19 Ocak 2016 Salı

Ziya Ulusoy’daki Gizli Sosyal Şovenizm


Bir kişinin kendisi hakkında düşündüğü ve söyledikleri ile gerçekte ne olduğu ve de ne yaptığının birbiriyle aynı olmadığını çoğu insan teoride de olsa kabul etmektedir. Ancak iş, kişilerin kendisine ya da ait olduğu kurumlara gelince bu ideolojik bakış açısı unutulmakta ve tabiri caiz ise gerçeklik sümen altı edilmektedir. Büyük görev ve mesuliyetlerin aynı zamanda büyük tehlike ve sıkıntıları beraberinde getireceği bir gerçeklik ise, büyük laflar etmek ve yüksek politika yapmakta beraberinde büyük sorunları ortaya çıkaracağı kesindir. Bundan dolayı birey, bir kurumu “sosyal şoven” diye suçlarken kendi kurumuna ya da kendisine bakmadığı takdirde yaptığı eleştirinin hiçbir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır. Ne demek istediğimizi daha da somutlarsak Marksist Teoride Ziya Ulusoy imzasıyla yayımlanan “Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi" başlıklı yazısı yukarıda bahsettiğimiz şeyin pratik olarak somutlaşmış halidir. Bu yazımızda Yürüyüş dergisini savunmaktan ziyade Ziya Ulusoy’daki ve üyesi olduğu ESP’deki gizli sosyal şovenizmi açıklamaya çalışacağız.

Yürüyüş’e Yapılan Haksız eleştiriler:

Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün Dev-Sol geleneğinden “farkını” ortaya koymak için yazısında çeşitli iddialar ortaya atmıştır ancak düzenli bir şekilde Yürüyüş okuyan biri Ziya Ulusoy’un yazdıklarıyla gerçekliğin uyuşmadığını hemen anlayacaktır. Yürüyüş dergisi, Mahir Çayan’ın ideolojik görüşlerini ve daha sonraki Dev-Sol geleneğinin bu ideolojik görüş açısını yorumlamasını herhangi bir güncel değerlendirmeye tabi tutmadan noktasına ve virgülüne kadar kabul ettiği bütün herkesin bildiği bir gerçekliktir. Ancak Ziya Ulusoy bütün herkesin bildiği bu gerçekliği değiştirerek mevcut durumun doğru bir değerlendirmesini kasti olarak yapmamaktadır.

Ziya Ulusoy’un iddiası:Haklıyız Kazanacağız adlı savunma yine de antiemperyalist mücadeleyi faşizme karşı mücadeleye tabi biçimde ele alıyordu. Yürüyüş’ün yaptığı gibi bütün kendini antiemperyalist sayan güçleri birleştirme görevini önüne koymuyordu. Yürüyüş ise, antiemperyalizmi ulusal kurtuluşçu bakışla ele alıyor, bütün diğer görevleri ona tabi kılıyor, önceliği her kim kendini antiemperyalist ilan etmişse bütün bu güçleri birleştirmeye veren görüşü vazediyor.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Gerçekte olan: “Faşizmle yönetilen yeni-sömürge bir ülkede egemenlerin göstermelik olarak tanıdığı kısmi hak ve özgürlükler hayata geçmez. Halka karşı açılan savaşta kendi yasalarını dahi çiğneyen faşizme karşı silahlı mücadele temeldir. Faşizmi yıkacak anti-oligarşik, anti-emperyalist devrimi gerçekleştirecek olan halk savaşı stratejisidir.”(Yürüyüş, Sayı:440,Sayfa:4)

Görüldüğü gibi Ziya Ulusoy, Dev-Sol’un “Haklıyız Kazanacağız” adlı savunması ile Yürüyüş’ün güncel görüşünün farklı olduğunu iddia etmektedir. Lakin Yürüyüş’te tıpkı “Haklıyız Kazanacağız” daki savunma gibi anti-emperyalist mücadeleyi faşizme karşı mücadele ekseninde ele almaktadır. “Haklıyız Kazanacağız” metnini okuyanlar bilir yukarıdaki Yürüyüş’ten alıntıladığımız kısım “Haklıyız Kazancağız”daki ilgili yerlerin bire bir kopyası gibidir. Bu yüzden Ziya Ulusoy’un eleştirisi gerçeği yansıtmamaktadır. Ziya Ulusoy’un bir başka iddiasına geçelim.

Ziya Ulusoy’un iddiası: “KUÖH’ne karşı ideolojik mücadeleyi, sosyal şovenizme karşı ideolojik mücadeleden öne çıkarıyor. “Kürt milliyetçi hareket” diye aşağılıyor… Dev-Sol geleneği, KUÖH’ne olumlu yönden bakıyordu. Savunmada ulusal özgürlükçülüğün sosyalistlikten farkı vurgulanırken “küçük burjuva milliyetçiliği tabanındaki hareket” kavramı kullanılıyordu.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Gerçekte olan: “Kürt milliyetçi hareket ise başlangıçta ML’den etkilenmiş, ancak ayrı örgütlenmeyi, ayrı devrimi savunan küçük burjuva milliyetçi bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.(Yürüyüş, Sayı 391, Sayfa:23)

Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün Kürt Hareketine bakış açısını “milliyetçi burjuva hareket” olarak iddia etmekte ve böylece Dev-Sol geleneğinden sözde farklı olduğunu belirtmektedir. Ancak Yürüyüş’te, Kürt hareketinin sosyalist hareketten farkını vurgularken tıpkı Dev-Sol döneminde olduğu bu hareketi “küçük burjuva” olarak görmekte ve değerlendirmektedir. Özetle Ziya Ulusoy’un iddia ettiği gibi Kürt Hareketine yaklaşım farkı Yürüyüş Dergisinde bulunmamaktadır. Bir diğer iddiaya geçelim şimdi.

Ziya Ulusoy’un iddiası: “Ama yeni-sömürgecilik sisteminde de emperyalistler örneğin devrimi ezmek için açık işgal yapıncaya değin, devrimin sınıfsal yanının ağır basacağını belirtiliyor.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Gerçekte olan: “Çok uluslu yeni-sömürgelerde ulusal-baskının ekonomik sosyal temeli, emperyalizm ve oligarşi olduğu için, UKKTH, emperyalizm ve oligarşinin yıkılmasından geçer. UKKTH, ancak bu koşulla pratikleşebilir. Buna paralel olarak da, ezilen ulusun işçi ve emekçilerinin ulusal ve sosyal kurtuluşu aynı mücadele potasında iç içe geçmiştir. …Mesele şudur; aslında ulusal kurtuluş mücadelesi anti-emperyalist, anti-oligarşik bir muhtevada olması gerektiğinden dolayı, sınıfsal bir özellik kazanmıştır. Ezilen ulus milliyetçiliğinin dar görüşlülüğü, bunun görmezden gelinmesine yol açmaktadır.”(Yürüyüş,Sayı:133,Sayfa:28)

Çok ilginç bir şekilde Ziya Ulusoy, Yürüyüş dergisini “sınıfsal yanının zayıf olmasıyla” eleştirmektedir. Ancak okuyucular eğer Ziya Ulusoy’un bu yazısını okurlarsa yazıda bir sınıf vurgusu ve sınıf perspektifi göremeyeceklerdir. Ziya Ulusoy’un kendisinde olamayan nitelikleri neden Yürüyüş’ten beklediğini gerçekten anlamadık. Sınıfsallığı başkalarına uygulamak ne kadar Marksizmin alanı dahilindedir? Ayrıca Yürüyüş Dergisi hem Kürdistan için hem de batı için yaptığı değerlendirmelerde ESP’den her zaman daha sınıf eksenli bir bakış açısına sahip olmuştur. Bu yüzden yapılan bu eleştiriyi Ziya Ulusoy’un yapmasının hiçbir haklı yanı bulunmamaktadır.

Ziya Ulusoy’un Kendisinde Olmayan Özelliği Başkalarına Önermesi:

“Örneğin Lenin ezilen ulusların özgürlüğü sorununda her iki ulustan proletaryanın nasıl tavır takınması gerektiğine işaret eder. Ezen ulus proletaryasının ayrılma özgürlüğünü savunmaya ağırlık vermesi, ezilen ulus proletaryasının birleşme özgürlüğünü savunmaya ağırlık vermesi gerektiğini vurgular.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Okuduğunuz kısım bir çoğunuzu şaşırtmış olabilir ancak teoride yüzde yüz doğru olan bu sözleri Ziya Ulusoy söylüyor. Leninistler, her zaman ezen ulus proletaryasının, ezilen ulusun ayrılma özgürlüğünün ajitasyonunu yapması gerektiğini söylemişlerdir. Böylece Leninist Parti, güncel siyasi çizgisini belirlerken Kürdistan’daki durumu yukarıdaki gibi ele almış, kendi sorumluluğunu yerine getirip hep tam hak eşitliğine dayalı UKKTH ilkesinden hareket etmiştir. Bu ilke yüzünden ezen ulusun, özerkliğin ve federasyonun propagandasını yapamayacağını şayet yaptığı takdirde UKKTH ilkesini çiğneyeceğini, bunu yapan kişi veya kurumların sosyal-şoven anlayışla hareket ettiklerini belirtmiştir. Şimdi başa dönelim, Ziya Ulusoy’un da belirttiği gibi “ezen ulus ayrılma özgürlüğünü savunur”. Lakin Ziya Ulusoy’un mensubu olduğu ESP’de, yukarıda açıklanmış olan Marksist bakış açısını göremiyoruz. 

Partimiz, Kürt halkının kendi ülkesinde kendi kendisini yönetmesini, bunun hangi biçimde yapacağını kendisinin karar vermesini en doğal, en meşru ve en demokratik hak olarak görüyor. Bunun biçimi ne olacaksa, özyönetim mi olacak, yoksa ayrı devlet biçiminde mi olacak, en nihayetinde Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını sonuna kadar destekliyoruz. Programatik görüş açısından biz halk cumhuriyetleri birliğini esas alıyoruz. Ama özyönetim ilanının doğrudan demokrasinin ileri bir örneği olarak, güncel bir ihtiyaca yanıt verdiğini düşünüyoruz. Bugün Kürt özgürlük hareketi, demokratik kolektif haklarının kabulü bakımından belki de olabilecek en geri noktadan bir biçim öneriyor. Hem Kürt halkının kendi kaderini tayininde bir biçim olarak, hem de daha ileri taleplerin elde edilmesinde önemli basamak olması itibariyle destekliyoruz. Bunun inşa edilmesi sürecinde de bütün emeğimizi ve çabamızı ortaya koyacağımızı kongrede ifade etmiştik… Sosyalist yurtseverler olarak Kürdistan’da bulunduğumuz her kentte özyönetim direnişlerinde yer aldık. Direnişlerin büyümesi için de elimizden gelen emeği ortaya koyduk. Bundan sonra da böyle olacak. Batı bakımından ise esas olarak sorumluluğumuzu, işçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere özyönetim fikrini anlatmak, hem doğrudan demokrasinin örneği olarak, hem de Kürt halkının kendi ülkesinde nasıl yönetileceğine kendisinin karar vermesinin meşru hak olduğu gerçeğinden hareketle aydınlatma çalışması olduğunu düşünüyoruz.”(Sultan Ulusoy) (1)

Sultan Ulusoy’un belirttiği şey UKKTH değildir. Eğer ESP, tam hak eşitliğine dayalı ayrılma hakkının propagandasını yapmıyorsa(ki metinlerinde yapmadığı ortaya çıkıyor)  UKKTH’nı savunmuyor demektir. Özerkliği, özyönetimi Kürt hareketi istiyor diye savunmak ESP’yi sosyal şoven yapmaktan alı koymayacaktır. Çünkü özerklik olsa bile Türk burjuvazisinin Kürdistan üzerindeki egemen rolü devam edecektir. ESP tam hak eşitliğine dayalı ayrılma hakkını savunmadığı, propagandasını yapmadığı, Kürt hareketinin peşinden sürüklendiği için ezen ulusun proletaryasının bu konudaki taşıması gereken misyonunu yerine getirememektedir. Böylece görünüşte ne kadar “enternasyonalist” olsa da ESP’nin bu politikası ezen ulusun ayrılacağını devam ettirecek bir politika olduğu için ESP aslında sosyal-şoven niteliğe sahip bir partidir. Görüldüğü gibi Ziya Ulusoy’un yazdıkları ile ESP’nin güncel politikası birbiriyle çelişmektedir. Ziya Ulusoy, ESP’den bağımsız bir kişi değildir. Bu yüzden ESP’nin politikaları Ziya Ulusoy’u da bağlamaktadır. Kürt hareketi ile birlikte hareket etmek bir yapıyı sosyal-şoven nitelikte olmasından alı koymaz. Bu yüzden Yürüyüş ne kadar sosyal-şoven ise ESP’de o kadar sosyal-şovendir. Leninistler ise bu konuyu aşağıdaki gibi açıklamaktadırlar.

İster tüm Kürdistan toprağı üzerinde ister ayrı ayrı parçalarda gerçeklesin, özerklik uluslararasında tam hak eşitliğini sağlamaz.” (Ulusal Soruna Leninist Bakış, Sayfa: 33, Yeni Dönem Yayıncılık)

Kürdistan ulusal hareketinin burada eleştirileceği yön egemen ulusla yapılması düşünülen bir anlaşmanın, Kürdistan’ın ilhakına son vermemesi, tam hak eşitliğine dayanmaması, Kürt ulusunun ayrılma hakkını içermemesidir. Kendini bazı kültürel haklar ve sınırlı politik haklara bağlamasıdır. Bu UKKTH değildir ve olamaz. Böyle bir sonuç Kürt halkına özgürlük getirmez. Bu durumda UKH’nin yapması gereken şey özgürlük mücadelesini sonuna dek götürmek ve birleşik devrimi öne çıkarmaktır… eğer Türkiye sosyalist hareketi tam da enternasyonal bir tavır anlamına gelen Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı yönünde bir ajitasyon yapmazsa, sosyal-şoven  bir konuma düşer. Asıl eleştirilmesi gereken UKKTH ilkesine bağlı kalmayan Türkiye sosyalist hareketi içindeki sosyal-şoven eğilimlerdir.” .”(Ulusal Soruna Leninist Bakış, Sayfa:15, Yeni Dönem Yayıncılık)

Ziya Ulusoy’un Kafa Karışıklığı: Kürdistan Hem Sömürge Hem de İlhak Nasıl Olabiliyor?

“İrlanda, diğer sömürgelerden farklı olarak İngiliz emperyalizminin “iç sömürgesiydi”. Kuzey Kürdistan’da Türk burjuvazisinin “iç sömürgesidir.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Ziya Ulusoy, şaşırtıcı olmayan bir şekilde Kürdistan gerçekliğini doğru bir şekilde tahlil edemiyor. Böylece Kürdistan’ın Türkiye’nin sömürgesi olduğu şeklinde yanlış bir görüş ortaya atıyor. Ancak Kürdistan, Türkiye’nin sömürgesi değildir. Kürdistan, Türkiye tarafından ilk başta politik daha sonra da ekonomik olarak ilhak edilmiştir. Bunun için sömürge ve ilhak kavramlarını açıklamamız gerekmektedir. Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde uygulanan sömürgecilik ekonomik temel açısından, sömürgelerde bulunan ham maddelerin, sömürgeci devletlerde işlendikten sonra tekrar sömürge ülkelere taşınması üzerinde kuruluydu. Yani sömürge ülke ile sömürgeci ülke arasında üretim biçimi olarak aynı gelişme düzeyinde olmaması gerekirdi. Aynı zamanda bu eşitsiz ekonomik temel kendini sosyal, idari, siyasal ve kültürel alanda da sömürge ülke ile sömürgeci ülke arasında belli bir farklılığın olmasına yol açmıştır. Bunları biraz olsun somutlaştırırsak, sömürgeleri olan bir ülke, sömürge ülkeye bir “genel vali” atayarak yönetmiş, sömürge ülke için ayrı yasalar çıkartmış, kendi yurttaşı ile sömürge ülkenin yurttaşını yasalar karşısında eşitsiz kılmış, sömürge ülkenin mensuplarını sömürge sahibi ülkenin seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanımamış, ayrı bir kimlik kullandırmıştır. Bununla birlikte Sömürgeci ülkelerin kendi sermayeleri varken sömürge ülkelerin kendi sermayeleri yoktur ve mali sermaye altında siyasal bağımlılık koşulu dışında hiçbir sömürge valisi sermaye sahibi olamaz.

Özetle bir ülke için sömürge tespiti yapılıyorsa, bu örgütler için ayrı örgütlenmeyi gerektirir(sömürgeci ve sömürge ülke olmak üzere) ve bu birleşik devrimin reddi demektir. Çünkü iki ülke arasındaki koşullar farklıdır. Bu yüzden ESP’nin ideolojik olarak savunduğu “sömürge Kürdistan” ve “birleşik devrim” tezleri tamamen eklektik bir yapıya sahiptir. Olayı bütüncül alan bir yaklaşım “ilhak edilmiş Kürdistan” ve “birleşik devrim” tespiti yapmak zorundadır.

Bu yüzden Kürdistan sömürge değildir. Çünkü sömürgeci devletin güçlü bir sermayesi varken sömürge ülkenin bundan yoksun olması gerekmektedir ancak Kürdistan burjuvazisinin sermaye birikimi mevcuttur ve Türk burjuvazisi ile iç içe geçmiştir. Ayrıca sömürgeci ülke ile sömürge ülkenin iki ayrı Pazar olması gerekirken Kürdistan için bu durumun bir gerçekliği bulunmamaktadır. Buna ek olarak siyasal, sosyal, anayasal yönden de Kürdistan sömürge bir ülkeye benzememektedir. Bu yüzden Kürdistan, Lenin’in aşağıdaki ilhak tanımına uymaktadır.

İlhak kavramı genellikle şunları içerir: (1) Zor kavramını (zorla kendine bağlama); (2) başka bir ulus tarafından ezilme kavramını ("yabancı" bölgelerin ülke topraklarına katılması vb.), ve, bazen de (3) statükonun bozulması kavramı”(Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, İlhak Nedir?)

Leninistler, bu konuda aşağıdaki doğru tespiti yapmaktadırlar.

“Kürdistan’da geçmişte sömürgeci ülkelerle, sömürge ülkeler arasında var olan farklı üretim biçimi olgusu yoktur. Kürt ulusunu ezen uluslarla, bu uluslar tarafından ezilen Kürt ulusu aynı üretim biçimi olan kapitalist üretim biçimine dayanıyorlar. Böylece geçmiş zaman sömürgelerinde görülen en önemli etken, Kürdistan ile ezen devlet arasında görülmüyor.” .”(Ulusal Soruna Leninist Bakış, Sayfa:29, Yeni Dönem Yayıncılık)

Şimdi Ziya Ulusoy’un kafa karışıklığına gelelim. Bir ülke hem nasıl ilhak edilmiş ve aynı zamanda sömürgeleştirmiş oluyor bunun cevabını gerçekten çok merak ediyoruz.

“Birleşik devrimin Türkiye’de temel sorunu faşist diktatörlüğü yıkmak, işçi sınıfının bütün emekçi ve ezilen sınıf, inanç, cins ve kesimlerinin politik özgürlüğünü gerçekleştirmektir. Sömürgeci-ilhakçı boyunduruğu tasfiye, kirli-sömürgeci savaş düzeyine dek şiddetlenmiş bu boyunduruğu yıkmak ve ürettiği şovenist zehirlenmeye karşı mücadele, antifaşist mücadelenin Türkiye tarafında öne çıkan görevi haline gelmiştir.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Yukarıda değindik bir ülke hem sömürge hem ilhak olamaz ikisinden biri olmak zorunda. Ziya Ulusoy, Marksist literatüre yeni bir “trajedi” ekliyor. Ancak metinde bundan daha talihsiz bir tanım var. “kirli-sömürgeci savaş” diye tanımladığı ya da genel anlamda “kirli savaş” diye kullanılan tanım sosyal-şovenizm için turnusol kağıdıdır. İster bu tanıma sömürgeci eklensin ya da direkt kirli savaş olarak kullanılsın, bu tanımı kullanan kişi ya da kurum sosyal-şovenizmini ele verir. Daha önce Emeğin Bayrağının düştüğü tuzağa şimdi de Ziya Ulusoy düşmekte.

“Emeğin Bayrağından hemen sayı 112’de yazılanları aktararak başlayalım: “Krizin Faturasını Krizi Yaratanlar Ödesin” üst başlığı altında karşı karşıya olunan krizin nedenlerini üç maddede toplamışlar: 1)Kredibilitenin düşmesi, 2)Kirli Savaş, 3)Devletin Yağmalanması… İkinci sebep olarak ele aldığı Kirli savaş kavramı üzerine birazcık bile düşünmemiş ve moda kavramlarla olguyu açıklamaya devam etmiş. Oysa ki, onun Kirli Savaş diye nitelendirdiği, Kürt Ulusal Savaşıdır ve bu savaşın çıkmasındaki büyük etken Kürt Ulusal Hareketidir.”(Baki Yaş, Ekonomizmin Eleştirisi, Sayfa:111,112)

Ziya Ulusoy’un bütün çabası “kirli-sömürgeci savaş” demesiyle bir çırpıda tersine dönmektedir. Çünkü bu savaşın çıkmasındaki en büyük etken Kürt Ulusal Hareketi olduğu için bu savaştan “Kirli” diye bahsetmek aslında bu savaşı meşru görmemenin bir yansımasıdır. Haliyle bu savaş meşru görünmeyince “enternasyonal” bir dayanışmadan bahsetmek imkansızdır. Ziya Ulusoy istediği kadar görünüşte Kürt hareketine destek sunsun aslında bu tabiri ile sosyal-şovenizme saplanmıştır.

Tarih Ziya Ulusoy’u Değillerken

“1993’ten itibaren PKK’nin ateşkesler başlatmasını reformizmle ve uzlaşıcılıkla eleştiren Yürüyüş, 1999’dan itibaren de PKK’yi ideolojik-siyasi teslimiyetle suçlamakta. Bu suçlamasına bağlı olarak Oslo sürecini de, 2013’te başlatılan süreci de, emperyalizmin belirleyiciliğindeki olgu olarak eleştiriyor. Oysa 2004’te PKK’nin yeniden başlattığı silahlı mücadele, emperyalist tasfiye girişimine başkaldırının da ifadesiydi ve Türk egemen sınıflarını da emperyalizmi de ateşkes ve “görüşme sürecine”ne zorladı.” (Ziya Ulusoy, Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi)

Ziya Ulusoy 2004 yılında PKK’nin başlattığı silahlı mücadele için emperyalist tasfiye girişimine karşı başkaldırının ifadesiydi diyebilmektedir. Ancak ESP’nin 2004 yılındaki görüşleri Ziya Ulusoy’un belirttiğinin 180 derece zıddıydı. Sedat Şenoğlu’nun derlediği Postmodern Hiçlik kitabında Öcalan için “uzlaşmacı” ve ideolojik olarak AB’nin yörüngesindedir tespitleri mevcut. Özetle Yürüyüş’ün, Kürt Hareketi için “ABD emperyalizmine karşı yersiz hayaller kuruyorsunuz” tespitini o zamanlar ESP yapmaktaydı. Özetle hangisi doğru? 2004’ten sonraki Ziya Ulusoy mu? Yoksa 2004’ten önceki mi? Kendi kendini değillemenin en güzel örneği aşağıdaki gibidir.

Öcalan’ın doktrinin politik özü, işte bu “sınıflı toplum güçleri’nin “uzlaşması” stratejisine dayalı olduğu için teorisinin ucu, gerekli olduğu her durumda kolayca oraya doğru bükülüyor… Tıpkı AB’nin ve ABD’nin yaptığı ya da yapmaya çalıştığı gibi “Apocu doktrin’in politik klavuzu AB’dirBiz bu “gerçekliğin” en acı yanını onun ABD emperyalizmi hakkında beslediği “hayal”lerde buluyoruz. Savunmasında şöyle yazıyor Öcalan; “Daha önce rejim ayrımı yapmadan işbirlikçilere verdiği desteği giderek daha çok insan hakları ve demokratik gelişmelere bağlamaya çalışmaktadır. Zaten kapitalizmin talancı karakterinden uzaklaşması buna bağlıdır.” Peki ya 11 Eylül? Öncesini bir yana bırakalım da, 11 Eylül sonrasında ABD emperyalizminin Hristiyan faşist bir resmi ideoloji geliştirmeye çalışarak “insan hakları” ve demokrasinin canına okumaya başlaması da ne oluyor? Afganistan’da ne oldu, Şimdi Irak’ta, Kürdistan’da ve Ortadoğu’da ne oluyor?”(Postmodern Hiçlik, 2004,  Derleyen: Sedat Şenoğlu, Sayfa:167-169, Ceylan Yayınları)


Sonuç olarak Ziya Ulusoy’un “Yürüyüş’ün İnceltilmiş Sosyal Şovenizmi" yazsında bir sürü yanlış tespit ve haksız eleştiri mevcuttur. Bir kişi Yürüyüş’ü sosyal-şovenizmle eleştirirken önce kendisine bakması gerekmektedir. Yazımızda bir takım olguları elimizden geldiğince açıklamaya çalıştık. Yürüyüş ile ESP’nin  birbirlerinden bu kadar çok nefret etmelerinin nedeni ideolojik farklılık olmaktan ziyade politik hegemonya mücadelesidir. Özetle aynılar aynı yerdedir. Düşman kardeşler birbirlerinden ne kadar haz etmese de sosyal-şovenizm konusunda aynı yerde durmaktadırlar. 

Dipnotlar:

13 Kasım 2015 Cuma

Özyönetimin Karşısında Proletarya Diktatörlüğünü ya da Tito'ya Karşı Enver Hoca'yı Savunmak

Marx’ın 1848’deki “komünizmin bir hayaleti dolaşıyor” söyleminin değiştiğini kabul etmemiz gerekir. İster kabul edelim, ister etmeyelim kitlelerin beynindeki şiar şu anda artık “komünizmin bir hayaleti dolaşıyor” yerine “kapitalizmin bir virüsü bütün herkesi ele geçiriyor” şeklindedir. Üstelik bu virüs artık burjuvazinin eskisi gibi yönetemediği, kendi iktidarını korumak için kitlesel katliamlara giriştiği bir dönemde yayılıyor. Kendine güvenini kaybetmiş komünist partiler, kitlelerin gördüğünün ötesini görmesi gerektiği halde kitlelerin gördüğünden ötesini görememektedir. Olgular üzerinden dönemi okuyan ve geleceğe dair bir çıkarım yapmaktan yoksun komünist partilerin kendi ideolojilerini güncel görmemelerine şaşırmamak gerekir.

Burjuvazinin, sınıflar arası yaşanan iç savaştan çıkmak için türlü türlü yöntemleri denediği, bir yönetim sisteminden diğerine geçmek için çaba sarf etmesi, bireylerin, kişilerin delilikleri ya da hayallerinden öte kapitalist sistemin temel çelişkisinden meydana gelmektedir. Burjuvazinin bir zamanlar diğer sınıflara karşı giriştiği ödünler sisteminden(Türkiye’de demokratikleşme süreci diye anılan) zor sistemine geçiş kendi öz durumunun temel çelişkisinden kaynaklanmaktadır. Burjuvazi sınıflar arası iç savaşı ödünler sistemiyle aşamayınca tekrardan zor sistemine dönmüş ve süreci doğru tahlil edemeyen kitleler ve özneler şaşkınlık içerisinde kalmıştır.

Türkiye’de bir iç savaşın olduğunu kabul etmeyen, iç savaş tespiti yapanları çılgınlıkla suçlayan sözde komünist öncüler bu süreci doğru okuyamadıkları için bu sürecin altında kalmışlardır. Komünist bir partinin görevi kitlelerin gördüğünden ötesini görebilmek olduğunu lafta kabul eden özneler Türkiye’nin batısında bir iç savaş yaşandığı tespitine katılmaması tesadüfi bir şey değildir. Bilindiği  gibi Marx, Paris Komünü zamanında Fransa’da iç savaşın Paris’te barikatlar kurulduğu zamandan önce başladığını belirtmiştir. Marx, hükümetin işçileri silahsızlandırmaya başladığı zaman Fransa’da iç savaşın başladığı tespit etmiştir. Yani Marx kitlelerin gördüğünden ötesini görmüştür ve mevcut durumun doğru bir tahlilini yapmıştır. Türkiye’nin ortalama komünist partileri ise şu anda batıda patlayan bombalara(Reyhanlı, Suruç, Ankara), kitlelerin yığınlar halinde ayaklanmasına(Gezi ayaklanması), Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en büyük sivil katliamlara rağmen Türkiye’nin batısında bir iç savaşın olduğu tespitini yapamamaktadırlar.

Güncel durumu doğru tahlil etmeyen, kendi ideolojisine ve öz gücüne güvenmeyen ortalama komünist partilerin Marksizmi güncel görememesinde şaşılacak hiçbir şey yoktur. Onların yapacakları tek şey burjuva politikacıların peşinden sürüklenmek ve en demokratik olanına dahil olup “yüksek politika” yapmaktır. Bir anda “büyük insanlığı” “inadına barışı” “özyönetimi” “demokratik özerkliği” keşfeden komünist partilerin komünistliğinin ancak tabelalarında kaldığı yaptıkları “yüksek politika” nedeniyledir.

Demokratik merkeziyetçiliği, Sovyet tipi örgütlenmeyi, Proletarya diktatörlüğünü güncel ve uygulanabilir görmeyen komünist partilerin ademi-merkeziyetçiliği, özyönetimi, demokratik özerkliği desteklemeleri, savunmaları ve bir alternatif olarak sunmaları utanç vericidir.
Özellikle Enver Hocacı gelenekten gelen partilerin bugün HDP içinde olmaları ya da HDP’yi desteklemeleri ve bir alternatif olarak özyönetimi savunmaları bu partilerin nasıl bir ideolojik savrulma yaşadığını iyi bir şekilde göstermektedir. Bir zamanlar Titoculuk diye eleştirilen özyönetimin bizzat bu partiler tarafından savunulmaları yukarıda bahsettiğimiz tespitlerden bağımsız değildir.

Özellikle ESP’nin özyönetimi bir alternatif olarak Türkiye halklarına sunması Enver Hocacılıktan, Titoculuğa geçtiğinin bir göstergesidir.

“Titocular sosyalizmin inşasına taraftar değillerdi. Onlar, Yugoslavya Komünist Partisi’nin Marksist-Leninist teoriyi kılavuz edinmesini de istemiyorlar ve proletarya diktatörlüğünü reddediyorlardı… Gerçekte, Titocular, sosyalist toplumsal bir düzene ve Sovyet tipi devlet örgütlenmesi biçimine ne taraftardırlar, ne de taraftar olabilirlerdi. Çünkü, Tito iktidarın kendi kliğinin elinde olacağı kapitalist sisteme ve esas olarak burjuva demokratik bir devlete taraftardı.” (Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim,Sayfa:42)

“Titoculuk, Yugoslav sistemin “gerçek sosyalist” bir düzen biçimi, “yeni bir toplum”, “bağlantısız bir sosyalizm”… şeklinde propaganda üretti… Troçkist ve kapitalist burjuvazisi tarafından harekete geçirilen diğer anarşist unsurların Lenin döneminde Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin kuruluşunu baltalamak amacıyla kurmak istedikleri yönetim biçimlerini Yugoslav revizyonistleri kendi ülkelerinde benimsediler.. Yugoslavya Cumhuriyetleri, yönetimde ve örgütsel siyasal önderlik alanında, demokratik merkeziyetçiliğin tasfiye edildiği ve Yugoslavya Komünist Partisi’nin rolünün silindiği bir yapı kazandılar. Yugoslavya Komünist Partisi adını değiştirdi ve “Yugoslavya Komünistleri Birliği” oldu. Bu görünüşte Marksist bir adlandırmaydı. Ama gerçekte bu Birlik, içeriği, kuralları, görevleri ve amaçları bakımından anti-Marksistti. Birlik, karar yetkisi olmayan bir cephe haline geldi, Marksist-Leninist bir partinin çizgilerini kaybetti, eski biçimini korudu ama artık işçi sınıfının öncüsü rolünü oynamıyordu.” .”(Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim,Sayfa:44-45)

Hem proletarya diktatörlüğünü savunup hem de özyönetim savunusu tabi ki olamaz ayrıca özyönetim ile demokratik devrimin birbirinden farklı şeyler olduğu da aşikardır. Ancak ESP’ye göre hem özyönetimi savunup hem de proletarya diktatörlüğü savunulabilir ayrıca özyönetim ile demokratik devrim birbirinden ne kadar farklı şeyler olsa da ESP’ye göre bunlar bir ve aynı olabilmektedir. Kulağa çok hoş gelen bürokratizme karşı mücadele, işçilerin, halkın kendi kendisini yönetmesi özyönetimin özellikleri olarak lanse edilse de aslında gerçek öyle değildir. Titocu özyönetim ile Öcalan’ın özyönetim modelleri bir ve aynı olmasa bile birbirleriyle çok büyük oranda benzemektedirler. Burada komünistler için hangi tarihin mirasçılarıyız sorusu büyük bir önem taşımaktadır. ESP, Kürt özgürlük hareketinin gücünden kaynaklı özyönetimi savunmasıyla hangi tarihin gerçek mirasçısı olduğunu aslında belirtmiş oluyor.
21.yy’da Tito yaşaydı herhalde modeli Türkiye’de övgü üzerine övgü alacaktı. Tito’nun kulağa çok hoş gelen modeline biraz daha yakından bakmamız lazım.

“Ben sadece şu örneklere değineceğim. Birincisi, devlet yönetiminin özellikle ekonomide yerelleşmesi. İkincisi, fabrika  ve iktisadi teşebbüslerin genel olarak kendi kendilerini yöneten çalışma kolektiflerine dönüştürülmesi. Hayatın  ekonomik, politik, kültürel ve diğer yanlarının yerelleşmesi sadece derinden bir demokratikleşme, doğal olarak merkezileşmenin dönüşümünün tohumlarını içermek değil, mekanik bir güç olarak devletin de yerelleşmesi anlamına gelir. Bu gerçeği isteyen buradan kontrol edebilir…Sovyetler Birliğinde durum Ekim Devriminden otuz bir yıl sonra nasıl görünüyor? Ekim Devrimi, devlet için üretim araçlarının ele geçirilmesini mümkün kıldı. Fakat bu araçlar otuz bir yıl sonra bile hala devletin elindeler. “Fabrikalar işçiler içindir” sloganı uygulamaya konmadı mı? Şüphesiz ki hayır. İşçiler hala fabrikaların yönetiminde söz sahibi değiller… Sovyetler Birliğinde devletin ortadan kalkma konusu ne durumdadır? (Burada devlet, uygulamayla aynı olmadığı gibi coğrafi ve ulusal bir kavram değil). Bu ülkede devlet fonksiyonlarını ekonomik ve siyasi olarak daha alt organlara bırakmak gibi bir eğilim var mı? Özyönetim oluşumunun bir sinyali var mı? Şimdiye kadar bunların hiçbiri gerçekleşmedi. Tam tersine, burjuvazi, bürokrasi ve merkezi devletin en aleni özelliği olarak esnek merkeziyetçilik söz konusu. Bu tür merkezileşmenin en belirgin özellikleri şunlardır: a) bütün ekonomik, siyasi, kültürel ve diğer fonksiyonların tek merkezde toplanması; b) muazzam bir bürokratik aygıt; c) milisler gibi devlet aygıtının iç silahlı güçlerinin azalması yerine artışı, NKVD gibi.”(1)

Görüldüğü gibi Tito sözde işçi sınıfının hakkını savunuyormuş gibi görünmek için özyönetimi alternatif bir model gibi göstermeye çalışmaktadır. Ancak bürokratizmle, merkezi devletle mücadele kisvesi altında önerilen özyönetim modeli işçi sınıfı üzerinde bir baskı mekanizması olarak işlev gördü. Başlangıçta fabrikalar için geliştirilen özyönetim modeli daha sonra siyasal alana da yayılmış ve değişik cumhuriyetler ve bölgeler arasında yavaş ve eşitsiz bir gelişmeyi toplumsal ve sınıfsal büyük farklılıkları, ulusal anlaşmazlık ve baskıya ve manevi yaşamın çürümesini Yugoslavya’ya beraberinde getirmiştir. Titocu özyönetimci sistem demokratik merkeziyetçiliğin reddi ve devletin yönetici rolünün reddedilmesi ile anarko-sendikalist sapmanın sosyalist kılığa bürünmüş halidir. Özyönetim modeli ile zamanla kendi işyerini ve kesimini öne çıkaran burjuva düşünceler işçi sınıfının içinde bireyci bir anlayışı hakim kılarak işçi sınıfının bir kesimini diğeri ile rekabete sokarak sınıf içi bir bölünmeye yol açmıştır. Özyönetim modeli ile Tito Yugoslavya’da işçi sınıfının devlet ve toplumdaki egemen rolünü elinden alarak onun genel çıkarlarını savunmasını ve birlik içinde davranmasını engelleyecek koşulları da zorla kabul ettirmiştir.

“ “Özyönetim”, ilk önce ekonomik bir sistem olarak ortaya çıktı, daha sonra devlet örgütlenmesi alanına ve ülkenin yaşamının tüm alanlarına yayıldı. Yugoslav “özyönetimi”nin teorisi ve pratiği, Marksizm-Leninizmin öğretilerinin ve sosyalizmin inşasının genel yasalarının açıkça reddedilmesidir. “Özyönetimci” ekonomik ve siyasal düzen, uluslararası sermayeye boyun eğmiş bir ülke olan Yugoslavya’da hüküm süren burjuva diktatörlüğünün anarko-sendikalist bir biçimidir.” (Enver Hoca, Emperyalizm ve Devrim, Sayfa:46)

Titocu özyönetim özü itibariyle böyledir. Kürt özgülük hareketi lideri Abdullah Öcalan’ında “bütün dünya halkları” için sunduğu “özyönetim” “demokratik özerklik” düşüncesi de özü itibariyle anarko-sendikalist sapmanın 21.yy’da ete kemiğe bürünmüş halinden başka bir şey değildir. Nasıl ki Tito 1920’ler Troçkist muhalefetin öne sürdüğü anarko-sendikalist sapmayı Yugoslavya’da uyguladıysa. Abdullah Öcalan’da bunu bugün başta Ortadoğu halkları için bu modelin uygulanmasını önermektedir. Yukarıda belirttiğimiz kendi öz gücüne ve kendi ideolojinin haklılığına inanmayan ortalama komünist partilerin politika yapmak için “istemeyerekte” olsa Marx’ın, Lenin’in Stalin’in, Enver Hoca’nın yargıladığı ve mahkum ettiği modelleri “yeni dönem koşullarına uygun politika” diye sahiplenmekte ve bu politikayı evrensel bazda uygulanabilecek rasyonal bir yönetim şekli olarak düşünmektedirler. Böylece de proletarya diktatörlüğünü, demokratik merkeziyetçiliği, Sovyet tipi yönetim modelini reddetmekte ve Hopa Özyönetim olsaydı başka olurdu diyebilmektedirler. Neden “Hopa’da Sovyet tipi yönetim modeli olsaydı” diye bir yazı yazılmadı diye insan düşünmeden edemiyor.

Özyönetim, yerinde yönetim, yerel yönetim, demokratik özerklik adıyla tanımlanan sistem, merkezi hükümetin birtakım görev ve sorumluluklarının devralınması; sağlık, eğitim, sosyal politikalar, ekoloji, yerel ekonominin güçlendirilmesi gibi konularda yetki ve karar hakkının yerel yönetimlere devredilmesi demektir. Yerel yönetimler de köy, kasaba, ilçe, mahalle ve kent meclisleri üzerinden şekillenen demokratik bir işleyişle vücut bulacaktır… Şimdi sorumuzu bir kez daha soralım: Hopa'da özyönetim olsaydı, felaket bu düzeyde yaşanır mıydı? Rahatlıkla "Kesinlikle hayır" diyebiliriz. Özyönetimin "bölücülerin" işi olmadığını, tüm Türkiye halklarına daha kolay ve açıklıkla anlatabilecek bir örnek Hopa'da yaşananlar… Hopa Halk İnisiyatifi, adı konulmamış bir meclis deneyimi aslında. Yaptıkları, kısa zamanda üstlendikleri görev, çoktan "boylarını" aştı. İşini yapmayan resmi güçlere adeta ders verircesine, halk inisiyatifinin nelere kadir olabileceğini gösterdi. Bu anlamda, Hopa Halk İnisiyatifi gibi örneklerin güçlendirilmesi ve çoğaltılması, deneyim biriktirmek açısından da önemli… Hopa Halk İnisiyatifi, bir ilk ve işaret fişeği olarak başkaca sipariş felaketlerin önüne geçmek için, kültürel ve ekonomik hakların elde edilmesi için (çay fiyatlarının belirlenmesi gibi), halkın inisiyatif alarak kendi gerçek sorunlarına çözüm üretmesi için iyi bir örnek. Kürdistan'daki benzerlerinden deneyimleri öğrenerek kendini geliştirebilir. Bunun önünde bir engel de yok. Özyönetim dediğimiz şey işte bu kadar basit, bir o kadar da elzem.”(Fuat Uygur, Hopa’da Özyönetim Olsaydı)

Özyönetimin tarihte ne zaman nerede gerçekleştirildiğine, evrensel tarifinin ne olduğuna değinmeyeceğim. Bunun teorisine girmeye gerek de yok. Bugünün pratiğinde, hangi düzeyde olursa olsun Kürt ulusunun kendisini yönetme çabasıdır. Kürt ulusunun sömürgeciliği tümden yıkıp atarak kendisini yönetme hakkı en doğal demokratik hakkıdır… Özyönetim, anaların ak sütü gibi Kürt halkımızın hakkı, halklarımızın demokratik geleceğinin buzkıranıdır. Destekleyelim, yaygınlaştıralım, geliştirilmesine katılalım.”(Ziya Ulusoy, Özyönetim Kürtlerin Hakkı Değil Mi?)

Fuat Uygur’un yazısında da gördüğümüz gibi sunulan özyönetim modeli aslında Titocu tarzdaki bir özyönetim modelidir. Titocu özyönetimin işçi sınıfı düşmanı uygulamaları ve sonuçları aynı şekilde bu coğrafya için önerilen özyönetim için de geçerlidir. Ayrıca Ziya Ulusoy’un yazısında özyönetimlerin tarihine girmemesi ve bunun evrensel tarifini yapmaktan kaçınması bence bu sorunun çözümünü bize göstermektedir. Çünkü Ziya Ulusoy özyönetimlerin tarihine girse ve bunun evrensel bir tarifini yapsa karşına, karşı devrimciliğin kalesi Yugoslavya ve onun lideri Tito’nun çıkacağını çok iyi bildiği için bu konuyu atlamayı tercih etmiştir. Özyönetimlerin bizim anladığımız gibi anti-kapitalist bir içerik taşımadığı ve sosyalizmle alakalı bir ekonomik içeriği olamadığını Abdullah Öcalan’ın yazılarına baktığımızda görebiliriz.

3-Ekonomik Boyut : İnşa edilen demokratik ulusun bir de ekonomik politikası olur. Nasıl bir ekonomi olmalıdır, bu belirlenir. Barajlar, yeraltı-yerüstü kaynakların bir politikası olur. Vergiler alınacak ise nasıl ve ne kadar alınır? Ekonomik boyutla bunlar belirlenir. Ekonomik sistem olarak kapitalizmi kabul edemeyiz. Belki kapitalizmi tam olarak ortadan kaldıramayız ama önemli oranda kapitalist ekonomik sistemi değiştirebilir, onu aşındırabilir, kendi ekonomik sistemimizi kurabiliriz. Bu sistemde halkın ekonomisi olur. Bir kısmını da özel ekonomi oluşturur. Yani özel şirketler olur. Bütün bunlar tartışılmalıdır.”(2)

“Mülkiyetin bölünmesi, büyük toprak mülkiyeti tekelini yadsır, onu kaldırır, ama ancak onu genelleştirerek. Tekelin temelini, özel mülkiyeti ortadan kaldırmaz. Tekelin varoluşuna karşı çıkar, ama özüne karşı çıkmaz. Bunun sonucu, özel mülkiyet yasalarının etkisi altında kalır. Toprak mülkiyetinin bölünmesi, gerçekte sınai alandaki rekabet hareketine karşılık düşer..  bu parçalara ayrılma, rekabetin tekele dönüşmesi gibi, zorunlu olarak yeni baştan birikime dönüşür…Tekelin ilk kaldırılışı, her zaman onun genelleştirilmesi, varoluşunun genişletilmesidir.”(Marx,1844 Elyazmaları)

Kapitalizmi tam olarak kaldıramayız demek kapitalizmin karşında bir sistem önermiyorum demektir. Daha açık bir şekilde söylersek benim modelim kapitalizmin krizine çözüm sunacak ve kapitalizmi yok etmek yerine onu güncele uyarlayacak bir modeldir demektir. Bu da zamanında Marx’ın tekellerin varoluşuna karşı çıkan akımlarla ilgili söylediklerini aklımıza getirmektedir. Marx’ında belirttiği gibi bu akımlar tekelin varoluşuna karşı çıkmakla birlikte özel mülkiyeti kaldırmaz ve onun özüne karşı çıkmaz. Böylece bu akımlar sayesinde tekeller kaldırıldığında onun genelleştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına neden olmaktadır. Abdullah Öcalan’ın sunduğu ekonomik ve yönetimsel modelde Marx’ın tekel karşıtı hareketler için belirttikleriyle uygun düşmektedir. Özetle Öcalan kapitalizmin kurtuluşu için anti-tekelci bir yönetim önermekte ve bunu evrensel anlamda her yere uygulanabileceğini düşünmektedir. Sorun Abdullah Öcalan’ın küçük burjuva hayalinden ziyade ortalama komünist partilerin kendi ideolojilerini haklı görememesindedir. Sonuç olarak kapitalizm artık kendi kendini yönetememekte ve kurtulmak için bir çözüm aramaktadır. Sınıflar arası iç savaşın bu kadar kızıştığı bir ortamda iç savaşı görememek ve komünizmi güncel görmeyip küçük burjuva ütopyasını uygulanabilir görmek bir komünist için utanç verici bir durumdur. Enver Hocacı gelenekten gelenleri politik olarak küçük burjuva gericiliğin etkisinde görmek gerçekten çok üzücü.

Dipnotlar:




6 Eylül 2015 Pazar

21.yy Tasfiyeciliğine Karşı 20.yy Devrimciliğini Savunmak


Kapitalizmden, ezilen sınıfların büyük bir kısmının rahatsızlığı olduğu hepimiz tarafından bilinmektedir. Ancak ezilen sınıfların bu rahatsızlığının kapitalizme alternatif bir sistem yaratmaya yetmediği de somut bir gerçekliktir. Yaygın bir görüşün aksine ezilen olmak kendi başına pozitif bir şey değildir. Kapitalizmden rahatsız olunmasına hatta ciddi bedeller ödenebilmesine rağmen ezilen sınıflar kendi başına devrimci bir içeriğe sahip olamaz. Bu yüzden ezilen sınıflar kendilerine yön verecek bir pusulaya ihtiyaç duyarlar. Bu pusula olmadan ezilenlerin bütün pratikleri göle maya çalmaya benzer. Ya tutarsa şeklinde yapılan eyleme geçme hali, karanlıkta el yordamıyla gideceği yeri bulmaya çalışan bir kişinin durumuna eşdeğerdir. Pusulayı yani devrimci teoriyi takip etmeyen her oluşum hüsrana uğramaya mahkumdur. Bundan dolayı teori bir “lüks”, “boş zamanı değerlendirme aracı”, “vakit kaybı” değil, proletaryayı iktidara taşımak için olmazsa olmaz bir önkoşuldur.

Devrimci saflarda bile pratiği her şeyin üstünde tutan ve sırf pratiğe önem veren dar kafalı pratikçiler mevcuttur. Bütün enerjilerini arı gibi afiş yapmaya, eylemlerde en militan şekilde çatışmaya harcayan kişiler bulunmaktadır. Lakin bu kişiler için afişin içeriği ya da çatışmanın neden olduğuna dair analiz yapma “zaman kaybıdır”, “gereksiz bir iştir” “devrimcilikten uzaklaşmaktır”. Hal böyle olunca, çatışmaların sığ analiziyle yetinerek, kitlelere içi boş söylemlerle propaganda yaparak bir başarının elde edilmesi mümkün olamamaktadır. Teori ile birleşmeyen ve aslında “inanarak” o andaki coşku ile yapılan eylemler, devrimci pratiğin en büyük düşmanıdır. X kişisinin çok militan olmasına rağmen bir anda mücadeleden düşmesi ya da çok sekter duran birinin sorguda çözülmesi gibi pratik yansımaları olan durumların nedenlerinden biri de komünizmi içselleştirememe olduğu bilinmektedir. Görüldüğü üzere bu kadar pratikle iç içe olmasına rağmen teoriye gereken önem verilmemesinin sebebi devrimci saflardaki yozlaşmadır. Bundan dolayı kapitalizmden rahatsız olmak, çok iyi çatışmak, çok bedel ödemek devrimciliğin tek göstergesi değildir. Devrimci olmak ancak teori ile pratiğin bütünleşmesi sayesinde gerçekleşebilir.

Bu yüzden yükselen sınıfı yani proletaryayı (ne kadar reddedilse de hala yükselmektedir) yanlış yönlendirenler teori ile pratiğin birleşmesinden yana olanlar değil, burunlarının ucundan ilerisini göremeyen ve karşılarına çıkan her engeli aşılmaz gören pratik politikacılardır. Komünistlerin asgari ve azami programını uygulamaya dönük pratik geliştirenlere “kitleler hazır değil” “demokrasinin sınırlarının dışına çıkamayız” “kitlelerden böyle talep yok” şeklinde somutlaşan durum aslında kitle kuyrukçuluğundan başka bir şey değildir.
Kendiliğindenliğe tapan bu dar pratikçilerin devrimci saflarda egemen bir güç olduğu tespitini yapmak zorundayız. Eğer bunu yapmazsak asla bir taşın üstüne taş koyamaz ve hayal ettiğimiz dünyayı asla gerçekle buluşturamayız. Sanıldığının aksine kendi hatalarımızla ortaya çıkmak ve özeleştiri yapmak tehlikeli değildir. Aksine büyük bir sıçrama yapmak için olması gereken koşulların başında gelmektedir.

Sürekli olarak ideolojik bombardımana maruz kaldığımız bir seçim sürecinden sonra bazı kavramları açıklamamız gerekmektedir( Özellikle erken seçimin gündemde olduğu bugünlerde aynı hataların bir daha yapılmaması için).  Bundan dolayı “unuttuğumuz hafızamıza” geri dönüş yapmak zorundayız. “Yeni Yaşam”, “Yeni Umut” “Syriza ile yükselişe geçen sol”, “barış” şiarını ve bunun altında gizlenmiş tasfiyeci görüşleri açıklamak zorundayız. Bunun için başa yani sınıfların nasıl oluştuğuna dönmemiz gerekmektedir. Çünkü bütün bu söylemler, sınıflarla ve bunların ilişkileri ile bağlantılıdır. Şimdi bütün her şeyi başa saralım ve adım adım gidelim.

Bilindiği gibi hayvanların hayatını sürdürebilmesi için belli bir durumu fark etmesi ya da kendini bu duruma göre ayarlayabilmesi gerekmektedir. Tekrar eden ve nesiller boyu değişmeyen koşulların ağırlıkta olmasına rağmen nadiren değişik şekilde ortaya çıkan başka koşullar da mevcuttur. Hayvanların hayatlarını devam ettirebilmek için değişen durumları fark etmeleri zorunludur ve bunun için x durumuna uyum sağlayabilecek bir zekaya sahip olmaları gerekir. Bir hayvan türünün yaşam koşulları ne kadar hızlı değişiyorsa zekası da o ölçüde gelişkin olur. İnsanın farkı tam da burada ortaya çıkar; insanların yaşam koşulları o kadar hızlı değişmiştir ki zekası da buna bağlı olarak çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. İnsanoğlu zekasının artmasıyla birlikte alet ve silah yapabilme özelliğine sahip olmuştur. Yüksek zekanın bir ürünü olarak ortaya çıkan teknik gelişim aynı zamanda insanın zekasını da geliştiren bir özelliğe sahiptir. Silahların ve aletlerin yapımı eskisinden dahi iyi bir yaşam koşullarını sağladığı için insanlar dahi iyi şekilde beslenme, daha çok boş zaman, daha çok güvenlik ihtiyacını karşılama olanağına sahip olurlar ve bu yüzden diğer canlılar sadece canlı oldukları için yaşamak isterlerken, insanlarda durum başkadır.

İnsanlar, silahlar, aletler, yapay organlar yaparken ortaya bir sorun çıkar. Bu sorun insanların yaptıkları ürünlerin bölüşümüyle alakalıdır. Bu aletler bütün topluluğun mülkiyetinde olabileceği gibi tek bir bireyinde mülkiyetinde de olabilmektedir. Haliyle aletlere ve silahlara sahip olanlar buna sahip olmayan insanlardan daha farklı yaşam koşullarına sahip olurlar ve toplumsal sınıflar ve sınıf karşıtlıkları da işte böyle ortaya çıkar.

Varlığını kabul etmemiz gereken yaşama isteği bizim için çıkış noktası olmalıdır. Bu isteğin her birey, sınıf ve ulus altında alacağı biçim ve bu biçimler altında kendini ifade etmesi farklılıklar gösterecektir. Ezen ve ezilen sınıfların birbirine karşıt iradeler geliştirdikleri yerde çelişkili koşullar bulunmaktadır. İradelerin bu çelişkili koşulları kendilerini üç biçim altında ifade eder: 1-çıkar, 2-sınıfların güçlerinin bilincinde olmaları, 3- sınıfların gerçek güçleri. Sınıfların savaştaki çıkarı ne kadar büyük olursa  irade de o kadar güçlü olacak, savaşanlar ne kadar cesur olursa bu çıkarı sağlamak için o kadar çok enerjilerini sarf edeceklerdir.

Bu yüzden komünistlerin direnme güçleri de bu üç koşulun pratikte uygulanmasıyla ortaya çıkmaktadır. Direniş destanı yazan komünistlerin alameti farikası bu koşulların bilincinde olmalarına bağlıdır. Bu sebeple proleter bir devrim için gereken koşullar, ülkede çoğunluğa sahip olmak değil ezen sınıflarla karşı amansız ve çetin mücadelede yatmaktadır. Oportünistlerin sürekli olarak bahsettiği “iktidar ancak niceliksel çoğunluk ile ele geçirilebilir” şiarı kaba bir dogmatizmin ürünüdür. Tarihin deneyimleri göstermiştir ki seçim ile ne devrim olmuş ne de proletarya doğru düzgün rahat nefes almıştır. Bu yüzden “Syriza ile yükselişe geçen sol” “HDP bir barajı geçsin her şey düzelecek” şeklindeki yorumlar tarihin diyalektiğini anlamamaktır. Faşist diktatörlükle hatta burjuva demokrasisi ile yönetilen ülkelerde bile parlamenter mücadele, parlamento dışı mücadelenin örgütlenmesi için bir okul, yardımcı bir araç olarak kullanılması gerekirken; bu coğrafyada parlamentarist mücadeleye verilen önem bambaşkadır. Bazı sosyalist siyasetçilerin “kriz çıkaran değil kriz çözen özne olacağız”, “sırf işçinin değil işverenin de hakkını savunacağız” söylemleri parlamentodan yararlanmanın değil, düzen içene girmenin ve burjuva siyaset anlayışında politika yapmanın görüngüleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Halbuki proleter hareketin asli sorunlarının şiddet yoluyla ve proletaryanın dolaysız mücadelesi ile çözüleceği Marksizmin alfabesidir. Ancak sosyalist hareketler maalesef geçmişin devrimci özünü unuttuklarından işçi sınıfının çıkarına olmayan politikaları güncel olarak uygulamaktadırlar.

Bundan ötürü “yeni yaşam” “yeni umut” gibi söylemlerin nesi “yeni” diye insan düşünmeden edemiyor.  Aynı şeyi “barış” fetişi üzerinden de kurabiliriz. Sosyalistlerin büyük çoğunluğu “savaşa karşı barışı savunalım” söylemleri üzerinden politikalarını inşa etmektedirler. Lakin bir Marksist her savaşa karşı değildir. Gerici ve devrimci savaş ayrımı yapar ve devrimci savaştan yana tavır takınır. Bu yüzden Marksistler her koşulda barıştan yana olmazlar. Türkiye'deki durum yani her koşulda barıştan yana tavır takınmak pasifizmin bir göstergesidir. Sözde çözüm sürecinin şu anda askıya alınması ile birlikte sosyalistlere düşen görev barış çağrıları yapmak değil, devlet tarafından katliama uğrayan bir halkın yanında durmaktır ve onun yürüttüğü devrimci savaşı selamlamaktır. Çünkü eşyanın doğası gereği “savaşları yok etmek için emperyalizmi yıkmak gerekir” tespitini maalesef tarihin bir cilvesi olarak unutan sosyalistlerimiz idealizmin bataklığında dolanmaktadırlar. Ezen sınıflar ise tarihlerinde hiç olmadıkları kadar materyalist davranmaktadırlar. Ezen sınıflar ilk verdiğimiz örnekte olduğu gibi “aletlerin ve silahların tek sahibi benim seninle paylaşmayacağım, aramızda bir uzlaşma asla olamaz, ya biat edersin ya da seninle savaşırım” derken gayet gerçekçi bir tavır takınırken sosyalistlerimiz ise “ artık bu kan dursun, daha fazla gözyaşı olmasın herkes için özgür bir dünya mümkün” derken materyalizmden uzaklaşıp idealizmin sularına doğru yelken açmıştır. Suruç'taki katliamdan sonra devletin başlattığı savaştan sonra sosyalistlerin, demokratik mücadeleyi yükseltelim ve barışı yeniden inşa edelim demeleri olmayacak duaya amin demektir. Sosyalistlerin yaptığı barış çağrısı aslında burjuvazinin çıkarı için politika yapmaktır. Bir zamanlar burjuvazinin ideologlarının kullandıkları ütopik sınıf uzlaşmacı söylemleri bu sefer işçi sınıfının “kurmayları” kullanmaktadır. Özetle 21.yy’da sınıfsal saflar değişmiş gibi görünmektedir. Burjuvazi materyalizmin savunuculuğunu yaparken sosyalistlerimiz ise idealizmin savunuculuğunu yapmaktadır. Eğer sosyalist hareket zafer kazanmak istiyorsa sahip olduğu küçük burjuva gururdan kurtulup bir an önce özüne dönmelidir. Yapılan politika ve gidilen yolun yol olmadığı çok nettir. Geçmişi hatırlamak ve “müzelik düşünceleri tekrar piyasaya sürmek” tarihte proletarya için hiç bu kadar elzem olmamıştır.

Devlet sadece emperyalizme ekonomik anlamda değil aynı zamanda emperyalizmin emrine milyonlarca asker sunması anlamında da(Nato ordusu olduğu için) A.B.D emperyalizminin muazzam bir yedeğidir. Bu yüzden kim hükümete, faşist diktatörlüğe vurmak ve onu devirmek istiyorsa mutlaka emperyalizme karşı da savaşmak zorundadır. Bu yüzden AKP’nin iktidardan düşmesiyle yetinmekle kalmayıp onu kökünden temizlemek için emperyalizmin de içten devrilmesi gerekmektedir. Bu yüzden hükümetle, devletle savaş emperyalizmle savaş biçimine bürünmüyorsa buradan ne bir zafer ne de barış gelme imkanı mevcuttur. AKP’ye, devlete karşı yapılacak devrim, emperyalizme karşı proleter devrime varmak ve onu aşmak zorundadır. Aksi halde yapılacak her şey düzenin sınırları içinde kalmakla sonuçlanacaktır.


Sonuç olarak sosyalist hareketlerin bir an önce kendi içlerideki kendiliğindencilikten, kitle kuyrukçuluğundan, darkafalı parlamenter diplomasi ve parlamenter kombinasyonundan, idealist barış sevdasından bir an önce kurtulması gerekmektedir. Yani geçmişine, özüne, kendi teorik ve pratik mirasına geri dönülmesi şarttır. Dar pratikçiliğin altında şekillenen, tasfiyeci düşünce yapısının ve onun yansımalarının son bulması ve tasfiyecilerin sosyalist hareketten tasfiye olması ve tekrar proleter devrimcilerin güç kazanması için aktif mücadele etmek boynumuzun borcudur. Yoksa sonuç komünistler için hezimet olacaktır.

28 Mayıs 2015 Perşembe

Kısa ve Öz Bir Şeklide: Komünistlerin Güncel Görevleri Üzerine Düşünceler


Türkiye devrimci hareketi, inişli çıkışlı bir seyir izlemesine rağmen sürekli ileriye doğru yani tarihin akışına uygun bir şekilde ilerlemiştir. Bu inişleri ve çıkışları teker teker inceleyecek değilim lakin unutulmaması gereken bir şey var. Her iniş devrimci hareket içinde bir liberalleşme sürecini getirirken, her yükselişi ise devrimci hareket içinde bir sekterleşme hareketi izlemektedir. Çok şükür ki biz sekterleşmeden devrimci değerlerden taviz vermemeyi anladığımız için sekterlik bizim için olmazsa olmaz bir duruş şeklidir. Şu anda Türkiye devrimci hareketi bir iniş sürecinin bitimine doğru ilerlemektedir. Halk ve yerel gerici güçler arasındaki çelişki çok derinlemesine hissedilmektedir.  Bu süreçte fark yaratacak kuvvet ise emperyalizme esaslı darbeyi vurmayı sağlayan öznelerdir. Yerel-yabancı gerici güçler ile halk arasında mevcut olan tarihsel ve antagonistik çelişkiye uygun devrimci çözümü kim sunarsa o özne öncü kuvvet olacaktır.

Mücadelenin güçlüklerine ve sınırlamalarına rağmen yerel gerici kliği ciddi bir biçimde zayıflatmak için askeri-politik mücadelenin esas alınması şarttır. Bu yüzden devrimci öznenin görevi kriz yaratmaktır. Türkiye’de başarıyı sağlayacak ve Devrimci-Demokratik Halk Yönetimini kuracak özne krizi soğurtan değil krizi derinleştiren özne olabilir. Yani kitlenin geri bilincine seslenen ve huzur isteyen değil huzuru bozan özne ilerleyen dönemlerde başarı sağlayabilir. Bu yüzden her komünistin görevi, iç savaş çıkarmaktır, provokasyon yaratmaktır, düzeni yeniden inşa etmek değil düzeni yıkmaktır. Bu yüzden finans kuruluşlarının düzenin devamı ve istikrarı için HDP’nin barajı geçmesini istemeleri her komünist için düşündürücü olmalıdır.


Komünistler düzenin istikrarını ne zamandır kendilerine hedef olarak aldılar? Komünistlerin stratejik hedefi düzeni yeniden inşa etmek olabilir mi? Çok açık bir şekilde söyleyebiliriz ki: hayır komünistlerin hedefi düzeni yeniden inşa etmek olamaz. Bu yüzden her komünist krizi derinleştirmelidir gerekirse kendi partilerini inandıkları ideoloji için feda etmelidirler. Eğer biz komünizmi inşa etmek için mücadele ediyorsak krizi derinleştirmek zorundayız. Bunun pratik yansıması HDP’yi baraj altında bırakmaktır. HDP baraj altında kalırsa liberallerin önemli bir kısmı devrimci bir tavır almak zorunda kalacaktır. Bu yüzden komünistlerin birincil hedefi HDP’nin barajı geçmemesini dilemektir. Komünistlerin önünde iki yol var biri tekkenin çıkarı ve devrime ihanet ikincisi ise tekkeyi dağıtmak ve devrime yürümek. Yani özetle ya Kapitalizm ya da Sosyalizm. Asıl seçim sandıkta olmayacak bunu herkes böyle bile.

7 Ocak 2015 Çarşamba

Sosyalizmle Ulaşmak için Bir Anahtar: Ulusallık

Geçmişte meydana gelmiş bütün toplumsal devrimler, kendinden önceki dönemin geleneklerinden, düşünce ve algı kalıplarından ciddi bir kopuş sayesinde meydana gelmiştir. Eğer dünyayı değiştirmeyi kendisine hedef olarak belirlemiş özneler ve o öznelerin öncüleri, tarih dışı kalmamak ve özne olarak devam edebilmek istiyorlarsa mutlaka bulunduğu her anda geçmişin gelenekleri, düşünce ve algı kalıpları ile bir hesaplaşma içinde olmalıdır. Eğer x öznesi bunları yapamazsa tarih dışı kalacak ve onun boşluğunu bir başka özne dolduracaktır. İşte bu yüzden Marxist hareketler de tarih dışı kalmamak için sürekli kendilerini yenilemek zorundalardır. 20.yy’ın Marxist hareketinin başarısı kendini sürekli yenilemesinde yatmaktaydı. Lenin dogmatik bir Marxist olsaydı Ekim devriminin başarıya ulaşma şansı hiç yoktu ya da Mao Komünist Enternasyonal’in kararını dinleseydi(Bu kararın bilinenin aksine Stalin’le bir alakası yoktur) Çin devrimi başarıya ulaşmayacaktı vs.

Şu anda benim yapmak istediğim tartışma tam da bu! Eğer biz 21.yy’da devrimin güncelliğinden bahsediyorsak mutlaka geçmişimizle bir hesaplaşmaya girmeliyiz ve kendimize şu soruları sormak durumundayız: Proletarya gerçekten enternasyonalist midir?, Ulusçuluğu mahkum etmek ne kadar doğrudur?, Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkına karşı çıkmak sosyal şovenizm midir?, Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı acaba idealist bir söylem olabilir mi?, Ulus illa burjuva nitelikte olmak zorunda mıdır?, Sosyalist bir ulus inşa edilemez mi? Bir ulusu inşa etmenin tek yolu sosyalizm olamaz mı? Vb. soruları cevaplamamız gerekmektedir. Eğer biz bu sorulara geleneksel bir tarzda yanıt verirsek 21.yy’da devrimin güncelliği söz konusu olamayacak ve tarih tarafından tarihin dışına itilmiş olacağız.

Tarih tarafından tarihin dışına itilmiş olmak istemiyorsak, o zaman mutlaka somut durumun somut tahlilinden ilerlemek ve buna bağlı olarak kendimizi dönüştürmek zorundayız. Bilindiği üzere uluslaşma süreci dünyada her yerde aynı zamanda, aynı şekilde yaşanmadı ve yaşanmamaya devam ediyor. İster kabul edelim ister etmeyelim ulusal bilinç şu anda gücünü kaybetmek bir yana etkisini sürekli arttırmaya devam ediyor. Bir ulusun ulus olabilmesi için öncelikle 1) belirli toprak, 2) belirli büyüklük, 3) birleşme (merkezileşme, karşılıklı bağımlılık) ve 4) kendisinin ulus olduğunun bilincine sahip olması gerekir. Aslında buradaki en önemli maddeler 1. ve 4.maddelerdir eğer bir grup kendini ulus olarak hissediyorsa o artık ulustur.

Ulus bilindiği gibi yek pare bir bütün değildir içinde sınıflar olabilmektedir(olmayabilir de) işte bu yüzden yönetici sınıfın niteliği ne ise ulusun niteliği de o olmaktadır. Buradan yola çıkarak ulusların kendi kaderlerini tayin etme sloganının aslında yönetici sınıfın kendi kaderini tayin etme sloganı demek olduğu sonucu ortaya çıkmış olacaktır. İşte tam bu sebeple ulusların kendi kaderlerini tayin etme sloganı ilkesel olarak kabul edilirse bu Marksizmi liberalizmin bataklığına saplayacaktır. Üstelik tarihsel açıdan Lenin bile her ne kadar lafta ulusların kaderlerini tayin etme sloganını ilkesel olarak benimsese bile gerçekte bu kuralı hiçbir zaman uygulamamıştır.

“Lenin’in Marksist olarak bu çekişmede söyleyeceği hiçbir söz yoktur, bu noktayı sık sık kendisi de açıklamıştır. 1908’den önce de sonra da proleter devrimin çıkarlarının her şeyin üstünde olduğunu ve devrim için kendi kaderini tayin hakkını her zaman feda edebileceğini söylemiştir. Soyut olarak kendi kaderini tayin hakkını desteklememektedir, çünkü bu durum kabul edilemez sonuçlara yol açabilir.” (Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Sayfa:78, Belge Yayınları)

“Kağıt üstünde kendi kaderini belirlemenin önde gelen savunucusu olan Lenin bu öğretiyi hiçbir zaman Sovyetler Birliği’nin devlet çıkarlarını zedeleyecek biçimde uygulamadı.” (Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Sayfa:119, Belge Yayınları)

İşte burada komünist öncü devreye girmektedir ve mevcut olan ulusal bilinci sosyalist bir biçime büründürmektedir. Yugoslavya’dan tutun da Çin, Vietnam, Küba’ya kadar bütün sosyalist hareketler ulusal bir tarz altında yürüdü ve başarıya ulaştı. Aslında sosyalizmin dünya çapında etki etmesinin en büyük sebebi ulusal bilinç ile sosyalizmi bütünleştirmedeki başarısıydı. Diğer bir değişle Marksizmi güncele uyarlamasındaki başarısında yatmaktaydı. İşte bu yüzden 20.yy’da Dünya’nın 1/3’ünde Komünist yönetimler inşa edilmiş oldu. Şunu belirtmekte fayda var,  en azından ulus ile sosyalizm arasındaki bağ konusunda 70’lerde mevcut olan tartışmalar halen güncelliğini korumaktadır ve sosyalizmin bugün kurulabileceği ülkeler yarı-sömürge ülkeleridir. Bundan dolayı komünist öncüler, kendi ülkelerinde anti-emperyalist ve anti-kapitalist tarzda bir devrim stratejisini benimsemek zorundadırlar. Aksi takdirde başarıya ulaşmaları imkansızdır.

Sanıldığının aksine sosyalizm ile ulusallık birbirinin zıddı şeyler değildir. Bunu biraz daha açarsak; tarihsel süreç bize göstermiştir ki proletarya sanıldığının aksine enternasyonalist eğilimde değildir. Proletarya, kendi ulusal burjuvazisinin çıkarı için başka ulusal burjuvaziye karşı savaşmasa bile o, ulusal düzeyde kendi sınıf çıkarı için mücadele eder. Bu yüzden uluslararası işçi sınıfı yoktur. Tersine birden çok ulusal işçi sınıfı bulunmaktadır. Bu değişimi anlayan komünist öncüler kendi ülkelerinde sosyalizmi inşa edebilmek için ulusal duyguları sosyalizmle kaynaştırmaya çalışmışlardır.

Örnek olarak Çin’de Japon işgali komünistlerin iktidara gelmesinde önemli bir rol oynamıştır. Çin’de köylülerin yabancı işgaline karşı direnişi Yugoslavya’da olduğu gibi komünistlerin önderliğinde ilerlemiştir. Komünistler, köylüleri harekete geçirilebilmek için can alıcı önemde olan akılcı ve toplumsal bir program getirmişlerdir. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir, komünistlerin başarısı sadece dış müdahalenin bir sonucu değildir. Kitlelerin gözünde sosyalist programın işgalciye karşı direnişin en iyi yolunu göstermesi ve sosyalizmin ekonomik yaklaşımının kitleler üzerinde yarattığı ikna edici durum sosyalizmin zafer kazanmasına neden olmuştur.(Vietnam’da olduğu gibi).

Küba örneğine baktığımızda durumun daha iyi anlaşılacağına eminim. Bilindiği üzere Castro ve onun tabanı başlangıçta toplumsal bir devrimi hedeflemiyorlardı ve programlarında da buna ilişkin bir madde yoktu hatta Batista’nın 1952’de tekrar iktidara geldiği zamanki programı ile 26 temmuz hareketinin programı birbirinden çok farklı değildi.(Köylülere toprak, işçilerin korunması, yoksullar için gelir dağılımının düzenlenmesi, sanayileşme, eğitimin geliştirilmesi vb.) Ancak Batista ile Castro arasında bir fark vardı. Castro ilerleyen zamanlarda bu taleplerin yarı-sömürge bir ülkede kazanılmasının olanaksızlığını anlayınca daha radikal bir programı benimsedi. Castro çözüm olarak anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir tarzı zaman içinde kabul etmiş oldu. Haliyle Batista’nın ABD’den bağımsızlığını sağlayamayacağı ve taleplerini yerine getirmeyeceği anlaşılınca kitleler tutarlı davranan Castro’nun arkasından gittiler. Görüldüğü gibi Küba’da kapitalizmle sosyalizmi ya da Batista ile Castro’yu ayıran şey ulusçuluk oldu. Ulusçuluğun doğru uyarlanması Küba’da sosyalizmin zaferini sağladı.

“ Anti-emperyalist hareket kendisini yarı sömürge sömürüsünden kurtarabilmek için aynı zamanda sosyalist olmak zorundadır. Ancak böyle bir hareket için halk kitleleri fedakarlığa girer ve ancak eski efendilerin yenileriyle değiştirilemeyeceğine inandığında harekete geçer. Küba Devrimi’nin büyük önemi buradadır.” (Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Sayfa:252, Belge Yayınları)

Sosyalizm ile Ulusallık Türkiye ve Kürdistan Gerçekliğine Uyarlanabilir mi?

Bilindiği gibi işçi sınıfı günümüz koşullarında enternasyonalist olma özelliğini kaybetmiş durumdadır. Haliyle buradan yola çıkarsak Vietnam savaşında ABD hapishanelerinin savaşa katılmak istemeyenlerle dolup taşmamasında ve ezici bir çoğunluğun savaşmak için Vietnam’a gitmesinde şaşılacak bir şey yoktur. Eğer biz sığ bir şekilde bu durumu Türkiye ve Kürdistan gerçekliğine uygularsak buradan Türkiye’deki yerel halkın Kürdistan’da yaşayan halkla asla dayanışamayacağı sonucunu çıkarırız. Evet doğrudur kendini Türk diye tanımlayan halk kesiminin Kürdistan’da yaşanan realiteye duyduğu düşmanlık bir gerçektir(en azından ezici çoğunluğu için durum böyledir).  Ancak unutulmaması gereken bir olgu vardır ki o da Türkiye’nin yarı-sömürge bir ülke olduğudur. Bundan dolayı komünistler gerçekten birleşik bir devrim yapmak istiyorlarsa Türkiye’de anti-emperyalist tarzda bir siyaseti ana gündem maddelerine almaları gerekmektedir. Türkiye’deki halkın Kürdistan’da yaşanan gerçekliğe duyarsız kalmamasının tek çaresi Türkiye’de anti-emperyalist ve anti-kapitalist mücadeleyi yükseltmekten geçer.  Lakin sormamız gereken soru komünistlerin buna gücünün olup olmadığıdır.

Çoğu komünist unsurun da içinde bulunduğu HDP’nin Türklerden bu kadar az oy almasının sebebi HDP’nin siyasetinin Türk halkının hayatına dokunmamasında yatmaktadır. HDP, şabloncu bir şekilde Kürdistan coğrafyasındaki gerçekliği Türkiye’ye uyarlamaya çalışmaktadır ve haliyle başarılı olamamaktadır. Programında her ne kadar yerellikten bahsedilse de aslında yerele dair bir politika geliştirememektedir. HDP eğer Türkiye’de bir taban elde etmek istiyorsa mutlaka anti-emperyalizm üzerinden bir politika geliştirmelidir ve Türk halkının yerel sorunlarına bir çözüm sunduğu ölçüde Türklerin yüzünü Kürdistan gerçeğine çevirebilme şansı bulunmaktadır. Bu yüzden HDP sosyalist olmasa bile en azından “burjuva demokratik devrimi” yapacak bir özne olabilmesi için bile mutlaka anti-emperyalist tarzda politika yapmak zorundadır yoksa Türkiye’de tutunması imkansızdır. Ayrıca HDP’nin hangi sınıfın öncülüğünde “burjuva demokratik devrimi” yapacağı tartışma konusudur. HDP’nin böyle bir derdinin olup olmaması da ayrı bir tartışma konusudur. Bunlar olmadığı takdirde komünistlerin HDP’den bir şey beklemesi kendilerini kandırmaları anlamına gelecektir. HDP içinde komünistlerin şu ana kadar rengini verememesi ve kendi stratejik hedeflerine göre kullanamaması komünistlerin yaşadığı özne olma bunalımının politik alandaki bir yansımadır. Özne olma bunalımı çeken komünistlerin Türkiye’de ne burjuva demokratik devrimi ne de sosyalist devrimi yapacak imkanı şu an için bulunmamaktadır.

Ayrıca Kürdistan bölgesinde öncü kuvvetin komünistler olmadığı bir gerçektir ve bu yüzden belki de Kürdistan’ın inşası hala bitmiş değildir. Aşağıda da görebileceğimiz gibi Kürdistan’ın ve diğer bütün sömürge ülkelerin bağımsızlığa ulaşabilmesi için mutlaka anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir devrim stratejisini benimsenmesi gerekmektedir.

“Kilson’un özellikle üstünde durmadığı ekonomik alanda ise emperyalizm, ulusun oluşumunda önemli bir etken olduğunu gördüğümüz bütünleşmeyi durdurmuş ve engellemiştir.” (Horace B. Davis, Sosyalizm ve Ulusallık, Sayfa:260-261, Belge Yayınları)

Tamillerin yenilgisini unutmamamız gerekir;  emperyalizmin ulusal hareketlere olan düşmanlığına bundan iyi örnek olamaz. Bu yüzden ulusal hareketlerin başarıya ulaşması için mutlaka günümüzde sosyalizmi benimsemeleri gerekmektedir. Aksi takdirde başarı şansları oldukça düşüktür. Fakat komünistlerin önünde devrimi yapamamaktan daha tehlikeli bir sorun vardır ki o da ulusal hareket tarafından özümsenmektir. Komünistlerin ekonomik emperyalizme karşı ulusçu hareketlere katılması yeterli değildir, sosyalizmin bayrağını yükseltmeleri gerekmektedir. Aksi halde ulusçu hareketler tarafından özümlenmeleri ve kendi ayırt edici kimliklerini yitirmeleri tehlikesi söz konusudur.

Bu yüzden komünistler bulundukları her alanda öncü olmak durumundadırlar aksi halde tarih dışı kalma gibi bir riskleri bulunmaktadır. Somut durumun somut tahlili ilkesinden ilerleyerek ulus ile sosyalizm arasında bağ kuramayan her özne günümüzde kaybetmeye mahkumdur. Bunu Marxistlerin iyi kavraması gerekmektedir. En azından şu an için sosyalizm ile ulusallığı Türkiye ve Kürdistan gerçekliğine uyarlayabilecek bir özne bulunmamaktadır. İleride bunun olma ihtimali tabi ki vardır ama kendimizi kandırmamızın da bir anlamı bulunmamaktadır.


Sonuç olarak emperyalizmin en zayıf halkası sömürge ülkelerdir. Emperyalizm sömürge ülkelerden tekrar kopacaktır. Marxistler günümüzde sosyalizmi inşa etmek istiyorlarsa mutlaka ulusallığa önem vermelidirler. Devrim hala güncel bir şey yeter ki özneler gerçekten devrim yapmak için biraz cesur olsun ve geçmişiyle hesaplaşıp kendini yapı söküme uğratıp yeniden yaratmak için girişimde bulunsun!

4 Aralık 2014 Perşembe

Sanata Bütünsel Yaklaşım Üzerine

Yaptığımız her edim dünyayı anlamak ve onu değiştirmek için yapılmış bir girişimdir. Ancak insanlar yaşadıkları çağın dönemsel koşullarından etkilenip tarihsel gerçekliğin bütünlüğünü görme imkânlarına her zaman sahip olamamaktadırlar. İnsanların, bütünle olan bu ilişkilerindeki her kopma onların nesnel gerçekliği anlamasına engel olmaktadır. Bu yüzden tarihsel rolünü tamamlamış ve ölüm sancıları çeken üretim biçimleri her zaman bütünlüğü parçalamaya çalışmaktan kendilerini alı- koyamazlar.

İşte bu yüzden, kapitalizmde mevcut bulunan teori ile pratik, ekonomi ile siyaset, sanat ile hayat arasındaki ayrımlar aslında kapitalizmin kendini yenileyememesinde ve kapitalizmin tarih sahnesine veda etmek üzere olduğunun göstergeleri arasındadır. Eğer biz hayatımızla ilgili herhangi bir şeyi anlamak istiyorsak önce tarihsel bütünlüğü anlamamız gerekmektedir. Eğer bu bütünlüğü anlayamazsak ne kapitalist sistemin dönüşümünü ne de günümüzdeki sanat anlayışını anlayabilmiş olacağız.

Bundan dolayı kapitalist sistemin ideolojik savunucuları her zaman ayrılıklar ve olgular üzerinden hareket ederler. Yani demek istediğimiz şey aslında şudur: eğer bir durum olgular üzerinden okunursa yani sadece mevcut durum üzerinden bir değerlendirme yapılırsa, böylelikle değişimin asla olamayacağı sonucu bu ideologlar tarafından çıkarılmış olur. Çünkü olgularda şu an vardır, ilerisi yoktur, diyalektik bulunmamaktır. Sadece mevcut durumunun statükosu vardır. Ancak tarihsel bütünlük içinde olaylara yaklaştığımızda, güncel devrimci özne ve geleceğin toplum yapısı ve sanat anlayışı üzerine doğru bir değerlendirme yapma imkanına sahip oluruz.

Yukarıda genel bir hat çizdiğimize göre artık bütüne bakabiliriz. Bilindiği üzere kapitalist sistem, kendi önceli olan feodalizme göre daha merkezi bir ekonomi yapısına sahiptir. Diğer bir değişle kapitalizm, parçaların özerkliğinden çok parçaların bağımlılığına dayanan bir yapı üzerinde kurulmuş bulunur. Bundan dolayı eskiden devrimci bir özne olarak hareket etme imkanına sahip olamayan proletarya, artık devrimci bir özne olarak tarih sahnesine çıkmanın somut zeminini kendinde bulmuş olur. Proletaryanın artık devrimci bir özne olarak tarih sahnesine çıkmasının nedeninin tam da merkezileşmiş ekonomik yapıda aranması gerekmektedir. Çünkü kapitalist sistemde mevcut olan üretimin toplumsallaşmasına karşın(toplumsal ilke) bireyselliğinden artmasından kaynaklanan(sermayenin özel mülkiyet içindeki işlevi,bireyci ilke) karşılıklı çelişki kapitalizmin kuyusunu kazmaktadır. Buna ek olarak kapitalizmde mevcut olan bireyin asla dokunulamayacak olan kendi mülkü üzerinde tasarrufta bulunma hakkı ile planlı ekonomi sayesinde burjuva sınıfı arasında ütopik bir ekonomik uzlaşma arayışı çabaları yüzünden bireyin tasarruf hakkına görece engel olunması, kapitalizmin içinde bulunduğu ve ölmeden kurtulamayacağı krizi gözler önüne sermektedir.

Burjuvazi, gerici bir sınıf olmasına rağmen, kendi kendini lağvetmeye kalkışamayacağı için yapacağı tek bir şey kalıyor o da; kendini ekonomik fenomenlere bilinçli bir şekilde egemenmiş gibi gözükerek öbür sınıfların gözlerini boyayıp onları yollarından saptırmaya çalışmaktır. Burjuvazi böylece yöntemsel olarak nedenden değil sonuçtan, bütünden değil bölümden, esastan değil ârazdan yola çıkmaktadır. Eğer biz hala kapitalist sistemde yaşıyorsak bunun nedeni proletaryanın bütünü kavrayacak şekilde bir büyük anlatıyı 21.yy’da kuramamasında yatmaktadır. Haliyle proletaryanın özne olarak görece geri kaldığı dönemlerde, sınıfsal konumundan dolayı küçük burjuvazi egemen sınıfın etrafında mevzilenmiş halde kendini buluyor (hayatın her alanında). İşte bu yüzden proletarya, hayatın her alanında zafer kazanmak istiyorsa sadece dış düşman olan burjuvaziye karşı değil aynı zamanda kendi kendisine yani kendi sınıf bilinci üzerinde mevcut olan yıkıcı ve aşağılayıcı etkilere karşı mücadele etmelidir.

Sanat konusuna girmeden önce çoğu insanın kafasında olan bir yanlış anlaşılmaya değinmekte fayda var. Sanat, hayattan bağımsız bir şey değildir yani çoğu insanın kafasında bulunan, sanatın saf bir biçimde iyi bir şey olduğu algısı doğru değildir. Sanat, hayattaki bütün kötü yanları içerir ve onlardan olumlu ya da olumsuz bir şekilde etkilenir. Bu yüzden sanat sanılanın aksine meleklerin gökten indirdiği bir iyilik timsali değil ayaklarının üzerine doğrulmuş hayvanların yaptığı kültürel bir üretimdir.

Şimdi bundan hareketle 20.yy’ın önemli sanat akımlarına bakalım ve onların tarihteki yerini anlamaya çalışalım.

Fütürizmin tarihsel gelişimini incelediğimizde, sanatın yaşam ile bağını daha iyi görebiliriz. İtalya’nın Avrupa kıtasındaki çoğu ülkeden ekonomik ilerleme açısından görece daha bir geri durumda olması, İtalya’yı birinci paylaşım savaşı öncesi daha saldırgan bir dış politika ve endüstriyel bir atılım çılgınlığına itmişti. Fütürist akımın temsilcilerinden Marinetti’nin ilk “Fütürist Akşam”ını Trieste’de yapması dönemin yaygın şovenist ve yayılmacı politikalarının bir yansımasıdır. Fütürist sanatçıların içinde bulunan şovenist ve militarist duygular tiyatro sahnelerinde ortaya çıkmaktaydı. İzleyicileri provoke eden oyunlarıyla hep bir öteki yaratmanın derdinde olan Fütüristler aslında finans kapitalin en gerici, en şoven, en emperyalist sınıfın özlemlerini sanat alanına yansıtmaktaydılar.

20.yy’da ortaya çıkmış olan diğer bir sanat akımı olan Dadacılık ise birinci paylaşım savaşında ortaya çıkan yıkıma karşı bir protesto niteliği taşımaktadır. Savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin yaralar bu akımın mensuplarını etkilemiş ve eskiden hegemonyası altında bulundukları burjuvazinin değerlerine karşı “yıkıcı” bir sanatsal faaliyete girişmişleridir. Tzara’nın şu sözleri egemen sınıfa karşı hissettiği güvensizliği yansıtmaktadır:

"bir zamanlar onur, ülke, ahlak, aile, sanat, din, özgürlük, kardeşlik gibi kavramlar, insanların gereksinimlerine karşılık verebilmekteydi. Ama artık bu tür kavramların içi boşalmış, ,değerlerden geriye anlamsız bir kurallar silsilesi kalmıştır."(1)

Dadacılar, kendi “yıkıcı” duygularını belirtmek için tesadüflere ve doğaçlamaya dayanan çeşitli yöntemler kullanmışlardır. Tzara’nın meşhur şiir yazma yöntemi Dadacıların içinde bulunduğu çaresizliğin ve dünyayı değiştirmeye olan inançsızlıklarının göstergesidir. Bu yönteme göre gazeteden bir metin kesilir ve ardından metni oluşturan sözcükler de bire birer kesilip bir torbaya koyulur. Torba karıştırıldıktan sonra sözcükler torbadan teker teker çekilerek bir kağıda yazılır. Tzara’ya göre bu “cahil çoğunluğun anlayamayacağı bir orijinal sanat eseridir!” Dadacıların kitlelerden ve gerçeklikten bu kadar kopuk olmasının nedenini bu akımın temsilcilerinin sınıfsal konumunda aramamız gerekir. Yani küçük burjuva yaşam tarzını sanatsal bir biçimde ifade eden Dadacıların temsilcilerinden George Grosz’un hiçlik içinde olmasında, sınıfsal açıdan şaşılacak hiçbir şey bulunmamaktadır:

“Her şeye hakaret ediyor, hiçbir şeye saygı duymuyor, her şeye tükürüyorduk: işte bu Dada'ydı. Mistisizm değildi, Komünizm değildi, Anarşizm değildi. Bütün bu saydığım hareketlerin bir planı, programı vardı. Bizse tam anlamıyla nihilisttik, simgemiz hiçlikti, boşluktu, boş bir delikti.”(2)

Gerçeküstücülüğe baktığımızda ise 1920’li yıllarda kurulan ve Dada’nın mirasını devam ettiren bir sanat akımıyla karşı karşıya kalmış oluruz. Tıpkı Dada gibi geleneksel burjuva değer yargılarına karşı olan Gerçeküstücüler, kelimenin küçük burjuva anlamında mevcut düzene tepkiseldirler. Bilinçaltıyla, rüyalarla,  görünen gerçekliği aşabileceğini sanan Gerçeküstücüler böylece ahlaken iflas ettiğini düşündükleri kültürel ve toplumsal yapının sınırlarını geçebileceklerine inanmaktaydılar. Dadacılarla bütün bu benzerliklerine rağmen Gerçeküstücüler, Dadacılardan farklı olarak belirli ilkeler içerinde hareket etmişlerdir. Gerçeküstücüler için Breton’un manifestolarının yol gösterici olması Dadacılık ile Gerçeküstücülük arasındaki sanatı kavrama şeklindeki farklılığı göstermektedir. Ancak bütün farklılıklarına rağmen Gerçeküstücülükte sanat ve hayat arasında diyalektik bir bağ kuramamakta ve dünyayı değiştirme amacı taşımamaktadır. Louis Aragon’un aşağıdaki söyledikleri Gerçeküstücülüğün sanat konusundaki statükocu tavrına iyi bir örnektir.

“ Devrim sözcüğüyle gerçeküstücülük sözcüğünü birleştirmemizin nedeni, bu devrimin ilgisiz, tarafsız ve hatta umutsuz karakterini ortaya koyabilmektir. İnsanoğlunun adetlerini değiştirmek gibi bir iddiamız yoktur, amacımız ne kadar kırılgan olduğunu ve titrek yuvalarımızı ne denli değişken temeller, ne denli büyük mağaralar üzerine inşa ettiğimizi gösterebilmektir.”(3)

Gerçeküstücülerin yukarıda bahsettiğimiz hayatı algılamalarındaki olumsuz, negatif ve iddiasız tavırları yüzünden buradan devrimci bir sanat anlayışının çıkması imkansızdır. Hayatı bütünsel olarak kavramayan ve dünyayı değiştirebileceği iddiası taşımayan bütün toplumsal aktörler ve onların kültürel yansımaları çürümeye ve yok olmaya mahkumdur.

Postmodernizme baktığımızda aynı eleştiriler bu akım içinde geçerlidir. Postmodernist sanat anlayışı, biçim ve üslup bakımında bütünlüğe karşı çıkmaktadır. Yani postmodernist sanat anlayışı da dünyayı değiştirmenin, büyük anlatı yaratmanın, gerçekliğe ulaşmanın peşinden gitmez. Bu sanat akımı da yukarıda bahsettiğimiz diğer sanat akımları gibi kapitalist sistem içinde kalmış bir muhalefetin yollarını aramakta ve bu tarzda ürünler vermektedir. Postmodernizmin sanatı bu tarzda edinmesinde tabi ki Soğuk Savaştaki güç dengelerinin A.B.D lehinde değişmesinde ve dünyanın tek kutuplu bir aşamaya evrilmeye başlamasının etkisi son kertede belirleyici olmuştur.

Postmodernistler, iletişim teknolojisindeki büyük ilerleme sayesinde bir “medya toplumu” haline gelindiğini, artık gerçekliğe ulaşmanın imkansız olduğu, toplumsal düzeni göstergeler sisteminin belirlediğini, sanatçının görevinin ise göstergeler sistemiyle oynayarak ve onları sahiplenerek “sorgulama” sürecini başlatmak olduğunu belirtmişlerdir.

Aslında postmodernistler bireyi pasif bir tüketici konuma indirgeyerek, sanatın sınırlarını gösterge dedikleri düzlemin dışına çıkılacak bir şey olarak hayal edemeyerek, kitlelerin, ezilenlerin, işçilerin bundan sonra özne olarak tarih sahnesinde yer alacağına inanmayarak aslında burjuvaziye koşulsuz şartsız teslim olduklarını dile getirmektedirler. Postmoderizmin sanatsal anlamda yaptığı her yapıt (resim, heykel, enstalasyon, fotoğraf vs.) burjuvaziye teslimiyetin birer yansımasıdır.
Sonuç olarak, eğer biz yeni toplum yaratmak için yola çıkan tarihin yapıcıları isek, hayatı tarihsel bir bütünsellik içinde değerlendirmemiz ve buna uygun bir sanat anlayışını yeniden yaratmamız gerekmektedir. Sanat anlayışımız tam da bu yüzden tarihin yapıcılarının(proletaryanın) hizmetinde ve nesnel gerçekliğin ışında olmalıdır. Özetle bizlerin çabası, teori ile pratiğin, sanat ile hayatın birleştirilmesi çabasıdır.

Dipnotlar:

(1) Ahu Antmen, 20.Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, İstanbul: Sel yayıncılık, 2013, s. 123
(2) Ahu Antmen, A.g.e., s. 131

(3) A.g.e., s. 140