Russia Today etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Russia Today etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2026 Cumartesi

Sınırlı Nükleer Savaş Konsepti Olarak NATO 3.0

 Sınırlı Nükleer Savaş Konsepti Olarak NATO 3.0

 

Deniz Alaz Gürbüz

 

Özellikle tarihsel kırılma anlarında hatırlanan 'manifaktür dönemi' (el imalatı, daha basit lojistik ve sınırlı mekanizasyon) savaşlarının teorisyeni Carl von Clausewitz'in 'Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır' düsturu, 21. yy.da yeniden popüler olmaya başladı.

 

Clausewitz’in siyaset tanımı, 'sınıflar üstü' ve soyut nitelikler taşımaktadır. Savaş politikanın bir devamıysa, o politikanın mutlaka sınıfsal bir niteliğe haiz olması gerekir. Ancak Clausewitz’in burjuva/feodal arka planı, onun savaşı üreten ekonomik ve sınıfsal çelişkileri analiz etmesini engellemiştir. Günümüzde askeri stratejiyle ilgilenen yazarlar, Clausewitz’i askeri bir otoriteden ziyade, bu tanımı siyasi bir fayda unsuru olarak görmekte ve bundan dolayı sık sık kendisine atıfta bulunmaktadırlar.

 

Clausewitz, Moltke ve Ludendorff'un 'ilah' gibi görülmesi ciddi bir hatadır. Clausewitz ve benzerlerinin askeri ilkeleri mutlak birer otorite değildir; bunların eleştirel bir süzgeçten geçirilmesi gerekmektedir. Miadını doldurmuş askeri teorisyenlerin izinden giderek, günümüzdeki 'Asimetrik savaş konseptinden (Ayaklanmaya Karşı Koyma - COIN), Topyekün/Sınırlı Büyük Güç Rekabetine ve Nükleer Eşik Siyasetine geçiş' sürecindeki değişimi anlayamayız.

 

Modern ABD’nin hegemonik ve yayılmacı dış politikasının kökenlerini kavramak adına Amerikan tarihine mercek tutmak kaçınılmazdır. George Washington, Alexander Hamilton, Henry Knox ve Andrew Jackson gibi generallik geçmişi bulunan kurucu figürlerin hiçbiri formel bir askeri eğitim almamış, dönemin konjonktürel koşulları neticesinde askeri komutayı üstlenmiştir. Dolayısıyla, Amerikan askeri-politik stratejisinin temellerinin askerlerden ziyade politikacılar tarafından atıldığını saptamak hatalı olmayacaktır. Askeri nosyondan uzak bu aktörlerin şekillendirdiği ABD askeri doktrini, derin bir teorik arka plandan ziyade katı bir pragmatizm ve fırsatçılık üzerine inşa edilmiştir. Bu doktrinde savaş; yalnızca yer ve zamanın yanlış seçildiği ya da kuvvet kaydırmasının avantaj sağlamadığı elverişsiz koşullarda bir seçenek dışı bırakılmıştır. Öte yandan Amerikalı liderler, askeri gücün uluslararası ihtilafları çözmede bir enstrüman olarak kullanılması ilkesini her zaman kararlılıkla savunmuşlardır. Özünde kar/zarar rasyonalizasyonuna dayanan bu Amerikan askeri doktrini, mutlak bir 'zafer' fetişizmine odaklanarak küresel siyasetin diğer tüm  etik ve stratejik boyutlarını bu dar perspektiften okumaktadır. 

 

Böylelikle, ABD dış politikasını ve 'güç felsefesini' şekillendiren temel ve kadim teorik kavramlardan biri olan 'haklı savaş' doktrini tarihsel süreçte belirginleşmeye başlamıştır. Amerikan teorisyenlerinin argümanlarına göre, savaş ilan eden bir ulusun 'saldırgan bir niyet taşımadığını' iddia etmesi ve makul bir retorik geliştirmesi, o savaşı 'haklı' kılmak adına yeterli görülmektedir. Şayet güdülen amaç 'saldırganlık dışı' ise ve müdahale, hedef alınan tarafı 'kurtarmak' motivasyonuyla yapılıyorsa, ilk önleyici vuruş dahi 'haklı savaş' kapsamında değerlendirilebilir. Bu mantık doğrultusunda ABD; 'insani gereklilikler' veya 'askeri zaruretler' kisvesi altında bir ülkeyi işgal etmekte, soykırım uygulamakta, hatta atom bombası kullanmakta beis görmez. Zira bu tür aksiyomlar 'haklı savaş' kategorisinde eritilerek Amerikan perspektifinde meşrulaştırılır. Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, Kızılderililere yönelik soykırım ve yakın dönemde İran'da bir kız okuluna düzenlenen Tomahawk füze saldırısı, ABD’nin 'haklı savaş' retoriğinin en somut tezahürleridir.

 

ABD'deki militarist ve müdahaleci kliklerin yaratacağı zararların farkında olan George Washington gibi vizyoner figürler, bu aşırılık yanlılarını dizginlemek için çaba sarf etmişlerdir. George Washington’ın dış politikadaki bağımsızlık anlayışı şu kurucu pasajda saklıdır: 'Bir başka ulusa karşı süreğen bir husumet veya daimi bir sempati besleyen milletler, bir nevi köle konumundadır. Nefretinin yahut sevgisinin esiri olan bir devlet, kendi asli sorumluluklarından ve ulusal çıkarlarından sapmaya mahkûmdur.' Egemenlik ve serbestiyet kavramlarını doğrudan 'milli çıkarların farkındalığı' üzerinden kurgulayan Washington, Amerikan dış politikasının temeline şu soruyu bırakmıştır: 'Yabancı topraklarda varlık göstermek adına kendi yurt güvenliğimizi neden terk edelim?

 

İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ABD'nin emperyalist sistemin amiral gemisi konumuna yükselmesiyle, George Washington'ın verdiği bu öğütler giderek unutulmuş ve ABD, dizginlerinden boşalmış bir savaş makinesine dönüşmüştür. Kendini dünyanın efendisi sanma yanılsamasına kapılan Washington yönetimi, Amerikan yaşam tarzının nimetlerini silah gücüyle diğer uluslara dayatma stratejisini işletmeye çalışmıştır. ABD liderleri; Amerikalıların yalnızca kendileri için değil, tüm diğer uluslar için de en iyisi olan kusursuz bir sistem yarattıklarını ileri sürmüşlerdir. Bundan da şu sonuca varılmıştır: Bu sisteme karşı direnenler, yalnızca Amerika'nın değil, aynı zamanda kendilerinin de düşmanıydılar; çünkü kendi yaşamlarının 'Amerikan demokrasisi' çizgileri doğrultusunda örgütlenmesine karşı ancak bir ihmalkârlık veya hata yüzünden direnebilirlerdi.

 

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ABD, inşa etmeye çalıştığı 'Pax Americana' anlayışının karşısındaki tek engel olarak SSCB'yi görmekteydi. ABD, SSCB'ye diz çöktürmek için bu süreçte bütün askeri gücünü ve nükleer şantaj silahını kullanmıştır. Ancak SSCB'nin de nükleer silah elde etmesiyle, ABD'nin nükleer şantajının dozu her geçen dönem azalmıştır. 'Yığınsal Mukabele', 'Esnek Mukabele', 'Gerçekçi Caydırıcılık' ve 'Sınırlı Nükleer Savaş' gibi doktrinler arasında salınan ABD'nin nükleer şantaj stratejisi, Soğuk Savaş döneminde bir nükleer savaşla sonlanmamıştır. Washington'ın her şeye karşın Sovyetler Birliği'ne karşı bir atom savaşı açmaktan kaçınmış olması, herhangi bir insani değerlendirmeye değil, tamamen reelpolitik hesaplara dayanmaktadır. Akılcı pragmatizm; ABD stratejlerinin, Amerikan atomik hava saldırısının Sovyetler Birliği'ne verdirebileceği büyük kayıplara rağmen, Birleşik Devletler'in elindeki sınırlı nükleer silah stokunun SSCB'yi 'kesin bir yenilgiye' uğratmaya yetmeyeceği sonucuna varmalarına neden olmuştur.

 

1960'lı yıllarda ABD dış politikasının küresel sacayaklarından biri haline gelen 'Ayaklanmaya Karşı Koyma Stratejisi' (COIN), yani 'küçük savaş' konseptiyle hedeflenen şey; savaşı siyasallaştırarak yarı-askeri, psikolojik, ekonomik ve idari operasyonların hibrit bir bileşimi haline getirmekti. Bu stratejinin gerisindeki temel motivasyon, Washington’ın savaşı bir dış politika enstrümanı olarak elinde tutma arzusu ile yerel bir çatışmanın kontrolden çıkarak nükleer savaşa dönüşmesini önleme arayışı arasındaki saplantılı denge çabasından ibaretti.

 

Ayaklanma Karşı Koymadan (COIN) "Büyük Güç Çatışmasına" Geçiş

 

Uzun bir süre yürürlükte kalan bu doktrin, SSCB'nin yıkılması ve ABD'nin kendisini yeniden 'dünyanın efendisi' olarak görme illüzyonu neticesinde yavaş yavaş terk edilmeye başlanmıştır. Ancak, özellikle son konjonktürel değişimlerin ardından iyice belirginleşen; ABD, Rusya ve Çin arasında meydana gelebilecek bir nükleer dünya savaşı tehlikesi nedeniyle bu doktrin günümüzde tamamen güncelliğini yitirmiştir.

 

ABD ve NATO, Vietnam Savaşı'ndan itibaren ve özellikle Soğuk Savaş sonrasındaki dönemde stratejisini ikiye ayırmıştı: Büyük savaşlar için 'kontrol edilebilir mekanizmalar', küçük savaşlar (asimetrik çatışmalar) içinse 'yarı-askeri, psikolojik ve yerel unsurları öne çıkaran' ayaklanmaya karşı koyma (COIN) stratejileri. NATO 3.0 olarak adlandırılan ve günümüzde 'Büyük Güç Rekabeti' (Great Power Competition) olarak tescillenen yeni dönem, asimetrik savaş odaklı tehdit algısını ikinci plana itmiştir. Ukrayna Savaşı ve Pasifik'teki Tayvan gerilimi göstermiştir ki; ABD ve NATO artık 'vekil örgütlerle düşük yoğunluklu çatışma' evresinden; Rusya, Çin ve İran gibi devletsel aktörleri çevreleme ve doğrudan ya da yarı-doğrudan konvansiyonel, hatta sınırlı nükleer savaşa hazırlık evresine geçmiştir.

 

Eski Gerilla Yapılarının "NATO Uyumlu Ordulara" Dönüştürülmesi ve Kuşatma Stratejisi

 

Türkiye de bir NATO üyesi olduğu için, gerilla yapılarının 'NATO uyumlu ordulara' dönüştürülmesi projesinden azade değildir. Devlet Bahçeli’nin beklenmedik bir hamleyle, önceden terörle yaftaladığı bir partinin lideriyle tokalaşmasıyla başlayan 'Terörsüz Türkiye' süreci; PKK/YPG gibi asimetrik yapıların bu yeni 'dünya savaşı / büyük güç' konseptine entegre edilmesi girişimidir.

 

"ABD'nin Suriye'nin kuzeyindeki SDG/PKK unsurlarına yıllardır verdiği konvansiyonel ordu eğitimi (hava savunma sistemleri, zırhlı araç kullanımı, lojistik hat yönetimi, komuta-kontrol ağları); bu yapıyı bir 'gerilla' örgütünden çıkarıp NATO standartlarında hareket edebilen yarı-düzenli bir ordu haline getirmeyi amaçlamaktadır. Bu yapı, yerel bir devlet dışı aktör olmaktan çıkarılarak; İran'ın bölgedeki Şii hilalini (ve dolayısıyla Rusya/Çin ekseninin Akdeniz'e açılan koridorunu) kesmek, bölgede Batı yanlısı bir bariyer oluşturmak amacıyla İran ve müttefiklerinin kuşatılmasında bir 'kara gücü' olarak konumlandırılmak istenmektedir. Ahmet Türk'ün aşağıdaki sözleri ancak bu pencereden bakılırsa anlamlandırılabilir:

“Türkiye kucaklayıcı bir siyaset izlerse bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğini pekiştirmiş olur ve Ortadoğu’nun en güçlü devleti haline gelir; Ortadoğu’ya demokrasi ihraç eder… Bu süreç, sadece Kürtlerle ilgili bir süreç değildir. Bunun bir Ortadoğu süreci olduğunu iyi anlatmak gerekiyor. Bölgede büyük bir Ortadoğu projesi var ve bu, Türkiye'nin de lehine bir projedir.” (1)

 

Keza Sibel Edmonds da YouTube kanalında yaptığı bir programda:

 

"Amerika Birleşik Devletleri'nin 2005 yılındaki Irak işgalinden itibaren Kuzey Irak bölgesinin kontrolünü İsrail'e devrettiğini ifade etmektedir. Edmonds'ın iddialarına göre İsrail; bölgeyi, PKK örgütünü ve diğer Kürt yapıları İran'a karşı birer vekil güç (proxy) olarak kullanma stratejisi gütmektedir. Edmonds; Kuzey Irak'ın, doğrudan İsrail sınırları dışındaki en büyük 'İsrail uydu istihbarat karargahı ve askeri üssü' işlevini üstlendiğini ileri sürmektedir. İsrail, bölgedeki varlığını pekiştirmek amacıyla yerel Kürt aktörleri, fraksiyonları ve özellikle PKK ile PJAK gibi silahlı örgütleri kendi saflarına çekmiştir.

 

Bu üslerde toplanan Kürt militanlar, doğrudan İsrail ordusu ve istihbaratı tarafından eğitilmektedir. Edmonds, bu yapının aslında tamamen İsrail'e hizmet eden ve emirleri doğrudan Tel Aviv'den alan bir 'Kürt Ordusu' olarak hareket ettiğini belirtmektedir. Bu üslerde eğitilen PKK ve bağlantılı devlet dışı güçlerin ana görev tanımı İran'a karşı operasyonlar yürütmektir. Militanlar; İran içerisindeki belirli stratejik hedeflere, askeri noktalara ve tesislere karşı sabotaj gerçekleştirmek üzere özel olarak operasyonel hale getirilmektedir."(2)

 

Keza Cemil Bayık da bu değişimi oldukça ilginç bir şekilde açıklamakta; Ortadoğu'daki değişimi ve BAAS hükümetinin düşürülmesini NATO/ABD'nin yaptığını kabul etmektedir. BAAS hükümetinin düşüşünde, iç savaştaki konumuyla SDG'nin aktif bir rol oynaması ve yeni Batı destekli (ABD/İngiltere) Suriye hükümetinde bakanlık düzeyinde temsil edilmesi üzerinden Bayık, kendi anlatımıyla NATO'yla uyumlu bir hatta mücadele ettiklerini ifade etmektedir:

 

" O silahlar neden yakıldı? Çünkü bugün dünyada NATO silahları geliştiriyor. Yani var olan silahları daha da artırıyor. Dünyayı silahlanmaya, savaşa sürüklüyor. Yine Orta Doğu’da büyük bir savaş yaşanıyor. Büyük değişim-dönüşümler oluyor. Silah yakma da buna cevap oluyor... Orta Doğu’da ‘Arap Baharı’nı geliştirdiler. Sykes-Picot’u geliştirenler bunu yaptı. Orta Doğu’yu bir kez daha kendi çıkarlarına göre örgütlemek istediler. Fakat ne kadar adım attılarsa da Suriye’de tıkandılar. BAAS rejimi onları tıkadı. BAAS iktidarını ortadan kaldırmadıkları sürece Orta Doğu’da çıkarlarını yeniden örgütleyemeyeceklerini gördüler. Eğer Suriye’de bir değişim-dönüşüm olduysa sebebi budur. Çünkü orada düğümlenmişlerdi, boğulmuşlardı. Bu düğümü çözmek için de değişimi esas aldılar."(3)

 

Bu yapıların eski asimetrik, "ideolojik gerilla" kimliklerinin tasfiye edilerek, tamamen Batı'nın stratejik çıkarlarına hizmet eden militarist/düzenli birer garnizon gücüne dönüştürülmesi süreci tam olarak bu NATO 3.0 "konsept değişimi"yle bağlantılıdır.

 

Nükleer Savaş Eşiği ve Çehov'un Patlamak Üzere Olan Silahı  

 

Putin'in Valday Forumu'ndaki konuşmasında ünlü yazar Anton Çehov'a atıfla sarf ettiği sözler, küresel siyasetin yeni ve tehlikeli bir eşikte durduğunu kanıtlar niteliktedir. Nükleer silah riskine değinen Rus lider, 'Eğer sahnede bir silah asılıysa, sonunda mutlaka ateşlenmelidir.' ilkesini hatırlatmıştır. Russia Today'in (RT) aktardığına göre Putin; nükleer güçlerin bu silahları kullanmayacağına dair dünyada hiçbir garantinin kalmadığı hususunda net bir uyarıda bulunmuştur.

 

Rusya'nın saygın profesörlerinden Karaganov, "Rusya nükleer silah kullanmaya hazırlıklı olmalı" makalesinde ciddi uyarılarda bulunmuştur:

 

"Birçoğu —özellikle Batı Avrupalı siyasetçiler— savaş istiyor; kendi ülkelerinde aktif bir şekilde askeri histeriyi körüklüyorlar. Şimdilik Ukraynalılar üzerinden hareket ediyor olsalar da, kendi halklarını da aktif bir biçimde kışkırtmaya başladılar. Batı Avrupalı seçkinler saldırgan politikaları nedeniyle cezalandırılmalıdır; bu da Ukrayna'nın ezilmesi ve silahsızlandırılması, tamamen Rus bölgelerinin Rusya ile yeniden birleştirilmesi ve aklını yitirmiş olan AB'nin gerçekten korkmaya başlaması gerektiği anlamına gelir... Rusya, mutlak bir zorunluluk halinde nükleer silahları etkili ve zafer getirecek şekilde kullanmaya hazırlıklı olmalıdır... Geçmişte, nükleer silahların olası kullanımından bahsetmek bile neredeyse uygunsuz sayılırdı. Şimdiyse koşullar önemli ölçüde değişti; işte tam da bu nedenle, nükleer silahları kullanmaya gerçekten hazır olacak düzeye gelene dek nükleer caydırıcılığı ve gözdağı verme kapasitesini artırmamız gerekiyor...

 

Nükleer silahların kullanılmasının sonuçları ne olur?

Uluslararası toplumun tepkisi göz ardı edilmek zorunda kalınır; zira dünyanın geri kalanının ne düşündüğü veya ne söylediği hiç mi hiç önemli değil...Avrupalıların nükleer yok oluş tehdidiyle yüzleşmeden akıllarını başlarına getireceklerine dair çok az umut var...Batı Avrupa şimdi her zamanki gibi saldırgan bir duruma geri dönüyor ve bu da Avrupalılara kim olduklarını ve saldırganlıklarının nelere yol açtığını bir kez daha hatırlatmanın zamanının geldiği anlamına geliyor. Eğer mevcut Ukrayna veya Alman rejimi ya da Avrupa'daki nükleer silaha sahip olmayan herhangi bir ülke nükleer silah edinirse, onları durdurmak zorunda kalacağımız için önleyici bir saldırı başlatmak zorunda kalacağız. Bu kısa bir savaş olacak ve sonuç olarak bu ülkeler yok olacak...

 

Nükleer bir savaşı kazanmak mümkün mü?

Avrupa'da nükleer bir savaşı kazanmak mümkün çünkü ABD, Avrupalılar uğruna kendi topraklarını asla riske atmayacak. Eğer Fransa veya İngiltere risk almaya devam ederse, onlara karşı önleyici, yıkıcı bir saldırı başlatılabilir."(4)

 

Karaganov'un analizinden çıkan temel gerçek şudur: Nükleer caydırıcılık tabusu aşılmıştır. Karaganov, Batı'nın Rusya'yı konvansiyonel ve ekonomik olarak çevrelemesine karşı Rusya'nın tek 'rekabetçi avantajının' nükleer cephaneliği olduğunu net bir biçimde ifade ediyor. Karaganov'un bu makalesi, Genrikh Trofimenko'nun Amerikan Savaş Stratejileri kitabında anlattığı Schlesinger Doktrini'nin (Sınırlı Nükleer Savaş) tersten ve Rusya eliyle uygulandığı bir senaryodur. Soğuk Savaş döneminde geliştirilen bu doktrin, nükleer çatışmayı "sadece askeri hedeflerle sınırlı tutarak" küresel bir kıyameti “sınırlama” tezi üzerine kuruluydu. Ancak bugün Karaganov, Batı Avrupa'yı (özellikle nükleer gücü olmayan veya sınırlı olan İngiltere/Fransa gibi aktörleri) önleyici bir nükleer darbeyle hizaya getirmeyi "rasyonel bir seçenek" olarak masaya koymaktadır.

 

Batı ittifakı, Rusya’nın nükleer söylemini bir "blöf" olarak nitelendirme hatasını sürdürerek Ukrayna’ya uzun menzilli füzeler sağlamaya, Rus topraklarının derinliklerini vurmasına izin vermeye ve doğrudan askeri lojistik desteği artırmaya devam etmektedir. Bu durum, tam anlamıyla iki trenin aynı rayda son hızla birbirine doğru ilerlemesine benzemektedir. Batı, tırmanma merdiveninde (escalation ladder) geri adım atmak yerine, nükleer riski göze alarak kumarı büyütmektedir.

 

Trofimenko’nun Amerikan Savaş Stratejileri kitabında anlattığı Soğuk Savaş dönemine ait Federal Almanya Cumhuriyeti (FAC) topraklarının feda edilmesi ve savaşın Avrupa ile sınırlı tutulması (Schlesinger Doktrini) senaryosu, bugün adeta bir şablon gibi Ukrayna, Doğu Avrupa ve Orta Doğu (İran ekseni) üzerinden uygulanmaktadır.

 

ABD, ana kıtasını nükleer bir darbeden korumak amacıyla savaşı Washington ve New York'tan olabildiğince uzakta tutmak istemektedir. Dün Federal Almanya olan "cephe/tampon" rolü, bugün Ukrayna'ya, yarın ise Polonya, Baltık ülkeleri veya Orta Doğu'da İran'ı çevreleyen kuşaklara yüklenmektedir.

 

ABD’nin buradaki temel amacı, nükleer veya büyük çaplı konvansiyonel bir çatışma çıkacaksa bunun "bölgesel/sınırlı" kalmasını sağlamak ve nükleer değiş-tokuşun (nuclear exchange) sadece Avrupa ile Rusya/İran coğrafyası arasında yaşanmasını organize etmektir.

 

Olası bir nükleer çatışmanın 'sınırlı' bir ölçekte tutulup tutulamayacağı sorusu jeopolitik açıdan oldukça muğlaktır. Dolayısıyla ABD, böyle bir küresel kırılma anında, inşa ettiği emperyalist nizamın yapısal kırılganlıkları nedeniyle kaybeden taraf olmaya mahkûmdur. Buna karşın, Rusya ve Çin gibi kamucu/sosyalist gelenekten beslenen aktörler; topyekün bir yıkımın ardından, paradoksal bir biçimde ABD'nin kendi kurucu atalarının rasyonel güç ve çıkar konseptine uygun olarak bu savaşın nihai 'kazananı' olarak öne çıkacaktır.

 

Sonuç Niyetine

 

ABD ve NATO, küresel hegemonya savaşında odak noktasını 'ayaklanmaya karşı koyma stratejisinden' tekrar 'topyekün küresel cepheleşmeye' ve 'dünya savaşına' kaydırdığı için, ellerindeki tüm kartları (buna asimetrik devlet dışı aktörleri NATO uyumlu ordulara dönüştürmek de dahil) bu büyük satranç tahtasına göre yeniden dağıtmaktadır. Rusya ve Çin ekseni ise konvansiyonel kuşatmayı yarmak için 'nükleer silahı' salt bir caydırıcı olmaktan çıkarıp, Karaganov'un deyimiyle 'zafer getirecek pratik bir araç' olarak görmeye başlamıştır. İster nükleer silah kullanılsın ister kullanılmasın, ABD ve NATO'nun yürüttüğü bu savaşı kazanma şansı yoktur. Günümüz emperyalist sisteminin sınıfsal tezahürü olan tekno-bürokratik sömürücü kliğin tasfiyesi kaçınılmazdır; zafer, Rusya ve Çin'in temsil ettiği tekno-sosyalist sistemin olacaktır.

 

Notlar:

1-https://www.aydinlik.com.tr/haber/ahmet-turk-bolgede-buyuk-bir-ortadogu-projesi-var-554218

2- https://www.youtube.com/watch?v=u_z153Zyv_g  

3-https://www.aydinlik.com.tr/haber/kck-yurutme-konseyi-esbaskani-cemil-bayik-nato-dunyayi-savasa-surukluyor-biz-artik-savasmak-istemiyoruz-537385 

4-https://swentr.site/news/646846-karaganov-russia-nuclear-war-europe/?utm_source=tg&utm_medium=tg