastalarının” (furiosi, insani) eylemlerinden yasal olarak sorumlu olmadıklarını beyan eder. Hukuk bilgini Pegasus, “Aklı başında olmayan bir kişide hangi suç... bulunabilir?” diye sorar (Dig. 9.2.5.2). Hatta akıl sağlığı yerinde olmayan birinin işlediği suçlarda, cezayı hak edenin failin kendisi değil, onu gözetmeyenler olduğu özellikle belirtilir. Caligula örneğinde durumu nasıl hayal etmeliyiz? Mantıksız davranan, konuşması anlaşılmaz, gerçeklik algıları bozulmuş ve bu durumda, onu durdurmak için kimsenin müdahalesi olmadan her türlü suçu işleyen bir Roma imparatoru olduğunu mu varsayıyoruz? Eğer öyleyse, bir delilik suçlaması imparatora değil, onu çevreleyen topluma yöneltilmeliydi: öncelikle ve en önemlisi, kararlarını uygulayan Senato, talimatlarını izleyen Roma'daki yargıçlar ve emirlerine uyan İmparatorluktaki askeri komutanlar ve valiler. Ayrıca, emriyle muazzam meblağları yeniden tahsis eden hazine memurlarına, onu her gün gören ve ona tavsiyelerde bulunan insanlara ve son olarak da Sirk ve tiyatroda onu alkışlayan Roma halkına da suç atılırdı. Eğer Caligula deliyse, neden sessizce halkın gözünden uzaklaştırılıp bir hekimin bakımı altına alınmadı - tıpkı daha sonraki Avrupa tarihindeki yöneticiler akıl hastası olduklarında yapıldığı gibi?” (Aloys Winterling, Caligula: Biography)

 

Suetonius gibi azgın halk düşmanlarının Caligula’ya açtığı itibar suikastı şu anda günümüzde de devam etmektedir. Binlerce yıl önce yaşamış bir Roma imparatoru neden günümüzde mali oligarşi ve ona bağlı kapitalist sınıfın kalemşörleri, psikologları ve sosyal bilimler uzmanlarının hedefindedir? Alemin derdi binlerce yıl geçmesine rağmen neden hala Caligula’dır? Ludwig Quidde’den Yalçın Küçük’e oradan Sabancıların psikolog gelinlerine neden tarih boyunca herkes Caligula’ya vurmaya çalışmaktadır? O zaman şimdi binlerce yıldır Caligula’ya karşı devam eden bir savaşın seyrini ve argümanlarını incelemeye başlayalım. Binlerce yıldır devam eden yalan rüzgarındaki ilk yalana bir bakalım.

Caligula’ya Karşı Binlerce Yıldır Devam Eden Pskilojik Harp

Caligula’nın delilik emarelerinin kanıtı olarak sık sık dillendirilen: “Atı Incitatus’u senatoya konsül olarak ataması, Poseidon’a savaş açması, Kendi Tanrı olarak ilan etmesi, Kız kardeşi Drusilla ile olan ensest ilişkisi, Halktan rastgele insan seçip vahşi hayvanlarla dövüştürmesi, Senatörlerin eşlerini genelevlerde çalıştırması, Yüzen köprü projesi ve Halkı aç bırakması” iddialar acaba ne kadar doğru? Bu olayı anlamak için Caligula’yla aristokrasi arasındaki sınıfsal çatışmaya göz atmak gerekir. Caligula'nın hayatına karşı geniş tabanlı bir komplo 39 yılının ortalarında gerçekleşti ve buna Roma aristokrasisinin birçok üyesi katıldı, bunlar arasında Germania'daki önemli bir askeri komutan, imparatorun kız kardeşleri, senatörler arasındaki en yakın sırdaşı ve görevdeki konsüller de vardı. Bu, imparatorun hayatını tehdit eden ve senatörlük düzeyindeki diğer üyelere karşı davranışlarını temelden değiştiren oldukça dramatik bir olaydı. Bu olaydan sonra aristokrasi ve Caligula’nın sınıfsal dayanakları arasında(plebler ve köleler) antagonist bir çatışma başlamıştır. Caligula’nın şahsına yapılan bu tarz iftiralar aslında pleblerin ve kölelerin Roma’da iktidarı alma mücadelesinden kaynaklanmaktadır.

Yalan 1: Caligula deli olduğu için atı Incitatus’u senatoya konsül olarak ataması

Bu olay, Caligula'nın konsül(aristokrat) "dostlarının" komplolarına verdiği ikinci tepkiydi. İmparator ve aristokrasi arasındaki dostluk iddiasını alaycı bir aşağılama olarak ifşa ediyordu. Senatörlerin evleri, hizmetçileri ve akşam yemeği servisleri, sosyal statülerinin merkezi bir göstergesiydi ve kısmen israfçı ziyafetlerde sunulan yıkıcı bir rekabetin bir parçasıydı. Konsüllük görevini başarmak, bir aristokratın kariyerinin en önemli hedefi olmaya devam etti. İmparatorun atını görkemli bir evle donatması ve ona konsüllük görevini bahşetmesiyle, aristokratların hayatlarının temel amacını hicvetti ve alay konusu yaptı. Caligula, atını toplumun en üst düzey üyeleriyle aynı seviyeye koydu ve dolaylı olarak onları bir atla eşitledi. Romalı konsolosların sembolik olarak değersizleştirilmesinin yanı sıra, Caligula'nın Incitatus'u konsül olarak ataması başka bir mesaj daha gönderiyordu: İmparator istediği kişiyi konsüllüğe atayabilir; konsüller imparatorun lütfu sayesinde konsüldür. Ancak bir birey asgari gerekliliklere sahipse -üçüncü özgür doğmuş nesilde ve kusursuz karakterde olmak- bu hiyerarşi içindeki konumu artık imparator tarafından belirleniyordu. Aslında imparator, ingenuitas(özgür doğan kişi) haklarını bile verebilir ve böylece köle olarak doğan insanları bile özgürleştirebilirdi. Caligula'nın atı hakkında yaptığı şaka sadece konsülleri gülünç duruma düşürmekle kalmadı, aynı zamanda en yüksek rütbeli kişilerin son derece rahatsız edici bulduğu Roma toplumuyla ilgili bir gerçeği de dile getirdi: Her birinin konumu imparatorun iyi niyetine bağlıydı. Caligula bu saatten sonra yaşamını Roma’daki aristokrasiyi tasfiyeye adamıştı. Caligula, Roma’daki en gerici ve egemen sınıfı tasfiye etmeye kalkarak adını tarihe devrimci bir imparator olarak geçirmiştir. Günümüzdeki egemen sınıfların Caligula’dan bu kadar nefret etmesinin sebebi de Caligula’nın devrimci bir imparator olmasıdır. Özetle günümüzün egemen sınıfları Caligula şahsında karşı devrimci niteliklerini ifşa etmektedir. Devrimin olduğu yerde bu tarz parazitlere yer yoktur.

Yalan 2: Poseidon’a savaş açması

Caligula hakkında dillendirilen yalanlardan biri de Britanya’ya sefer düzenlediği sırada seferi “bir anda” durdurup denize ve onun tanrısı Poseidon’a savaş açması şeklinde kendini göstermektedir. Rivayete göre Caligula, askerlerine denize kılılç sallama emri vermiş ve ganimet olarak deniz kabuklarını toplamalarını istemiştir. Halbuki gerçek bu gülünç iddialardan oldukça farklıdır. Caligula’nın 43 yılında Britanya’ya yaptığı sefer sırasında Roma lejyonları isyan edip adanın oikoumenē'nin, yani medeni dünyanın sınırları dışında olduğunu ilan edip Kanal'ı geçip Britanya'ya gitmeyi reddetmiştir. Bu durumda  Caligula’nın deniz kabukları toplama emri ve onlarla ikramiye ödemesi, imparatorun deniz kenarında toplanmış ancak savaşmayı reddeden isyancı birliklerin korkaklığıyla alay ettiği şeklinde yorumlanmalıdır. Birçok kanıt, Caligula'nın bu seferinin Claudius'un üç yıl sonra Britanya'yı fethetmesini sağlayan koşulları yarattığını gösteriyor. Özetle Caligula hakkındaki bu mitte gerçeği yansıtmamaktadır.

Yalan 3: Kendi Tanrı olarak ilan etmesi

Bugünden geçmişe bakıldığında bir kişinin kendini tanrı ilan etmesi delilik alametlerinden biri olarak görülebilir ancak antik çağların cenneti, o dönemde Doğu'dan yayılmaya başlayan din olan Hristiyanlığın ve Yahudiliğin cenneti kadar uzak değildi. Antik dünyadan aktarılan mitlerde, tanrılar zaman zaman yeryüzünde görünmekten çekinmiyorlardı. Benzer şekilde, MÖ dördüncü yüzyıldan itibaren, insan normlarının çok ötesinde güce veya servete sahip olan kişileri “kahraman” veya tanrı olarak belirlemek ve onlara göre tapınmak mümkündü. Helenistik dönemlerde bu, bireysel krallar ve hanedanları için kültlerin kurulmasına yol açtı. Cumhuriyet döneminde Yunan Doğu'sunu fetheden Roma senatörleri, orada kendileri de aynı türden bir tapınmanın nesnesi oldukları için bu geleneği doğrudan biliyorlardı. Son olarak, Roma imparatorları ve ailelerinin üyeleri, İmparatorluğun doğu şehirlerinde ve çok geçmeden batı eyaletlerinde de tanrı olarak tapınıldı. Caligula, çocukken ailesiyle birlikte Doğu'ya gittiğinde bunu bizzat yaşamıştı. Caligula bu kavramı o dönem ortaya çıkmış Yahudi ayaklanmasının bastırılmasında kullanmaya başlamıştır. Amacı metafizik kaygılardan öte dünyevi sorunlarla ilgiliydi.

Yalan 4: Kız kardeşi Drusilla ile olan ensest ilişkisi

Bu tevatürün hiçbir dayanağı yoktur. Dönemin aristokratlarının ortaya attığı bel altı bir iftiradan ibarettir. Modern tarihçiler bu iddiayı ciddiye almamaktadır.

“Örneğin Caligula'nın cinsel hayatını ele alalım: İmparatorun üç kız kardeşiyle ensest ilişki yaşadığı iddiası, ilk kez Suetonius'ta ortaya çıkan yanlış bir bilgidir.” (Aloys Winterling, Caligula: Biography)

Yalan 5: Halktan rastgele insan seçip vahşi hayvanlarla dövüştürmesi

Roma'daki oyunlar kesinlikle sadece eğlence değildi; politik bir boyuta sahipti. İmparatorun oyunları sunması ve bunu nasıl yaptığı da önemliydi. Şehrin arenaları, imparator ile kentsel plebler arasındaki doğrudan iletişim için en önemli alanlardı. Onay veya eleştiri, oyunlar sırasında imparatora tezahüratlar veya yuhalamalar yoluyla iletiliyordu. İmparator gerçekten de korku ve şiddete güvendi, ancak bunları kendine özgü bir şekilde kullandı. Tiberius, maiestas davalarında aristokrasinin kendini yok etmesine çaresizce seyirci kalırken, Caligula Roma'nın asil toplumunun dağılmasını teşvik etti ve bunu kendi avantajına kullandı. Aristokrasinin kendini yok etmesine izin verdi. Olaylar, kaynakların açıklamalarında yansıtılıyor ve bunlar birkaç kez senatörlerin ve yüksek rütbeli aristokratların imparatorun kışkırtmasıyla temelsiz infazlarının günlük düzen haline geldiğini iddia ediyor. Ancak garip bir şekilde, bu raporlar yalnızca birkaç kurbandan adıyla bahsediyor ve bireysel vakaların araştırılması böylesine kapsamlı bir yargının taraflılığını ortaya koyuyor. Josephus, Caligula'nın o dönemde kölelerin efendilerine karşı suçlamalarda bulunmalarına izin verdiğini ve kölelerin bu ayrıcalığı kendi memnuniyetine göre bolca kullandıklarını bildirir. Yüksek rütbeli bir aristokratın Roma'daki sarayında birkaç yüz kölesi olabileceğini ve bazı efendilerin yetkilerini kullanırken (ki buna öldürme hakkı da dahildir) insancıl olmaktan uzak olduklarını hatırlarsak, soyluların ne kadar endişelenmiş olabileceğini hayal etmek zor değildir. Artık kendi evlerinde bile ihanete uğramaktan veya ihbar edilmek durumuyla karşı karşıya kalabilmeleri yüzünden güvende değillerdi. Herhangi bir dikkatsiz konuşma tehlikeli olabilirdi ve kendi hizmetkarları onları ihbar edebilirdi. Josephus, Roma'nın sıradan halkının Senato hakkında olumsuz bir görüşe sahip olduğunu ve imparatoru aristokrasinin açgözlülüğünden korunmaları için bir araç olarak gördüklerini bildiriyor. Özetle bu yalanı ortaya atan aristokratların karın ağrısı arenadaki oyunlardan duydukları memnuniyetsizliktir. Arenalar, imparator ve onun saltanatının dayanağı olan plebler arasındaki bağın en önemli volan kayışlarıdır. Caligula, hükümranlığının meşruiyetini arenalardaki oyunlarla güçlendirmekte ve aristokrasinin toplumsal varoluşunun altına dinamit koymaktadır. Arenalar olduğu sürece aristokrasi güvende olmayacaktır. Haliyle “rastgele” seçilip “vahşi hayvanlara” yem edilenlerin kim olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu kişiler imparatorun ve pleblerin sınıfsal düşmanlarıdır.

Yalan 6: Senatörlerin eşlerini genelevlerde çalıştırması

Caligula'nın aristokrasiye karşı attığı adımlar, onların kendini yok etme eğilimlerini ilerletmek, köleleri efendilerini ihbar etmeye teşvik etmek ve konsüllerin eşlerini ve çocuklarını Palatine'de hapse atmakla sınırlı değildi. Ayrıca her aristokrasinin temelini, yani onurunu yok etmeye koyuldu. İmparatorluk sarayının yakınındaki yeni döşenmiş odaların sakinlerinin "en önde gelen aristokratların eşleri ve en aristokrat ailelerin çocukları" olduğunu ve bu konumun imparatoru koruyan Praetorian askerleri tarafından kolayca ele geçirilebilecekleri anlamına gelmektedir. Caligula'nın onları orada fahiş maliyetlerle yaşamaya zorlamıştır. Plebler aristokratların rahatsızlığından ve imparatorun bu aristokratik kiracılarından topladığı "altın ve gümüşten" memnundu. Bu durumu imparatorun aristokrasinin davranış kurallarını sömüren ve sıkça bilinen biçim, alışkanlık bağlamında ele alırsak, o zaman neler olup bittiği açıklığa kavuşur. Böylece aristokrasi bu tarz bir yaşama mecbur bırakılarak mülksüzleştirilmekte ve sınıfsal temelini yitirmektedir. Caligula aristokratların eşlerini genelevde çalıştırmak yerine onların ikamet özgürlüklerini elinden alarak aristokrasiyi tehdit etmektedir.

 

 

Yalan 7: Yüzen köprü projesi ve Halkı aç bırakması

Seneca'ya göre, imparator İmparatorluğun kaynaklarıyla eğlenirken, mevcut gemilerin varlığı kıtlığa neden olmakta Roma'ya tahıl tedarikini tehlikeye atmaktaydı. Hem Seneca hem de Josephus, olayı imparatorun deliliğini göstermek için kullanır. Aslında, sınırsız gücün gösterilmesinin yanı sıra, geçişin sahnelenmesi birkaç sembolik gönderme içeriyor. Bu projenin İngiliz Kanalı kıyısındaki olaylarla bağlantısı açıktır. İmparator, İtalya'da, uzak Kuzey'in aksine, askeri birliklerinin iyi niyetine ve senatör generallerinin işbirliğine bağımlı olmadığını bu olayla gösterdi; kendi hakimiyetindeki bölgede askerlerini denizden bile yürüyerek götürme gücüne sahipti. Bauli'den Puteoli'ye yapılan yolculuk, imparatorun Britanya'yı fethetme potansiyelinin sembolik bir göstergesiydi. Ayrıca bu tarz bir geçişi tarihte ilk kez Caligula yapmamıştı. Pers yöneticileri Darius ve Xerxes (M.Ö. 513 ve 480 yıllarında Boğaz'ı ve Hellespont'u gemilerin köprüleriyle geçmişlerdi. Kaynakların da doğruladığı gibi, Caligula'nın deniz üzerindeki at sırtındaki yolculuğu derin bir etki bıraktı. Aristokrasinin etkisinin ve gücünün azalmasına sebep olan bu olaydan sonra antik müesses nizamın sahipleri Caligula’ya asılsız iddialarla saldırmışlardır. Caligula’nın bu projesi bir siyasal ve jeopolitik zaferdir.

Binlerce yıl sonra Caligula’nın hayaleti dünyada dolanmaya devam ediyor.

Seneca, tüm aristokrat geleneklerinin ihlalini kınamak için "delilik" terimini bir küfür olarak kullanır. Caligula, aristokrasiyi yok etmeye çalıştığı için “delidir”. Keza 20.yy’ın tarihi önderleri Lenin, Stalin, Mao da mali oligarşi ve ona bağlı hareket eden kapitalist sınıfın sözcüleri tarafından “deli”, “acımasız” “katil”, “diktatör”, “tiran” gibi tanımlamalarla hatırlanmaktadır. Halkın bağrından kopmuş ve onun sınıfsal çıkarını savunan bütün önderler ideolojik görüşlerinden bağımsız olarak Müesses Nizam’ın temsilcileri tarafından “tiran” ve “deli” olarak kodlanmaktadır. Günümüzde emperyalizme diz çökmeyen ve onla savaşmayı göze alan Putin’de Müesses Nizam’ın zihninde Caligula’nın dönüşüne karşılık gelmektedir. Binlerce yıldır aristokrasiyle giriştiği mücadeleyi kaybettiği sanılan Caligula’nın mirası küllerinden yeniden doğmakta ve Müesses Nizam’ın üzerinde Caligula’nın hayaleti tekrardan dolanmaktadır. Roma’daki aristokrasinin 20.yy’daki temsilcisi Hitler nasıl Stalin karşısında kaybettiyse 21.yy’da mali oligarşi ve ona bağlı kapitalistlerden oluşan küresel elitler de Putin’in önderliğinde savaşan Rusya’nın ayakları altında kalacak ve yok olacaktır. Altın milyarın ölüm döşeğinde gördüğü Caligula kabusunun yakında gerçeğe döneceğinden kimsenin şüphesi olmamalıdır. Emekçi sınıfların binlerce yıldır özlemini çektiği dünyaya yakında kavuşmalarına çok az kaldı.

8 Haziran 2024 Cumartesi

Sovyet Askeri Komutanı Sidor Kovpak'ın Katkılarına Dair

 Sovyet Askeri Komutanı Sidor Kovpak'ın Katkılarına Dair

Çeviren: Deniz Alaz Gürbüz

Yazar: Harsh Thakor

 

7 Haziran 1887'de Kotelva köyünde (şimdiki Poltava bölgesi), ünlü Sovyet askeri komutanı, devlet adamı ve SSCB'nin halk figürü Sidor Kovpak doğdu. Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında Putivl Gerilla Birliği'nin (daha sonra - Sumy Gerilla Birliği, daha sonra - 1. Ukrayna Gerilla Tümeni) komutanlığını üstlendi. Tümgeneral rütbesiyle iki kez Sovyetler Birliği  Kahramanı unvanıyla ödüllendirildi.

Üstün bir güçle yüzleşmek veya onu yenmek için Kovpak'inden daha iyi planlanmış çok az gerilla savaşı taktiği vardır. Sidor Kovpak, SSCB'nin Büyük Vatanseverlik Savaşı'ndaki zaferinin en önemli askeri mimarlarından biriydi. O sadece, emrindeki güçleri zor durumlardan 360 derecelik bir dönüşte olduğu gibi zaferin zirvesine kadar götürecek askeri dehayı sergiledi. Kovpak, insan iradesinin ve yenilikçi kapasitesinin, zorlukların en derin ve ağır olanlarının üstesinden gelebileceğini ifade etti. Şimdiye kadar çok az kişi, dağınık savaşçı gruplarını uyumlu, müstahkem bir birime dönüştürmede veya düşman kuşatmasıyla mücadelede bu kadar ustalık sergiledi.

Erken Siyasi Yaşamı

Kovpak, 1916 yılında 186. Aslanduz Piyade Alayı'nın bir parçası olarak Birinci Dünya Savaşı'na katıldı ve Brusilovsky Atılımında yer aldı. Kahramanca mücadelesiyle ünlüydü ve iki kez Aziz George Nişanı ile ödüllendirildi.

İç Savaş sırasında S. A. Kovpak, Kotelv gerilla birliğinin başına geçti; onun komutası altındaki gerillalar, Kızıl Ordu'nun bir kısmıyla birlikte Avusturya-Alman işgalcilere ve Denikinlere karşı bir saldırı başlattı.

Mayıs 1919'da gerilla birimi mevcut Kızıl Ordu'ya katıldı. 25. Chapaev Tümeni'nin bir parçası olarak Kovpak, Guryev komutasındaki Beyaz Muhafız birliklerinin yenilgisine ve ayrıca Perekop ve Kırım'da Vrangel birliklerine karşı yapılan savaşlara katıldı.

Kovpak asker olarak yoluna devam etti ve 1926'da askeri bölgenin başına geçti. 1937'de Kızıl Ordu'dan emekli oldu. Bugün Rusya ve Maidan rejiminin çekiştiği bir şehir olan Ukrayna'nın Sumy bölgesindeki Putivl belediye meclisinin başkanı olarak görev yaptı.

Tarihsel arka plan

1941'de bir başka Alman ordusunun çok sevdiği Ukrayna'yı yok etmekle tehdit ettiği olaylar olmasaydı, Kovpak barışçıl yaşamına devam edebilirdi.

Savaş sırasında en az 26 milyon Sovyet vatandaşı, Nazi rejimi ve işbirlikçileri tarafından katledildi. Katledilenlerin 8 milyonu asker, geri kalanı ve büyük çoğunluğu sivildi. Ölenlerin 6 milyonunun kimliği hiçbir zaman belirlenemedi. Barbarossa Harekatı'nın yol açtığı acımasız kayıplara rağmen, SSCB'nin işgali, Nazi planının yalnızca ilk kısmıydı.

Nazi ideolojisinin temeli veya çerçevesi, Almanya'nın Britanya ve Fransa'nın sömürge imparatorluklarıyla sonsuza kadar rekabet edemeyeceği ve bu nedenle dünyanın hükümdarı olarak hak ettiği yeri kurmak için kendi imparatorluğunu inşa etmesi gerektiği fikriydi. Denizaşırı ülkelerdeki güçlü düşmanlarının tümü etkisiz hale geldiğinde, Almanlar gözlerini doğuya, Doğu Avrupa'nın bereketli topraklarına çevirdi.

Bu, Nazilerin Generalplan Ost'u yarattığı ideolojik dayanaktı. Plan, Slav halkını likide ederek veya yok ederek, onların yerine Alman yerleşimcileri koymaktı.

SSCB'nin ekmek ambarı olan Ukrayna, Üçüncü Reich'ın ekmek ambarı haline geldi; tahıllar, Sovyet halkını katleden Nazileri beslemek için acımasızca gasp edildi. Milyonlarca kişi, yiyecek karnelerinin günde 420 kaloriye düşürülmesi nedeniyle açlıktan öldü.

Köyleri anında yok edebilecek kötü şöhretli Einsatzgruppen adlı SS birimleri oluşturuldu. İnsanlar önceden kazılmış çukurlara sürükleniyor, dizlerinin üzerine çökmeye zorlanıyor ve yakın mesafeden kurşunla infaz ediliyordu. Bu durum yerel işbirlikçilerin desteğiyle gerçekleştirildi. Ukrayna'da bu işbirlikçiler, OUN, UPA ve Bandera bağlantılı diğer çeşitli faşistler anlamına geliyordu.

Savaş sonrası kendilerini kurtarıcı olarak gösterme çabalarına rağmen, Ukrayna'nın çoğunu oluşturan “Asyalıları” küçümseyen sözde Galiçyalılar olan OUN, Ukraynalıların yok edilmesine aktif olarak katıldı.

Kovpak: Gerilla Savaşı'nın Planlayıcısı

Temmuz 1941'de Büyük Vatanseverlik Savaşı başladığında, Putivla'da düşmanın arkasında savaşmak için bir gerilla ekibi kuruldu. Sidor Kovpak komutan olarak kabul edildi.

Aralık 1941 - Ocak 1942'de Putivl ekibi Hinelsk'e ve Mart ayında Bryanskie ormanlarına baskın düzenledi. Orada ele geçirilmiş iyi silahlarla donatılmış, hızlı bir şekilde örgütlenmiş ve bölge halkının desteğiyle de sayıları 500 kişiye ulaşmıştı. Bu Kovpacker'ların ilk baskınıydı.

Naziler Ukrayna'ya doğru ilerlerken eski Kazak Sidor Kovpak onları bekliyordu. Pek çok Sovyet yöneticisi işgale yönelik güvenlik düzenlemeleri veya önlemleri almakta başarısız olurken, Kovpak’ın durumu bunun tam tersiydi. Poltava yakınlarındaki Spadschansky Ormanı'na gönderilen 42 partizandan oluşan bir müfreze toplamayı başardı. Kovpak, 8 Eylül 1941'de şehrin düştüğünü bizzat doğrulayana kadar geride kaldı.

Kovpak'ın hazırlıkları sonucunda yeni oluşturulan partizan müfrezesi 36 tüfek, 5 hafif makineli tüfek, 8 el bombası, 1 tabanca ve yaklaşık 1 ton patlayıcıyla iyi bir şekilde silahlandırıldı. Yiyecek ve malzeme önceden yerleştirilmişti ve partizanlar atlar ve arabalarla donatılmıştı. 29 Eylül 1941'de Sidor Kovpak'ın ikinci partizan savaşı, partizanların Ukrayna'yı açlıktan öldürmek için kurulan Nazi gıda talep birimini yok etmesiyle ciddi anlamda başladı.

Sumy bölgesine yapılan ikinci baskın 15 Mayıs'ta başladı ve 24 Temmuz 1942'ye kadar sürdü.

 

Bu süre zarfında gerillalar, Hitler'in üstün güçleriyle birçok savaş yaptı. Düşman yaklaşık 1500 kişiyi kaybetti. Baskın önemliydi çünkü 27 Mayıs 1942 gecesi gerilla müfrezesi Putivl'e girdi. Yerel halk, kurtarıcılarını yüzlerinden okunan sevinç ve minnettarlıkla karşıladı.

Bir sonraki baskın 12 Haziran 1943'te gerçekleşti. Baskın sırasında gerillalar binlerce kilometrelik kuşatma organize etti, 3800'den fazla Naziyi öldürdü ve ölümcül şekilde yaraladı, 19 yüksek askeri rütbeli kişiyi, 52 köprüyü, 51 depoyu havaya uçurdu, Bitkov ve Jablonov yakınlarındaki enerji santrallerini ve petrol endüstrilerini yok etti. Bu baskın şüphesiz Büyük Vatanseverlik Savaşı sırasında gerçekleştirilen en sansasyonel ve belirleyici gerilla operasyonlarından biriydi.

Kursk Muharebesi'nden önce gerçekleştirilen eylemin muazzam moral ve siyasi önemi vardı.

Eylem, düşmanın cephe gerisinde kaos ve kaygı tohumları ekti, bu bileşim önemli düşman kuvvetlerini geri çekti, demiryollarını yok etti ve faşist birliklerin cepheye transferini geciktirdi.

Ayrıca baskın, Ukrayna'nın batı bölgelerinde gerilla mücadelesinin gelişmesinin ve şekillenmesinin de önemli bir öncüsü oldu. Bu baskın, düşmana karşı silahlı mücadeleyle katılacak ve mücadelede bütünleşecek binlerce yeni vatansever kadronun oluşmasını sağladı.

Kursk Savaşı

5 Temmuz 1943'te, Nazilerin Ukrayna'nın birkaç yüz mil batısındaki ağır tahkim edilmiş Sovyet çıkıntısına karşı Kale Operasyonu'nu başlatmasıyla Kursk Muharebesi resmen başladı. Tarihin en büyük tank savaşında binlerce tank ve milyonlarca asker savaştı.

Bir hafta sonra Nazi saldırısı bastırıldı ve Kızıl Ordu, Ukrayna sınırına kaçmak zorunda kalan üzgün faşistlere kahramanca bir karşı saldırı düzenledi. Kızıl Ordu savaşta bir daha asla kaybetmedi ve üstünlüğü yeniden ele geçirdi. Bu zafer, bütün bir Nazi ordu grubunu kalıcı olarak parçaladı ve Ukrayna'yı özgürleştirecek ve Nazileri yok edecek daha sonraki saldırıların tohumlarını attı.

60.000 Nazi’yi Kovpak yok etti. Kovpak'ın Galiçya'yı geçmeye çalışan Nazi’leri etkisiz hale getirdiği baskın önemli bir dönüm noktasıydı. Kovpak’ın yalnızca 1500 kişilik bir grubu, doğudaki belirleyici savaşta birkaç Nazi tümenin daha etkili bir şekilde kullanılmasını engelledi ve Nazi ulaşım ve tedarik altyapısına ölümcül bir darbe indirerek düzinelerce köprü ve trenin yanı sıra binlerce ton petrol ve yakıtı yok etti.

Kovpak, 100 gün süren baskın sırasında kendisini 20 kez kuşatan, Nazilerin tüm öfkesine rağmen bunu başarabildi. Partizanlar ilk kuşatmalardan birinde arabalarını kaybettiler, bu yüzden Kovpak’ın taktiği hızdan gizliliğe doğru dönüştü. Kılık değiştirme yönteminde dahice yöntemleri vardı.

Yine de kayıplar yoğunlaşıyor ve cephane azalıyordu; böylece Kovpak, müfrezeyi dağıtma ve dost topraklara dönme kararı aldı. Birim 7 gruba bölündü ve Ekim ayında önceden belirlenmiş bir dönüşle her biri farklı yollara giden en deneyimli liderlerin komutası altına yerleştirildi.

Aralık 1943'te Kovpak, hastalıklarıyla ilgili tedavi için Kiev'e gitti.

23 Şubat 1944'te birlik, adını iki kez Sovyetler Birliği Kahramanı S. A. Kovpak'tan alan 1. Ukrayna Gerilla Tümeni olarak yeniden düzenlendi.

Başka bir gerilla kahramanı olan P. P. Vershigory'nin komutası altında, Polonya topraklarının yanı sıra Ukrayna ve Beyaz Rusya'nın batı bölgelerindeki düşmanın cephe gerisinde iki baskın daha düzenledi.

Seymon Rudnev

Sovyetler Birliği'nin komiseri ve kahramanı olan ve kendi partizan müfrezesine liderlik eden Koypak'ın adeta sağ kolu olarak görev yapan Seymon Rudnev'in katkısı asla küçümsenemez. İkili daha önce güçlerini birleştirerek Putvil Partizan müfrezesini oluşturmuştu. Ukraynalı Kazak ve Rus Komiser birlikte Ukrayna'yı hem Alman hem de Galiçya faşizminin zulmünden kurtarmak için savaştı.

Semyon Rudnev, askerlerinin geri çekilmesini sağlamak için düzinelerce Nazi piyadesiyle yüzleşerek bir kahraman olarak öldü. Müfrezesi kaçtıktan sonra Rudnev, cephanesi bitene kadar savaşmaya devam etti. Sonunda Nazi esaretinde meşakkatli işkenceye maruz kalmak yerine tabancayla intihar etti. Kovpak, bu son direniş için Rudnev'in ölümünden sonra Sovyetler Birliği Kahramanı ödülünü almasını sağlamak için başarılı bir hamle yaptı.

Başarının Sebepleri

Kovpak, en geride kendi toprakları ve kendi sınırları içinde savaşın en etkili şekilde nasıl yürütüleceği hakkında bilgiye sahipti. Kitlesel seferberliği yürütme konusunda anlatılamaz bir ustalığa sahipti.

Partizanlar mümkün olduğunca atlarına binecek ve topçu dahil ağır silahların yanı sıra piyade ve erzak için hızlı taşıma yöntemi olarak vagonları kullanacaklardı. Her koşulda düşmanla yüzleşmeye hazırdılar. Bu, Kovpak'ın hedefindeki faşistleri düşmanın asla ulaşamayacağı bir hızla vurmasına olanak sağladı. Topçuları ve ağır silahları pusu pozisyonlarına taşımak için kullanılan yük hayvanları daha sonra monte edilecek ve herhangi bir yönde hızlı saldırının yolunu açmak için kullanılacaktı. Hatta vagonlar, Nazilerin sürekli kuşatma hareketlerinden kaçarak ve bunlara karşı koyarak partizanların karargahlarını çok hızlı bir şekilde inşa etmelerine ve değiştirmelerine olanak sağlayacaktı.

Partizan kuvvetlerinin omurgasını, aynı anda hem her yerde hem de hiçbir yerde olmayan, sanki ruhlar onları ele geçirmiş gibi ovalar ve ormanlar boyunca tavşanlar gibi koşan izcilerden, casuslardan ve öncülerden oluşan küçük gruplar oluşturuyordu. Kovpak'ın gözcüleri olağanüstü binicilerdi; uzun mesafelerde ve kötü yollarda hızlı atları idare etmeye alışıklardı. Saldırıda atlar nadiren kullanıldı, daha ziyade ağır süvari olarak kullanıldı; partizanlar savaşmak, keşif yapmak veya saklanmak için atlarından iniyor, atları mümkün olduğu kadar çabuk hareket etmek ve uzaklaşmak için kullanıyorlardı.

 

Kovpak, taktik değiştirme konusunda usta bir zanaatkardı; partizanlarının, çoğunlukla Nazi hatlarına yönelik ölüme meydan okuyan nüfuz edici saldırıları yoluyla her seferinde kuşatmadan kaçmayı başarıyorlardı. Kovpak'ın partizanları, saldırdıklarında düşman savunmasındaki en küçük boşluklara başarıyla bile sızabiliyorlardı.

Naziler sabotaj, pusu, sızma ve suikast yoluyla sürekli olarak zarar gördü. Kovpak, izcileri genellikle Nazileri pusuya düşürmek için kullanılıyordu; burada, tüm birimler, işleri biter bitmez ormanın içinde kaybolabiliyor ve önceden yerleştirilmiş oldukları silahlarla Naziler tasfiye edilebiliyordu.

Kovpak, savunma eylemlerini saldırı veya misilleme eylemleriyle iç içe geçirme, değiştirme, güçlerini ve hareketlerini düşmandan gizleme konusunda tam bir ustalığa sahipti. Düşmana en güçlü noktasından saldırabilir ve zırhlarındaki olası her çatlağı anlayabilirdi.

Kovpak'ın Marksizm-Leninizm'e ilişkin ideolojik kavrayışı, onu diyalektik bir şekilde hazırlık yöntemleri geliştirme ve düşman hareketleriyle mücadele etme ve bunları algılama gücü verdi.

Savaş Sonrası Yaşamı ve Etkisi

Savaştan sonra Kovpak Kiev'de yaşadı, Ukrayna Yüksek Mahkemesi'nde çalıştı ve burada yirmi yıl boyunca Başkanlık Divanı Başkan Yardımcısı olarak görev yaptı. Efsanevi gerilla komutanı halk arasında derin sevgi kazandı.

1947'de Ukrayna SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu’na üye oldu.

Kovpak, 11 Aralık 1967'de 81 yaşında öldü. Kahraman, Kiev'deki Bayk Mezarlığı'na gömüldü.

Kovpak’ın gerilla hareketinin taktikleri, SSCB sınırlarının çok ötesinde dünya çapında bir etkisi oldu. Angola, Rodezya ve Mozambik gerillaları, Vietnamlı saha komutanları ve çeşitli Latin Amerika ülkelerinden devrimciler, canlı bir örnek olarak Kovpakçı baskın yöntemini inceledi ve benimsedi. Bugün bile bu taktiklerin, makineleşmenin veya dijital çağın ve daha gelişmiş silahların ortaya çıkmasına rağmen, sayısal olarak zayıf bir kuvvetin, daha güçlü veya daha fazla militarize edilmiş bir düşmana karşı kurtuluş için direniş mücadelesi yürütmesi açısından geçerliliği vardır.

1991'de SSCB'nin çöküşünden sonra, Ukraynalılardan nefret eden ve onlara karşı soykırım yapmaktan suçlu olan Stepan Bandera ve OUN'un geri kalanı, CIA'nın teşvikiyle sahneye çıktı. Haydut çetelerini himaye ettiler, Marksizmi söndürmek için bir saldırı başlattılar, OUN tarafından Ukraynalılara yapılan soykırımı inkar ettiler ve onları tek kahraman, hatta tek gerçek Ukraynalı olarak gösterdiler. CIA'nın emellerini ortaya koyan Bandera gibi gerici güçlere ölümcül bir darbe indirebilmek için Kovpak gibi dünün kahramanlarının yeniden diriltilmesi gerekiyor.

 

Not: Harsh Thakor, Büyük Vatanseverlik Savaşı tarihini kapsamlı bir şekilde inceleyen serbest çalışan bir gazetecidir.

1 Mayıs 2024 Çarşamba

Emperyalizmi Böl, Parçala, Yönet

 

Kapitalizm emperyalizm aşamasına vardığı andan beri üretim toplam anlamda toplumsallaşmanın sınırına ulaşmıştır. Bu raddeden sonra sınırsız sömürüyle tam toplumsallaşma arasındaki çelişki oldukça derinleşmiştir. Haliyle bu çelişki yeni toplumsal düzene doğru gidilen yolu açmıştır. Sosyal varoluşun mevcut karakteri mali oligarşi ve tekelci büyük burjuvazi tarafından göreve getirilen devlet adamlarında, aydınlarda, bilim adamlarında, büyük, orta, küçük burjuvaziye mensup belli bireylerde bir bilinç ikiliğine yol açmaktadır.

 

Bunlar bir yandan kapitalizm tarafından yoksulluğa itilmiş kitlelerin durumu eleştirirken bu sefaletin nasıl çözülmesi gerektiği konusunda derin bir sessizliğe gömülmektedirler. Tekelci burjuvazinin mali kaynaklarının kısıtlanmasına, sefalet içindeki kitlelerin çıkarına kamulaştırmalar yapılmasına, bankalardaki Hedge fonlarının yasaklanmasına, bankaların sadece mevduat hesabı ve kredi için kullanılmasına karşıdırlar. Böyle olunca azgın sömürü sistemi son sürat devam etmekte ve kitleler bu sömürü çarkı altında kırılmaya devam etmektedir.

 

Sokağa çıkarken bile yasa ve düzenden yana olduklarını beyan eden bu iki bilinçli canlı organizmalar tarihte Kennedy kardeşler, Fulbright, Church'te kendilerini göstermişlerdir. Günümüzde bu iki bilinçli canlı organizmanın temsilcileri Özgür Özeller, Metin Külünkler, Turan Çözmezler en sağda ise Ümit Özdağlardır. En sağdan en sola kadar geniş bir skala içinde bulunan bu iki bilinçli canlı organizmalar ne kadar yalpalarsa yalpalasın sonunda kendilerini mali oligarşinin şefkatli kollarında atmakta herhangi bir sorun görmemektedir. Mali oligarşiye tepkileri önlemez olmayan bu güruhun tepkileri her zaman geriye sarılma olgusuyla karşı karşıyadır.

Tayfun Kahraman örneğinde gördüğümüz gibi bu iki bilinçli organizmalar gaza gelip sokağa çıkabilirler işin işinden çıkamayacaklarını düşündüklerinde o günlerin başbakanıyla bir olup kitle hareketini hizaya getirmeye çalışabilirler. Aralarındaki sınıfsal katmanlarındaki çelişkiden dolayı hapse düşebilirler. Eşleri yasa ve düzenden yana olduğunu açıkça beyan edip Cumhurbaşkanından af dileyebilirler. Aynı gemiden olduklarına dair kapalı kapılar ardında teminat mektupları da yollayabilirler. Bu yüzden bu katmanların ipiyle kuyuya inmemek oldukça önemlidir.

 

Anında size, terörist, çapulcu, vatan haini, provokatör yaftalarıyla saldıracak bir demokrasi ve sokak vizyonları vardır. Batı emperyalist sistemi tarafından yutulmuş bu sahte solcularla mali oligarşi arasında derin ekonomik, politik, kültürel bağlar vardır. Politik lokomotifleri CHP olurken kültürel olarak lümpen değerlerden beslenen bu alçak parazit yapı ekonomik olaraksa uyuşturucu, kumar, fuhuş çarkları içinde "eğlence kültürünün" "fedaileri" olarak görev yapmaktadırlar. Lafta emperyalizmi, kapitalizmi, yoz kültürü eleştirseler de ekonomik olarak aynı kampın hizmetindedirler. Yıkılmakta olan sistemleri yüzünden kafaları bir gidip bir gelse de son kertede emperyalizm safında saf tutmayı seçmektedirler.

 

Burjuva sosyolojisindeki tabakalaşma kavramından esinlenmiş siyasal anlamda kimlik siyasetinin esiri olan bu "sol" güruhun sembolik olarak Taksim'e "çıkmasının" hiçbir önemi yoktur. Sokakta Taksim'de olup bilinçlerindeki teybi geri sarıp siyasal olarak emperyalizm aşamasındaki kapitalizme gerekli darbeleri vurmadıktan sonra kaderleri hep hüsran olmaya devam edecektir.

Alman konsolosluk görevlilerine dosya servis etmeye, F-16 modernizasyonu yapmaya kaldıkları yerden devam etmelerinin bizim açımızdan hiçbir değeri ve önemi yoktur. Üretimin toplumsallaşmasının ve özel mülkiyetin sayılı kişilerin elinde toplanmasının içsel hezeyanını yaşayan bir güruha bizler politik düzeyde yardım edemeyiz.

 

ABD ordusunda görevli eski bir general Lewis W. Wlat sosyalist kampı bölmek için bazı sosyalist örgütlerin ve ülkelerin desteklenmesi gerektiğini savunmuştu. Bu ülkeler arasında Yugoslavya başı çekiyordu. Varşova Paktındayken IMF üyesi olan Romanya ve Yugoslavya'nın başına neler geldiğini biliyoruz.

Benzer şeyler Atlantik sistemine göbekten bağlı olan bütün sol, sosyalist, komünist yapılarında başına gelecektir. Türkiye'de şu an bir tane bile Atlantik sisteminden yana olmayan komünist, sosyalist, sol grup yoktur. Bunlar yaşadıkları iki bilinç bunalımının çok acısını çekeceklerdir.

Bundan dolayı 365 gün hiçbir şey yapmayanların yılın bir günü CHP arkasında Taksim'e çıkmalarının hiçbir önemi yoktur. Sol, politik olarak NATO'yu durdurabilecek bir "barış hareketi" organize edebilseydi o zaman emperyalist ekonomik yapılara, militarist büyük silah devlerine zarar verebilirdi. Böylece ölmekte olan emperyalist sisteme küçükte olsa bir taş atmış olacaktı.

Ancak sol ayağı kırılan atı(emperyalizm) öldürmek yerine umutsuz bir şekilde onu ayağa kaldırmaya çalışıyor. Haliyle acı içinde tepinen atın arka ayaklarından fırlayan tekmelerle yerle bir oluyor. Yanlış teşhisinde ısrar eden solun sonu atın tekmeleriyle aldığı öldürücü darbelerden ötürü atın kaderiyle aynı olacaktır. Eninde sonunda yan yana, koyun koyuna ölecekler ve tarihin tozlu raflarına kaldırılacaklarıdır. Bu 1 Mayıs'ta ayağı kırılan atı tedavi etmeye çalışan bir grup kafadan kontağın çaresizce tepişmesine şahit olacağız.

 

Emperyalizmi Böl, Parçala, Yönet(Divide et impera)

 

Elbette dünyanın lokal bir bölgesindeki akıl tutulması ve siyasal iradenin yokluğu üzerinden karalar bağlamanın anlamı yoktur. Geri bölgeler zaman içinde ileri bölgeleri takip edecektir. Dünyadaki ilerici güçler ve emekçi sınıflar tek bir yumrukla atmacayı(emperyalizmi) alt edemiyorsa atmacayı adım adım yok etmenin yollarını aramalıdır.

 

Emperyalizmle savaş kandırmacalı bir iştir. Atmacayı kandırmak bu işin alameti farikasıdır. Ona saldıracakken saldırmayacakmış gibi göstermek, yaklaşıyorken uzaklaşıyormuş gibi yapmak ve uzaklaşırken yaklaşıyormuş gibi görünmek gerekmektedir.

 

Atmacayı yemle kandırmak, güçlü olduğu anda ondan uzak durmak, politik, ekonomik, askeri durgunluk döneminde onu rahatsız etmek, Atmacanın içi birliğini dağıtmak, ona hazırlanma fırsatı vermeden beklemediği bir anda ortaya çıkıp öldürücü darbeler vurmak gerekir.

 

Arap Baharı adındaki silahlı turuncu karşı devrim dönemlerinde dünyadaki saldırganlığın lokomotifi olan Atmaca artık eski gücünde değildir. Nefes nefese koşan bir koşucu gibi dış etkenlerin ve yorgunluğun etkisi altında olan Atmaca artık maddi- manevi bir boşluk ve güç tükenmesi yaşamaktadır.

 

Rusya’nın Ukrayna’ya beklenmedik taarruzuyla Atmaca için ölüm çanları çalmaya başlamıştı. Öyle ki Rusya’nın Özel Askeri Harekatı başlattığı gün Atmacanın müttefiki Alman istihbaratının(BND) başı Bruno Kahl, Kiev’de mahsur kalmıştı. Çok kutuplu dünyaya giderken hazırlıksız yakalanan Atmaca için bundan sonra hiçbir şey iyiye gitmeyecektir. Atmaca domino etkisiyle darbe üstüne darbe almanın arifesindedir.

 

Atmacaya darbeler peşi sıra atmadan önce Atmacanın tarihsel korkularına ve zaaflarına bakmamız gerekmektedir. Bu yüzden çok kısa bir şekilde Amerikan İç Savaşına göz atmamız gerekmektedir. Kuzey’le Güney arasında savaşın çok çeşitli nedenleri olsa da en önemli nedenlerinden biri gümrük tarifeleri üzerindeki anlaşmazlıktır. Hatta bu yüzden bu savaşı bir gümrük savaşı olarak okuyanlarda mevcuttur. Serbest ticareti savunan Kuzey’le koruyucu sistemi savunan Güney arasındaki savaş Atmacanın kaderini belirlemiş ve Atmacayı bugünlere taşımıştır. İngiltere için bölgedeki kaybettiği gücü yeniden tesis etmek için oldukça önemli olan bu savaşta İngiltere, ABD’nin bölünmesini selamlamış ve Güney’i tanımıştır. Atmacanın uykularını kaçıran bu gelişme 1861 yılının Kasım ayında neredeyse ABD ve İngiltere savaşına yol açacaktı. USS San Jacinto adlı bir ABD savaş gemisi Trent adlı Britanya posta gemisini durdurarak içindeki James Mason ve John Slidell adlı Güney diplomatları tutuklamıştır. Britanya’da derin bir ses getiren bu olay daha sonra diplomatların serbest bırakılmasıyla yatışmıştır. The Times gazetesi bu konu üzerine o tarihlerde şöyle yazmıştır: “ Konfedere devletleri savaşa girmiş bir devlet olarak kabul ettik. Dolayıyla biz, savaşa girmiş iki ülke arasında tarafsız bir güce düşen tüm görev ve sorumlulukları üstlenmiş durumdayız.” Şayet ABD bu savaşta Güney’i yenemeseydi günümüzde kesinlikle emperyalist bir güç olamazdı. Atmacanın zayıf karnı olan iki ülke sendromu durumu atmacanın aleyhine olan bölgelerde ne kadar artarsa Atmaca o denli zayıflar ve kaybetmeye yaklaşır.

 

Sovyetler, Atmacanın bu zaafını bilip Atmaca’yı tek hamlede yutamadığı bölgelerde iki devleti çözüm modelini kullanmıştır. Kuzey Kore- Güney Kore, Güney Yemen-Kuzey Yemen, Kuzey Vietnam- Güney Vietnam.

 

Atmaca istediği kadar Süveyş kanalı kontrol etsin lakin Güney Yemen sayende boğazına ince ama ölümcül bir kılçık takılmıştı. Atmaca Güney Yemen devleti olduğu zamanlarda bölgede asla rahat olmadı. Keza Atmacanın Kuzey Kore düşmanlığı ve kabusu da benzer nedenlerden kaynaklanmaktadır.

 

Atmaca şayet savaş açma kudretine sahip olsaydı ilk önce bölgede kendisi için tehdit unsuru olan ülkelere bir askeri operasyon yapacaktı. Lakin atmacanın bu kudreti olmadığı için  “tanrıya” düşmanlarının onun zayıf noktasını görmemesi için yalvarmaktadır. Bu da Atmaca için dünyada birden fazla Kuzey Kore çıkmasıdır.

 

Atmacanın Kuzey Kore Sendromu

 

Atmaca için en hayati bölgeler şu an Güney Çin denizi bölgesi, kendi cephe gerisi Amerika kıtası ve Süveyş kanalı bölgesidir. Atmacaya burada vurulacak darbeler onun ölümüne neden olacaktır.

Bu yüzden Atmacanın korkusunu gerçeğe dönüştürmenin tam zamanıdır.  Kızıldeniz’deki Yemen mutlaka bölünmeli ve Husilerin kontrol ettikleri bölgelerde kurulacak yeni devlet BRICS devletleri tarafından tanınmalıdır. Keza Çin’in Güney Çin Denizi bölgesinde yapay ada yapması ABD’yi ve onun müttefiki Filipinleri oldukça kaygılandırmaktadır. Filipinlerin önemli bir bölümünü kontrolü altında tutan Maocu Yeni Halk Ordusu yüzünü batıdan ziyade Çin’e dönmelidir. Yeni Halk Ordusu yürüttüğü halk savaşında bütün Filipinleri kurtaramıyorsa Vietnam modelini örnek almalı ve ilk önce iki devlet modelini kabul etmelidir. Yeni Halk Ordusu acilen bağımsız devleti ilan etmeli ve BRICS ülkeleriyle askeri, ekonomik, kültürel, siyasi ilişkiler kurmalıdır. Çok Kutupluluk elini taşın altına koymayı gerektirir. Yeni Halk Ordusu bu süreçte insiyatif almalı BRICS’le diplomatik ilişkiler kurmanın yolunu aramalıdır. Yeni Halk Ordusunun ilan edeceği yeni devletin Çin tarafından tanınması ABD’nin bölgedeki kuşatılmasına katkı sağlayacak ve Tayvan’ın Çin’le birleşme süreci hızlanacaktır. Böylece 21.yy’da kurulmuş ilk sosyalist devlet olma şansı Yeni Halk Ordusunun elindedir.

 

Bunla beraber Kolombiya’da faaliyet gösteren ELN bu süreçte politik olarak yanlış davranmakta ve ABD’yle barışmanın yollarını aramaktadır. ELN şayet ABD ve müttefiklerinin saldırı gücü olsa onu bir kaşık suda boğmak için askeri operasyona girişeceğini unutmaktadır. Barış süreci ABD ve müttefiklerinin gücünden değil zayıflığından ileri gelmektedir. ELN bu tuzağa düşmemeli ve Kolombiya’yı bölmelidir. ELN’nin kuracağı Yeni Kolombiya devleti derhal BRICS ülkeleriyle diplomatik ilişkiler kurmanın yolunu aramalı ve özellikle Rusya’yla askeri, ekonomik, politik ittifakların yolunu aramalıdır. ELN bölgesinde Rusya’nın kuracağı askeri üstte nükleer başlık taşıyan füzelerin yerleştirilmesi ABD için teslim bayrağı çekmekten farksızdır. ELN ve Yeni Halk Ordusunun kuracakları sosyalist devlet sadece emperyalizmin gerilemesine neden olmayacak çok kutuplu dünya sisteminin sola çubuk bükmesine de neden olacaktır. ABD’nin Ukrayna üzerinden gerçekleştirmeye çalıştığı askeri saldırı planları Rusya’nın ani Özel Askeri Operasyonuyla yerle bir olurken ABD’nin dünyadaki saldırı potansiyeli hala mevcuttur. Güç toplamak için mola veren Atmacayı mola alanında vurmak gerekir. Bundan dolayı Atmacaya yakın zamanda Özel Bölgesel Askeri Operasyon yapmak şarttır. Atmaca bu operasyona askeri karşılık vermeye çalışırsa nükleer silahlarla durdurulacak ve çok ağır bir bedel ödense de dünya sonunda emperyalist kapitalist sistemden kurtulup sosyalizm yüzyılına adım atmış olacaktır. Atmacanın kafasını koparmak için bir, iki, üç daha fazla Kuzey Kore!

20 Nisan 2024 Cumartesi

Küresel Barış İçin Tek Seçenek: Rusya’nın Nükleer Taarruz Başlatması

 Durmuyorlar… Tarih sahnesine çıktıkları günden beri kan içmeye devam ediyorlar. Sıradan bir insanın ahlaki, etik, kültürel düşünme kodlarıyla anlayamayacağı bir saldırganlık içindeler. Bütün teknik, teknolojik psikolojik, askeri savaş yöntemleriyle ezilen sınıfların gırtlaklarına çöküyorlar.

 

Sömürücü sınıflar ortaya çıktıklarından beri istila ve yağma savaşlarıyla insanların yakasını bırakmamaktadır. Son 1500 yıl içinde 14.000’in üzerinde savaş çıkmıştır ve çıkmaya devam ediyor. Bu savaşlarda bugünkü dünya nüfusunun neredeyse yarısı kadar insan hayatını kaybetmiştir.3,5- 4 milyar insan bu yağma düzeninin kurbanı olmuştur.

 

Geçmiş sömürücü sınıfların yağma ve katletme özelliğini geliştirerek sahiplenen emperyalizm, uluslararası ilişkilerde ve kendi iç dinamiğinde “zayıf güçlüye hizmet eder” ilkesini uygulamaktadır. Bu düşünme mantığı içinde “barış içinde bir arada yaşama” diye bir şey yoktur. Güçlü olan zayıf olanı her zaman yutmaktadır. Bu azgın canavar ancak karşısında maddi bir güç bulursa kumru rolüne girebilir.


Emperyalizmin Kumruluk Dönemi

 

İkinci Dünya Savaşından sonra milyonlarca insanın ölümüne yol açan ve insanlığı katlanamayacak acılara boğan yağma savaşı dünya halkları arasında öyle bir nefret uyandırmıştı ki, o günlerde hiç kimse açık bir savaş çağrısı yapmayı aklına getiremiyordu. Emperyalist kampın atmacaları bu süreçte kendilerinin güvercin kadar barışçıl bir canlı olduklarının propagandasını yapıyorlardı.

 

Lakin uluslararası sorunların anlaşılması ve çözümlenmesi için toplumsal fenomenlerin köklerine bakmak gerekir. Sorunun kaynağını üretim ilişkilerinde aramak ve bunların belli sınıfların çıkarlarına bağlamak gerekmektedir. Atmaca(emperyalizm) bu süreçte gücü hakkın temeli olarak kavradı:

 

“Zira modern çağda Machiavelli, Hobbes, Spinoza, Bodinus vb. gibi düşünürlerden beri -öncekilerini saymıyoruz bile- güç, hakkın temeli olarak ortaya kondu. Böylelikle siyasetin teorik görüşü ahlaktan kurtarıldı ve sadece siyasetin bağımsız bir ele alınışının postulatı elde edilmiş oldu. Daha sonraları, 18. Yüzyılda Fransa'da ve 19. yüzyılda İngiltere'de, hak tümüyle -ki Aziz Max bundan hiç söz etmez- medeni hukuka, medeni hukuk da tamamen belirli bir güce, özel mülkiyet sahiplerinin gücüne indirgendi; ne var ki bu kesinlikle salt bir söylem olarak kalmadı.”(Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Sayfa:275)



Atmaca böylelikle teorik bakımdan politikayı ahlaksal olarak özgürlüğüne kavuşturduğuna inanmaktadır. Kendi yağma düzeninin çıkarına olan her şey Atmaca için tamamen meşrudur. Atmaca, kendi varlığını devam ettirebilmek için bütün araçları ve enstrümanları kullanmakta herhangi bir beis görmemektedir. Atmaca için bu araçları kullanmamak ahlaksızlık, ihanet ve akıl dışıdır. Atmaca için sömürü toplumunun kendini parçalayan çelişkilerinin üstesinden gelebilmek için tek çarenin savaş ve zorbalık olduğunu düşünmektedir.

 

Atmacaya SSCB Müdahalesi



Soğuk savaş döneminde SSCB, Atmacanın savaş çığırtkanlıklarını yaptığı ve bütün dünyanın efendisi olmak istediği bir zamanda “barış” diyerek Atmacayı gerçek anlamda güvercine çevirmek istemekteydi. ABD’li ideolog John R. Swanson “Süpergüçler ve Çok Kutupluluk Pax Americana’dan Pax Sovietica’ya mı?” adlı eserinde SSCB’nin uluslararası alanda oynadığı rolden derin bir endişe duyduğunu itiraf etmiştir. ABD’nin kendi kaynaklarını çok yoğun kullanması nedeniyle ABD ekonomisinin gerileyip yok olma tehdidiyle karşı karşıya olduğu yönünde kendi kampına uyarılarda bulunmuştur. Atmaca, kapitalist ekonominin genel yasalarından olan "kar oranlarının düşme eğilimi yasasını"(1) görmezden gelip ona kafa atmaya hazırlanmaktadır. Umutsuz Atmaca bu uyarının ciddiyetini görüp derhal savaş tamtamlarını çalmış ve 2. Dünya savaşını izleyen 25 senede Atmaca 30’dan fazla savaşa sebep olmuştur. Silah tekelleri için savaş tatlı bir kazanç kapısı olsa da Atmaca için işler bütünsel anlamda iyiye gitmemektedir.  Bulutun yağmur doğurması gibi Atmaca’da savaş doğurmakta ve barış dönemlerini birer soluk alma anı olarak görmektedir.

 

Yaşamı için savaş çıkarmak zorunda olan Atmaca için 1. Dünya Savaşında ölen 10 milyon insan, 2 Dünya Savaşında ölen 54 milyon insan ve milyonlarca kişinin sakat kalması önemli değildir. Atmaca yaşamak için milyarlarca insanı bile gözden çıkarmıştır.

 

Kar oranlarının düşme eğilimi yasasından gücünü almış olan Sovyet “Barış İçinde Bir Arada Yaşama Politikası” Atmacanın savaş çıkarma potansiyelini engelleyerek onu barışçıl bir şekilde tarih sahnesinden silme stratejisi maalesef SSCB’nin yıkılmasıyla hüsranla sonuçlanmıştır. Bundan sonra Atmaca panterleşmiş gerçeklikten kopuk bir şekilde herkese yumruk sallamaya başlamıştır.

 

Atmaca Kendini Dünyanın Efendisi Sanıyor

 

Atmaca gerçeklikten kopuk bir şekilde bütün dünyayı sopayla terbiye etmeye kalkmış ve uluslararası ilişkilerde verdiği sözleri tutmamaya başlamıştır. Halbuki ideolojik yol göstericileri bu süreçte Atmacayı defalarca uyarmıştır. Yol göstericileri Atmacaya “İki evrensel savaşım biçimi olduğunu birincisinin yasaların uygulanması, ikincisinin de kuvvete başvurmak olduğunu” hatırlatmışlardır. Efendilerinin tabiriyle birincisi insanlara özgü bir yolken ikincisi hayvanlara özgü bir yoldur. Lakin Atmaca ince hastalıktan muzdarip olduğu için önünde tek bir seçenek olduğunu düşünmektedir. O da hayvanlara özgü yolu tercih edip mümkün olduğunca kar elde etmektir.

 

Atmaca bu süreçte sosyalist olmayan Rusya’yı çevreleme politikası gütmüştür. Silahlanma ve savaş çıkarma politikasına son sürat devam eden Atmaca, NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceğine dair verdiği sözünü unutmuş ve Rus sınırına doğru bir taarruza kalkmıştır. Rus sınırına doğru kalktığı taarruz sırasında Atmaca dünyanın çeşitli yerlerinde de savaşlar çıkarmış ve ülkeleri işgal etmiştir. Atmacanın bu politikası dünyadaki halkların korkunç ekonomik yükler altında ezilmesine sebep olmuş ve küresel açlık ve yıkım tehlikesi kendini tarihte hiç olmadığı kadar göstermiştir.



Atmaca için Dananın Kuyruğu Ukrayna’da Koptu

 

Atmacayı güzellik uykusundan Rusya, Ukrayna’da emperyalizme attığı fiskeyle uyandırmıştır. Atmaca, SSCB döneminde bile görmediği yok edilme korkusu yaşar hale gelmiştir. Atmaca’nın savaş tamtamları ve savaş projeleri bu sefer sert bir kayaya çarpmış ve akamete uğramıştır. Bu süreç Rusya’nın yönetici eliti arasında da kırılmalara yol açmış kar oranlarının düşme eğilimi yasasıyla savaşmanın anlamsız olduğu yönünde genel bir eğilim oluşmuştur. Rus parlamentosunda açık açık sosyalizme geçiş tartışmaları yapılmaktadır:


 

"Rusya Federasyonu Komünist Partisi Merkez Komitesi Başkanı, Komünist Parti Devlet Duması grup lideri Gennady Zyuganov: Sayın Başkan,

Ve yeni stil ve fikriniz: çıkmaza mı girdi? Kapitalistler sadece çıkmaza girmezler. Çıldırıyorlar. Tek panzehir var çünkü kapitalizm sadece Nazizm, faşizm ve Bandera hareketlerini yaratıyor. Sosyalizmden başka hiçbir şey onu yenemez.

Bu nedenle bir sonraki konuşmanızda sosyalist hedefler belirlemenizi bekliyorum. Birleşik Rusya'nın bile destekleyeceğini düşünüyorum. Vyacheslav Volodin gülümsüyor, bu fikri beğendiğini görebiliyorum. Devlet Duması'ndaki ana konulardaki önemli oturumlara başkanlık eder. Son zamanlardakilerden biri, eğitim üzerine parlak bir oturumdu. Eğitim yasamızı herkes için uygulamaya hazırız...Toplumun konsolidasyonu ve desteği bugün ana konudur. Bandera'nın ve Amerikan küreselizminin destekçileri olan Nazizm'e karşı ortak bir mücadelede ulusal güvenliği ve birliği güçlendirme konusundaki adresinizi ve politikanızı destekleyeceğiz. Bu bir prensip meselesidir ve bizim tarihsel hayatta kalmamızdır.

Teşekkürler.

Vladimir Putin: Çok teşekkür ederim.

Rusya Federasyonu Komünist Partisi üyelerinin tam olarak bu pozisyona bağlı olduklarından şüphem yok. Sosyalist düşünceye gelince, bunda kötü bir şey yok. Bu fikri özellikle ekonomik alanda ete kemiğe büründürmeliyiz. Bazı ülkeler buna özünü vermiştir ve bu, piyasa düzenleme biçimleri vb. ile bağlantılıdır. Bu fikir oldukça etkili bir şekilde çalışıyor. Buna bakmamız gerekiyor.

Devletin katılımı ile ilgili olarak, ilgili tartışma bu katılımın kapsamı ve biçimleri üzerinde odaklanmaktadır. Devletin ekonomik faaliyetlerini nasıl düzenlemesi gerektiğini görmeliyiz. Bunu tartışmalarımız sırasında kesinlikle ele alacağız. Halkın ve ülkenin çıkarlarının tehlikede olduğunu idrak ederek bu çözümleri bulacağımızı düşünüyorum.

Çok teşekkürler."


Putin tarafından sosyalizmin ete kemiğe büründürülmesi ihtiyacı Duma’da bütün dünyaya duyurulmakta ve Atmaca’nın kırmızı çizgiyi geçme girişimlerine nükleer silahlarla yanıt verileceği açıktan söylenmektedir.(2), (3).

 

Lakin Atmaca’nın nükleer silah kullanmaması onun kumruluğundan ya da güvercinliğinden kaynaklanmamaktadır. Nükleer silahların kullanılması Atmacanın sonunu getirecektir. Nükleer topyekûn saldırı Atmacanın cenaze merasimi olacaktır.

 

Rusya Korkma Atmacayı Yok Et

 Günümüz Rus yönetici eliti, SSCB’nin geçmişte insanlığın topkeyûn yıkımına neden olmamak gibi bir düşünceden hareket etmektedir. Lakin Atmacanın kolunu kanadını kırmadan, kafasını koparmadan ne Rusya güvende olacak ne de dünya emekçi halkı sömürüden ve zulümden kurtulabilecektir. Kemal Okuyan SSCB’nin geçmişte yaptığı hatayı şöyle ifade etmektedir:

 

"Sovyetler Birliği ise, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki birçok kesitte bir nükleer savaşı göze alamayacağını hissettirdi. İnsanlığın topyekûn yıkımına izin vermemek gibi soylu bir gerekçeye dayansa da Sovyet liderliği, emperyalist şantajların işe yaramasına izin vermiş oldu, zayıflığını karşı tarafa fazlasıyla gösterirdi."

(Kemal Okuyan, Sovyetler Birliğinin Çözülüşü Üzerine Antitezler)

 

Buradan Rus yönetici elitine ve başta Vladimir Putin’e sesleniyoruz. KORKMA ARKANDAYIZ. Bütün insanlığı kurtarman için Atmaca’nın başını koparman gerekiyor. Dünyanın emekçi halkları fedakarlık konusunda tarihsel deneyim sahibidir. 1500 yılda 4 milyar evladını kaybetmiştir. İleride evlatlarını kaybetmemek için kendisi baldıran zehri içmeye razıdır. Atmaca’nın asla başlatamayacağı bir nükleer saldırıyı dünya halkları adına bir gece baskınıyla düzenlemen gerek. Rusya’nın ve dünya emekçi halklarının kurtuluşu, Rusya’nın alacağı tarihsel karara bağlıdır. Atmacayı ve onda bütünleşmiş emperyalist-kapitalist sistemin sonu ancak topyekûn nükleer taarruzla başarılabilir. Geçmiş dönemlerdeki barışçıl geçiş şansı maalesef artık mevcut değildir. Kruşçev’in Atmacaya dediği: “Мы вас похороним!”(Sizi Gömeceğiz) şiarı şu an maddi zeminini bulmuş durumda. Rusya’nın günümüzde, geçmişte SSCB’nin yaptığı hataları bütün dünya emekçi sınıfları adına tekrarlamayacağına eminiz. Zaferden en ufak bir şüphe duymuyoruz!

мы победим!


Notlar:

 

(1)"Marx Kapital'in üçüncü cildinde "kar oranlarının düşme eğilimi yasasını"nı öne sürmüştür. Marx'a göre kapitalist teknolojik ilerleme mekanizasyona(emeğin sabit sermayeyle ikame edilmesi) yönelik güçlü bir eğilim gösteriyordu. Kapitalist üretim daha da yoğun hale geldikçe, "sermayenin organik bileşimi" artma eğiliminde olacak, bu da kar oranlarını aşağıya çekecekti(Marx 1967 [1894]. 211-216)... Küresel kapitalizm geçmişte, artan maliyetleri birbirini izleyen coğrafi genişleme dalgarıyla baskı altında tutabiliyordu. Önde gelen bir Markist coğrafyacı David Harvey, kapitalizmin bu tarihsel stratejisine "mekansal çözüm" diyor (Harvey 2001). Ancak yirmi birinci yüzyılda küresel kapitalizm "mekansal çözüm"ü sürdürmek için kullanabileceği coğrafi alanları tüketmiş olabilir...Dünya iktisadi büyüme oranı yüzde 2'nin altına düştüğünde, küresel kapitalizmin sürekli iktisadi ve siyasi istikrarsızlıklarla boğuşması olasıdır. Bu tanımlama şekil 6.20'de gösterilen projeksiyonlar küresel kapitalizmin 2030 civarı sonrasında yeni bir büyük krize gireceğini gösteriyor...Önde gelen bazı neoklasik iktisatçılar(Robert Gordon gibi), teknolojik gelişmenin sonsuza dek sürmeyeceğini fark etmeye başlamış durumda. "Toplam faktör üretkenliğinde" son dönemde görülen ivme kaybı tersine döndürülmezse, iktisadi büyüme duracak. İktisadi büyüme durursa kar oranları nihai olarak sıfıra yaklaşacak ve kapitalizm sürdürülebilir bir iktisadi ve toplumsal sistem olarak var olmayacak... 2050 yılına gelindiğinde dünyanın büyük kısmı mevcut küresel kapitalist sistemden tamamen farklı olarak bir veya birkaç farklı iktisadi ve toplumsal sistem altında yaşıyor olacak. Gelecek nesiller, küresel çevreyi temizlemek ve uzun dönemli sürdürülebilirlik sağlayacak yeni sosyoekonomik yollar bulmak konusunda acil bir dünya-tarihsel görevle karşı karşıya kalacak."

(Minqi Li, Çin ve 21. Yüzyıl Krizi)

  

(2)" Rusya'dan Batı'ya uyarı: Nükleer yanıt veririz

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev, Rusya'daki füze fırlatma rampalarına Batı'nın füzeleriyle saldırı düzenlenmesi halinde Moskova'nın buna nükleer yanıt vereceğini vurguladı.

Telegram hesabından açıklama yapan Medvedev, Batı'nın Ukrayna'ya Rusya'daki fırlatma rampalarını imha etme tavsiyesinde bulunmasına tepki gösterdi.

Rusya topraklarındaki füze fırlatma rampalarına Batı yapımı füzelerle düzenlenecek saldırının kabul edilemez olacağının altını çizen Medvedev, "Bu ne anlama gelir? Sadece tek bir anlamı var, Nükleer Caydırıcılık Alanındaki Rusya Devlet Politikası Esasları'nın 19. maddesiyle karşı karşıya kalma riskini alırlar" diyerek bu türden olası bir saldırının nükleer silah kullanmak için dayanak teşkil edeceği uyarısında bulundu.

 

Bu maddede konvansiyonel silah kullanılarak Rusya'nın varlığını tehdit edecek bir saldırganlık halinde Moskova'nın nükleer silah kullanabileceğinin belirtildiğini anımsatan Medvedev, "Bu bir meşru müdafaa hakkı değil, bize saldıran bir devlete karşı nükleer silah kullanmamızın doğrudan ve açık bir dayanağıdır" ifadelerini kullandı.

Rusya'nın nükleer üçlemesinin savaşa hazırlık durumu en üst seviyede

Savunma Bakanlığı yönetiminin 2024 yılındaki ilk toplantısında konuşan Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, bu yılki ana görevlerden birinin nükleer üçlemenin savaşa hazırlık durumunu en üst seviyede tutulması olduğunu vurgulamıştı.

"Askeri tehditlerin ve askeri-siyasi risklerin doğasını dikkate alarak, Başkomutan (Putin) bize bir dizi öncelikli ve sistemsel görev verdi. En önemlilerinden biri, nükleer üçlemenin savaşa hazırlık durumunu en üst seviyede tutmaktır" diye devam eden Şoygu, bu hususun dünyadaki stratejik dengeyi sağladığının altını çizmişti.

'Nükleer üçleme', bir ordunun havadan, karadan ve denizden nükleer füze fırlatma imkanlarını ifade ediyor. 'Nükleer üçleme' kapsamında stratejik savaş uçakları, kıtalararası balistik füzeler ile füze denizaltıları yer alıyor. Rusya'nın 'nükleer üçlemesi' stratejik füze birliklerini, stratejik savaş uçaklarını ve nükleer denizaltılarını kapsıyor."

 

https://anlatilaninotesi.com.tr/20240111/rusyadan-batiya-uyari-nukleer-yanit-veririz-1079550389.html


(3)"Medvedev: Rusya gerektiğinde nükleer silah kullanmakta hiç tereddüt etmeyecek

Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev gerekli görülmesi halinde Rusya'nın nükleer silah kullanmakta hiç tereddüt etmeyeceği uyarısında bulundu.

Rus sivil toplum kuruluşu 'Znaniye' tarafından düzenlenen etkinlikte konuşan Medvedev, nükleer silah kullanma olasılığına dair açıklamalarda bulundu.

Nükleer silahların Rusya için çok önemli olduğunu kaydeden Medvedev, "Elinizde herhangi bir silah varsa, ki ben eski bir devlet başkanı olarak bunun ne olduğunu biliyorum, onu kullanmakta tereddüt etmeyeceğiniz belirli bir duruma hazırlıklı olmalısınız. Bu faktörlerin hiçbiri, potansiyel rakiplerimiz tarafından hafife alınmamalıdır" dedi.

Dünyanın hasta olduğunu ve muhtemelen yeni bir dünya savaşının eşiğinde bulunduğunu belirten Medvedev, yeni dünya savaşının kaçınılmaz olmadığının ve önlenebileceğinin altını çizdi.

Bu arada Medvedev, dünyada nükleer çatışma yaşanma olasılığının arttığı uyarısında da bulundu.

"Batı'nın Kiev'e silah pompalamaya yönelik eylemleri dünya savaşını yakınlaştırıyor" diyen Medvedev, "Öngörülebilir gelecekte Ukrayna'nın Polonya ve diğer ülkeler tarafından 'sessizce parçalanması', Ukrayna'nın NATO'ya girmesinden veya bir dünya savaşı çıkmasından daha iyidir" ifadelerini kullandı."

 

 

https://anlatilaninotesi.com.tr/20230425/medvedev-rusya-gerektiginde-nukleer-silah-kullanmakta-hic-tereddut-etmeyecek-1070155894.html